29.8.20

öğretmen

john fowles

iyi bir öğretmen hiçbir zaman yalnızca dersini öğretmez.

iyi bir eğitimde dört ana amaç olması gerekir:

birincisi, bütün mevcut sistemleri önceden ele geçiren amaçtır: öğrencinin toplumda bir ekonomik rol için eğitilmesi.

ikincisi, toplumun doğasını ve insani yönetim biçimini öğretmektir.

üçüncüsü, varoluşun zenginliğini öğretmektir.

ve dördüncüsü, insanın; canlı yaşamın öteki türlerinin aksine, çok uzun süredir yitirmiş olduğu o görece ödül duygusunu yeniden yaratmaktır.

daha basit bir deyişle, öğrenciyi geçimini sağlamak için, sonra öteki insanlar arasında yaşaması için, sonra kendi yaşamından zevk alması için ve son olarak da varoluşun amacını -ve nihai olarak da adaleti- insani biçimde anlaması için hazırlamamız gerekmektedir.

27.8.20

tutkusuz çilecilik

raoul vaneigem

otuz beş yaşındaki bir adamı ele alalım. her sabah arabasına atlar, büroya gider, dosyalara gömülür, öğle yemeğine çıkar, tekrar dosyalara gömülür, işten çıkar, bir tek atar, eve gelir, karısına gülümser, çocuklarını öper, televizyon karşısında bifteğini atıştırır, yatar, sevişir, uyuyakalır.

bir insanın hayatını bu dokunaklı klişelere indirgeyen kim? gazeteci? polis? piyasa araştırmacısı? popülist yazar? hiçbiri değil. kendisi; 24 saatini, egemen basmakalıp davranışların çeşitli türleri arasından seçtiği bir dizi poza böler. imge bombardımanının aldatmacalarına teslim olan vücudu ve aklı gerçek bir doyumu reddeder ve tutkusuz bir çileciliği benimser. öylesine gösterişli; ama basit zevkleri vardır ki bunlar dış görüntüden başka bir şey olamazlar. basmakalıp davranışları başarılı bir biçimde taklit etmesi koşuluyla, bir rolden bir diğerine geçişi onun için iç gıcıklayıcıdır. bu yüzden, ustaca oynanan bir rolün verdiği doyum, onun kendisinden uzaklığıyla, kendisini yadsımasıyla ve kendisini kurban etmesiyle doğrudan ilişkilidir.

25.8.20

tek çağ

giovanni papini

yirmi yaşındaki bir genç adamın gözünde her ihtiyar düşmandır. her fikir tartışılırdır, her önemli insan yargılanmalıdır ve geçmiş zaman, yıldırımlarla bölünmüş uzun bir geceye, karamsar ve sabırsız bir bekleyişe, şimdi, nihayet, bizimle doğan o sabahın sonsuz alaca karanlığına benzer. yirmi yaşındaki genç bir adama, sökmekte geciken şafağın beyaz ve hassas yansımaları varmış gibi gözükür gün batımlarında; ölülere eşlik eden meşaleler yeni şenliklere yakılan mutluluk ateşleridir ve dinibütün çanların yakınışları yeni doğumların habercisi ve yeni ruhsal vaftizlerin eşlikçisidir. bu, hayatın kahramanca yaşandığı, her boğayı boynuzlarından yakalamak gibi erkeğimsi kötü bir huya sahip olunan, titreyen elde kiraz ağacından bir sopa ve kafada bir şapkayla çevik adımlarla yürünen tek çağdır.

23.8.20

aşk

platon

bir insan öteki yarısıyla, kendi hakiki yarısıyla karşılaştığı zaman aşktan, dostluktan ve samimiyetten doğan şaşkınlıkla kendinden geçer. bu ikili bundan böyle birbirlerinden bir an bile ayrı kalmaya dayanamaz. hayatları boyunca beraber yaşar; lakin birbirlerinden ne beklediklerini açıklayamazlar.

birbirleriyle olmaktan bu denli zevk alan iki insanın beraberliklerinin sadece cinsel arzu olabileceğini kimse düşünemez. ruhun muradının bambaşka bir şey olduğu aşikar olsa da, bu kolay kolay açıklanamadığındandır ki, muğlak ve esrarengiz bir önsezi olarak kalır.

