31.7.17

uzun lafın kısası

oğuz atay: bütün büyük bireyler yalnızdır.

alper canıgüz: insan yüreği bir sarkaç gibidir. istediği noktaya ulaştığı anda tüm hızıyla tam tersi tarafa kaymaya başlar.

jack london: sopa kimdeyse yasa odur. gönlü hoş edilmese bile, boyun eğilmesi gereken bir efendidir.

kerime nadir: geçmişe bakarken her şeye rağmen, içimde derin bir hüzün duymaktayım. değişen dünya ile beraber kaybolan yıllarda yalnız gençliğimiz değil, sevdiğimiz hemen her şey yok olup gitti. bu dünya bizim dünyamız bile değil artık.

epikuros: azla mutlu olmayan insan hiçbir şeyle mutlu olamaz.

bayezid-i bistami: ben müritlerden ziyade münkirlere güvenirim. çünkü münkirin inkarı açıktır. ama ya mürit ikiyüzlüyse? işte ona yanarım.

hakan günday: dünyanın en eski mesleği fahişelikse, dünyanın en eski hayal kırıklığı da aşktır.

robert owen: yoksulluk, suç ve ceza, bütün dünyada hüküm süren çeşitli sistemlerdeki kusurlardan kaynaklanır. hepsi de cehaletin kaçınılmaz sonucudur.

alexander pope: çoğu kadın kişilikten tümüyle yoksundur.

stephen spender: genellikle göz kamaştırıcı şeyler yapan insanlar sıradan insanların yaşamını oluşturan sıradan şeyleri yapmakta tamamıyla başarısızdırlar.

charles bukowski: bir insanı neyin yiyip bitirdiğini asla bilemezsiniz.

mary wollstonecraft: servet sahibi bir insan erdemli bir insandan daha fazla saygı görüyorsa insanlar erdemden önce servet peşinde koşacaktır. akıllarına değil, güzelliklerine ilgi gösteriliyorsa kadınların zihinleri ekilmemiş topraklar olarak kalacaktır.

30.7.17

ölüm

irvin yalom

hayat birbiri ardına gelen kahrolası kayıplardan oluşur.

ölümün farkına varmak bir uyanış deneyimi, büyük hayat değişiklikleri için güçlü bir katalizördür.

ölümle yüzleşmek anksiyete doğurur; ama aynı zamanda hayatı zenginleştirecek bir potansiyel de taşır.

öz farkındalık büyük bir armağan, hayat kadar değerli bir hazinedir. bizi insan yapan şeydir. ama bedeli de çok ağırdır: ölümlülük yarası. varoluşumuz, büyüyüp gelişeceğimiz ve kaçınılmaz bir şekilde ölüp yok olacağımız bilgisiyle gölgelenir.

ölüm anksiyetesini azaltmada ve kişisel değişim sağlaması için uyanma deneyimini kontrol altına almada en etkili olan şey, fikirler ve kişinin diğer insanlarla arasındaki yakın ilişkiyle yarattığı sinerjidir.

sırf orada bulunmanız bile ölümle karşı karşıya olan -veya fiziksel olarak sağlıklı olup ölüm anksiyetesi yaşayan- bir kişiye sunabileceğiniz en büyük hizmettir.

çok yaşlı biri öldüğünde onunla birlikte pek çok kişi daha ölür.

bir yakınını kaybetmenin acısını yaşamayacak kimse yoktur. evrensel nitelik taşıyan yegane psikolojik sorundur bu.

ölüm gerçeğine uyum sağlayabilmek için, onu yadsıma ya da ondan kaçıp kurtulma yolları tasarlamakta üstümüze yoktur.

yaşamın gerçekleri arasında en açık olanı, sezgisel biçimde en kolay anlaşılanı ölümdür. erken bir yaşta, çoğu kez sanıldığından çok daha erken çağlarda, ölümün geleceğini ve ondan kurtuluş olmadığını öğreniriz.

ölüm korkusu daima, yaşamlarını dolu dolu yaşamamış olduklarını hissedenlerde en fazladır.

yaşamımız, varlığımız daima ölüme, sevgi yitirişe, özgürlük korkuya ve gelişme ayrılığa perçinlenmiştir.

kimse sonları prova etmez. sonlar yalnızca bir kez olur. bu durum hakkında kitap yazılmaz; bu yüzden her şey doğaçlama gelişir.

29.7.17

deha

pierre assouline: deha, uzun bir sabırdır.

stendhal: dehanın temel niteliklerinden biri, bayağı insanların açtığı yolda sürüklenip gitmeye boyun eğmemektir.

alain de botton: oscar wilde'ın gümrüğe tabi bir şeyi olup olmadığını soran gümrük memuruna verdiği yanıt, "yalnızca deham" olmuştu.

danilo kis: yetenek bir tür lanettir. puşkin yeteneği yüzünden öldü. tanrıdan gelen bir armağan kadar kıskanılan bir şey yoktur. yeteneklere az rastlanır; ama niteliksizler yığınladır.

apostolos doxiadis: saman alevi gibi birden parlayıp sonra sönüvermek, vaktinden önce yetişen az sayıda dehanın ortak kaderidir.

james joyce: deha sahibi bir insan hata yapmaz. onun hataları istençlidir ve yaratıcılığının kapılarıdır.

saul bellow: gerçek hayatta hiçbir şey kusur kaldırmayan bir beklentiyi karşılayamaz ve beklentinin kusursuzluğu iç sıkıntısının en büyük nedenlerinden biridir. çeşitli yetilere sahip, zihinsel yönden ve yaratıcılık açısından üst düzeyde olanlar, kısacası bütün yetenekliler kendilerini on yıllar boyunca bir kümese tıkılmış, silik bir hayat sürmeye mahkum kişiler olarak görürler.

philipp vandenberg: dahiler genellikle sıradışı yaşam biçimleriyle kendilerini gösterirler.

charles dickens: büyük dehanın hayatta yüce bir doruğa çıkardığı her erkeğin, genel karakteriyle bağdaşmazlığından ötürü büsbütün göze batan kimi küçük zaafları olur çoğu kez.

oğuz atay: belirli bir düzeyi aşan insanların içe dönük olduğuna inanıyorum ben. fakat onların çoğu, iç dünyalarını başkalarından tecrit etmek isterler; bu dünyalarını adeta başkalarından kıskanırlar. bu nedenle dışa dönük bir elbise giyerler. yalnız yaşayan insanların kendi içlerinde başlayıp biten eğlenceleri vardır.

albüm

adam fawer: edison puştun tekiydi.

v.s. naipaul: gandhi düşünceyle sezginin karışımıydı. her şeyin ötesinde, düşünce. o gerçek bir devrimciydi.

felicien challaye: konfüçyüs'ün öğretisi insandaki akla hitap eder. bu öğretide hiçbir gizemcilik, doğaüstü güçlere hiçbir çağrı yoktur. ölümünden az önce müritlerinden biri dua etme önerisinde bulunur. üstat, şu yanıtı verir: "benim duam, yaşamımdır."

memet fuat: derler ki yaşar kemal ince memed'i bir gazete patronuna götürmüş, para kazanmak amacıyla, kolay okunacak bir roman yazdığını, takma adla tefrika etmek istediğini söylemiş. sonucu öğrenmeye gittiğinde ise gazete patronu ona romanının çok güzel olduğunu bildirerek akılsızlık etmeyip kendi adıyla yayımlamasını öğütlemiş.

paul auster: james joyce 1920'lerde paris'teyken bir partiye katılmış, yanına bir kadın yaklaşıp "ulysses'i yazmış olan elinizi sıkabilir miyim?" diye rica etmiş. joyce sağ elini kadına uzatmak yerine havaya kaldırmış, birkaç saniye inceledikten sonra, "size şunu hatırlatayım madam; bu el başka işlere de yaramıştır." demiş.

saul bellow: tolstoy, "krallar tarihin köleleridir." demişti. insan güç merdiveninde ne kadar yüksekteyse eylemleri de o kadar dış koşulların kontrolündedir. tolstoy'a göre özgürlük tamamen kişiseldir. yalın ve dürüst -yani gerçek- bir yaşantısı olan insan özgürdür. özgür olmak, tarihsel sınırlamadan kurtulmak demektir.

oğuz atay: derler ki meşhur fizikçi einstein, bir toplantıda şarlo'ya "siz büyük bir adamsınız." demiş, "herkes sizi anlıyor, herkes size hayran." şarlo, " siz daha büyüksünüz." diye itiraz etmiş, "size herkes, hiç anlamadığı halde hayran."

