31.7.17

uzun lafın kısası

oğuz atay: bütün büyük bireyler yalnızdır.

alper canıgüz: insan yüreği bir sarkaç gibidir. istediği noktaya ulaştığı anda tüm hızıyla tam tersi tarafa kaymaya başlar.

jack london: sopa kimdeyse yasa odur. gönlü hoş edilmese bile, boyun eğilmesi gereken bir efendidir.

kerime nadir: geçmişe bakarken her şeye rağmen, içimde derin bir hüzün duymaktayım. değişen dünya ile beraber kaybolan yıllarda yalnız gençliğimiz değil, sevdiğimiz hemen her şey yok olup gitti. bu dünya bizim dünyamız bile değil artık.

epikuros: azla mutlu olmayan insan hiçbir şeyle mutlu olamaz.

bayezid-i bistami: ben müritlerden ziyade münkirlere güvenirim. çünkü münkirin inkarı açıktır. ama ya mürit ikiyüzlüyse? işte ona yanarım.

hakan günday: dünyanın en eski mesleği fahişelikse, dünyanın en eski hayal kırıklığı da aşktır.

robert owen: yoksulluk, suç ve ceza, bütün dünyada hüküm süren çeşitli sistemlerdeki kusurlardan kaynaklanır. hepsi de cehaletin kaçınılmaz sonucudur.

alexander pope: çoğu kadın kişilikten tümüyle yoksundur.

stephen spender: genellikle göz kamaştırıcı şeyler yapan insanlar sıradan insanların yaşamını oluşturan sıradan şeyleri yapmakta tamamıyla başarısızdırlar.

charles bukowski: bir insanı neyin yiyip bitirdiğini asla bilemezsiniz.

mary wollstonecraft: servet sahibi bir insan erdemli bir insandan daha fazla saygı görüyorsa insanlar erdemden önce servet peşinde koşacaktır. akıllarına değil, güzelliklerine ilgi gösteriliyorsa kadınların zihinleri ekilmemiş topraklar olarak kalacaktır.

29.7.17

deha

pierre assouline: deha, uzun bir sabırdır.

stendhal: dehanın temel niteliklerinden biri, bayağı insanların açtığı yolda sürüklenip gitmeye boyun eğmemektir.

alain de botton: oscar wilde'ın gümrüğe tabi bir şeyi olup olmadığını soran gümrük memuruna verdiği yanıt, "yalnızca deham" olmuştu.

danilo kis: yetenek bir tür lanettir. puşkin yeteneği yüzünden öldü. tanrıdan gelen bir armağan kadar kıskanılan bir şey yoktur. yeteneklere az rastlanır; ama niteliksizler yığınladır.

apostolos doxiadis: saman alevi gibi birden parlayıp sonra sönüvermek, vaktinden önce yetişen az sayıda dehanın ortak kaderidir.

james joyce: deha sahibi bir insan hata yapmaz. onun hataları istençlidir ve yaratıcılığının kapılarıdır.

saul bellow: gerçek hayatta hiçbir şey kusur kaldırmayan bir beklentiyi karşılayamaz ve beklentinin kusursuzluğu iç sıkıntısının en büyük nedenlerinden biridir. çeşitli yetilere sahip, zihinsel yönden ve yaratıcılık açısından üst düzeyde olanlar, kısacası bütün yetenekliler kendilerini on yıllar boyunca bir kümese tıkılmış, silik bir hayat sürmeye mahkum kişiler olarak görürler.

philipp vandenberg: dahiler genellikle sıradışı yaşam biçimleriyle kendilerini gösterirler.

charles dickens: büyük dehanın hayatta yüce bir doruğa çıkardığı her erkeğin, genel karakteriyle bağdaşmazlığından ötürü büsbütün göze batan kimi küçük zaafları olur çoğu kez.

oğuz atay: belirli bir düzeyi aşan insanların içe dönük olduğuna inanıyorum ben. fakat onların çoğu, iç dünyalarını başkalarından tecrit etmek isterler; bu dünyalarını adeta başkalarından kıskanırlar. bu nedenle dışa dönük bir elbise giyerler. yalnız yaşayan insanların kendi içlerinde başlayıp biten eğlenceleri vardır.

albüm

adam fawer: edison puştun tekiydi.

v.s. naipaul: gandhi düşünceyle sezginin karışımıydı. her şeyin ötesinde, düşünce. o gerçek bir devrimciydi.

felicien challaye: konfüçyüs'ün öğretisi insandaki akla hitap eder. bu öğretide hiçbir gizemcilik, doğaüstü güçlere hiçbir çağrı yoktur. ölümünden az önce müritlerinden biri dua etme önerisinde bulunur. üstat, şu yanıtı verir: "benim duam, yaşamımdır."

memet fuat: derler ki yaşar kemal ince memed'i bir gazete patronuna götürmüş, para kazanmak amacıyla, kolay okunacak bir roman yazdığını, takma adla tefrika etmek istediğini söylemiş. sonucu öğrenmeye gittiğinde ise gazete patronu ona romanının çok güzel olduğunu bildirerek akılsızlık etmeyip kendi adıyla yayımlamasını öğütlemiş.

paul auster: james joyce 1920'lerde paris'teyken bir partiye katılmış, yanına bir kadın yaklaşıp "ulysses'i yazmış olan elinizi sıkabilir miyim?" diye rica etmiş. joyce sağ elini kadına uzatmak yerine havaya kaldırmış, birkaç saniye inceledikten sonra, "size şunu hatırlatayım madam; bu el başka işlere de yaramıştır." demiş.

saul bellow: tolstoy, "krallar tarihin köleleridir." demişti. insan güç merdiveninde ne kadar yüksekteyse eylemleri de o kadar dış koşulların kontrolündedir. tolstoy'a göre özgürlük tamamen kişiseldir. yalın ve dürüst -yani gerçek- bir yaşantısı olan insan özgürdür. özgür olmak, tarihsel sınırlamadan kurtulmak demektir.

oğuz atay: derler ki meşhur fizikçi einstein, bir toplantıda şarlo'ya "siz büyük bir adamsınız." demiş, "herkes sizi anlıyor, herkes size hayran." şarlo, " siz daha büyüksünüz." diye itiraz etmiş, "size herkes, hiç anlamadığı halde hayran."

