adam smith etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
adam smith etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17.08.2018

a beautiful mind

ron howard

insanlarla pek geçinemem. ilkokul öğretmenim bana fazla gelişmiş bir beynim ama hiç gelişmemiş bir kalbim olduğunu söylemişti. gerçek şu ki insanlardan pek hoşlanmam. onlar da benden hoşlanmaz.

dersler ancak kafa bulandırır. gerçek yaratıcılık ihtimalini yok eder.

benimle yatman için ne söylemem gerektiğini bilmiyorum ama tüm gerekenleri söylediğimi varsayabilir miyiz? ne de olsa, basit bir sıvı alışverişinden bahsediyoruz. yani hemen seks kısmına geçebilir miyiz?

rekabet ortamında, birileri daima kaybeder. eğer hepimiz sarışına asılırsak birbirimizin önünü keseriz. hiçbirimiz onu elde edemeyiz. sonra arkadaşlarına asılırız ama hiçbiri bize yüz vermez; çünkü kimse ikinci tercih olmaktan hoşlanmaz. peki ya kimse sarışına asılmazsa? birbirimizin yoluna çıkmayız ve diğer kızları da aşağılamamış oluruz. hepimizin kazanmasının tek yolu bu. hepimizin biriyle yatmasının tek yolu bu.

adam smith şöyle demişti "en iyi sonucu almak için gruptaki herkesin, kendisi için en iyi olanı yapması gerekir." doğru. ama eksik. çünkü en iyi sonucu almak için gruptaki herkes hem kendisi, hem de gruptaki diğerleri için en iyiyi yapmalı.

robert oppenheimer: bir dahi, sorudan önce cevabı görür.

hüküm vermek, işin içinde olmayanların tattığı bir ayrıcalıktır.

tanrı bir ressam olmalı. yoksa neden bu kadar renk olsun ki?

arkadaş canlısı gibi görünmek için davranışlarımı cilalamak zorunda olmak bana fazlasıyla zor geliyor. doğrudan konuya girerek bilgi akışını hızlandırmak gibi bir eğilimim vardır. ama sonuç her zaman pek hoş olmuyor. seni çekici buluyorum. bana karşı olan saldırganca davranışların senin de beni çekici bulduğunu gösteriyor. ama adet yerini bulsun diye seks yapmadan bazı platonik davranışlarda bulunmamız gerekiyor. ben de kurallara uymaya çalışıyorum ama aslında tek istediğim seninle bir an önce sevişmek. şimdi beni tokatlayacak mısın?

şizofreninin kabusu neyin doğru olduğunu bilmemektir. düşünsenize, hayatınızdaki en önemli kişilerin, yerlerin ve anıların yok olmadığını, ölmediğini; ama daha kötüsü aslında hiç var olmadığını birdenbire öğrenseydiniz ne olurdu? bu nasıl bir cehennem olurdu?

bütün rüyalarımız ve kabuslarımız için aynı şey geçerli değil mi? canlı kalmaları için onları beslemen gerek.

hayallerim benim geçmişim. geçmiş kimsenin peşini bırakmaz.

her zaman sayılara inandım. insanı akla götüren denklemlere ve mantığa. ama bir hayat boyu bunların peşinde koştuktan sonra, gerçekte mantık nedir diye düşünüyorum. bir şeyin akıllıca olduğuna kim karar veriyor? bu arayışım sonucu çeşitli safhalardan geçtim; fiziksel metafizik hayallerle dolu ve başa döndüm. kariyerimin en önemli buluşunu yaptım. hayatımın en önemli buluşunu. mantıklı nedenler yalnızca aşkın gizemli denklemlerinde bulunur. sevgilim, bu gece burada olmamı tamamen sana borçluyum. varlık sebebimi borçluyum. bütün sorularımın cevabı sensin. sana teşekkür ederim.