28.7.17

seks

irvine welsh

özellikle bir erkekle bir kadın arasındaki tartışmalardan nefret ediyorum. didişiyor, tartışıyor, kendi duruşları arasında bir uçurum ortaya çıktığında bu görüşe temelde karşı olmadıklarını söylüyor ya da ikincil, detaydaki farklılıklar üzerinde şiddetli tartışmalara girişiyorlar. ve böylece devam ediyor. suratlarına karşı bağırmak istiyorum: sikişmemek için bahaneler bulup durmaktan vazgeçin!

sikinle sikersin ama vücudun ve ruhunla sevişirsin. sikin hiçbir önemi yoktur. aslında, daha ileri gideceğim: sikin senin en kötü düşmanın olabilir. neden? çünkü sikin bir deliğe ihtiyacı vardır. yani ilişki tamamen fiziksel bir düzeyde, düzüşme temelinde kaldığı sürece kontrol hatunun elinde demektir. sikin ne kadar büyük olursa olsun ya da sen onu ne kadar iyi kullanıyor olursan ol, yeri her zaman için doldurulabilir. seninkinin işgal ettiği park yerini kapmak için kuyruğa girmiş bekleyen binlerce, milyonlarca sik var ve kafası çalışan güzel bir hatun bunu çok iyi bilir. neyse ki çoğu bu bilince sahip değil. ilişkinin kontrolünü hatunun elinden almak için yapman gereken şey onun beynine girmektir.

sınırlar esnektir, öyle olmaları gerekir. öyle olmazsa nasıl büyürüz? nasıl gelişiriz? gelişme olması için bakış açıları zamanla değişmeli, sınırlar esnek olmalı.

ellemek, sikmek ve otuzbir çekmek için memelere ve götlere ihtiyacımız var. bunların bizim için ulaşılabilir ve tüketilebilir olmaları gerekiyor. erkek olduğumuz için mi? hayır. tüketici olduğumuz için. çünkü bunlar bizim sevdiğimiz şeyler; doğuştan ya da propaganda yoluyla bize değer, rahatlama ve doyum sağlayacağına inandığımız şeyler. bunlara değer veriyoruz; bu yüzden de en azından elde edilebilir oldukları yanılsamasına kapılmamız gerekiyor. memelerle götler, kokain, cips, hız motoru, arabalar, evler, bilgisayarlar, markalar, taklit tişörtler, hepsi aynı. bu yüzden reklamcılık ve pornografi birbirine bu kadar yakın; ikisinin sattığı şey de elde edilebilirlik ve tüketilebilirlik yanılsaması. her şey kapitalizmin sonuçlarının yadsınmasından ibaret.

amcıklara bir bardak şarap verip şömineyi yakarsınız ve hemen başlarlar: "ne kadar medenice!" şişko kayınpederimin yaptığı gibi, toscana'da bıçakla bir iki dilim ekmek kesilir ve bunlar hemen ötmeye başlar, "ne kadar uygarca değil mi?" ve siz bağırmak istersiniz: "hayır, seni geri zekalı amcık, tabii ki değil, amına koyayım; çünkü uygarlık şarap döküp ekmek kesmekten çok farklı bir şeydir ve senin bahsettiğin şey sadece keyif yapmaktan, hayatın tadını çıkarmaktan ibaret."

erkek dergileri otuzbirci erkekler içindir, yani aslında otuzbirci olan ama öyle değilmiş gibi davranan erkekler için. hayal gücün ve cinselliğin varken nasıl otuzbirci olmazsın ki?

hayat

ingeborg bachmann: ruhun güzel yarınıdır, o hiçbir zaman gelmeyen.

hildegard knef: hayat bazen yabancı bir kentte geçirilen pazar günlerine benzer. insan kime danışacağını, kime sığınacağını bilemez.

irene nemirovsky: beni teselli eden ne kitap ne de bir sanat eseridir, bu yaşlı ve kusurlu evreni seyre dalmaktır.

juli zeh: hayat, ne yapalım ki gücünün zirvesinde başlar ve bu noktadan itibaren sürekli aşağı inerek sonuna ulaşır. kötü bir dramaturji hatası.

jean rhys: kuşkusuz, yaşam haktan yana değildir. gerçekten lanet olası haksızlıklarla doludur. herkes bilir bunu.

gabriela adameşteanu: hayatta gerçekten kendini inanılmaz mutlu hissettiğin anlar kalıyor aklında, bunu sonra hatırlıyorsun. sonradan da aslında o mutluluk ve sükunet anlarının kısa bir süre sonra gelecek olan büyük sorunların habercisi olduğunu anlıyorsun; yine de o anlardan güzel bir hatıra kalıyor aklında.

katherine mansfield: kimi anlar vardır, korkunç anlar vardır hayatta; insanın sığınağından çıkıp dışarı baktığı anlar ve berbattır bu. insan bu anlara boyun eğmemelidir.

madam du deffand: melekten istiridyeye kadar tüm türler, tüm varoluş koşulları bana aynı derecede talihsiz görünüyor. can sıkıcı olan, doğmuş olmaktır.

clarissa p. estes: bir hayat çok fazla kontrollü olduğu zaman, kontrol edilemeyecek kadar az hayat kalır.

jhumpa lahiri: daha gençsin. özgürsün. kendine bir iyilik yap. çok geç olmadan, çok fazla durup düşünmeden, sırtına yastığınla yorganını yükleyip dünyanın görebildiğin kadar çok yerini gör. pişman olmazsın. bir gün bunu yapman için çok geç olacak.

aristippos

diogenes laertios

"eğitimsiz olmaktansa dilenmek daha iyidir. nitekim berikinin parası yoktur, ötekinin insanlığı."

dionysios ona "neden filozoflar zenginlerin kapısına geliyor da, zenginler filozofların kapısına hiç gitmiyorlar?" diye sorunca, "çünkü filozoflar kendilerinde neyin olmadığını bilirler, öbürleri ise bilmez." diye yanıtladı.

"hazlar arasında fark yoktur ve bir haz ötekinden daha hoş değildir. bütün canlılar hazzı arar, acıdan kaçarlar."

bir gün deniz yoluyla korinthos'a giderken fırtınaya yakalanınca korkudan allak bullak oldu. biri, "biz sıradan insanlar korkmuyoruz; ama siz filozoflar korku içindesiniz." deyince, "evet, çünkü tehlikeye attığımız canlar aynı değil." dedi.

"minnet, dostluk ve iyilik diye bir şey yoktur; çünkü bunları kendileri için değil, gereksinim duyduğumuz için isteriz. gereksinim yoksa bunlar da yoktur."

bir hetaira ile yaşadığı için onu suçlayana, "bir zaman içinde birçok kişinin yaşadığı evle hiç kimsenin yaşamadığı bir ev almak arasında ne fark var?" diye sordu. beriki, "hiç fark etmez." dedi. "peki, bir zaman içinde binlerce kişinin yolculuk yaptığı gemiyle hiç kimsenin binmediği bir gemide yolculuk yapmak arasında ne fark var?" "hiç." "o halde, birçok kişinin yararlandığı ya da hiç kimsenin yararlanmadığı bir kadınla yaşamak da fark etmez."

aristippos'un yaşayışına bağlı kalanlar ve kyreneliler diye anılanlar, şu görüşleri savunuyorlardı:

"bilgeler her şeyi kendisi için yapar; çünkü hiç kimseyi kendisiyle aynı değerde görmez."

"aptallarda gereksinim ortadan kalktı mı dostluk da yok olur gider; bilgeler de kendilerine yettikleri için dosta gerek duymazlar."