28.7.17

hayat

ingeborg bachmann: ruhun güzel yarınıdır, o hiçbir zaman gelmeyen.

hildegard knef: hayat bazen yabancı bir kentte geçirilen pazar günlerine benzer. insan kime danışacağını, kime sığınacağını bilemez.

irene nemirovsky: beni teselli eden ne kitap ne de bir sanat eseridir, bu yaşlı ve kusurlu evreni seyre dalmaktır.

juli zeh: hayat, ne yapalım ki gücünün zirvesinde başlar ve bu noktadan itibaren sürekli aşağı inerek sonuna ulaşır. kötü bir dramaturji hatası.

jean rhys: kuşkusuz, yaşam haktan yana değildir. gerçekten lanet olası haksızlıklarla doludur. herkes bilir bunu.

gabriela adameşteanu: hayatta gerçekten kendini inanılmaz mutlu hissettiğin anlar kalıyor aklında, bunu sonra hatırlıyorsun. sonradan da aslında o mutluluk ve sükunet anlarının kısa bir süre sonra gelecek olan büyük sorunların habercisi olduğunu anlıyorsun; yine de o anlardan güzel bir hatıra kalıyor aklında.

katherine mansfield: kimi anlar vardır, korkunç anlar vardır hayatta; insanın sığınağından çıkıp dışarı baktığı anlar ve berbattır bu. insan bu anlara boyun eğmemelidir.

madam du deffand: melekten istiridyeye kadar tüm türler, tüm varoluş koşulları bana aynı derecede talihsiz görünüyor. can sıkıcı olan, doğmuş olmaktır.

clarissa p. estes: bir hayat çok fazla kontrollü olduğu zaman, kontrol edilemeyecek kadar az hayat kalır.

jhumpa lahiri: daha gençsin. özgürsün. kendine bir iyilik yap. çok geç olmadan, çok fazla durup düşünmeden, sırtına yastığınla yorganını yükleyip dünyanın görebildiğin kadar çok yerini gör. pişman olmazsın. bir gün bunu yapman için çok geç olacak.

26.7.17

aşk

bilge karasu: tanrıya giden tek yol aşktan geçer.

anthony storr: en aklı başında ve mantıklı insanlar bile, aşkın çekiciliği ve kuruntularına karşı bağışıklık sahibi değildir. aşkta hayal kırıklığına uğramak yıkıcı olsa da, hiç aşık olmamış olmaktan daha iyidir.

margaret atwood: aşk bir suçtur; ama yokluğu daha büyük bir suçtur.

şemsettin sami: akılsız, ilimsiz, faziletsiz, sabırsız, rahmsiz, hayasız adam bulunur; lakin aşksız adam bulunmaz.

tess franke: aşk, insanın boynunun tutulmasıdır.

gore vidal: aşk her zaman trajik bir şey, herkes için, her zaman; ama hayatı ilginç kılan da bu. bir şeyin değerini, o elimizden gitmeden anlayabilir miyiz?

isabel allende: aşk sözcükleri sessizdir, ırmağın suyundan daha berraktır.

stendhal: büyük aşklar hayatta birer aksamadan başka bir şey değildir; ancak bu aksamaya yalnızca üstün ruhlarda rastlanır.

ayfer tunç: aşıklar mübarektir; alemde aşk olmasa köpekten aşağı olurdu halimiz.

süheyla acar: gökyüzünde upuzun bir mektubun satırlarıyla yüklü, unutulup kalmış bir buluttum. gelseydin, su olup, yağmur olup yeryüzüne akacaktım; toprağa, suya, yağmura karışacaktım; ama bıraktığın yerde unuttun beni, gelmedin.

19.7.17

rubailer

ömer hayyam



iyiliğin dost ve düşman ayrımı yoktur
iyi olan kötülüklerden geri durur
dosta kötülük yaparsan düşman kesilir
düşmana iyilik yaparsan dostun olur

yıkık bir saray bu dünya dedikleri
gece ve gündüz atlarının durak yeri
yüz cemşit'ten arta kalmış bir dünya bu
yüz behram kendinin sanmış bu gökleri

can yoldaşı dostlar çekildi gittiler
ecel çiğnedi hepsini birer birer
yan yana oturmuştuk hayat sofrasına
bizden birkaç kadeh önce sızdı gittiler

bu ömür kervanı bir tuhaf gelir gider
kazancın, yaşamasını bildiğin günler
saki, bırak şu yarını düşünenleri
geçti gidiyor gece, geçmeden şarap ver

insanoğlunun kader kitabını anlamak için
cennetin kapısına fırlatılmış bir atmacaydım ben
şimdi ise düşüncelerimi paylaşacağım kimse yok
geç de olsa buradan uçup gidebileceğim kapıyı arıyorum

şafak vakti bir ses yükseldi meyhanenin kapısından
ayyaşlar, küçük sersemler gelin, bir kadeh daha doldurun
uyanın ve gelin, kader sizin kadehinizi doldurmadan
ve içeceğiniz günler sona ermeden

hayyam bilgelik çadırları dokudu
sonra dert potasında yandı kül oldu
bir pula satıldı kader çarşısında
ölüm celladı geldi, boynunu vurdu

düşmüş feleğin çarkına, hep fırlanırız
sizler onu esrarlı fenermiş sanınız
evren koca fanus ve güneş lambasıdır
bizler de biçim, simge, bireyler kalırız

kim görmüş bu cenneti, cehennemi
kim gitmiş de getirmiş haberini

tolstoy

stefan zweig

"hayatın umutsuzluğundan kendini kurtarmanın tek yolu, benliğini evrene yansıtmaktır."

en göz kamaştırıcı, en yüce kılığa girmiş şekillerinde bile şiddet, insanların birbirlerine daha kardeşçe davranmalarına yardımcı olacak yerde, belli bir grubun gücünü ve uzlaşmazlığını arttırmaktan ve böylece dünyadaki eşitsizliği sürdürmekten başka bir işe yaramaz. gerçekten de şiddet, sahip olmayı, maddi servetler kazanmayı ve bunları hiç durmadan arttırmayı amaçlar.

tolstoy için, her türlü eşitsizlik mülkiyetle başlar. genç beyzadenin brüksel'de, proudhon'la saatlerce vakit harcamış olması boşuna değildir. o zamanlar bütün sosyalistlerin en radikali olan tolstoy, marx'tan da önce, şu postulatı ortaya atmıştır: "her türlü kötülüğün ve her türlü acının kökü mülkiyettir ve her şeye bol bol sahip olanlarla, hiçbir şeyleri olmayanlar arasında çatışma çıkma tehlikesi vardır."

