29.2.16

uzun lafın kısası

bertolt brecht: dünyayı kurtarmaya bir tek iyi insan yeter.

erich fromm: bir özgürlük eğilimi olarak başkaldırma eylemi mantığın başlangıcıdır.

hakan günday: dengesizlik, gerçek duygusunun ve gerçeğin tek kapısıdır. dengeyle hiçbir yere varılmaz. ancak düşmeyi bilenler köprüden karşıya yüzülerek de geçilebileceğini öğrenir.

jaroslav hasek: büyük dönemler, büyük insanlar yaratır.

alexandre dumas: idam sehpasının ilk basamağında ölüm tüm yaşam boyunca taşıdığınız maskeyi atar ve gerçek yüzünüz ortaya çıkar.

kierkegaard: kadın doğası kendini direniş biçiminde gösteren bir teslimiyettir.

andre malraux: şeytan, meclislerden çok, cemaatlerden hoşlanır.

choderlos de laclos: açılıp bilinmesini istemediği bir sırrı olmayan tek bir insan yoktur.

maya angelou: insanlar söylediklerinizi ya da yaptıklarınızı unutur; ama onlara neler hissettirdiğinizi asla unutmaz.

orson welles: bazı insanlar yaralarını saklamaya çalışır, bazıları da göstermeye meraklıdır.

sabahattin ali: bu ölü toprakların üstünde hiçbir şey ölmek ve öldürmek kadar kolay değildir.

voltairine de cleyre: ifade özgürlüğü, başkalarının duymak istemediklerini söyleme özgürlüğü anlamına gelmiyorsa hiçbir şey ifade etmez.

27.2.16

david

kay redfield jamison

bir zamanlar gerçekten içtenlikle inanırdım ki insan hayatta yalnızca belirli bir miktar acı çekmeye yargılıdır. manik-depresif hastalık bana öyle derin acılar çektirmiş, beni öylesine ne yapacağını bilemez durumlara sokmuştu ki, yaşamın bana başka alanlarda daha iyi, daha dengeli davranacağını sanmıştım. oysa, yıldız tarlaları arasından uçacağıma, satürn'ün halkaları ile kayacağıma da inanmış biriydim ben. belki de muhakeme gücüm pek parlak değildi. çoğu kez çılgın dolaşan ama nadiren aptallık eden robert lowell, mutluluğun durup dururken bizi bulmayacağını benden çok daha iyi biliyormuş; çünkü tünelin öte ucunda bir ışık görürsek bunun üstümüze gelmekte olan trenin ışıkları olacağını söyleyen oydu.

belirli bir süre boyunca -lityum, geçen zaman ve uzun boylu, yakışıklı bir ingiliz'in aşkı sayesinde- tünelin öte ucundaki ışık sandığım bir aydınlık görür gibi oldum. gerçi her an elimden kaçacakmış gibiydi ama sanki huzurlu, sıcak, güvenli bir yaşam yakalamıştım. birazcık fırsat tanındığı takdirde aklın hastalıktan nasıl kurtulabileceğini, sabır ile şefkatin, paramparça olmuş zavallı bir dünyanın parçalarını nasıl yeniden bir bütüne dönüştüreceğini öğrenmiştim. tanrı'nın dört bir yana saçtığını doğal bir tuz, birinci sınıf bir psikiyatr ve bir erkeğin aşkı ile sevecenliği yeniden bir araya toparlayabilecekti nerdeyse.

ucla'nın öğretim kadrosuna girdiğim ilk yıl tanışmıştım david ile, 1975 yılının başlarıydı, korkunç mani krizine girişimin üstünden altı ay geçmiş, kafam yavaş yavaş eski haline dönmeye, düşüncelerim az çok bir anlam kazanmaya başlamıştı. aklım hala çok tehlikeli bir dengeyi tutturma çabasındaydı, duygularım çok yıpranmış durumdaydı, gerçek yaşamımın büyük bölümünü hala uzun gölgelerle kaplı dar bir kafesin içinde sürdürüyordum. ancak dışardan bakıldığında davranışlarım sözde normal meslektaşlarımın davranış sınırlarını aşmıyordu. böylece, en azından mesleğim açısından, görüşüne göre her şey yolundaydı.

o gün, yataklı hastalar koğuşunun kapısını açarken artık alıştığım bir sıkıntı ve sinirlilik içindeydim -hastalar yüzünden değil, bir personel toplantısı olacağından. bu toplantıları hiç sevmezdim: hemşireler hep birlikte ve saldırgan biçimde psikiyatri asistanlarından şikayetçi olurlar, asistanlar ise daha üst konumda olmanın rahatlığı, son sözün kendilerinde kalacağının bilinciyle sinir bozucu davranırlardı; son derece dirayetsiz biri olan koğuş şefi ise, türlü kinlerin, kıskançlıkların, kişisel düşmanlıkların toplantıya egemen olmasını engelleyemezdi. o koğuşta hastaların bakımı hep ikinci planda kalır, çalışanların kendi nevrozları, kendi aralarındaki savaşlar, bencillikler, kaytarıcılık ön planda olurdu. elimden geldiğince ağırdan alarak toplantı odasına sonunda girdim; ateş hattından uzak bir iskemle aradım, oturdum, kaçınılmaz tatsızlıkların bu sefer nasıl bir yol izleyeceğini düşünerek bekledim.