27.7.17

kadın

henry james: kızların çoğu korkunç cahildir.

dragan babic: bir kızla bir arada olduğunda, kız yalnızca senin onun vücuduyla ilgili şeyler zırvalamanı tercih eder.

isabel allende: kadınlar hiçbir zaman özgür olamazlar. onlara göz kulak olacak bir erkeğe ihtiyaçları vardır. bekarken babalarının malıdırlar, evlenince de kocalarının.

thomas hardy: kadınları yola getirmek için esaretten, sağır bir işkence ustasından iyi ilaç yoktur.

mihail lermontov: yabani bir kızı sevmek, kibar bir kadını sevmekten pek farklı değildir; birinin hoppalığı insanı nasıl bıktırıyorsa ötekinin de bilgisizliği, basitliği o kadar bıktırıyor.

sabahattin kudret aksal: küçük yalanlar kudurtur da kadınları, büyüklerine gıkları çıkmaz.

elsa triolet: ölümsüz olana karşı daima kapalı kalır kadınlar ve istedikleri kadar insan dışı olsunlar, erkekleri aşamazlar bir türlü.

michael cunningham: kızlar kibarlıktan hoşlanıyorlar. bir sürü kızla, sırf yanlarına gidip "harika birisin, çok da güzelsin." diyerek ne kadar mesafe kat edebileceğini bilsen şaşarsın. çünkü hepsi de öyle olmadıklarından korkuyorlar.

haz ve acı

halil cibran

nasıl bir meyvenin çekirdeği, kalbi güneşi görebilsin diye kabuğunu kırmak zorundaysa, siz de acıyı bilmelisiniz.

acınız, anlayışınızı saklayan kabuğun kırılışıdır.

kanatlı ruh bile doğal gereksinimlerinden bağımsız olamaz. bazılarınız "haz, ıstıraptan daha anlamlıdır." der; diğerleri ise "hayır, ıstırap daha anlamlıdır." bense "ikisi birbirinden ayrılamaz." diyorum. onlar beraber gelirler. ve siz bir tanesiyle masanızda otururken, unutmayın ki diğeri de yatağınızda uyuyordur.

bugünün acısı, dünün hazzının anısıdır.

hazzınız, ıstırabınızın maskesiz halidir ve kahkahanızın yükseldiği aynı kuyu, sık sık gözyaşlarınızla dolar. haz bir özgürlük şarkısıdır; ama özgürlük değil.

kederin veya sevincin büyüdüğünde, dünya gözünde küçülür.

büyük bir acı ya da büyük bir sevinç olmadan içindeki gerçek ortaya çıkmaz. eğer kendi gerçeğin açığa çıksın istiyorsan, ya güneşin altında çıplak dans etmeli ya da kendi çarmıhını taşımalısın.

neşeli yüreklerle birlikte neşeli şarkılar söyleyen kederli bir kalp ne kadar yücedir!

uyuşturucu

irvine welsh

"zulüm olmadan şenlik olmaz." (nietzsche)

karanlık odalarda oturan ve ne kötü bir hayatları olduğunu düşünüp ağlaşarak işleri yoluna koyacak hiçbir şey yapmayan çok sayıda insan var.

eroini bırakmak sigarayı bırakmaktan daha kolay. kokain erkekleri kendi on sekiz yaşlarının en kötü reenkarnasyonuna dönüştürüyor.

sigara, alkol, eroin, kokain, speed, yoksulluk ve medyanın beyin sikiciliği: kapitalizmin yıkım araçları nazizminkilerden daha incelikli ve daha etkili. ve insan bunlar karşısında savunmasız.

uyuşturucu yapmış olanlar, ne kadar normal yaşarlarsa yaşasınlar bazı haftalar kendilerini gene de sıçmış durumda ve paranoyak hissedecekleri gerçeğiyle birlikte yaşamak zorundadırlar.

nefret ettiğimiz bir piyasada, nefret ettiğimiz bir şehirde, sanki evrenin merkezindeymişiz gibi davranan, gerçek hayatın başka bir yerde yaşandığı düşüncesini kafamızdan atabilmek için içimizi pis uyuşturucularla dolduran, yaptığımız her şeyin bu paranoyayı ve gerçeği beslediğinin farkında olsak bile buna bir şekilde dur diyebilmek için yeterince duyarlı olamayan, bıkkın ve de bitkin götleriz biz. çünkü, ne yazık ki, durmaya değebilecek kadar iyi ve ilginç hiçbir şey yok.

bizim trajedimiz de bu işte: yıkıcı sömürgenler ya da ruhsuz fırsatçılar dışında kimsenin içinde gerçek tutku yok. geriye kalanlar onları çevreleyen pislik ve vasatlık tarafından mağlup edilmiş. seksenlerin kelimesi "ben", doksanlarınki "şey" ise, milenyumun kelimesi de "imsi". herkesin muğlak ve sınırlı olması gerekiyor. eskiden madde önemliydi, sonra tarz her şey oldu. şimdiyse "miş gibi" yapılıyor.

26.7.17

aşk

bilge karasu: tanrıya giden tek yol aşktan geçer.

anthony storr: en aklı başında ve mantıklı insanlar bile, aşkın çekiciliği ve kuruntularına karşı bağışıklık sahibi değildir. aşkta hayal kırıklığına uğramak yıkıcı olsa da, hiç aşık olmamış olmaktan daha iyidir.

margaret atwood: aşk bir suçtur; ama yokluğu daha büyük bir suçtur.

şemsettin sami: akılsız, ilimsiz, faziletsiz, sabırsız, rahmsiz, hayasız adam bulunur; lakin aşksız adam bulunmaz.

tess franke: aşk, insanın boynunun tutulmasıdır.

gore vidal: aşk her zaman trajik bir şey, herkes için, her zaman; ama hayatı ilginç kılan da bu. bir şeyin değerini, o elimizden gitmeden anlayabilir miyiz?

isabel allende: aşk sözcükleri sessizdir, ırmağın suyundan daha berraktır.

stendhal: büyük aşklar hayatta birer aksamadan başka bir şey değildir; ancak bu aksamaya yalnızca üstün ruhlarda rastlanır.

ayfer tunç: aşıklar mübarektir; alemde aşk olmasa köpekten aşağı olurdu halimiz.

süheyla acar: gökyüzünde upuzun bir mektubun satırlarıyla yüklü, unutulup kalmış bir buluttum. gelseydin, su olup, yağmur olup yeryüzüne akacaktım; toprağa, suya, yağmura karışacaktım; ama bıraktığın yerde unuttun beni, gelmedin.

25.7.17

islam

nihat genç: imam hutbede, müslümanlar küs olmaz, selamlaşmak allah'ın emridir, dedi. imam dedi ki, ilk selamlaşanlar adem ile havva'dır. cami çıkışında imama muhtar sordu, "hocam ilk siktiri kim çekti?"

fernand braudel: islam öncesi arabistan, homerosvari bir çağ yaşamaktaydı: şiir orada kulakları ve kalpleri açmaktaydı.

güven turan: islam estetiği deha kavramını dışlar özünde; çünkü deha, yaratıcılığı barındırır içinde. yaratıcılıksa "küfür"dür.

gerard de nerval: bizde din, medeni hukuktan apayrı bir şeydir. müslümanlarda ise bu iki ilke birbirine karışmıştır. islamiyeti kabul eden birisi, her açıdan bir müslüman uyruğu olur ve milliyetini kaybeder. bu durumda onun için hiçbir şey yapamayız; sopa ve kılıç egemenliği altındadır artık o; eğer hristiyanlığa geri dönerse de, islam yasası onu ölüme mahkum eder. müslüman olunca, sadece kendi dinsel inancını kaybetmez insan; adını, ailesini, yurdunu da kaybeder.

jean p. sasson: muhammed'in bildirileri ondan sonra gelenler tarafından yanlış aktarılmış olmalı. tanrı, dünya nüfusunun yarısını oluşturan kadınları bunca kedere layık görmüş olamaz.

leyla erbil: bizim milli duygumuz din kökenli hoşgörüsüzlük, gaddarlık, aşağılık duygusu ve sinsiliktir.

nazım hikmet: halifeliğin cehennemin yedi kat dibine yuvarlanmasından şapkanın giyilişine dek, bir devrim bakımından, atılan her adımda yürekleri parçalananlar oldu. bir devrim gözüyle emperyalizmin denize dökülüşünden, temiz türkçenin işlenmesine kadar yapılan sıçramaların ağrısını gırtlaklarına sarılmış bir pençe gibi duyanlar vardır.