29.09.2010

uzun lafın kısası

edith wharton: fikirlerin yarattığı hava, nefes almaya değer tek havadır.

dave barry: din hakkında yazmakla ilgili en önemli sorun, dinine içtenlikle bağlı insanları gücendirme riski taşımasıdır. sonra palalarla peşinize düşebilirler.

g.b. shaw: allahın cezası bir yığın insan var ki, midelerinden başka bir şey düşünmüyorlar.

joyce carol oates: bizi birbirimize bağlayan en derindeki şeyleri hissedemeyiz; o şeyler bizden kopartılıp alınmadıkları sürece.

emily perkins: yalnız doğarız ve yalnız ölürüz. kaçamayacağımız şey budur.

ernst haeckel: üstün insanla sıradan insan arasındaki mesafe, sıradan insanla maymun arasındaki mesafeden büyüktür.

philipp vandenberg: hayat, beşikten ölüm yatağına kadar, istekler ve arzular yığınıdır.

fay weldon: umudumuz ne denli büyükse, mutluluğun ne denli yakınına tırmanmışsak, o denli derine düşer ve inciniriz.

ernest hemingway: savaş, devlet politikasının başka yollardan sürdürülmesidir.

simone de beauvoir: dünyayı aydınlatan salt sevgidir sanır insan. ama sevgiyi besleyen, olanca güzelliğiyle dünyadır aslında.

eugene varlin: bir insanın başka bir insanı çalıştırması gibi bir şey sürdükçe özgürlük olmayacaktır.

adam smith: bir fabrikada hayatı birkaç basit işlemi yerine getirmekle geçiren bir insan, genel olarak insan yaratılışının izin verebileceği ölçüde aptal ve cahil birine dönüşür.

25.02.2010

zenginlik

alain de botton

adam smith "milletlerin zenginliği" adlı kitabında, modern toplumların büyüleyici üretkenliğiyle ilkel toplayıcı ve avlayıcı toplumların kısır kaynaklarını karşılaştırır. smith'e göre ilkel toplumlar fakirlik içinde yaşamaktaydı. hasattan yeterince ürün alınmıyor, temel besin maddelerinde hep bir kıtlık yaşanıyor, kriz zamanlarında çocuklar, yaşlılar ve fakir insanlar "vahşi canavarların" ellerine terk ediliyordu.

oysa modern toplumlarda yenilikçi üretim modelleri ve smith'in deyişiyle "işgücünün eşit pay edilmesi" sayesinde ürünler bütün toplum üyeleri tarafından paylaşılabiliyordu. öyleyse tutup da başka yaşamlar peşinde koşanlar yalnızca romantikler ve cahillerdi: "modern toplumlarda bir işçinin, en fakir kesimden bile olsa tutumlu olduğu ve verimli çalıştığı takdirde yaşamın olanaklarından ve gereklerinden aldığı pay, ilkel toplumlarda yaşayan yabanıl bir işçiye göre çok daha büyük olacaktır."

ancak smith'ten yirmi iki yıl önce, topluma karşı atılan çığlığa benzer bir ses tam tersi yönde üretmişti savını. bu ses, yabanıl işçiden yanaydı. j.j. rousseau, "insanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı" adlı eserinde, acaba, diye soruyordu, herkesin düşünmeye alıştığının tam tersi olmasın? ilkel ve yabani işçiyle modern işçiyi karşılaştıracak olursak yabanıl işçi daha zengin olmasın sakın?

rousseau'nun savı zenginlikle ilgili bir teze dayanıyordu: zenginlik, illaki çok şeye sahip olmak anlamına gelmiyordu aslında. zenginlik, sahip olmak istediğimiz şeylere sahip olmak demekti. varlıklı olmak mutlak bir kavram değildi, arzuya bağlıydı ve göreceliydi. paramızın yetmediği bir şeyi arzuladığımızda fakirleşiyorduk, kaynaklarımız her ne olursa olsun. ve elimizdekilerle yetinebiliyorsak eğer zengindik aslında, sahip olduklarımız ne kadar az olursa olsun.