koğuş psikiyatrı içeri girdiğinde yanında çok uzun boylu, yakışıklı bir adam görünce çok şaşırdım. adam bana baktı ve yüzünde harika bir gülümseme belirdi. meğer konuk profesörmüş, ingiliz kraliyet ordusu tıp merkezi'ndeki görevinden izinli gelmiş. birbirimizden hemen hoşlandık. öğleden sonra hastanenin kafeteryasında birer fincan kahve içmek için oturduk; uzun zamandır hiç kimseyle yapmadığım kadar rahat ve açık konuştum onunla nedense. sakin, sessiz, yumuşak bir sesle konuşan, düşünceli bir adamdı, ruhumun hala açık olan yaralarını deşmeye kalkmadı. ikimiz de müzik ve şiir seviyorduk, ikimizin de askeri geçmişi vardı; bir başka ortak yanımız ise, ben iskoçya ve ingiltere'de okumuş olduğumdan, aynı kentlerde, aynı hastanelerde, aynı kırlarda yaşantılar geçirmişliğimizdi. psikiyatri uygulamaları açısından ingiltere ve amerika arasındaki farkları görmek istiyordu, ben de en zor hastalarımdan birine konsültasyon yapmasını önerdim. şizofrenik olan bu kız kendini cadı sanıyordu. onun korku içindeki kafasının derinliklerine ittiği, su yüzüne çıkarmaktan çekindiği psikoterapötik olguları görmekte gecikmedi david. hekimlik kimliğini bir an bile elden bırakmadan ama inanılmayacak kadar yumuşak bir sevecenlikle yaklaştı kıza; kız da ona kayıtsız şartsız güvenebileceğini anladı sanıyorum -ilerde benim de anlayacağım gibi. sağduyulu, gerçekçi ama sıcak yaklaşımıyla, aynı soruları tekrar tekrar, farklı farklı biçimlerde sorarak kızın güvenini kazanmasını, paranoyasının arkasında gizlenenleri çıkarmasını seyretmek bir zevkti.

ucla'da geçirdiği aylar boyunca david ile sık sık öğle yemeği yiyorduk -genellikle üniversitenin botanik bahçesinde. beni pek çok kez akşam yemeğine de çağırdı ama hiçbir zaman kabul etmedim; çünkü hala evliydim ve bir süre ayrı yaşadığım kocamla birlikte oturmaya başlamıştım yeniden. david londra'ya döndü. ara sıra yazışıyorduk ama benim işim başımdan aşkındı: derslere giriyor, kliniği yönetiyor, sürekli öğretim üyesi olma savaşımı veriyor, evliliğimin sorunlarıyla uğraşıyordum. derken gene çok kötü bir mani krizi geçirdim ve bunu, her zaman olduğu gibi, uzun ve beni tümüyle paralize eden bir depresyon dönemi izledi.

kocamla ben, yakın dost kalmamıza ve birbirimizi sık sık görmemize karşın artık evliliğimizin kurtarılacak noktayı aştığını kabul etmiştik sonunda. ilk kötü mani krizim sırasında onu terk ettiğimden bu yana kurtarılmayacak noktaya gelmişti zaten bana sorarsanız. gene de ikimiz de elimizden geleni yaptık. uzun uzun konuşarak, yaptığımız hataları, önümüzdeki olasılıkları tartıştık. bol bol iyi niyet ve sevgi vardı ama hastalığım sonucu meydana gelen korkunç olaylardan sonra hiçbir şey bu evliliği yeniden kurmamıza yetmedi. bu arada david'e yazdığım mektuplardan birinde kocamdan bir kez daha ve artık kesin olarak ayrıldığımı söyledim. hayat devam ediyor, klinik toplantıları, yazılar, hastalarla görüşmeler, asistan ve stajyerlere dersler birbirini izliyordu. ne kadar kötü bir hastalık geçirdiğim ve hala ne kadar tehlike içinde olduğum anlaşılacak diye ödüm kopuyordu. neyse ki -ve ne gariptir ki- akademik psikiyatrlar fazla duyarlı değillerdir, gözlem güçlerinin de pek parlak olduğu söylenemez.

derken günün birinde, david ucla'dan ayrıldıktan 18 ay kadar sonra, büroma girdiğimde ne göreyim? masamda oturmuş, bir kurşunkalemle oynuyor ve kocaman kocaman gülümsüyor. "artık benimle akşam yemeği yersin herhalde." dedi yarı şakacı bir havayla. "uzun süre bekledim, çok da uzun yoldan geldim." onunla yeğeme gittim tabi ve birlikte los angeles'ta çok güzel birkaç gün geçirdik. sonra o ingiltere'ye döndü. beni birkaç haftalığına londra'ya davet etti. uzun, intihar eğilimli bir depresyondan daha yeni toparlanıyordum, düşüncelerim çok ağır aksaktı, duygularım dayanılmayacak kadar karaydı ama, onun yanında olursam, her şeyin daha iyiye gideceğine dair bir his vardı içimde. gerçekten de öyle oldu. hem de beklentimin çok ötesinde. bahar sonuydu, akşamüstleri st. james park'ta uzun yürüyüşlere çıktık. thames nehri'ne bakan kulübünde akşam yemekleri yedik, oturduğu dairenin hemen karşısında olan hyde park'ta piknikler yaptık. yavaş yavaş bitkinliğim, kuşkularım, kapkara inançsızlığım üstümden kalktı. müzikten, resimden yeniden zevk almaya, yeniden gülmeye, yeniden şiir yazmaya başladım. uzun geceler boyu süren, sabahleyin erkenden yinelenen inanılmaz tutku dolu saatler, aşkın yaşam sevincine ne büyük katkılarda bulunduğuna inanmama, daha doğrusu bunu yeniden hatırlamama yol açtı. yaşamı besleyen aşktı.