çünkü tutunabilmek, devam edebilmek için, mülkiyetin ister istemez savunma durumuna geçmesi, hatta saldırgan olması gerekir. mülkiyeti elde edebilmek için olduğu kadar, sahip olunan şeyleri arttırmak ve onları savunmak için de şiddet zorunludur. bunun içindir ki, mülkiyet, kendisini korusun diye devleti yaratmış, devlet de kendi varlığını güvenlik altına almak için, laik gücün organize şekillerini, orduyu, adaleti, "yalnızca mülkiyeti korumaya yarayan bütün bu baskı sistemlerini" yaratmıştır; kendini devlete bağımlı kılan ve onu tanıyan bir insan, ruhunu bu kuvvet ilkesine teslim etmiş demektir.

tolstoy'un anlayışına göre, görünüşte bağımsız olan fikir adamları bile, çağdaş devlette, farkında olmaksızın, yalnızca küçük bir ayrıcalıklı grubun sahip oldukları şeyleri korumalarına yardımcı olurlar. isa'nın kilisesine varıncaya kadar her şey -gerçek anlamıyla devlete karşı ayaklanan kilise bile-, yalancı doktrinlerle, silahları kutsayarak, haksızlıktan başka bir şey olmayan kurulu düzene kanıtlar sağlayarak en ciddi görevinden uzaklaşmış, bunun sonucu olarak da formüller halinde donup kalmış ve öteden beri sürüp gelen adetler ve alışkanlıklar halinde soysuzlaşmıştır.

öte yandan, yazarlar da, hürriyetin çocukları, vicdanın avukatı ve insan haklarının savunucusu olarak dünyaya gelmiş olan yazarlar da, küçük fildişi kulelerini kurmakla ve "vicdanlarını uyutmakla" yetiniyorlar. demokrat, iyileşmesi mümkün olmayan şeyi iyileştirmeye çalışıyor; devrimciler de, olup bitenleri tam olarak kavrayan ve dünyanın yanlış düzenini baştan aşağı yıkmak isteyen biricik kuvvet olan onlar bile, karşıtlarının öldürücü silahını kullanmak gibi bir hataya düşüyorlar ve "kötülük" ilkesinin, yani şiddetin devam etmesine imkan vererek, dahası onu kutsayarak, adaletsizliğin sürüp gitmesine yol açıyorlar.

gerçekten de hiçbir parlamento, -daha az olasılıkla hiçbir devrim- milleti şiddetin kötülüğünden kurtaramaz. sağlam olmayan bir temel üzerine kurulmuş bir evi sağlamlaştırmak mümkün değildir; ancak onu terk edebilir, bir başkasını inşa edebiliriz. çağdaş devlet de kardeşlik üzerine değil, kuvvet ilkesi üzerine kurulmuştur.

en yüksek dini şekliyle bile, hatta bu derece büyük bir deha tarafından sunulmuş olsa bile, gerileme ve gericilik hiçbir zaman yaratıcı olamaz ve tek bir insanın ruhundaki kargaşadan doğan şey, hiçbir zaman evrensel ruhtaki kargaşalığı çözemez.

15.7.17

despotun paranoyası

elias canetti

paranoid yapıdaki bir insan asla affetmeyen ya da ancak büyük zorluklarla affeden, bunu düşünerek uzun zaman geçiren, affedilecek bir şeyi asla unutmayan ve affetmemek için kendisine karşı yapılmış düşmanca edimler icat eden bir insan olarak tanımlanabilir.

bu gibi insanların duyumsadığı çok kuvvetli iç direnç, her türden affetmeye karşı durur. eğer iktidar elde ederler ve zaman zaman bu iktidarı korumak için affetmek zorunda kalırlarsa, bu yalnızca gösteri olarak yapılır; bir despot asla gerçekten affetmez. kendisine gösterilen her bir düşmanlık işareti kesin olarak kaydedilir, saklanır ve daha sonrası için depoya kaldırılır. bazen bu kayıt, gerçek boyun eğme karşılığında silinir; despotların bariz yüce gönüllülüğünün başka hiçbir anlamı yoktur. onlara karşı çıkan her şeyin kendilerine tabi olmasını öylesine ateşli bir biçimde isterler ki bunun için sık sık çok yüksek bir fiyat öderler.

kendisinin hiçbir iktidarı olmayan ve despotu son derece kuvvetli gören bir insan, despot için kelimenin tam anlamıyla herkesin ona boyun eğmesinin ne kadar önemli olduğunu fark etmez. değerlendirebileceği tek şey, o da buna ilişkin bir duygu taşıyorsa, iktidarın gerçek artışlarıdır; bir kralın uyruklarının en alçak, en değersiz mensuplarının hürmet göstermesinin, o kralın şerefi için ne anlam taşıdığını asla anlayamaz. incil'deki tanrı'nın işaret ettiği her bir ruha gösterilen ilgi, her birini hatırlayıp ilgilenişindeki sebat, iktidar kullanan herkes için model olabilir. affetme konusunda tanrı da karmaşık bir değiş tokuş içindedir; ona boyun eğen günahkâr, merhamet görür. ne var ki tanrı onu dikkatle izler ve her şeyi bilmesi sayesinde, günahkâr onu aldatırsa, bunu kolayca anlar.

pek çok yasaklamanın, yalnızca, kendi koydukları sınırları aşanları cezalandırabilen ya da affedebilenlerin iktidarını artırmak için var olduğuna şüphe yoktur. merhamet edimi, iktidarın çok yüksek ve yoğunlaşmış bir ifadesidir. önce mahkumiyet olmadıkça merhamet olamaz. merhamet aynı zamanda seçimi de ima eder; af çoğunlukla sınırlı sayıdaki mahkuma bahşedilir. ceza veren kişi çok fazla yumuşak olmaktan sakınır ve idamın keskinliğinden kaçınıyormuş izlenimi verse bile, kutsal cezalandırma görevinde bunun için anlaşılabilir bir bahane bulur; eylemlerini belirleyecek olan da budur. ama bazen kendisi bir af bahşederek ve bazen bu affı, eğer affetme ayrıcalığı olan daha yüksek bir otorite varsa ona önererek, kapıyı her zaman merhamete açık bırakır. iktidarın en üstün dışavurumu, son dakikada af bahşetmektir.

süreçleri iktidarın işleyişini andıran bir zihinsel hastalıkta, görünümlerin maskesini indirmeye duyulan kuvvetli istek bir tür tiranlık haline gelir. bu hastalık paranoyadır, bu hastalığın diğerlerinden ayırt edilmesinde kullanılan başka özelliklerin yanında, iki karakteristik özellik vardır; bunlardan birine psikiyatride dissimülasyon adı verilir. bu terimi tam tamına aynı anlamda kullandım: paranoyaklar kendilerini olduklarından farklı göstermede o kadar beceriklidirler ki çoğu böyle teşhis edilemez. diğer karakteristik özellik ise düşmanların maskelerini indirmeye duyulan sürekli istektir.