24.7.17

coole'un yaban kuğuları

william butler yeats



ağaçlar güz güzelliğinde
korunun yolları kuru
ekim'in alaca karanlığında
duru bir göğü yansıtıyor sular
taşların üzerinden akan sularda
elli dokuz kuğu

bu geçirdiğim on dokuzuncu güz
hesabını tuttuğumdan bu yana
daha saymayı bitirmeden baktım
birden havalanıyorlar
ve döne döne dağılıyorlar
gürültülü kanatlarıyla

öyle baktım da o parlak yaratıklara
şimdi yüreğim yaralı
her şey değişmiş, alaca karanlıkta
duyduğumdan beri, ilk kez bu kıyıda
kösnüyle çırparken kanatlarını başımın üstünde
daha yumuşaktı uçuşları

hâlâ bıkmadan sevgililer birer birer
ya soğuk dost derelerde yüzüyor
ya da havalanıyorlar
gönülleri yaşlanmamış
tutku ya da elde etme isteği
nereye giderlerse gitsinler, hâlâ yüreklerinde

hâlâ yüzüyorlar işte durgun sularda
gizem içinde, güzel
kim bilir hangi sazlıkta
yapacaklar yuvalarını, hangi gölün
kıyısında ya da havuzda güzellik sunacaklar
uyanıp onların gittiğini anladığımda

yazı işleri

mihail bulgakov

gençlik, ah gençlik! ilk eserimi sırtımda modası geçmiş bir elbiseyle, saygıdeğer bir yazı işleri odasına götürdüm. o sıra çok güç sayılan işi başarmış, bir elbise bulmuştum kendime. bir de gülünç kravat takmıştım.

kendimi yazı işleri müdürünün karşısında bulunca gözlüğümü havaya fırlattım, büyük bir ustalık gösterip gözümle yakaladım sonra. bir yerlerde kelebek gözlüğüm ve arkaya taranmış briyantinli saçlarımla çekilmiş bir fotoğrafım olmalı.

dış görünüşüm yazı işleri müdürünü etkiledi sanıyorum. ama bu kadarıyla yetinmedim. yelek cebimden, büyük bir dikkatle büyükbabamın saatini çıkardım, düğmesine bastım, aile yadigârı cep saati, ulu tanrı adına "sion'da şarkı söyleyelim"i andıran bir hava çalmaya başladı.

çok sevdiğim, dış görünüşü beni titreten yazı işleri müdürüne bakarak, "ne oldu?" diye sordum. "ne olacak," dedi, "yazdıklarınızı geri alın ve edebiyattan başka neyle isterseniz uğraşın delikanlı." ardından doğrularak görüşmenin sona erdiğini belirtti.

giderken telaşlı sekreterine şu sözleri söylediğini gayet iyi duydum: "bizimkilerden değil."

23.7.17

nevrotik insan

alfred adler

bütün nevrozlular başkalarına söz geçirebilecekleri kadar kendilerini güçlü hissedebilecekleri yerde bulunmak ister, yaşamın öteki taraflarında oyalanmaktan kaçarlar.

çok sayıda nevrozlu, kendilerini yetersiz hissedip hissetmedikleri sorusuna "hayır" karşılığını verecektir. hatta bazıları şöyle yanıtlayacaktır soruyu: "tam tersi. çevremdeki insanlardan üstün olduğumu pekala görmekteyim."

nevrozlu kimseye böyle bir soru yöneltmemizin bir gereği yoktur; onun yalnızca davranışını gözlemlemek bize yetecek, söz konusu kişinin önem ve değerine kendini inandırmak için ne gibi numaralara başvurduğunu davranışı bize gösterecektir.

örneğin, üstünlük taslayan biriyle karşılaştık mı, bu davranışıyla onun şöyle demek istediğini tahmin edebiliriz: "başkaları beni görmezden geliyor. ben de onlara kendimi kanıtlamak istiyorum." konuşurken var gücüyle ellerini kollarını oynatan birine rastladık mı, davranışından içinde şöyle bir duygunun yaşadığı sonucunu çıkarabiliriz: "elimi kolumu oynatarak vurgulamazsam sözlerimin hiçbir ağırlığı olmaz."

başkalarından üstünmüş gibi davranan kişilerde bir aşağılık kompleksinin olabileceğini ve kompleksin pek büyük çabalarla gizli tutulmaya çalışıldığını düşünebiliriz. boyunun fazla küçük olduğu tasası içinde yaşayan biri, boyunu büyük göstermek için parmaklarının ucuna basarak yürür adeta. özellikle bu davranışı, boylarını birbirleriyle karşılaştıran çocuklarda bazen izleyebiliriz. ötekilerden daha kısa olduğunu düşünen çocuk uzanıp gerinir, vücudunu dimdik tutmaya çalışır, boyunu olduğundan daha uzun göstermeye çaba harcar. "boyunun yeterince uzun olmadığına inanıyor musun?" sorusunu yönelteceğimiz böyle bir çocuktan, boyunun kısalığını kabullenip bunu açıkça söylemesini pek bekleyemeyiz. dolayısıyla, güçlü bir aşağılık kompleksini içlerinde barındıran kimselerin mazlum, sakin, çekingen ve yumuşak başlı kimselermiş gibi bir görünüm sergileyeceği hiç de doğru değildir.

nevrozlular karşı cinsten olanlara pek yakınlık göstermez ya da bu yolda hatalı girişimlerde bulunurlar. dostları ve ahbapları yoktur, başka insanları hiç umursamaz, gece gündüz iş güçleriyle uğraşmaktan başlarını kaldıramazlar. akılları fikirleri işlerindedir; hatta gece düşlerine girer işleri. kendilerini bir gerilim durumuna sokar, böyle bir durumda nevroz belirtileri doğup ortaya çıkar, mide yakınmaları ya da benzeri rahatsızlıklar kendilerini açığa vurur.

nevrozlular mide yakınmalarının, sevgi ve toplumsal sorunlarla gereği gibi ilgilenememelerini bağışlatacağını düşünürler. bazen de sürekli meslek değiştirir, kendilerine sözde daha uygun uğraşlar arayıp durarak vakit geçirirler. sonunda görülür ki yapıp ettikleri hiçbir iş yoktur, değişik uğraşlar arasında kararsız yalpalayıp durmaktadırlar.

bir akıl hastasından normal bir insan gibi davranmasını beklemek hataların en büyüğüdür. akıl hastalarının normal insanlar gibi davranmadıklarına neredeyse herkes kızıp içerler. bu hastalar yemek yemeye yanaşmaz, giysilerini yırtıp paralar ve bunun gibi daha pek çok işe kalkışır. bırakalım yapsınlar istediklerini. onlara yardım elini uzatmanın bir başka yolu yoktur.

19.7.17

hepimiz yamyamız

claude levi-strauss

"herkes kendi alışık olmadığı şeye barbarlık der." (montaigne)

en ipe sapa gelmez fanteziler bile, dünyanın bir parçası olan ve dünyayı dışarıdan tanımadan önce, salt yaratıcılık ürünü eserler verdiğini zannederek dünya gerçekliklerinin birkaçını kendi içinde seyre dalan insan zihninin ürünüdür.

başkasını kendimizle özdeşleştirmenin en basit yolu onu yemektir.

ne kadar acayip, sarsıcı hatta başkaldırıcı görünürse görünsün, bağlamına yerleştirilirse, iyi yönlendirilen bir aklın açıklayamayacağı inanç ya da örf ve adet yoktur. ilk varsayımda hiçbir alışkanlık kendi kendini gerekçelendiremez, bütün alışkanlıkların gerekçeleri diğer alışkanlıklarda bulunur.

kadınlarımız ve onlara bakan bizler, kulaklarımıza bir halka taktığımız vakit, yok olan bedeni yok olmayan maddelerle sağlamlaştırmanın söz konusu olduğunu hâlâ hayal meyal biliriz. yumuşak kısımları sert kısımlara dönüştüren mücevherler yaşamla ölüm arasında bir dolayım oluşturur. kaldı ki nesilden nesile de aktarılmıyorlar mı? peki bu işlevi nasıl yerine getirebiliyorlar? tabiatta rastlanan en değişmez maddeleri taçlar gibi değişkenlik çağrıştıran biçimlerle bağdaştırarak ya da onların sertliğini bizim kırılganlığımızla birleştirerek her birinin bu çelişkilere yer olmayan ideal bir dünyanın alegorisini minyatür düzeyde gerçekleştirmesiyle.

karmaşık ya da evrim geçirmiş olduğu söylenen toplumlar ile haksız yere ilkel ya da arkaik denen toplumlar arasındaki mesafe, zannettiğimiz kadar büyük değildir.