25.2.16

evlilik

"adamım, ben 44 yıldır evliyim. ve derim ki sürekli iyi geçinmek diye bir şey yok. 44 yıl. bilirsin işte; bu, zaman alır. ama bir kez diğer tüm saçmalıkları geride bıraktığında, fark edersin ki olayın aslı, hayatın sillesini kıçına yediğinde elinden tutacak ve bedeninin sana ödünç verildiğini hatırlatacak bir arkadaş edinmektir. evet, bazen her şeyi apaçık görebiliyorsun ve sonra her şey tekrar sisler arasında kayboluyor. hayat dediğin budur, evlat. o kadar kolay olsaydı hiçbirimiz işleri berbat etmezdik. hiç pişmanlık duymazdık, harika evlatlarımız olurdu ve her günün her saniyesini mutluluk içinde geçirirdik." (~californication)

"francis bana evlenme teklif ettiğinde ne dedi biliyor musun? her kelimesini hatırlıyorum. dedi ki, "claire, istediğin tek şey mutlu olmaksa, 'hayır' de. sana iki çocuk verip emekliliğe kadar gün saymayacağım. böyle bir hayatın olmayacağına söz veriyorum. asla canının sıkılmayacağına söz veriyorum." bana teklif eden çok erkek oldu; ama o hepsinden farklıydı. çünkü beni anlayan tek erkek oydu. beni el üstünde tutmadı. bana tapmadı, beni şımartmadı; bunları istemediğimi biliyordu. elimi aldı ve yüzüğü parmağıma taktı. çünkü evet diyeceğimi biliyordu. istediği şeyi nasıl elde edeceğini bilen bir adam." (~house of cards)

"o tabuttaki benim karım. o kadınla aynı yatakta tam 56 yıl geçirdim. 56 yıl boyunca aynı boktan bahsedişini dinledim. gece gündüz. bir keresinde bahçede beni biftek bıçağıyla kovaladı. kıçımı kesmeye çalıştı. bir sene ayrıldık. o vakit, şu an içimde bir boşluk gibi. beni gerçekten tanıyan tek kişi oydu. aşk hakkında hiçbir şey bilmiyorsun. bir gün hoş bir şey görüyorsun, bir de bakıyorsun ki 56 yıl olmuş. ve sinemada altına sıçmışsın ve temizlemene yardım eden tek kişi o. aşk budur." (~six feet under)

24.2.16

ölümsever

erich fromm

aşırı ölümsever kişiler görünüşlerinden, hareketlerinden anlaşılabilir. böyle kişiler soğukturlar; benizleri ölü gibidir; yüzlerinde pis bir koku duyuyormuş gibi bir ifade vardır. (bu ifade hitler'in yüzünde açıkça görülebilir.) düzenli, saplantılı ve bilgiçtirler.

ölümsever kişilerin bu yönü eichmann'ın kişiliğiyle bütün dünyanın gözleri önüne serilmiştir. eichmann örgütsel düzene ve ölüme hayrandı. onun benimsediği en yüce değerler, verilen buyruklara boyun eğmek, örgütün düzenli bir biçimde işlemesini sağlamaktı. kömür sevk ediyormuş gibi sevk etti yahudileri. onların insan olduklarını göremiyordu; bu nedenle kurbanlarından nefret edip etmediği sorusu onun için söz konusu bile değildi.

ölümsever kişi hiç durmadan kesinlik peşinde koşar. ne var ki yaşam hiçbir zaman kesin, önceden belirlenebilen, denetlenebilir bir şey değildir; denetlenebilir kılmak için yaşamı ölüme dönüştürmek gerekir; gerçekten de yaşamda kesin olan tek şey ölümdür.

kişiyi delilik sınırına dek sürükleyebilecek korkuları tedavi etmenin tek yolu anneye olan bağın koparılmasıdır.

her şeyden önce kandaşla cinsel ilişki saplantısıyla narsisizm arasında çok yakın bir ilişki vardır. annesinin rahminden ve memelerinden tümüyle kopmadıkça bireyin başkalarıyla ilişki kurabilme, başkalarını sevebilme özgürlüğü yoktur. o kişiyle annesi birleşerek kişinin narsisizminin nesnesini oluştururlar. bu, en açık biçimde kişisel narsisizmin topluluk narsisizmine aktarılmasında görülür. topluluk narsisizminde kandaşla cinsel ilişki saplantısının narsisizmle karıştığını açıkça görebiliriz. tüm ulusal, ırksal, dinsel ve siyasal bağnazlıklarda görülen gücün ve mantıksızlığın nedeni de bu özel karışımdır.

bu üç özelliğin karışımı en özlü biçimde richard hughes'un the fox in the attic (tavanarasındaki tilki) adlı kitabında anlatılmıştır.

hitler'in kendinden başka bir ben tanımayan "ben"i, özde "başka birisi"nin varlığını kabul etmeyi gerekli kılan cinsel birleşme eylemine zedelenmeden nasıl girebilirdi zaten? onun saplantılı inancına göre ben hiç eksiksiz, evrenin biricik yaşam merkezi, evrende bulunan ve o zamana dek var olan tek gerçek somut istem demek değil miydi? çünkü hitler'in içteki üstünlük "gücü"nün ardında yatan mantıksal neden şuydu: yalnız hitler vardı. "ben, benden başkası değilim." evrende ondan başka kimse yoktu, yalnızca nesneler vardı; bu yüzden onun gözünde "kişilik" zamirlerinin hiçbiri duygusal bir içerik taşımıyordu.

bu görüş hitler'in tasarlama ve yaratma hareketlerinin çapını hiçbir denetleme olmaksızın korkunç bir biçimde genişletti: bu tür bir mimar için siyaset alanına el atmak çok doğal bir şeydi; çünkü o, el attığı yeni nesnelerdeki değişik yanı görmüyordu: bu "insanlar" öteki araçlar ve taşlar gibi yalnızca kendisine öykünen "nesneler"di. her aracın bir sapı vardı -bu yeni nesnelerin de kulakları vardı. ve taşları sevmek, onlardan nefret etmek, onlara acımak (ya da onlara doğruyu söylemek) saçmaydı. öyleyse hitler'in kişiliği çok az rastlanan bir hastalık içindeydi; hiçbir gölgesi bulunmayan bir egoydu onunki.

anormal koşullarda böyle bir ego klinik bakımından sağlıklı kabul edilebilecek olgun, ergin bir zekâyla yaşayabilecekken hitler'inki az rastlanır bir biçimde hastaydı (bu, yeni doğmuş bir bebekte oldukça normal kabul edilebilecek, çocukluk dönemine taşabilecek bir hastalıktır). hitler'in ergin "ben"iyse şöyle gelişmişti - hastalıklı bir urun büyümesi gibi kocaman ama biçimsiz bir büyüme. bu, aklını yitirmiş, acılar içindeki yaratık yatağın içinde dönüp duruyordu.