paranoyak, düşmanlarını her yerde, en barışçıl ve zararsız kılıklarda bile görür: görüntülerin arkasını görme yetisi vardır ve her görüntünün ardında tam olarak neyin bulunduğunu bilir. her yüzün maskesini düşürür ve o zaman bulduğu şey her zaman öz olarak aynı düşmandır. maske düşürme rutininin müptelâsı olmuştur ve bu konuda tam bir despot gibi davranır. ama paranoyak boşluktadır. yer aldığını düşlediği konum ve kendisine atfettiği önem, başkaları açısından kesinlikle kurgusaldır; ama o yine de bunları, sürekli iki bağlantılı işlem olan "öyle değilmiş gibi yapma" ve maske düşürmeyi uygulayarak savunur.

genel paralitiğin hezeyanlarında kitleye biçilen etkin ve olumlu rolü vurgulamak gerekir. kitle asla ona karşı çıkmaz, ona planları için gereken malzemeyi sağlar, aklına esen her arzusunu onun için gerçekleştirir. bu hastanın arzuları asla aşırı olamaz; çünkü kitlenin büyüme kapasitesi hastanınki kadar sınırsızdır. hiçbir yöneticinin bu kadar sadık ve bu kadar yumuşak başlı uyrukları olmamıştır. göreceğimiz gibi, paranoyaklarda kitle oldukça farklı ve kesinlikle düşmancadır. paranoyakların hayali büyüklüğü her zaman tehdit altındadır ve nosyonları da giderek daha çok kemikleşme eğilimindedir. düşman kitle üstünlüğü ele alınca, bunlar perseküsyon sanrılarına döner.

paranoyak, yöneticinin eksiksiz bir imgesidir. aralarındaki tek fark dünyadaki konumlarındadır. iç yapıda özdeştirler. insan ikisi arasından paranoyağın daha etkileyici olduğunu düşünebilir; çünkü o kendisine yeter ve başarısızlıkla sarsılamaz. dünyanın onun hakkındaki fikri onun için bir hiçtir. onun sanrısı bütün insanlara karşı konumlanmıştır.

paranoyanın arkasında, bütün iktidarın arkasında olduğu gibi, aynı derin dürtünün yattığından kuşkulanmamak elde değil: tek insan olabilmek için yoluna çıkan diğer insanlardan kurtulma arzusu; ya da daha ılımlı ve gerçekten de çoğunlukla kabul edilen biçimiyle, diğerlerinin, onun tek insan olmasına yardım etmelerini sağlamak.

bu kişisel yer ya da konum duygusu paranoyak için çok büyük önem taşır: her zaman savunulacak ve emin olunacak yüceltilmiş bir konum vardır. tam da iktidarın doğası gereği, aynı şeyin bir yönetici için de geçerli olması gerekir. yöneticinin kendi konumuna ilişkin duygusu hiçbir biçimde paranoyağınkinden farklı değildir; yönetici, elinden gelse, etrafını askerlerle çevirir ve kendisini kalelere kapatır.

bu noktada, belki bir paranoyak için planların ve entrikaların ne denli önemli olduğunu vurgulamak gerekir. planlar ve entrikalar sürekli onunladır ve bunlardan biriyle en ufak bir benzerliği olan herhangi bir şey bile gözden kaçmaz. paranoyak kendisini kuşatılmış hisseder; baş düşmanı ona tek başına saldırmakla asla yetinmez; daima, uygun zamanda ona saldırtmak için kindar bir sürüyü kışkırtmaya çalışır. bu sürünün üyeleri en başta saklanırlar; herhangi bir yerde ve her yerde olabilirler; ya da sanki pusuya yatmamışlar gibi, zararsız ve masummuş gibi görünürler. ne var ki paranoyağın delici zekası bunların maskesini her zaman düşürür.

hayatta kalan, çok büyük bir ceset tarlasında tek başına ayakta duran insan olmayı istemektedir; bu ceset tarlasının kendisi hariç bütün insanları kapsamasını istemektedir. burada kendisini açığa vuran yalnızca bir paranoyak değildir. hayatta kalan tek kişi olmak, her "ideal" iktidar arayıcısının en derin isteğidir. böyle bir insan diğerlerini ölüme yollar; kendisi ölümden kurtulmak için ölümü onların üstüne yöneltir. yalnızca onların ölümüne kayıtsız kalmaz; ayrıca içindeki her şey onu, ölümlerine sebep olmaya zorlar. canlılar üzerindeki hakimiyetine meydan okununca, bu radikal kitlesel ölüm çaresine başvurması özellikle olasıdır. kendisini bir kez tehdit edilmiş hissedince, herkesi önünde ölmüş yatarken görmeye duyduğu tutkulu arzuya aklıyla hükmedemez.

hiç kimse kitlenin özelliklerini -belki artık daha kolay kabul edileceği gibi- bir ve tek insan olan paranoyak ya da despottan daha iyi göremez. ama onun ilgilendiği kitleler sadece saldırmak ya da yönetmek istediği kitlelerdir; bunların hepsinde aynı özellikler vardır.

paranoyak sanrıda din ve politika birbirinden ayrılmaz bir şekilde iç içe geçmiştir; dünyayı kurtaran ile dünyayı yöneten tek ve aynı insandır. bunun özünde iktidar arzusu vardır. paranoya sözcüğün tam anlamıyla bir iktidar hastalığıdır ve bu hastalığın keşfi iktidarın doğasına ilişkin ipuçlarını, başka herhangi bir biçimde elde edilebilecek olandan açık ve daha eksiksiz olarak açığa çıkartır.

insan, paranoyağın aslında açlığını çektiği korkunç konumu fiilen hiç elde etmediği gerçeğinin aklını karıştırmasına izin vermemelidir. bunu başkaları elde etmiştir. bazıları yükselişlerinin izlerini örtmeyi ve kendi mükemmelleştirilmiş sistemlerini korumayı başarmıştır. diğerleri ya daha az talihli olmuş ya da zamanları yetmemiştir. başka şeylerdeki gibi, burada da başarı bütünüyle rastlantılara dayanır. bu rastlantıları, yasalarla yönetildiği yanılsaması altında yeniden yapılandırma girişimine tarih adı verilir.