kadının kızışma döneminin ortadan kalkması değil, diğer memelilere nazaran daha çok kan kaybettikleri âdet dönemleri, etraflarındaki herkese bir doğurganlık dönemine girdiklerini göstererek onları ele verdiği için kadınların bunu gizleyemeyecekleri öne çıkarılmaktadır. erkekler için rekabete giren kadınlar bir taktik bulmuşlardır. doğurganlık dönemlerinde olmadıkları için erkeklerin dikkatini çekmeyen kadınlar, kanla ya da kana benzer kırmızı bir boyar maddeye bulanarak erkekleri aldatmayı denemişlerdir. farların kökeni budur (gördüğümüz gibi, sonra da parfümlerin).

tolstoy

stefan zweig

"hayatın umutsuzluğundan kendini kurtarmanın tek yolu, benliğini evrene yansıtmaktır."

en göz kamaştırıcı, en yüce kılığa girmiş şekillerinde bile şiddet, insanların birbirlerine daha kardeşçe davranmalarına yardımcı olacak yerde, belli bir grubun gücünü ve uzlaşmazlığını arttırmaktan ve böylece dünyadaki eşitsizliği sürdürmekten başka bir işe yaramaz. gerçekten de şiddet, sahip olmayı, maddi servetler kazanmayı ve bunları hiç durmadan arttırmayı amaçlar.

tolstoy için, her türlü eşitsizlik mülkiyetle başlar. genç beyzadenin brüksel'de, proudhon'la saatlerce vakit harcamış olması boşuna değildir. o zamanlar bütün sosyalistlerin en radikali olan tolstoy, marx'tan da önce, şu postulatı ortaya atmıştır: "her türlü kötülüğün ve her türlü acının kökü mülkiyettir ve her şeye bol bol sahip olanlarla, hiçbir şeyleri olmayanlar arasında çatışma çıkma tehlikesi vardır."

çünkü tutunabilmek, devam edebilmek için, mülkiyetin ister istemez savunma durumuna geçmesi, hatta saldırgan olması gerekir. mülkiyeti elde edebilmek için olduğu kadar, sahip olunan şeyleri arttırmak ve onları savunmak için de şiddet zorunludur. bunun içindir ki, mülkiyet, kendisini korusun diye devleti yaratmış, devlet de kendi varlığını güvenlik altına almak için, laik gücün organize şekillerini, orduyu, adaleti, "yalnızca mülkiyeti korumaya yarayan bütün bu baskı sistemlerini" yaratmıştır; kendini devlete bağımlı kılan ve onu tanıyan bir insan, ruhunu bu kuvvet ilkesine teslim etmiş demektir.

tolstoy'un anlayışına göre, görünüşte bağımsız olan fikir adamları bile, çağdaş devlette, farkında olmaksızın, yalnızca küçük bir ayrıcalıklı grubun sahip oldukları şeyleri korumalarına yardımcı olurlar. isa'nın kilisesine varıncaya kadar her şey -gerçek anlamıyla devlete karşı ayaklanan kilise bile-, yalancı doktrinlerle, silahları kutsayarak, haksızlıktan başka bir şey olmayan kurulu düzene kanıtlar sağlayarak en ciddi görevinden uzaklaşmış, bunun sonucu olarak da formüller halinde donup kalmış ve öteden beri sürüp gelen adetler ve alışkanlıklar halinde soysuzlaşmıştır.

öte yandan, yazarlar da, hürriyetin çocukları, vicdanın avukatı ve insan haklarının savunucusu olarak dünyaya gelmiş olan yazarlar da, küçük fildişi kulelerini kurmakla ve "vicdanlarını uyutmakla" yetiniyorlar. demokrat, iyileşmesi mümkün olmayan şeyi iyileştirmeye çalışıyor; devrimciler de, olup bitenleri tam olarak kavrayan ve dünyanın yanlış düzenini baştan aşağı yıkmak isteyen biricik kuvvet olan onlar bile, karşıtlarının öldürücü silahını kullanmak gibi bir hataya düşüyorlar ve "kötülük" ilkesinin, yani şiddetin devam etmesine imkan vererek, dahası onu kutsayarak, adaletsizliğin sürüp gitmesine yol açıyorlar.

gerçekten de hiçbir parlamento, -daha az olasılıkla hiçbir devrim- milleti şiddetin kötülüğünden kurtaramaz. sağlam olmayan bir temel üzerine kurulmuş bir evi sağlamlaştırmak mümkün değildir; ancak onu terk edebilir, bir başkasını inşa edebiliriz. çağdaş devlet de kardeşlik üzerine değil, kuvvet ilkesi üzerine kurulmuştur.

en yüksek dini şekliyle bile, hatta bu derece büyük bir deha tarafından sunulmuş olsa bile, gerileme ve gericilik hiçbir zaman yaratıcı olamaz ve tek bir insanın ruhundaki kargaşadan doğan şey, hiçbir zaman evrensel ruhtaki kargaşalığı çözemez.

15.7.17

despotun paranoyası

elias canetti

paranoid yapıdaki bir insan asla affetmeyen ya da ancak büyük zorluklarla affeden, bunu düşünerek uzun zaman geçiren, affedilecek bir şeyi asla unutmayan ve affetmemek için kendisine karşı yapılmış düşmanca edimler icat eden bir insan olarak tanımlanabilir.

bu gibi insanların duyumsadığı çok kuvvetli iç direnç, her türden affetmeye karşı durur. eğer iktidar elde ederler ve zaman zaman bu iktidarı korumak için affetmek zorunda kalırlarsa, bu yalnızca gösteri olarak yapılır; bir despot asla gerçekten affetmez. kendisine gösterilen her bir düşmanlık işareti kesin olarak kaydedilir, saklanır ve daha sonrası için depoya kaldırılır. bazen bu kayıt, gerçek boyun eğme karşılığında silinir; despotların bariz yüce gönüllülüğünün başka hiçbir anlamı yoktur. onlara karşı çıkan her şeyin kendilerine tabi olmasını öylesine ateşli bir biçimde isterler ki bunun için sık sık çok yüksek bir fiyat öderler.

kendisinin hiçbir iktidarı olmayan ve despotu son derece kuvvetli gören bir insan, despot için kelimenin tam anlamıyla herkesin ona boyun eğmesinin ne kadar önemli olduğunu fark etmez. değerlendirebileceği tek şey, o da buna ilişkin bir duygu taşıyorsa, iktidarın gerçek artışlarıdır; bir kralın uyruklarının en alçak, en değersiz mensuplarının hürmet göstermesinin, o kralın şerefi için ne anlam taşıdığını asla anlayamaz. incil'deki tanrı'nın işaret ettiği her bir ruha gösterilen ilgi, her birini hatırlayıp ilgilenişindeki sebat, iktidar kullanan herkes için model olabilir. affetme konusunda tanrı da karmaşık bir değiş tokuş içindedir; ona boyun eğen günahkâr, merhamet görür. ne var ki tanrı onu dikkatle izler ve her şeyi bilmesi sayesinde, günahkâr onu aldatırsa, bunu kolayca anlar.

pek çok yasaklamanın, yalnızca, kendi koydukları sınırları aşanları cezalandırabilen ya da affedebilenlerin iktidarını artırmak için var olduğuna şüphe yoktur. merhamet edimi, iktidarın çok yüksek ve yoğunlaşmış bir ifadesidir. önce mahkumiyet olmadıkça merhamet olamaz. merhamet aynı zamanda seçimi de ima eder; af çoğunlukla sınırlı sayıdaki mahkuma bahşedilir. ceza veren kişi çok fazla yumuşak olmaktan sakınır ve idamın keskinliğinden kaçınıyormuş izlenimi verse bile, kutsal cezalandırma görevinde bunun için anlaşılabilir bir bahane bulur; eylemlerini belirleyecek olan da budur. ama bazen kendisi bir af bahşederek ve bazen bu affı, eğer affetme ayrıcalığı olan daha yüksek bir otorite varsa ona önererek, kapıyı her zaman merhamete açık bırakır. iktidarın en üstün dışavurumu, son dakikada af bahşetmektir.