"rienzi gecesi", operadan sonra linz kıyısında freinberg'de geçirdiği gece: çocukluğunun en önemli gecesi oydu kesinlikle; çünkü içindeki yalnızlıkla her şeye yetme gücünü o gece doğrulamıştı kendine. bir anlık bir zaman kesiminde dünyanın tüm zenginliklerini ve güçlerini görmeseydi, o karanlıkta o yüksek yere çıkmayı göze alabilir miydi? orada eski kutsal kitaptan bir soruyla karşılaştığında tüm varlığıyla "evet" demeden edebilir miydi? yüksek dağın tepesinde kasım yıldızlarının tanıklığı altında; sonuna dek götüreceği o pazarlığı yapmamış mıydı?

oysa şimdi.. şimdi rienzi gibi dalganın tepesinde uçarcasına giderken kendisini gittikçe daha çok kabararak berlin'e dek taşıması gereken o dayanılmaz dalga, o yükseklik kırılmaya başlamıştı: kıvrılıp kırılıp üzerine yıkılmıştı, onu yerlere çalmıştı, gürüldeyen, derin yeşil suların arasına atmıştı.

yatağında delicesine dönerken nefes nefese kaldı -suda boğuluyordu (hitler'in her zaman en çok korktuğu şeydi bu). boğuluyor muydu? öyleyse. linz'de tuna'nın üstündeki köprüde kendini öldürmeyi düşünen çocuğun bir an titremesi.. demek ki o melankolik çocuk çok eskilerde kalan o günde gerçekten atlamıştı suya; o günden bu yana olanların hepsi birer düştü yalnızca! öyleyse şimdi boğulan, aldanan kulaklarında uğuldayan bu ses tuna'nın sesiydi.

çevresini saran yeşil, ıslak aydınlıkta yukarıya dönük ölü bir yüz yaklaşıyordu ona doğru: bu ölü yüzde kendisininki gibi hafifçe patlak, açık kalmış iki göz vardı: ölmüş annesinin son olarak beyaz yastığın üzerinde gördüğü açık kalmış, ak gözleriydi bunlar. ölmüş, ak ve boş; kendisine karşı en küçük bir sevgi izi bile kalmamıştı içlerinde. oysa şimdi bu yüzler çoğalıyordu -dört bir yanını sarıyordu suda. öyleyse annesi bu suydu, kendisini boğan bu sulardı annesi! bunu anlayınca debelenmekten vazgeçti. annesinin karnındaymış gibi, dizlerini karnına doğru çekti, kendini öylece boğulmaya bıraktı. hitler, uyumuştu sonunda.

23.2.16

din

mustafa kemal atatürk

ölülerden yardım ummak uygar bir toplum için ayıptır. var olan tarikatların amacı, kendilerine bağlı kimseleri "dünyevi" ve "manevi" olan hayatta mutluluğa ulaştırmaktan başka ne olabilir? bugün bilimin, tekniğin bütün genişliğiyle uygarlığın aydınlatıcı varlığı önünde falan veya filan şeyhin yol göstermesiyle "maddi" ve "manevi" saadet arayacak kadar ilkel insanların türkiye'nin uygar topluluğu içinde varlığını asla kabul etmiyorum. efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki türkiye cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. en doğru, en hakiki tarikat, uygarlık tarikatıdır. uygarlığın emir ve talep ettiğini yapmak insan olmak için yeterlidir.

22.2.16

narsisizm

erich fromm

narsisizmi bir hastalık olarak incelerken, bunun iki türü arasında ayrım gözetmek önemlidir -bunlardan biri tehlikesiz narsisizm, öteki de hastalıklı narsisizm'dir. tehlikesiz türünde narsisizmin nesnesi, kişinin kendi çabaları sonucu ortaya çıkan bir şeydir. örneğin kişi marangoz, bilim adamı ya da çiftçi olarak yarattıklarından narsist bir kıvanç duyabilir. narsisizminin nesnesi kendi çabalarının sonucunda ortaya çıktığı için, kendi yapıtlarına, kendi başarılarına duyduğu aşırı ilgi hiç durmadan çalışma sürecine, kullandığı malzemelere duyduğu ilgiyle dengelenir.

tehlikesiz narsisizmi yaratan etkenler bu yüzden kendi kendilerini denetler.

hastalıklı narsisizmdeyse narsisizmin nesnesi kişinin yaptığı ya da ürettiği bir şey değil sahip olduğu bir şeydir; örneğin bedeni, dış görünüşü, sağlığı, zenginliği vb. bu tür narsisizmin hastalıklı oluşu burada tehlikesiz narsisizmde gördüğümüz denetleyici ögenin bulunmamasındandır. başardığım bir şeyden ötürü değil de sahip olduğum bir nitelikten ötürü "büyük"sem o zaman, hiç kimseyle, hiçbir şeyle ilgilenmem, hiçbir çaba göstermem gerekmez.