21.8.20

halk

douglas adams

en önemli sorun -ya da en önemli sorunlardan biri, çünkü bir sürü en önemli sorun vardır- halkı yönetmekle ilgili en önemli sorunlardan biri, bu işin kime yaptırılacağını bulmaktır. daha doğrusu halkı, kendilerini yönetmesine izin vermeleri için ikna etmeyi başaracak birini bulmaktır. özetlersek: iyi bilinen bir gerçektir ki, halka hükmetmeyi en çok isteyenler, bu işi yapmaya en az uygun olanlardır. özeti özetleyecek olursak: kendisinin başkan yapılmasını sağlayabilecek kişilerin bu işi yapmasına hiçbir surette izin verilmemesi gerekir. özetin özetini özetlersek: halk bir sorundur.

19.8.20

androjen

paulo coelho

platon'a göre, yaratılışın başında, erkeklerle kadınlar bugünküne hiç benzemezlerdi. sadece bir gövdesi, bir boynu ve her biri ayrı yönlere bakan çift yüzlü kafaları olan androjen varlıklar mevcuttu. sanki iki yaratık sırt sırta yapıştırılmış gibi, iki cinsel organı, dört bacağı, dört kolu vardı bunların. ama kıskanç yunan tanrıları, dört kollu bir yaratığın çok fazla çalışabildiğini fark ettiler; ters tarafa bakan iki yüz sürekli tetikteydi; dolayısıyla bu varlıklara kalleşçe saldırmak mümkün değildi. dört bacak sayesinde fazla yorulmadan uzun süre ayakta durabiliyor ya da yürüyebiliyorlardı. ve en tehlikelisi: çift cinsiyet organlı bu yaratığın üremek için kimseye ihtiyacı yoktu. bunun üzerine, olympos'un mutlak hakimi zeus dedi ki: "şu ölümlülerin gücünü elinden almak için bir planım var." şimşeğini fırlattığı gibi androjenleri ikiye bölerek erkekle kadını yarattı. dünyanın nüfusu bir anda artıverdi. aynı zamanda da üzerinde yaşayanlar güçten düştüler ve yollarını şaşırdılar. artık kayıp yarılarını aramak, yeniden onunla kucaklaşmak zorundaydılar. iki bedenin tek beden olmak üzere kaynaştığı bu kucaklaşmaya seks diyoruz.

17.8.20

dilek

andre breton

inanılmaz bir şekilde şunu diledim hep: geceleyin bir ormanda, güzel ve çıplak bir kadınla karşılaşmak. ancak böylesi bir dilek bir kez ifade edildi mi hiçbir anlamı kalmayacağından, bu kez inanılmaz bir şekilde böyle bir kadına rastlamamış olduğuma pişmanım. böylesi bir karşılaşmayı varsaymak öylesine çılgınca bir şey değil. olmayacak şey de değil.

bana öyle geliyor ki her şey bir kalemde durur ve ah! yazmakta olduğumu da yazmazdım o zaman. aklın mevcudiyetinin yokluğunu bir olasılıkla en çok hissettiğim bu tür durumlara bayılıyorum. bu durum karşısında kalkıp kaçmaktan başka bir şey akıl edemezdim (bu son cümleye gülenler domuzdur).

geçen yıl bir akşam vakti "electric-palace"ın oralardaki galerilerde, üstünden çıkarıp atacak bir mantodan başka hiçbir şeyi olmayan bir çırılçıplak kadın, bembeyaz teniyle, bir sıradan diğerine gidip geliyordu. bu kadarı bile baş döndürücüydü. ne yazık ki olağanüstü olmaktan uzak "electric"in bu köşesi, hiçbir ilginç yanı olmayan bir sefahat mahalliydi.