rousseau'ya göre insanları zengin etmenin iki yolu vardı: onlara daha çok para vermek ya da arzularını sınırlandırmak. modern toplumlar ilk bakışta ilk seçeneği gerçekleştirmiş gibi görünüyordu; ancak bireylerin iştahını sürekli tetikleyerek başarılarını yetersiz kılmışlardı. kendini zengin ve varlıklı hissetmenin en etkili yolu daha çok para kazanmaya çalışmak değildi belki. bizimle eşit şartlarda yaşıyormuş gibi görünen ama zaman içinde bize göre daha zengin olan insanlarla aramıza -pratik ve duygusal olarak- mesafe koyabilmekti. enerjimizi, daha büyük balıklar haline gelmeye çalışmak yerine, etrafımıza daha küçük yoldaşlar toplamaya yoğunlaştırabilirdik. yan yana geldiğimizde kendi boyumuzun bize iç sıkıntısı yaratmayacağı arkadaşlar edinmeliydik.

modern dünyada, geçmişe göre gelirimiz daha fazlaymış gibi görünebilir; ancak modernitenin getirdiği zenginlik yalnızca görünüştedir. aslında artık daha fakiriz; çünkü beklentilerimiz fena halde tetiklenmiş, paramızın yettiğiyle elde edebildiklerimiz arasında derin bir uçurum oluşmuştur. olduğumuzla "aslında olabileceğimiz" kişi arasında dağlar kadar fark vardır artık.

modern toplumlar, yabanıl bir insana göre çok daha güçlü bir mahrumiyet hissiyle baş başa bırakır bizi. rousseau'nun savı da şöyle devam eder: "ilkel ve yabanıl işçi en azından başını sokacak bir yuvası varsa, yiyecek birkaç elma ya da fındık bulabiliyorsa, akşamlarını ilkel bir enstrümanla müzik yaparak ya da keskin taşlarla bir balıkçı kanosu yontarak geçirebiliyorsa bu dünyada hiçbir şeyinin eksik olmadığını düşünebilirdi pekala."

beklentilerimiz azla yetinmek yönündeyse eğer, azla yetinebiliriz. ve eğer beklentilerimizin yüksek olması gerektiği öğretiliyorsa bize, çok kazandığımızda bile kendimizi fakir ve sefil hissederiz.

atalarımızın sahip olduğundan çok daha fazlasına sahip olabileceğimiz beklentisinin ağır bir bedeli olmuştur: olabileceğimizle o anda olduğumuz arasındaki aşılamaz mesafenin doğurduğu sonu gelmez bir endişe yakamızı bırakmaz olmuştur artık.

6.02.2010

pencere

immanuel kant: el, akıldaki bir penceredir.

adam smith: bir fabrikada "hayatı birkaç basit işlemi yerine getirmekle geçiren bir insan, genel olarak insanın yaratılışının izin verebileceği ölçüde aptal ve cahil birine dönüşür.

diderot: binlerce kişi arasında, kullandıkları makineyi ya da aleti ve ürettikleri şeyleri açıklıkla anlatacak bir düzine adam bulunursa insan kendini şanslı saymalıdır.

hannah arendt: konuşmanın ve eylemin olmadığı bir hayat, dünya karşısında kelimenin gerçek anlamıyla ölüdür.

la boetie: pek çok insan, pek çok köy, pek çok şehir, pek çok ülke bazen tek bir tiranın yönetiminden ıstırap çeker; oysa bu tiranın, onların kendisine verdiği güçten başka bir gücü yoktur ve bu tiran, onlar kendisiyle çatışmak yerine katlanmayı tercih ettiği sürece onlara hiçbir zarar vermez.

william edwards deming: en önemli şeyler ölçülemez.

norbert elias: "utanma" dediğimiz sıkıntı hali büyük ölçüde başkalarının görüşüne kapalıdır. asla doğrudan şekilde gürültülü davranışlarla ifade edilmez. insanın kendi içindeki bir çatışmadır; kendisini aşağılanmış hisseder.

john dewey: bir organizma ancak kendi çevresindeki düzenli ilişkileri paylaştığı takdirde yaşaması için esas olan istikrarı güvence altına alabilir.