büyüklüğümü sürdürebilmek için kendimi gerçeklikten gitgide daha çok soyutlarım; tehlikeden daha iyi korunabilmek için kendime hayranlığımı daha da artırmak zorunda kalırım; öyle ki sonunda boş hayallerimin ürünü olarak kendine hayran olacak biçimde şişirilmiş bir ben çıkar ortaya.

bu yüzden hastalıklı narsisizm kendi kendine sınır koyamaz; sonuç olarak ilkel bir biçimde tekbenci olup çıkar; yabancılardan aşırı bir biçimde korkar. başarmayı öğrenen kişi başkalarının da aynı şeyleri aynı yollarla başardığını bilir - narsisizmi yüzünden kendi başarılarının başkalarınınkinden üstün olduğuna inansa bile böyledir bu. hiçbir şey başarmamış kişi başkalarının başarılarını değerlendirmekten çok uzaktır; bu yüzden de narsist kendini beğenmişliği içine gün geçtikçe daha çok gömülerek kendini çevresinden koparmaya, böylece herkesten soyutlamaya itilecektir.

kişinin kendi durumunu üstün görmesinin, bunun dışında her şeyden nefret etmesinin özünde kendine hayranlık yatar.

içinde bulunduğu yoğun narsisizm yüzünden ilkel bir topluluğun kendi imgesine yapılan hakaret öylesine yıkıcıdır ki bu, doğal olarak çok büyük bir düşmanlık duygusu yaratır.

bilimsel yöntem nesnellik ve gerçekçilik gerektirir; dünyayı kendi istek ve korkularımıza göre çarpıtmadan olduğu gibi görebilmeyi zorunlu kılar. gerçek veriler karşısında alçak gönüllü olmayı, her şeyi bilebilme ve her şeye gücü yetme umutlarından vazgeçmeyi gerektirir.

narsisizm tehlikesiz kaldığı, belli bir sınırı aşmadığı sürece gerekli ve değerli bir eğilimdir.

narsist eğilim -yoğunluğuna göre- yapısı gereği kişiyi gerçekliği olduğu gibi görmekten, nesnel olarak algılamaktan alıkoyar; başka deyişle aklın işleyişini kısıtlar.

narsist eğilimin sevgiyi neden kısıtladığını görebilmek bu denli kolay olmayabilir -özellikle freud'un bütün sevgilerde güçlü narsist bir tamamlayıcı öğe bulunduğunu belirten sözünü düşünürsek iş daha da güçleşir; freud'a göre bir kadına aşık olan erkek kadını kendi narsisizminin nesnesi yapar; bu yüzden erkeğin bir parçası olan kadın olağanüstü bir güçle arzulanan bir varlık olur.

kadın da erkek karşısında aynı tutumu izleyebilir; böylece sevgi değil de bir tür folie a deux (iki kişilik çılgınlık) olan "büyük aşk" ortaya çıkar. her iki kişi de narsisizmlerinden kurtulmuş değillerdir; (başkaları şöyle dursun) birbirlerine karşı bile gerçek, derin bir ilgi duyamazlar; alıngan ve kuşkuludurlar; büyük bir olasılıkla ikisi de kendilerine taze, narsist doyumlar sağlayacak yeni kişilere gereksinme duyacaklardır. narsist kişinin gözünde eşi hiçbir zaman kendi hakları olan ya da kendi gerçekliği içinde var olan birisi değildir, yalnızca eşinin narsist bir biçimde yüceltilmiş benliğinin bir gölgesidir. oysa hastalıklı olmayan sevgi iki insanın karşılıklı narsisizmine dayanmaz. hastalıklı olmayan sevgi, kendilerini iki ayrı varlık olarak algılayan ama genelde birbirleriyle açılıp bütünleşen iki kişi arasında kurulan sürekli bir ilişkidir.

peygamber öğretilerinin özünü oluşturan putlarla savaş aynı zamanda narsisizme karşı verilen bir savaştır. puta tapma'da insanın belli bir yanı mutlaklaştırılmış, putlaştırılmıştır. böylece insan yabancılaştırılmış bir biçimde kendine tapar. saplanıp kaldığı put, onun narsist tutkusunun nesnesi durumuna gelir. tanrı fikri, tam tersine narsisizmin yadsınmasıdır; çünkü her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten varlık -insan değil- tanrı'dır. tanımlanamaz ve açıklanamaz bir tanrı görüşü bir bakıma putlaştırmanın ve narsisizmin yadsınması olarak ortaya çıkmışsa da tanrı kısa sürede gene putlaştırılmış, insan kendisini narsist bir biçimde tanrı'yla özdeşleştirmiştir; böylece tanrı kavramının başlangıçtaki işlevine ters düşerek din, topluluk narsisizminin belirtisi olup çıkmıştır.

günlük yaşamdan sanata

umberto eco

iktidar hiçbir zaman tepedeki bir gücün keyfi bir kararından kaynaklanmaz; iktidarın dayanağı toplum içindeki sayısız küçük ya da "moleküler" uzlaşımlardır.

mutlak sahte, yaşadığı anın yüzeyselliğinden mutsuzluk duyan bilincin çocuğudur.

cinayet işlemiş bir kişiyi öteki insanlardan daha az insan olarak görmeye hazır bazı kişiler, bir yandan da kürtaja karşı çıkıyor ve ekliyorlar: "cenin halindeki bir insan da herkes kadar insandır."

iktidar, törenlerin önemini yitirmesinden ve kurumlara gösterilen biçimsel saygının yok olmasından korkar ve bunu bir geleneksel düzeni sabote etme, topluma yeni töreler sokma girişimi olarak görür.

louis marin: yozlaşmış bir ütopya, mitos kılığına bürünmüş bir ideolojidir.