süreçleri iktidarın işleyişini andıran bir zihinsel hastalıkta, görünümlerin maskesini indirmeye duyulan kuvvetli istek bir tür tiranlık haline gelir. bu hastalık paranoyadır, bu hastalığın diğerlerinden ayırt edilmesinde kullanılan başka özelliklerin yanında, iki karakteristik özellik vardır; bunlardan birine psikiyatride dissimülasyon adı verilir. bu terimi tam tamına aynı anlamda kullandım: paranoyaklar kendilerini olduklarından farklı göstermede o kadar beceriklidirler ki çoğu böyle teşhis edilemez. diğer karakteristik özellik ise düşmanların maskelerini indirmeye duyulan sürekli istektir.

paranoyak, düşmanlarını her yerde, en barışçıl ve zararsız kılıklarda bile görür: görüntülerin arkasını görme yetisi vardır ve her görüntünün ardında tam olarak neyin bulunduğunu bilir. her yüzün maskesini düşürür ve o zaman bulduğu şey her zaman öz olarak aynı düşmandır. maske düşürme rutininin müptelâsı olmuştur ve bu konuda tam bir despot gibi davranır. ama paranoyak boşluktadır. yer aldığını düşlediği konum ve kendisine atfettiği önem, başkaları açısından kesinlikle kurgusaldır; ama o yine de bunları, sürekli iki bağlantılı işlem olan "öyle değilmiş gibi yapma" ve maske düşürmeyi uygulayarak savunur.

genel paralitiğin hezeyanlarında kitleye biçilen etkin ve olumlu rolü vurgulamak gerekir. kitle asla ona karşı çıkmaz, ona planları için gereken malzemeyi sağlar, aklına esen her arzusunu onun için gerçekleştirir. bu hastanın arzuları asla aşırı olamaz; çünkü kitlenin büyüme kapasitesi hastanınki kadar sınırsızdır. hiçbir yöneticinin bu kadar sadık ve bu kadar yumuşak başlı uyrukları olmamıştır. göreceğimiz gibi, paranoyaklarda kitle oldukça farklı ve kesinlikle düşmancadır. paranoyakların hayali büyüklüğü her zaman tehdit altındadır ve nosyonları da giderek daha çok kemikleşme eğilimindedir. düşman kitle üstünlüğü ele alınca, bunlar perseküsyon sanrılarına döner.

paranoyak, yöneticinin eksiksiz bir imgesidir. aralarındaki tek fark dünyadaki konumlarındadır. iç yapıda özdeştirler. insan ikisi arasından paranoyağın daha etkileyici olduğunu düşünebilir; çünkü o kendisine yeter ve başarısızlıkla sarsılamaz. dünyanın onun hakkındaki fikri onun için bir hiçtir. onun sanrısı bütün insanlara karşı konumlanmıştır.

paranoyanın arkasında, bütün iktidarın arkasında olduğu gibi, aynı derin dürtünün yattığından kuşkulanmamak elde değil: tek insan olabilmek için yoluna çıkan diğer insanlardan kurtulma arzusu; ya da daha ılımlı ve gerçekten de çoğunlukla kabul edilen biçimiyle, diğerlerinin, onun tek insan olmasına yardım etmelerini sağlamak.

bu kişisel yer ya da konum duygusu paranoyak için çok büyük önem taşır: her zaman savunulacak ve emin olunacak yüceltilmiş bir konum vardır. tam da iktidarın doğası gereği, aynı şeyin bir yönetici için de geçerli olması gerekir. yöneticinin kendi konumuna ilişkin duygusu hiçbir biçimde paranoyağınkinden farklı değildir; yönetici, elinden gelse, etrafını askerlerle çevirir ve kendisini kalelere kapatır.

bu noktada, belki bir paranoyak için planların ve entrikaların ne denli önemli olduğunu vurgulamak gerekir. planlar ve entrikalar sürekli onunladır ve bunlardan biriyle en ufak bir benzerliği olan herhangi bir şey bile gözden kaçmaz. paranoyak kendisini kuşatılmış hisseder; baş düşmanı ona tek başına saldırmakla asla yetinmez; daima, uygun zamanda ona saldırtmak için kindar bir sürüyü kışkırtmaya çalışır. bu sürünün üyeleri en başta saklanırlar; herhangi bir yerde ve her yerde olabilirler; ya da sanki pusuya yatmamışlar gibi, zararsız ve masummuş gibi görünürler. ne var ki paranoyağın delici zekası bunların maskesini her zaman düşürür.

hayatta kalan, çok büyük bir ceset tarlasında tek başına ayakta duran insan olmayı istemektedir; bu ceset tarlasının kendisi hariç bütün insanları kapsamasını istemektedir. burada kendisini açığa vuran yalnızca bir paranoyak değildir. hayatta kalan tek kişi olmak, her "ideal" iktidar arayıcısının en derin isteğidir. böyle bir insan diğerlerini ölüme yollar; kendisi ölümden kurtulmak için ölümü onların üstüne yöneltir. yalnızca onların ölümüne kayıtsız kalmaz; ayrıca içindeki her şey onu, ölümlerine sebep olmaya zorlar. canlılar üzerindeki hakimiyetine meydan okununca, bu radikal kitlesel ölüm çaresine başvurması özellikle olasıdır. kendisini bir kez tehdit edilmiş hissedince, herkesi önünde ölmüş yatarken görmeye duyduğu tutkulu arzuya aklıyla hükmedemez.

hiç kimse kitlenin özelliklerini -belki artık daha kolay kabul edileceği gibi- bir ve tek insan olan paranoyak ya da despottan daha iyi göremez. ama onun ilgilendiği kitleler sadece saldırmak ya da yönetmek istediği kitlelerdir; bunların hepsinde aynı özellikler vardır.

paranoyak sanrıda din ve politika birbirinden ayrılmaz bir şekilde iç içe geçmiştir; dünyayı kurtaran ile dünyayı yöneten tek ve aynı insandır. bunun özünde iktidar arzusu vardır. paranoya sözcüğün tam anlamıyla bir iktidar hastalığıdır ve bu hastalığın keşfi iktidarın doğasına ilişkin ipuçlarını, başka herhangi bir biçimde elde edilebilecek olandan açık ve daha eksiksiz olarak açığa çıkartır.

insan, paranoyağın aslında açlığını çektiği korkunç konumu fiilen hiç elde etmediği gerçeğinin aklını karıştırmasına izin vermemelidir. bunu başkaları elde etmiştir. bazıları yükselişlerinin izlerini örtmeyi ve kendi mükemmelleştirilmiş sistemlerini korumayı başarmıştır. diğerleri ya daha az talihli olmuş ya da zamanları yetmemiştir. başka şeylerdeki gibi, burada da başarı bütünüyle rastlantılara dayanır. bu rastlantıları, yasalarla yönetildiği yanılsaması altında yeniden yapılandırma girişimine tarih adı verilir.

tarihteki her büyük ismin yerine başka yüz ismin konması mümkün olabilirdi. ne yetenekli ne de alçak adam kıtlığı vardır. hepimizin yediğini ve her birimizin sayısız hayvan bedeni üzerinden kuvvetlendiğini inkâr edemeyiz. burada her birimiz ceset tarlasında bir kral olarak ayakta dururuz.

dürüst bir iktidar araştırması başarıyı ölçüt almamalıdır. iktidarın niteliklerini ve türlerini, görüldüğü her yerde aramalı ve sonra bunları bir araya getirerek karşılaştırmalıyız. herhangi bir akıl hastanesinde günlerini alacakaranlık bir varoluş içinde geçiren, çaresiz, toplum dışına atılmış ve hor görülen bir çılgın, bize sağladığı içgörüler aracılığıyla, iktidarın lanetini ve ustalarını insanoğluna anlatmada hitler ya da napolyon'dan daha önemli olduğunu kanıtlayabilir.

paranoyaya herhangi bir şey vesile olabilir; her vakanın özü, sanrı dünyasının yapısı ve bu dünyanın insanlarla doldurulma tarzıdır. iktidar süreçleri her zaman bu dünyada hayati öneme sahip bir rol oynar.

bir paranoyak için sözcüklerin önemi ne kadar abartılsa azdır. sözcükler, her zaman uyanık olan haşarat gibi her yerdedir. kendisinin hariç hiçbir şeyi dışarıda bırakmayan bir dünya düzeni oluşturmak üzere birleşirler. belki de paranoyadaki en belirgin gidişat, sanki dil bir yumrukmuş ve dünya da onun içindeymiş gibi, dünyanın sözcükler aracılığıyla bütünüyle kavranması yönündedir.