tarihteki her büyük ismin yerine başka yüz ismin konması mümkün olabilirdi. ne yetenekli ne de alçak adam kıtlığı vardır. hepimizin yediğini ve her birimizin sayısız hayvan bedeni üzerinden kuvvetlendiğini inkâr edemeyiz. burada her birimiz ceset tarlasında bir kral olarak ayakta dururuz.

dürüst bir iktidar araştırması başarıyı ölçüt almamalıdır. iktidarın niteliklerini ve türlerini, görüldüğü her yerde aramalı ve sonra bunları bir araya getirerek karşılaştırmalıyız. herhangi bir akıl hastanesinde günlerini alacakaranlık bir varoluş içinde geçiren, çaresiz, toplum dışına atılmış ve hor görülen bir çılgın, bize sağladığı içgörüler aracılığıyla, iktidarın lanetini ve ustalarını insanoğluna anlatmada hitler ya da napolyon'dan daha önemli olduğunu kanıtlayabilir.

paranoyaya herhangi bir şey vesile olabilir; her vakanın özü, sanrı dünyasının yapısı ve bu dünyanın insanlarla doldurulma tarzıdır. iktidar süreçleri her zaman bu dünyada hayati öneme sahip bir rol oynar.

bir paranoyak için sözcüklerin önemi ne kadar abartılsa azdır. sözcükler, her zaman uyanık olan haşarat gibi her yerdedir. kendisinin hariç hiçbir şeyi dışarıda bırakmayan bir dünya düzeni oluşturmak üzere birleşirler. belki de paranoyadaki en belirgin gidişat, sanki dil bir yumrukmuş ve dünya da onun içindeymiş gibi, dünyanın sözcükler aracılığıyla bütünüyle kavranması yönündedir.

burada dikkat çekilmesi gereken bir nokta da paranoyağın, nedensel ilişkiler bulmaya aşırı düşkün olmasıdır; bu, sonunda kendi içinde bir amaç haline gelir. onun başına gelen hiçbir şey şans ya da rastlantı değildir; her zaman aranırsa bulunabilecek bir sebep vardır. bilinmeyen her şeyin izi sürülerek bilinen bir şeye ulaşılabilir. yaklaşan her yabancı nesnenin maskesi indirilebilir ve ardında insanın zaten sahip olduğu bir şey açığa çıkarılabilir. her yeni maske bildik bir şeyi saklar ve insana gereken tek şey bu maskeyi yüreklilikle yırtıp arkasını görebilecek cesarete sahip olmaktır. sebep bulmak bir tutku haline gelir ve her şeyin üzerinde uygulanır.

paranoyakta bu işlem yoğunlaşmış ve yükseltilmiştir. paranoyak, dönüşüm körelmesinden mustariptir; bu körelme kendi içinde, kendi şahsında başlar, burada en belirgin haldedir; ama tedricen bütün dünyayı etkiler. paranoyak, gerçekten farklı olan şeyleri bile aynı görme eğilimindedir. en çeşitli figürlerde aynı düşmanı bulur. ne zaman bir maskeyi yırtıp çıkarsa, orada, maskenin arkasına saklanmış o düşman vardır. maskeyi indirme uğruna her şey onun için maske haline gelir. ama o kanmaz, her şeyin arkasını görür; onun için çoğunluk tek bir şeydir.

paranoyağın dizgesinin katılığı arttıkça dünya, yalnızca onun sanrısında rolü olanlar kalana kadar, gerçek sayılar bakımından gittikçe yoksullaşır. her şeyin kökenine inebilir ve her şeyi açıklar. sonunda yalnız kendisi ve yönettiği şey kalır. burada olan, dönüşüm işleminin tam tersidir. maske düşürmede herhangi bir yaratık kendi içine döner, bir tek kişiyle sınırlanır ve ona, sonra onun hakiki tek tutumu olduğu düşünülen bir tek tutum salık verilir.

paranoyak kendisini hepsi onun peşinde olan düşman sürüsüyle çevrilmiş hisseder. bu onun temel deneyimidir. bu en açık biçimiyle göz hayallerinde ifade edilmiştir. her yerde, etrafında gözler görür; bu gözler yalnızca onunla ilgilenmektedir ve bu ilgileri de çok haincedir. bu gözlerin ait olduğu yaratıklar ondan intikam almaya niyetlidir. uzun bir süre onlara acı çektirmiştir ve cezalandırılmadan kalmıştır; bunlar hayvansa, acımasızca avlanmışlar ve yok edilme tehdidi altında olduklarından şimdi birdenbire ona karşı ayaklanmışlardır. paranoyanın bu prototipik durumu pek çok halkın büyük avcılarıyla ilgili efsanelerinde çizilmiştir.

iktidar hiçbir zaman, profesyonel olarak zihinleri sürekli iktidarla meşgul olan, dalkavukluklarını bilim adamlığı kılığına sokan, her şeyi ya zamanla ya da onların elinde herhangi bir şekli alabilen zorunlulukla açıklayabilen methiyecilerden ve tarihçilerden yoksun kalmamıştır.

zorba

emma goldman: zalimler hayata, neşeye ve güzelliğe düşmandır.

stendhal: zorbalara en çok yarayan düşünce, tanrı düşüncesidir.

dany cohn-bendit: diktatörlüğün prensibi, toplumun bütün hücrelerinde, mikroskobik iktidar merkezlerinin çeşitliliğinde gizlidir. babalarda, kocalarda, öğretmenlerde, devlet memurlarında uyuyan bir küçük diktatör vardır hep.

ray bradbury: bir caninin görüntüsü karşısında cesetler bile kanar.

jostein gaarder: demokrasi, cahil kitlelerin egemen olduğu bir yönetim biçimine dönüşebilme tehlikesini barındırır. bir tiran olan hitler almanya'da devletin başına geçemeseydi bile, daha önemsiz pek çok nazi belki de korkunç bir "kitle yönetimi" kurabilecekti.

ahmet oktay: her türlü baskının kökeninde özel yaşamlara tahakküm etme isteği yatar.

maurice duverger: otoritelerin seçimle belirlendiği modern sistemlerde iktidarı gasp yoluyla ele geçiren kişi, kendisini seçimle meşrulaştırmaya çalışır; ama bunu yaparken de seçmenlere kendisini onaylamama olanağı tanımaz.

abbe pierre / albert jacquard: tiranın esas özelliği düşünmeyi engellemesidir.

sait faik: dünyada hiçbir şeyden, zalimlikten iğrendiğim kadar iğrenmem. insanoğlunun en büyük savaşı zalimliğe karşı açılmalı. insanoğlu her şeyden evvel içindeki bu kıskançlıklardan, bu kinlerden, bu ahlaksızlıklardan daha pis şeyi -kendinde, doğuşta varsa bile- söküp atmalıdır.