"dünyanın tam bu noktada yıkılmakta olduğunu söyleseler, tek yapacağım bir adım yana çekilmektir."

devletten kendisini benim yerime koymasını asla isteyemem; çünkü devletin gerçekleştirmeyi arzuladığı hırsları yoktur; devlet yalnızca adam öldürmenin her durumda kötü bir şey olduğunu vurgulamakla yükümlüdür. bu yüzden de, adam öldürmenin kötü bir şey olduğunu öğretmek için adam öldüremez devlet.

devlet, adalet terazisini büyük bir ciddiyetle kullanmak ve bu yolla yurttaşlarının can güvenliğini teminat altına almak durumundadır. devletin kısası intikam değil, geometridir.

düşünce, zırhtan nefret eder.

21.2.16

saint-germain kontu

jacques collin de plancy

saint-germain kontu, bir gün, kudüs'te, pontius pilatus'u tanıdığını anlattı; valinin evini ayrıntılarıyla betimledi, akşam yemeğinde sunulan yemek çeşitlerini sayıp döktü. bunların düş ürünü şeyler olduğuna inanan rohan kardinali, saint-germain kontu'nun uşağına -saçları ağarmış, dürüst görünüşlü, yaşlı bir adam- döndü: "arkadaşım" dedi, "efendinizin söylediklerine inanmakta güçlük çekiyorum. karnından konuşan biriyse, diyecek sözüm yok, altın yapan birisi olduğunu da kabul edebilirim; ama 2000 yaşında olduğunu, pontius pilatus'u gördüğünü söylemesi? bu kadarı fazla. siz de orada mıydınız?"

"hayır, monsenyör" diye yanıtladı uşak, bön bön, "kont hazretlerinin hizmetine gireli daha ancak 400 yıl oldu."

20.2.16

sevdalı tutsak

jean genet

devrim yaşamın en neşeli dönemidir.

satır aralarını okumak sessiz bir ustalıktır, sözcük aralarını okumak ise zorlu bir ustalık.

kahramanların ünü fetihlerin çok büyük olmasına az şey borçludur, her şey onlara gösterilen saygının başarısına borçludur. agamemnon'un savaşından çok ilyada, ninova ordusundan çok kalde dikilitaşları, traianus sütunu, chanson de roland, armada'nın duvar resimleri, vendome sütunu, tüm savaş resimleri, ganimetler, sanatçıların gücü, ayaklanmalara ve yağmurlara aldırış etmeme sayesinde, savaşlardan sonra gerçekleşti. yalnızca, fatihler tarafından gelecek yüzyıllara bırakılan az çok doğru; ama her zaman kışkırtıcı tanıklıklar kalıyor geriye.

şeytanla yemek yemeyi kabul eden, yanına uzun bir kaşık alır.

bellek güvenilir değildir; kötü niyetli olmasa da olayları değiştirir, tarihleri unutur, kendi kronolojisini zorla kabul ettirir, yazan ya da anlatan şimdiki zamanı unutur ya da değişikliğe uğratır. sıradan bir şeyi yüceltir.

tanrı var olmasaydı sen burada olamazdın. o zaman dünya kendi kendini yaratır ve kendisi tanrı olurdu. dünya iyi olurdu. ama o tanrı değil. dünya kusursuz değil; öyleyse tanrı olamaz.

çalmak, bir eşyanın yerini değiştirmektir.

saray kütüphanesini sıkıca kapalı tutmalı: arşivlerini hafifçe aralamakla, istanbul'un üstüne türkiye'yi de saracak pis bir koku salmış olursunuz. yaratılmadan var olan kuran'ın harfleriyle yazılmış bu kitaplarda belirtilmiş olan, en büyük osmanlı ailelerinde görülen iğrençlik, kokuşmuşluk, jurnalcilik, fuhuştur. sadrazamlık kimi zaman bir çift taşak karşılığında satın alınan sınırsız bir güçtür. bundan dolayı, günümüzde hala sahte olmayan bir erkekliğin kanıtı, güzel erkeklik organı, gösterişli erkeklik organı gözüyle bakılan bas ya da bariton ses var; bundan dolayı, hala, radyoda devlet tarafından beslenen jurnalcilere "sevgili casuslar" diye seslenen kimi türk devlet memurlarının utanmazlığı var. hangi ailede, osmanlı olsun ya da olmasın, bir tek, hiç olmazsa bir tek haremağası, bir tek emir ya da kızıl sultan odalığı yok? ama her şey sürgülenmiş, veba kilit altında.

ihanetin hazzını tatmamış olan, hazzın ne olduğunu bilmez.

kalabalık

tuğrul tanyol


kalabalık: dağınık yüzlü yatak
kendini usulca sokağın akışına bırak
amaçlı amaçsız yürüyen insanlarla
kimi bir dükkanın vitrinine tutsak
kimi yürüyor yalnızca aşktan
kimi kendine bir cevap kadar uzak

19.2.16

yaşamak

orhan veli kanık


biliyorum, kolay değil yaşamak
gönül verip türkü söylemek yar üstüne
yıldız ışığında dolaşıp geceleri
gündüzleri gün ışığında ısınmak
şöyle bir fırsat bulup yarım gün
yan gelebilmek çamlıca tepesine
-bin türlü mavi akar boğaz'dan-
her şeyi unutabilmek maviler içinde

2
biliyorum, kolay değil yaşamak
ama işte
bir ölünün hala yatağı sıcak
birinin saati işliyor kolunda
yaşamak kolay değil ya kardeşler
ölmek de değil
kolay değil bu dünyadan ayrılmak

18.2.16

hayatın sessizliğinde

aslı erdoğan

sözün mucizesi, bir türlü söylenemeyişindedir.

bir insanın sevgisini kaybetmek, zorlukla ulaşılmış bir doruktan aşağı yuvarlanmaktır.

damarlara sızan pastır yalnızlık, bileklerden yüreğe geri döner.