burada dikkat çekilmesi gereken bir nokta da paranoyağın, nedensel ilişkiler bulmaya aşırı düşkün olmasıdır; bu, sonunda kendi içinde bir amaç haline gelir. onun başına gelen hiçbir şey şans ya da rastlantı değildir; her zaman aranırsa bulunabilecek bir sebep vardır. bilinmeyen her şeyin izi sürülerek bilinen bir şeye ulaşılabilir. yaklaşan her yabancı nesnenin maskesi indirilebilir ve ardında insanın zaten sahip olduğu bir şey açığa çıkarılabilir. her yeni maske bildik bir şeyi saklar ve insana gereken tek şey bu maskeyi yüreklilikle yırtıp arkasını görebilecek cesarete sahip olmaktır. sebep bulmak bir tutku haline gelir ve her şeyin üzerinde uygulanır.

paranoyakta bu işlem yoğunlaşmış ve yükseltilmiştir. paranoyak, dönüşüm körelmesinden mustariptir; bu körelme kendi içinde, kendi şahsında başlar, burada en belirgin haldedir; ama tedricen bütün dünyayı etkiler. paranoyak, gerçekten farklı olan şeyleri bile aynı görme eğilimindedir. en çeşitli figürlerde aynı düşmanı bulur. ne zaman bir maskeyi yırtıp çıkarsa, orada, maskenin arkasına saklanmış o düşman vardır. maskeyi indirme uğruna her şey onun için maske haline gelir. ama o kanmaz, her şeyin arkasını görür; onun için çoğunluk tek bir şeydir.

paranoyağın dizgesinin katılığı arttıkça dünya, yalnızca onun sanrısında rolü olanlar kalana kadar, gerçek sayılar bakımından gittikçe yoksullaşır. her şeyin kökenine inebilir ve her şeyi açıklar. sonunda yalnız kendisi ve yönettiği şey kalır. burada olan, dönüşüm işleminin tam tersidir. maske düşürmede herhangi bir yaratık kendi içine döner, bir tek kişiyle sınırlanır ve ona, sonra onun hakiki tek tutumu olduğu düşünülen bir tek tutum salık verilir.

paranoyak kendisini hepsi onun peşinde olan düşman sürüsüyle çevrilmiş hisseder. bu onun temel deneyimidir. bu en açık biçimiyle göz hayallerinde ifade edilmiştir. her yerde, etrafında gözler görür; bu gözler yalnızca onunla ilgilenmektedir ve bu ilgileri de çok haincedir. bu gözlerin ait olduğu yaratıklar ondan intikam almaya niyetlidir. uzun bir süre onlara acı çektirmiştir ve cezalandırılmadan kalmıştır; bunlar hayvansa, acımasızca avlanmışlar ve yok edilme tehdidi altında olduklarından şimdi birdenbire ona karşı ayaklanmışlardır. paranoyanın bu prototipik durumu pek çok halkın büyük avcılarıyla ilgili efsanelerinde çizilmiştir.

iktidar hiçbir zaman, profesyonel olarak zihinleri sürekli iktidarla meşgul olan, dalkavukluklarını bilim adamlığı kılığına sokan, her şeyi ya zamanla ya da onların elinde herhangi bir şekli alabilen zorunlulukla açıklayabilen methiyecilerden ve tarihçilerden yoksun kalmamıştır.

zorba

emma goldman: zalimler hayata, neşeye ve güzelliğe düşmandır.

stendhal: zorbalara en çok yarayan düşünce, tanrı düşüncesidir.

dany cohn-bendit: diktatörlüğün prensibi, toplumun bütün hücrelerinde, mikroskobik iktidar merkezlerinin çeşitliliğinde gizlidir. babalarda, kocalarda, öğretmenlerde, devlet memurlarında uyuyan bir küçük diktatör vardır hep.

ray bradbury: bir caninin görüntüsü karşısında cesetler bile kanar.

jostein gaarder: demokrasi, cahil kitlelerin egemen olduğu bir yönetim biçimine dönüşebilme tehlikesini barındırır. bir tiran olan hitler almanya'da devletin başına geçemeseydi bile, daha önemsiz pek çok nazi belki de korkunç bir "kitle yönetimi" kurabilecekti.

ahmet oktay: her türlü baskının kökeninde özel yaşamlara tahakküm etme isteği yatar.

maurice duverger: otoritelerin seçimle belirlendiği modern sistemlerde iktidarı gasp yoluyla ele geçiren kişi, kendisini seçimle meşrulaştırmaya çalışır; ama bunu yaparken de seçmenlere kendisini onaylamama olanağı tanımaz.

abbe pierre / albert jacquard: tiranın esas özelliği düşünmeyi engellemesidir.

sait faik: dünyada hiçbir şeyden, zalimlikten iğrendiğim kadar iğrenmem. insanoğlunun en büyük savaşı zalimliğe karşı açılmalı. insanoğlu her şeyden evvel içindeki bu kıskançlıklardan, bu kinlerden, bu ahlaksızlıklardan daha pis şeyi -kendinde, doğuşta varsa bile- söküp atmalıdır.

14.7.17

gidenlere

nihat behram



ah, ardı ardına kenetlenen ölüm
ah, hıncı sabırla bezeyen sır
yazmadaki sırması ağlayışın tırnaklara oturan kan

ah, gidiyor işte, gidiyor göz göre göre
sıcak titreyişi varlığını hayata adamışların
gidiyor
öfkenin haykırışları
yasalarıyla gidiyor kahredişin
zulmün ve iğrençliğin buyruklarıyla gidiyor
toprağa düşen bakımsız yapraklar gibi değil
azarlanmış çocukların kederiyle değil
doğuşun ve sevmenin feryadıyla gidiyor
ölümü donatan arkadaşlarım

son ana kadar onuru koruyanlar yaşayacak
söylenecek son söz kahramanca olmalıdır

13.7.17

nasyonal sosyalizm

george sabine

faşizm ve nasyonal sosyalizm, tıpkı büyücülerin cezalandırılmasında olduğu gibi, bir moral yıkıntı zamanında siyasetten hem usu hem de ahlakı silip atabilen duyguların melankolik örnekleriydi.

stalin'in yönetimi, vahşetin ödettiği korkunç fiyata rağmen, ülkesini çağdaş bir endüstriyel güç durumuna getirmiş, okuma-yazması olmayan köylü nüfusu da, yüksek bir bilim düzeyine sahip eğitilmiş bir halka dönüştürmüştür.

italya'daki faşizm ya da almanya'daki nasyonal sosyalizm hakkında ise buna benzer hiçbir yargı ileri sürülemez. bu partiler 1. dünya savaşı'nın moral yıkıntısı içinde mantar gibi yerden bitivermişlerdi; önderleri birer demagogdu ve hangi başarı ölçüsü kullanılırsa kullanılsın, yaptıkları işler yalnızca yıkıcıydı. sözde felsefeleri, doğruluğuna ya da tutarlılığına bakılmaksızın bir araya getirilen eski ön yargıların birer mozayiğiydi ve ortak amaçlara değil, ortak korku ve nefretlere sesleniyordu. hem hitler hem de mussolini, herhangi bir politikayı açıkça ileri sürmekten bilinçli olarak kaçındılar; çünkü böyle bir şey, kazanmak istedikleri kimi kesimlerin kaçmasına yol açacaktı.

olağanüstü bir entelektüel yetenek iddiasında bulunabilecek tek nasyonal sosyalist önder olan ve kuşkusuz yeteneğini komünizme, monarşiye ya da hatta demokrasiye, eğer hitler bunlardan birini benimseseydi, adamak isteyecek olan goebbels, hitler'e karşı duyduğu kahramana tapma duygusu ve yahudi düşmanlığı dolayısıyla tam bir yanılgı içine düşmüştü.