14.7.17

gidenlere

nihat behram



ah, ardı ardına kenetlenen ölüm
ah, hıncı sabırla bezeyen sır
yazmadaki sırması ağlayışın tırnaklara oturan kan

ah, gidiyor işte, gidiyor göz göre göre
sıcak titreyişi varlığını hayata adamışların
gidiyor
öfkenin haykırışları
yasalarıyla gidiyor kahredişin
zulmün ve iğrençliğin buyruklarıyla gidiyor
toprağa düşen bakımsız yapraklar gibi değil
azarlanmış çocukların kederiyle değil
doğuşun ve sevmenin feryadıyla gidiyor
ölümü donatan arkadaşlarım

son ana kadar onuru koruyanlar yaşayacak
söylenecek son söz kahramanca olmalıdır

10.7.17

edebiyat

tomris uyar

birkaç hayat yaşama imkanı verir insana edebiyat.

günlük yazan biri, kendini sıradan biri olarak görmüyorsa günlüğü bir önem taşımaz.

oyalayıcı bir şey yazmaktansa kopkoyu bir karamsarlığı yeğlerim.

yaşam, yazının daha usta bir taklitçisidir. yazarsanız, bir yaşamın bir ömre az geleceğini bilirsiniz. yazın, size farklı çağlarda, farklı ülkelerde, farklı kişiliklerde yaşama olanağı sunar.

iyi yazılmış bir öyküyü iyi yapılmış bir makyaja benzetirim. bitirdikten sonra biraz hafifletilir. sanki öyleymiş gibi olur.

edebiyatın çok kötü bir öç alma biçimi vardır. edebiyat siler. öbür dallar gibi değildir, bir zamanlar iyi bir şarkıcıydı demezler. bir zamanlar iyi bir müzisyendi diye akılda kalmazsınız. bütünüyle siler. geçmişteki iyi işlerinizle birlikte yok olursunuz. 

her sözcüğün arkasında bir dünya vardır. geçmişin, bu günün, yaşamakta olanın, insanın, toplumun devinimini, evrimini, devrimini, her bişeyini içerirken, kolay mıdır yazı yazmak! ateşle oynamaktır.

9.7.17

hayalperest

halil cibran

bugüne kadar yalnızca "sen kimsin?" diye sorana ne cevap vereceğimi bilemedim.

benim en büyük acım bedensel değil. içimde büyük bir şey var. onu öteden beri biliyorum ama dışarı çıkaramıyorum: bütün bu şeyleri yapan küçük birini oturup seyreden yüce ve sessiz bir benlik.

hayalleri ve arzuları olmayan efendiler olmaktansa, fark edilecek fikirleriyle mütevazıların arasında bir hayalperest olmayı yeğlerim.

herkesin yanında ve herkesin uğruna olmaya geldim ve bugün benim tek başıma yaptıklarım yarın yığınlardan yankılanacaktır. şimdi neler söylüyorsam tek yürekten, yarın binlerce yürek tarafından söylenecektir.

bir yaşam tarzı olarak "ortayı" övenlere yanıtım şudur: kim sıcakla soğuk arasında ılık, ölümle yaşam arasında titrek ya da ne katı ne sıvı, pelte olmak ister?

büyük güzellik beni tutsak eder; ama daha da büyük olanı kendimden dahi özgürleştirir. varlıkta yalnızca iki unsur vardır: güzellik ve doğruluk. sevenlerin yüreklerindeki güzellik ve toprağı sürenlerin kollarındaki doğruluk.

4.7.17

kadın

andre maurois

kadınların ahlakı yoktur; yaşama biçimleri sevdikleri kişilere bağlıdır.

kadınlar doğal olarak yaşamları bir devinim olan, bu devinim içinde kendilerini de alıp götüren, kendilerine bir görev veren, çok şey isteyen erkeklere bağlanırlar.

bir kadının bizde uyandırabileceği düş kırıklıklarının en kötüsü, bizi rakiple düş kırıklığına uğratmasıdır.

erkeklerin beğenileri, yaşamlarından gelip geçmiş kadınların bulanık, birbirine karışmış imgelerini sakladığı gibi; kadınların kafası da kendilerini sevmiş olan erkeklerin birbiri ardından getirdiği tortulardan oluşmuştur çoğu zaman; bir kadının bize çektirdiği korkunç acılar, başka birinde uyandırdığımız aşkın dolaylı yıkımının nedeni olur.

kadınlar bedenlerini nasıl verirlerse, erkekler de ruhlarını öyle verirler: bölge bölge, en açıktan en gizliye doğru.

insan bir kadını benim onu sevdiğim gibi sevince, aşkımız onun görüntüsüne bağlanan her şeyi düşsel değerlerle, düşsel erdemlerle süsler; onunla karşılaştığımız kent, gerçekte olduğundan daha güzel göründüğü, onunla yemek yediğimiz lokanta birdenbire lokantaların en iyisi oluverdiği gibi, rakibimiz de, kendisinden nefret etsek bile, bu ışığa bir şeyler katar.