"insan yüreği bir aynadır" derlerdi eskiden. sonsuza dek tutmak isteyeceği görüntüyü arayan, taşla yaşıt bir ayna. elmas sertliğinde, sırları dökülmüş. aynı çamurdan biçimlendirilmiş, dünyanın yüreğiyle. belki bu yüzden, yürek rengi bir resim dünya. boşluğun umursamaz elinde.

her şeyi yitirdiğimde elimde yalnızca hayat kalır.

her yol daha uzun yaşamdan. yollar yolları izler, duvarlar duvarları. ölümler ölümleri, sımsıkı yumulu gözler acıyla açılanları. gölgeler gibi sürükleniriz günden geceye, geceden güne; konaklayabileceğimiz düşlerin peşinde.

insanların mutlak egoizminden usandığınızda, faturayı 'yabancı ülkeye' çıkarmak pek rahatlatıcıdır.

"sil adımı insanlık denen o korkunç alaşımdan." (mısır ölüler kitabı)

bazı şeyler kendilerinden başka bir şeyle anlatılamazlar. sözcüklere teslim edildiklerinde zaman dışılıklarını yitirir, tarihin bir parçası olurlar. bazı şeyler ancak yürekle kavranır, içi kan dolu bir yürekle.

göz alıcı çiçekler çoğu kez zehirlidir.

neden yazıyoruz? kaybolduğumuz için, sözcüklere güvenmek bir alışkanlığa dönüştüğü için, kendimize ve geçmişe doğrudan bakamayacağımız için, bir zamanlar içimizde olan ama çoktan çekip gitmiş o insanın anısına ağlayabilmek için. hızla uzaklaşan dünyanın peşinden koşmak, bize bıraktığı boşluğu geri vermek için.

dünyayla savaşa kalkışacaksan onun tarafını tutmalısın, kendini değil.

insan, mutlak sessizliğin içinde, yalnızca sözcüklerin tınısını duymak için konuşuyor.

kendini anlatmak için bütün dünyayı anlatman gerekir. anlattıkça seni silen dünyayı. yani kendini anlatmak için bütün dünyayı yitirmen gerekir. 'aşk' bu yitirişin adlarından biri.

nedir ki insan bir aynadan ve yankıdan başka?

17.2.16

materyalizm

nazım hikmet

materyalizm sözü, felsefeyle uğraşmamış olanlar için, felsefece anlamının dışında, menfaatperestliği, hassas bir ruha malik olmamayı, kaba sabalığı gösterir.

çok yerde "şu adam materyalistin biridir." demekle, o adamın paradan, özel menfaatinden başka bir şey gözetmediğini ileri sürmek istediklerini işittim.

oysaki, gerek eski yunan'da, gerek eski roma'da, gerek on sekizinci ve on dokuzuncu asırlarda, gerekse bugün, materyalist filozofların, materyalist felsefeden yana olanların büyük bir çoğunluğu, yaşayışlarında ne paraya, ne pula, ne özel menfaate, ne konfora önem vermeksizin, kendi felsefi düşünceleri uğrunda kavga etmiş, sıkıntıya girmiş adamlardır. bundan başka, bu filozoflar, bu felsefede materyalizmden yana olanlar, hiç de kaba saba, hassasiyeti olmayan insanlar değildirler. içlerinden birçoğu şiiri, müziği, güzeli sevmiş, anlamışlardır.

birçoklarının materyalizm sözünü menfaatperestlik, paraseverlik vs. anlamında almaları çok ters ve yanlış bir düşüncedir. bu, materyalizm sözü için ara sıra bilgisizce, ara sıra bilerek yapılagelen düşmanca propagandaların verimidir.

materyalizmi bir tek anlamda, bir felsefe okulu olarak anlamak gerektir. ona bundan başka bir anlam vermek ya bilgisizliktir, yahut aptalca bir düşmanlık.

16.2.16

bir kadının portresi

henry james

başkalarının öldüğünü görmek kadar bize yaşadığımızı duyumsatan bir şey yoktur.

kızların çoğu korkunç cahildir.

hepimiz birbirimizin kuzeniyiz; bu bizi durdursaydı insan ırkının sonu gelirdi.

bir ingilizin en doğal hali dilini tuttuğu zamandır.

insanı saflaştırmak için büyük bir tutku gibisi yoktur.

altı ay sonra iyi bir yanıt almak bugün kötü bir yanıt almaktan iyidir.

birleşmek için en olağan temel yanlış anlamadır.

horatius: en iyiler bile yanlış yapar.

en güzel yaratılışlı insanlar hep zor zamanlarda parlar.

aşık olduğun bir genç hanımla evlenmek, yanlış ilkelere göre bekar kalmaktan daha doğaldır.

düşlediklerini yapabilenlere zengin derim ben.

herkes bir iz taşır; en sağlam demir kaplarda bile bir yerde küçük bir bere, küçük bir delik bulunur.

başarı, insanın gençlik düşlerinin gerçekleşmesidir.

ne kadar çok bilirseniz o kadar mutsuz olursunuz.

bir kız için, beğendiği bir kişiyle evlenmekten daha yüksek bir şey yoktur.

kadınlar bizi kurtaracak, içlerinden en iyileri. iyi bir kadının gözüne girip evlenin. yaşamınız çok daha ilginçleşir.

15.2.16

boş tuval

salah birsel

1937 yılında fikret mualla, ayvalık ortaokulunda resim öğretmenidir. ama bir gün petrograd'dan içeriye bir adam girer. fikret mualla'dır bu. masalardan birinde de hamit görele oturduğu için hemen yanına damlar. masaya raspalayınca da:

- okul müdürünü kovdum geldim. zeytinyağ zeytinyağ. nerdeyse salata olacaktım. kaçtım geldim.