15.8.20

çöl

bret easton ellis

eskiden doğa ve toprak, yaşam ve suyun olduğu yerde, bitimsiz bir çöl gördüm, bir tür kratere benzeyen, öylesine uzak ki mantıktan ve ışıktan ve ruhtan, zihin onu herhangi bir bilinç düzeyinde kavrayamaz ve algılamaya yaklaşsan bile zihnin gerisin geriye kaçar, içine alamaz onu. öyle açık ve gerçek ve yaşamsal bir manzara idi ki benim için, el değmemişliğinde neredeyse soyuttu. benim anlayabildiğim buydu, benim hayatımı yaşama biçimim, çevresinde hareketlerimi ördüğüm şey, elle tutulur, gözle görünür olanla hesaplaşma biçimimdi. benim gerçekliğimin çevresinde dönendiği coğrafya: benim aklıma gelmezdi hiç, insanlar iyi midir, insan kendini değiştirebilir mi, insan bir duygudan ya da bir bakıştan ya da bir jestten haz duyarsa dünya daha iyi mi olur ya da birinin aşkını ya da iyiliğini kabul ederse. hiçbir şey olumlayıcı değildi; "ruh cömertliği" lafı hiçbir şeyi açıklamıyordu, bir klişeydi, kötü bir şakaydı. seks aritmetiktir. bireysellik mesele değil artık. zeki olmak neye yarar ki? aklı tanımla. arzu anlamsız. zeka hiçbir şeyi iyi edemez. adalet öldü. korku, yakınmak, masumiyet, ilgi, suç, ziyan, başarısızlık, keder artık hiç kimsenin gerçekten hissetmediği şeyler, duygulardı. düşünmek yararsız, dünya anlamsız. kötülük dünyanın tek sürekliliği. tanrı yaşamıyor. aşka güvenilmez. yüzey, yüzey, yüzey.. insanın anlam bulabildiği tek şey yüzey. benim gözümde uygarlık buydu, devasa ve tırtıklı bir bıçak ağzı gibi.

13.8.20

çavdar tarlasında çocuklar

j.d. salinger

hep, büyük bir çavdar tarlasında oyun oynayan çocuklar getiriyorum gözümün önüne. binlerce çocuk, başka kimse yok ortalıkta -yetişkin hiç kimse, yani- benden başka. ve çılgın bir uçurumun kenarında durmuşum. ne yapıyorum, uçuruma yaklaşan herkesi yakalıyorum; nereye gittiklerine hiç bakmadan koşarlarken, ben bir yerlerden çıkıyor, onları yakalıyorum. bütün gün yalnızca bu işi yapıyorum. ben, çavdar tarlasında çocukları yakalayan biri olmak isterdim. çılgın bir şey bu, biliyorum; ama ben yalnızca böyle biri olmak isterdim. biliyorum, bu çılgın bir şey.

11.8.20

yasa

herakleitos

her yolda izini sürsen bile ruhun sınırlarını bulamazsın.

çok bilgi insanı akıllı yapmaz; öyle olsa, hesiodos'u, pythagoras'ı, ksenophanes'i ve hekataios'u akıllı yapardı. çünkü bilgelik tektir, bilgelik tüm dünyayı her yerde yöneten düşünceyi bilmektir.

yangını söndürmektense küstahlığı söndürüp yok etmek gerekir.

halk, surları için olduğu kadar yasaları için de savaşmalıdır.

benim gözümde bir insan üç bin kişiye değer, sayısız kalabalık ise bir tek kişi bile etmez.

9.8.20

bağışlama

heinrich heine

son derece yumuşak başlı bir yaratılışım vardır. arzularım şunlar:

"mütevazı bir kulübe, sazdan dam ama iyi bir yatak ve iyi yemek, tazecik süt ve tereyağı, pencerede çiçekler, kapının önünde birkaç güzel ağaç; ve yüce tanrı beni tam anlamıyla mutlu kılmak istiyorsa, bu ağaçlarda şöyle altı-yedi düşmanımın sallandığını görme sevincini tattırır bana. ölmelerinden önce, müteessir bir halde, bana yaşamda çektirmiş olduklarının hepsini affedeceğim.

evet, insan düşmanlarını affetmelidir; ama ancak onlar asıldıktan sonra."