3.7.17

hayatı seç

~t2 trainspotting

"hayatı seç", 1980'lerdeki uyuşturucu karşıtı
kampanyanın iyi niyetli sloganıydı. biz de ona eklemeler yapardık. mesela ben derim ki: "özel tasarım iç çamaşırı seç. ölmüş bir ilişkiye biraz hayat katmak adına beyhude bir çaba. el çantalarını seç. yüksek topuklu ayakkabılar seç. kendini mutlu gibi hissetmek için kaşmir ve ipek seç. kendini camdan atan bir kadın tarafından çin'de üretilmiş bir iphone seç. ve onu güney asya'da bir mağazadan alınmış ceketinin cebinden çıkarma. facebook'u, twitter'ı, snapchat'i, instagram'ı seç. ve tanımadığın insanlara kin kusacak binbir türlü başka yol seç. profilini güncellemeyi seç. kahvaltı ettiğini dünyaya duyur ve birinin, bir yerlerde bunu umursadığını umut et. eski sevgililerini aramayı seç. onlar kadar kötü görünmediğine çaresizce inanmak için. ilk otuzbirinden son nefesine kadar her şeyini bloglardan paylaşmayı seç. insan ilişkisinin indirgendiği nokta dijital bir veriden fazlası değil. estetik ameliyat olan ünlüler hakkında bilmediğin on şey seç. kürtaj için bağırmayı seç. tecavüz şakalarını, kadınlara laf atmayı, eski sevgilini ifşa etmeyi seç. ve bitmek tükenmek bilmeyen depresif kadın düşmanlığını. 11 eylül'ün hiç yaşanmadığını ve yaşandıysa, sorumluların yahudiler olduğunu seç. ne zaman biteceği belli olmayan mesaileri ve işe gitmek için iki saat yol gitmeyi seç. ve çocukların için de aynısını ama daha kötüsünü seç. kendi kendine belki onların başına gelmediğini telkin et. sonra arkana yaslan ve acıyı, sikko bir mutfakta üretilen adı bilinmeyen bir uyuşturucudan bilinmeyen dozlarda alarak dindir. tutulmayan sözü seç ve keşke başka türlü hareket etseydim de. kendi hatalarından asla ders çıkarmamayı seç. tarihin tekerrür edişini izlemeyi seç. her zaman hayalini kurduğun şeye ulaşmak yerine ulaşabileceğin şeye ulaşmaya kendini yavaştan alıştırmayı seç. aza kanaat et ve mutluymuş gibi yap. hayal kırıklığını seç. ve sevdiklerini kaybetmeyi seç. onlar hayattan ayrılırlarken senin bir parçan da onlarla birlikte ölür. ta ki bir gün parça parça hepsinin öldüğü güne kadar. ve senden ölü ya da diri denebilecek tek bir parça kalmayacak. geleceğini seç veronika. hayatı seç."

2.7.17

din

nikos kazancakis: din bir bataklıktır.

d.m. thomas: dinin dogmaları ruhun korse balenleridir.

peter weiss: ben inançlı biri değilim, ben bu dünyada yaşıyorum. bizlerin, hepimizin yaptığı gibi ben de, bizi tımar etmek isteyenlerin elinden kaçıp kendi kabuğumun en kuytularına çekildim.

j.p. donleavy: cehennem fakir insanlar içindir.

nancy h. kleinbaum: eğer kararlı birer ateist yetiştirmek istiyorsan, onları dindar birileri olacak şekilde yetiştir. her zaman işe yarar.

imre kertesz: bazen din uğruna kendini feda eden kişinin mükemmel bir zalim olduğunu düşünürüm; zalimliğin en saf, herkesin önünde eğildiği biçimi.

erich auerbach: dinler, halkın saflığına dayanan kaba ikiyüzlülüklerden ibarettir; insanları, budalalıklarını istismar eden bir avuç açıkgözün boyunduruğu altına koymaktan başka bir işe yaramaz.

engin geçtan: tutucu kişi, yapmak istediği ama yaparsa suçlanacağı davranışları başkalarında gördüğünde onları eleştirerek ya da engelleyerek kendi isteklerini ketlemeye çalışır.

henryk sienkiewicz: öteki dünyada kral olmaktansa bu dünyada en basit bir çoban olmak yeğdir.

jaroslav hasek: insanları boğazlamanın ilk hazırlıkları, her zaman, ya tanrı adına ya da insanoğlunun kendi kafasında yarattığı yüce bir varlık adına yapılmıştır.

1.7.17

soluk soluğa

ahmet telli



hep yanıldı ve yenilgilere uğradı
ama atıldı yine de yeni serüvenlere
vakti olmadı acıların hesabını tutmaya
durup beklemeye, geri dönmelere vakti olmadı

yangınlarla geçti ömrü ve hep yalnızdı
-ki onlar daima birer yalnızdırlar-
nerde doğmuştu ve ne zaman kopup
gitmişti o kentten anımsamıyor artık
hangi sokaktaydı ilk sevgili ve hâlâ
sürüp gider mi ilk öpüşmenin esrikliği
gizlice buluşmaya gelen ve ölürcesine
korkular geçiren o kız nerdedir şimdi
sensiz olursam yaşayamam diyen
o liseli kız hangi kentte kaldı
ve o sarışın
o afeti devran bekler mi hâlâ
atlas yataklara sererek yaşamanın anlamını

üşüten bir acıydı belki her ayrılık
her yolculuk yangınların başladığı yereydi
ama vakti olmadı hesabını tutmaya
aşkların, ayrılıkların ve anıların

istese de kalamazdı vakti gelince
geyik sesleri yankılanınca yamaçlarda
yürek burkulması ve hüzün ve keder
aralıksız doldururdu günlerin bohçasını
dudaklarında öpüşlerin gül esmerliği
içinde kıpırdanıp durur ufuk çizgisi
ay bile soğuktur o zaman
bir buz parçasıdır
çaresiz çıkılacaktır o yolculuklara
ki bir ömrün karşılığıdır serüvenler

biraz da serüvendi yaşamak
belki yatkındı büyük yolculuklara
ki serüvenler daima büyük aşklar
ve büyük yolculuklarla başlar

anıları, aşkları ve bir kenti
bırakıp gidebilirdi apansız
apansız başlardı yolculuklar
hangi saatinde olursa olsun günün
ve hep kar yağardı nedense
durmadan kar yağardı yol boyunca
ve nasılsa yok olup giderdi hüzün
kent görünmez olunca arkada
ne bir veda sözcüğü dökülürdü dudaklarından
ne de dönüp bakardı geriye bir kez olsun

ne zaman yollara düşse biterdi acılar
gül yüzlü sular fışkırırdı toprağın karnından
kavaklarsa oynak bir çingene kızı
her kıpırdanışında açılıverir uzun ince bacakları

mekân tutmak ve her akşam aynı ufukta
güneşin batışını görmek ölümdür biraz
ölümdür biraz hep aynı yatakta
aynı kadınla sevişerek sabaha varmak
kitapları hep aynı raflara sıralamak
aynı eşyayı kullanmak eskimektir biraz
soluk soluğa yaşamalı insan
her sabah yeni bir şeyler görebilmeli
ve cehenneme dönse de bütün bir ömür
mutlaka bir şeyler değişmeli her gün

ey o büyük yolculukların ürperten heyecanı
okyanus dalgalarının sesleriyle dol bu ömre
ölüme ve aşka durmadan kement atan
serüvenlerle geçsin yaşamak

buz tutmuş bir dünya ortasında
yollara düşerdi o hep aynı ıslıkla
önünde dağlar, uçurumlar
ve günlerce süren okyanus fırtınaları
sarsılan gök, yarılan toprak
çelik uğultularla burgaçlanırken
yaşamak işte öylesine kucaklardı onu
ve her nasılsa keklik sekişli
bir aşkın sevinci dolardı yüreğine
çıkarıp atardı o zaman deli bir ırmağa
ne kalmışsa bir önceki serüvenden