faşizm ve nasyonal sosyalizmin düşmanları genellikle bu hareketleri "usa karşı başkaldırı" olarak niteliyorlardı. nitekim kuramcıları bu betimlemeyi tümden haklı bulmuşlardır. bunların yazıları, usun yaşamı değil, yaşamın usu denetlediğini; tarihteki büyük işlerin zekanın değil, kahramanca istencin ürünü olduğunu, halkları koruyan şeyin düşünce değil, sürü içgüdüsü ya da kanda bulunan ırksal sezgi olduğunu; güçlü olmak istençleri fiziksel ve manevi engellerini aştığı zaman büyüklüğe ulaştıklarını ileri süren savlarla doludur. bunun gibi, mutluluk arzusunun da, düzenli olarak, kahramanlık, özveri, ödev ve disiplin güdülerine göre aşağılık bir güdü olduğunu söylemiştir. özgürlük ve eşitlik gibi demokratik ülkülerle anayasalı ve temsili hükümet düzeninin sivil ve siyasal özgürlüklerini, en yüksek noktasına fransız devrimi'yle ulaşan felsefi usçuluğun eskimiş kalıntıları olarak sunmuştur.

faşizm ve nasyonal sosyalizm, ister liberal ister marksçı olsun her türlü karşıt siyasal kuramı aynı biçimde "kısır entelektüalizm" aşağılayıcı terimiyle niteliyordu.

kahramanın bireyciliği, demokratik eşitçiliğin tam tersidir. kahraman, düzenli burjuva yaşamının yararcı ve insanlıksever niteliklerini küçük görür; rahat ve mutluluğa karşı kötümser bir horgörü besler; tehlikeli bir yaşam sürer ve en sonunda kaçınılmaz yıkıma uğrar. kendi ruhunun insanüstü güçleriyle yaratıcılığa sürüklenen doğal bir soyludur ve bayağı beyinlerin tembelliği kendisini yıktıktan sonra halk ona tapınır.

ne mussolini ne de hitler üstün insan olarak görülmelerine karşı çıkmıştır ve her ikisi de önderlik ettikleri halka karşı içtenlikli olarak tiksinti duymuş ve bunu gerçekten saklamamıştır. hitler, bir ulusun büyük bölümünün ne kahraman ne de zeki olabileceğini söyledi; halk iyi değildir ama kötü de değildir; yalnızca bayağıdır. bir toplumsal mücadelede hareketsizdir; ama muzaffer olanın arkasına dizilir. içgüdüsel tepkisi özgünlükten korkmak ve üstünlükten tiksinmektir. anlayamadığı entelektüel ya da bilimsel görüşler onu etkilemez; yalnız tiksinme, bağnazlık ve çılgınlık gibi kaba ve şiddetli duygulardan etkilenir. ona ancak durmaksızın ve her zaman bağnaz bir biçimde tek yanlı olarak söylenen ve gerçeğe, yansızlığa ve haklılığa vicdanen hiçbir rahatsızlık duymadan sırt çeviren en yalınkat savlarla yaklaşılabilir.

bu yaşam görüşü hiçbir zaman uzlaşma kabul etmez, başka her seçeneği dışarda bırakan tam ve saltık bir kabulü gerektirir; din gibi hoşgörüsüzdür ve kendisine karşı olanlarla mücadelede elindeki her türlü aracı kullanır. karşı bir düşünceyle tartışmaz, ona hiçbir geçerlilik tanımaz, tümden dogmatik ve bağnazdır. bu yüzden, insanların yaşam kavgasını kazanmaları için zorunlu olan acımasızlık ve vicdansızlığın manevi temelini veriyordu. siyaset, asıl olarak, yaşam görüşleri arasındaki ölüm kalım savaşıdır.

mussolini faşizmin bir felsefeye gereksinimi olduğuna karar verdiğinde, bu işi giovanni gentile'ye verdi, gentile'nin kendisine sunduğu şeyi aldı ve sonuç olarak italyan faşizminin kuramı, bir devlet kuramı, devletin üstünlüğünün, kutsallığının ve her şeyi kapsar oluşunun kuramı olduğunu ileri sürdü: "her şey devlet için; devlete karşı hiçbir şey yoktur, devletin dışında hiçbir şey yoktur."

faşizm, gerçekten bireyi aşan ve onu manevi bir toplumun bilinçli üyesi mevkiine yükselten üstün bir hukuk ve nesnel bir istenç ile insan arasındaki içrek ilişki biçiminde bir dinsel kavramdır. bu manevi toplumu yaratan ve temsil eden şey de ulustan çok devlettir.

nasyonal sosyalizm, yığınlara dayandığı için gerçekten demokratik olduğunu öne sürmüştür. ama yığınlara, siyasal görüşlerine değer kazandıracak hiçbir yargı yeteneği tanımamıştır.

hiç kuşkusuz bir siyasal örgütlenme ilkesi olarak totalitarizm diktatörlük demekti. kısa zamanda alman federalizmi ve yerel yönetim özerkliğini ortadan kaldırdı. parlamento ve bağımsız yargı gibi liberal siyasi kurumlar hemen tümden yıkıldı. seçimler dikkatle hazırlanıp yürütülen plebisitler düzeyine indirildi. siyasal yönetim her şeyi kapsamakla kalmayıp nasyonal sosyalistlerin hoşlandıkları terimle "monolitik" de oldu; yani bütün toplumsal örgütlenme bir düzene indirgenmiş ve bütün güçleri tek yürek olarak ulusal amaçlara yöneltilmişti.

seçkin muhafız yıldırım ekipleri ve hitler gençliği, ismen hükümetin değil, partinin organları olmakla birlikte, hepsi de yasama ve yargı yetkilerine sahipti ve yasadışı ayrıcalıkları vardı. öte yandan yargı organı bağımsızlığını ve güvenliğini tümden yitirdi ve aynı zamanda yargısal takdir yetkisi de gerçekte sınırsız ölçüde genişletildi. yasanın kendisi de yoruma elverişli olacak biçimde, belirsiz yapılmıştı; böylece her türlü karar asıl olarak öznel bir şey oldu.

1935'te ceza yasası, yürürlükteki hiçbir yasaya aykırı düşmese de, "sağlıklı halk duygusu"na aykırı her eylemi cezalandırmayı olanaklı kılmak üzere değiştirildi. açıktır ki böyle yasaların ussal bir şekilde yürütülmesine olanak yoktur. yasa önünde eşitlik ve yasal usul ilkelerinin yerini tam bir yönetsel takdir yetkisi aldı. uygulamada totalitarizmin anlamı şu oldu: eylemlerinin siyasal önem taşıdığı düşünülen bir kimse, hükümet ya da parti ya da bunların birçok organlarından biri önünde hiçbir yasal korumaya sahip değildi.

halk, propaganda organlarının duyurduğu dışında hiçbir şeyden haberi olmayan ve kendi aralarında, kendilerine ait herhangi bir amaç için bir araya gelemeyen "yığınlar"dan ibaretti.

hitler'in söylediği gibi, "çocukların alfabesinden en son gazeteye, her tiyatro oyunu ve her filme değin" hiçbir etkileme kanalı savsaklanmamalıydı. bilim de içinde olmak üzere her konudaki öğretim "ulusal övüncün yükseltilmesi için bir araç" olmalıydı. ve "en yüksek noktasına, ırk kavramına ve ırk duygusuna, içtepi ve us yoluyla, gençlerin yüreklerinde ve kafalarında tutuşturulmakla" ulaşmalıydı.

"kan arılığının zorunluluğu ve niteliği konusunda en üstün bilgiye yöneltilmeden, hiçbir erkek ya da kız çocuğu okuldan çıkmamalıdır." (hitler)

"totaliter devlet sanata ayrı bir varlık tanımaz. sanatçılardan devlete karşı olumlu bir tutum takınmalarını ister."

rosenberg'in "eskinin bozucu, sınırsız öğretim özgürlüğü" dediği şey alman üniversitelerinden kalktı ve yerine "gerçek özgürlük", "ulusun yaşama gücünün bir organı olmak" özgürlüğü geçti. yahudi profesörler yerlerinden atıldılar; öğretim üyeleri ve öğrenciler "önderlik ilkesi"ne göre örgütlendiler ve alman yüksek öğretiminin amacı, nasyonal sosyalist ilkelere uygun olarak, bir siyasal seçkinler kümesini yetiştirmek oldu. bu iş için tipik eğitim kurumları üniversiteler değil, teknik okullar ve partinin önderlik okullarıydı. tarih, toplumbilim ve ruhbilim gibi toplumsal bilimler geniş ölçüde ırk söylencesini işlemek ve yaymak için düzenlenen propagandanın dalları haline geldi.

saçmalıkların doruğuna herhalde, "bütün öbür insan ürünleri gibi bilim de ırksaldır ve kanla koşullanmıştır." diyen fizik kitabıyla ulaşıldı.