7.8.20

özgür bir adam

giovanni papini

ben, kahramanca bir hayat sürmek ve dünyayı gözünde daha katlanılabilir kılmak isteyen bir adamım. bazı zayıflık, kendini bırakmışlık ya da ihtiyaç anında kelimelerle soğutulmuş birkaç hakaret veya imgelere bürünmüş birkaç düş savurduysam dünyaya, alın ve atın onları; ama beni rahat bırakın.

ben özgür bir adamım. özgürlüğe ihtiyacım var, yalnız kalmaya ihtiyacım var, tüm utançlarım ve üzüntülerim üzerine kendi başıma uzun uzun düşünmeye ihtiyacım var. güneşin ve sokaklardaki çakıl taşlarının keyfine dost ya da sohbet olmadan kendimle yüz yüze gelerek ve salt yüreğimin müziğini dinleyerek varmaya ihtiyacım var.

ne istiyorsunuz benden? söylemek istediklerimi yayımlıyorum; vermek istediklerimi veriyorum. merakınız midemi bulandırıyor, övgüleriniz gururumu kırıyor, çayınız beni zehirliyor. kimseye bir şey borçlu değilim ve tanrı var olsaydı sadece onunla hesaplaşırdım. fakat yok ve sizle alakalı hiçbir şey umurumda değil.

her şey eşit değerdedir: bir kuş yuvasıyla bir şehir, bir çakıl taşıyla bir yarımada, bir aptalla bir dahi aynı ölçüde anlamlı ve saçmadır. her şey bana aitken, bana sunulmuşken, benim emrimdeyken gerçekliğin bir tarafı neden diğer tarafından daha çok umurumda olsun ki?

5.8.20

hakikat

dave eggers

artık bir mutabakat istiyorum, bir sentez, mutlak bir hakikat -tartışma merasiminden uzak. tartışacak bir şey kalmadı; anlamlı bir sonuca varabilecek hararetli münakaşalara yer yok. sadece hakikat peşindeyim; meseleyi tam kalbinden, olabildiğince basit şekilde sunabileceğiniz, diyalektik ürünü değil de emsalsiz, kendine özgü: hakikat! hepimiz hakikati biliyoruz ama olayları çarpıtmakta ısrarcıyız; her konuda birbirimizle derin çatışmalar içindeymişiz gibi görünsün diye -sanki her şeyin iki yanı varmış gibi -halbuki yoktur; sadece tek bir yanı vardır, her zaman tek bir yan vardır: dünya nasıl yuvarlaksa hakikat de yuvarlaktır, iki yanı yoktur; çünkü yuvarlaktır.

3.8.20

echo

eduardo galeano

çok eski zamanlarda orman perisi echo konuşabiliyordu. üstelik o kadar güzel konuşuyordu ki, sözcükleri sanki daha önce başka hiçbir ağız tarafından dile getirilmemiş gibi güzel geliyordu dinleyenlere.

ancak zeus'un resmi karısı tanrıça hera sıklıkla yaşadığı kıskançlık krizlerinden birinde onu lanetleyince, echo cezaların en kötüsünü çekti: kendi sesinden mahrum kaldı.

o andan itibaren artık kendi başına hiçbir şey söyleyemedi, sadece başkalarının söylediğini tekrar etti.

zaman içinde gelenekler, bu laneti en üstün erdeme dönüştürecekti.

1.8.20

hikâye

chuck palahniuk

siz insanlar benim bir şey hissetmemi sağlayamayacaksınız. bana ulaşamayacaksınız bile. ben aptal, hissiz, düzenbaz piçin tekiyim. hikaye bundan ibaret. eğer bir şeyler hissetmek isteseydim, lanet olası bir filme giderdim. herkesin doğası sadece bir yalan. insan ruhu diye bir şey yok. duygular saçmalık. sevgi saçmalık. yaşarız ve ölürüz. bunun dışındaki her şey sadece hayal. bunlar edilgin hatunların duygular ve hassasiyetlerle ilgili saçmalıkları. sadece uydurulmuş, taraflı, duygusal zırvalıklar. ruh yok. tanrı yok. sadece kararlar, hastalıklar ve ölüm var. aşk saçmalıktır. duygular saçmalıktır. ben bir kayayım. pisliğim. hiçbir şeyi sallamayan bir götüm ve kendimle gurur duyuyorum.