soluk soluğa yaşadı kentleri, aşkları
bağlanacak kadar kalmadı hiçbirinde
pervasız bir acemi, bir çılgın
soyu tükenen bir bilgeydi belki

o yalnız kaybetmesini öğrendi ömründe
avucundan dökülen kum taneleriydi her şey
ne bir serseriydi ne de yılgın bir savaşçı
ama kendi kafasıyla düşünen ve hakkında
ölüm fermanları çıkarılan biriydi belki
sevince deli gibi severdi
pervasız severdi sevince
dövüşmek ancak ona yakışırdı
ona yakışırdı aşklar ve yolculuklar
yoktu bağlandığı herhangi bir şey
bulutlar gibi çekilip giderdi seslerin arasından

ne bilir ömrün değerini bir çılgın
yalnızca kendini yaşamayı nerden bilebilir
ve başarısız eylemler çağında o
kaçabilir mi binlerce kez ölmekten

yerleşik yargıları olmadı hiç
kurmadı güzel gelecek düşleri
nerde bir yangın, nerde tehlike
o mutlaka ordaydı birdenbire
dinsizdi, özgür sayılırdı belki
ama bağlanmadı özgürlüğe de
hiçbir yerde yeterinden çok kalmadı
beklemedi anılar sarnıcının dolmasını
şikayetsiz yaşadı yaşadığı her günü
yoktu yüreğinde pişmanlıkların izi

ayrıntıların izi kalmamış artık
üst üste yaşanmakta ayrılıklar
ve bir bulut gibi sıyrılıp gidilmiştir
dağların, denizlerin üzerinden

geride kalan ne varsa soluktur şimdi
titreyen kandiller gibi sönmek üzeredir
(ve her yıl biraz daha harabeye dönen
o eski konaklar gibidir anılar
gül bahçeleri, sessiz koru ve orman
yabanıl otlar içinde kaybolur gider)
belki bir sağanak boşanır apansız
yüzyıllık bir yağmur başlar
ve sinsi bir hastalığa dönmeden alışkanlıklar
yok olup gider her şey, belki kül olur

hırçın bir okyanustur yürek
dar gelir ufuk ve mutluluklar çevreni
anılarsa birer çıban izidir
yaşanmaz onların ölgün gölgesinde

durgun bir su gibi aktı mı yaşamak
ve zaman uysal bir kısrak gibi dinginleşti mi
anısız kalınmıyor artık ne yapılsa
kuşatıyor yolları, aşkı ve ömrü
bekleyişleri kemiren çakal sesleri
oysa bütün köprüler yakılmalı ayrılıklar vakti
ve herhangi bir şeyle eşit olmaksızın
yollara düşmeli habersiz ve sessiz
çürük bir diş gibi kanırtıp kentleri
dünyanın ağzını kanlar içinde bırakmalı

bir ömrün olgunlaştıramayacağı
acemilikler toplamı ve bir çılgın
boyun eğmedi kendine bile
seçme zorunda kalmadı yaşamayı

nasıl bağlanmadıysa yere ve zamana
bağlanmadı kendine de ömür boyu
dağlara tırmanan atlar gibi
soluk soluğa yaşamak istedi dünyayı
bir şahan gibi bulutlara kurdu
dumanlı sevdaların yörük çadırını
sıradan bir gezgin değildi hiç
dövüşür gibi yaşadı yolculukları
belki korkusuz sayılmazdı büsbütün
korkardı korkulara düşmekten zaman zaman

ve bütün gemileri yakıp
yollara düşerdi o hep aynı ıslıkla
mutlu muydu, hiç düşünmedi böyle şeyleri
umutlardansa nefret etti daima

hep yanıldı ve yenilgilere uğradı
ama atıldı yine de yeni serüvenlere

pervasız bir acemi, bir çılgın
soyu tükenen bir bilgeydi belki

ama bir şey vardı yine de
başarısız ihtilallerden kendine kalan

2
büyük aşklar yolculuklarla başlar
ve serüvenciler düşer bu yollara ancak

onlar ki dünyanın son umudu
soyları tükenen birer çılgındırlar

ne bir adresleri vardı onların yeryüzünde
ne de aşktan başka bir sığınakları

ama yaşarlar dünyanın dört bir yanında
ölümle alay ederler sanki

nerde beklenirlerse ordaydılar
bir kez bile gecikmediler ömür boyu

neydi onları ordan oraya
savurup duran şey

onları daima yalnız kılan
neydi bu yaşam denilen gürültüde

her dilden bir adları vardı onların
ama hiçbir ülkenin kimliğini taşımadılar

sarışındılar belki de esmer
yani birçok yüzün bileşkesi

ne altın arayıcısıydılar
ne de aylak bir gezgin

vurulup düşseler de her kuşatmada
serüvencidir onlar ve hiç ölmezler

ki onlar hep yalnızdır ve her nasılsa
bulurlar heder olmanın bir yolunu

onlar ki bu dünyada
kahraman olmaya mahkûmdurlar

sislenen anılar kaldı bize onlardan
renkleri bozulup duran solgun anılar

nasıl yazılmalı ki silinip gitmesin
bulutlar gibi çekilmesin gök boşluğuna

bileği güçlü ve gözüpek avcılar mıydı
onları kuşatıp yeryüzü cennetinden atan

yoksa kendini tüketen hüzünler miydi
vurulup düştükçe ışığını karartan

o serüvenlerin günlüğü tutulmadı
yazılmadı o insanların destan şiiri

parça parça ettirilseler bir kartala
(ki sanırım böyle oldu sonları)

fışkırır yüreklerinden
başarısız ihtilallerin yangınları

dünyanın cesur ulusları yoktu, cesur insanları vardı. onlar, aşkın ve hayatın havarileri, büyük serüvencilerdi. onlar, bu ihtiyar cadının maskesini parçalamak ve yeryüzü denilen cenneti bize sunmak istediler. bütün ömürleri bu kavgayla geçti. ne adları vardı onların, ne ulusları, ne dinleri ne de anıtları.

ama biz onlar için ölüm fermanları hazırlayıp görkemli mangalar kurduk. savaşlar açtık peş peşe. kentleri ele geçirip vahşi bir hayvan gibi avladık onları. nerde görülseler
kurşuna dizdik ve süslü kemerler yaptık onların kafa derilerinden. biz cellattık ve tarih suratımıza tükürürken, bir kez bile bağışlanmayı istemedi onlar.

derler ki, son büyük serüvenci yaralıdır hâlâ.*