- şimdi ne yapacaksın?

- isviçre'de sergi açacağım.

- kaç tuvalin var?

- yirmi.

- bu kadar resmi ne vakit yaptın?

- ne yapması, hepsi de boş tuval. dümbeleklere bir de resim mi göstereceğim? sergi açacağım sadece. gelsinler, boş tuvalleri seyretsinler.

isyan

hakan günday

insan doğar. on-on beş yıl sonra dünyanın nasıl bir tezgah olduğunu ve doğumla ölüm arasına nasıl hapsedildiğini fark eder. bu aslında bir histir, bilgi değil. ve ilk tepkisini verir. avazı çıktığı kadar bağırarak. bu çığlık, bir kalabalığın içinde cüzdanını çaldırdığını fark eden kişinin çaresiz haykırışına benzer. önce aşağılayan ve umursamaz bakışlar atan kalabalık, sonra da aşırı gürültüye dayanamayıp içlerinden birini, bağırıp çağıranla konuşmaya gönderir. o da gidip "biz de çaldırdık cüzdanı, ne var? senin gibi kıçımızı yırtıyor muyuz?" der. böylesi bilimsel bir müdahale için, genelde diplomalı olanlar tercih edilir.

kalabalığın kayıtsızlığı karşısında yavaş yavaş sesi kesilen yaygaracı, gerçeği kabullenir ve çevresindeki boşluğu insanlarla doldurur. buna, büyüme denir. yetişkin olma. tam olarak, yetişkin uysallığı. yapay bir haldir. tasarlanmıştır. işlevselliği üzerinde hesaplar yapılıp öyle biçimlendirilmiştir.

yetişkin uysallığının temeli, toplumun varlığını sürdürebilmesi için toplumdaki her bireyin bir boka yaraması gerektiği inancında yatar. ve en önemlisi, yetişkin uysallığı, tamamen ölçüsüz bir dünyada, milimetrik biçimde ölçülüdür. yaş ağacın eğilip kendi köküne oral seks yapmasından ibarettir. oysa on dört yaşındaki bir çocuğun, ergen öfkesi olarak nitelenip küçük görülen aşırı davranışları, doğal olandır. gözlerindeki doğum çapakları dökülmüş ve dünya üzerinde dönen bütün dolapların sırtına yüklenmiş olduğunu anlamıştır. kendini odasına kilitleyip dışarıyı dışarıya hapsetmeye çalışır. ya da bütün kapıları ve duvarları avazı çıktığı kadar bağırarak yıkmaya. tepkileri, insanın ateş saçan bir ejderhayla karşılaşınca vereceği türdendir. dolayısıyla bu tepkinin, hayatta kalındığı sürece, yani ejderha yok olup gitmediği sürece devam etmesi gerekir. ancak tabii ki, böylesi bir hayat boyu ergenler güruhu toplum yapısını sikip atacağından, yetişkin uysallığına geçiş, insanlığın bir gereği olarak algılanır. toplumsal bir farz.

ama bazılarının kafası kalındır ve onlar son nefeslerine kadar bağırmaya devam eder. çünkü hayat aşırı bir süreçtir; çünkü dünya aşırı bir yerdir ve ikisinin de hak ettiği, suratlarının ortasına inen aşırı şiddetli yumruklardır. bu yüzden, ergen isyanı, bir insanı öldürmek için onu altmış kez bıçaklamaktır. çünkü gözlerini dünyaya ancak on dört yaşlarında açabilen biri, her insanın, ağzı tüten en az altmış ejderha tarafından kuşatılmış olduğunu anlayandır. sonuç olarak, insanlığın ergenlik hali, bütün aptallığına rağmen, hayatı boyunca, özgür bir yaratığa en çok benzediği dönemdir. ne zaman ki hayat ve dünya uysallaşır, o zaman ergenlerden sakin olmaları beklenebilir. ama daha önce değil.

bağışlama

heinrich heine

son derece yumuşak başlı bir yaratılışım vardır. arzularım şunlar:

"mütevazı bir kulübe, sazdan dam ama iyi bir yatak ve iyi yemek, tazecik süt ve tereyağı, pencerede çiçekler, kapının önünde birkaç güzel ağaç; ve yüce tanrı beni tam anlamıyla mutlu kılmak istiyorsa, bu ağaçlarda şöyle altı-yedi düşmanımın sallandığını görme sevincini tattırır bana. ölmelerinden önce, müteessir bir halde, bana yaşamda çektirmiş olduklarının hepsini affedeceğim.

evet, insan düşmanlarım affetmelidir, ama ancak onlar asıldıktan sonra."

14.2.16

divan

irvin yalom

kimsenin seyretmediği bir hayat yaşamaktan kötüsü olamaz.

saf, benimsemeye dayalı, karşılıklı, eşit bir ilişki, ruhu kurtaran bir şeydir ve şifa bulmak için elimizde tuttuğumuz en büyük kudrettir.

alzheimer'ın iki faydası vardır: eski dostların yeni birer dost olur ve bir de kendi paskalya yumurtalarını kendin saklayabilirsin.

nietzsche: en güçlü ağaçlar en derinlere kök salmak zorundadır; karanlığa, kötülüğe kadar uzanmak zorundadır.

benim tekniğim, her türlü tekniği bir yana bırakmaktır. benim tekniğim, doğruyu söylemektir.

kesinlik, bilgi ile ters orantılıdır.

çekici bir kadına sarılmaktan hoşlanmayacağım gün geldiğinde, cenaze levazımatçısına haber vermenin vakti de gelmiş demektir.

hasta senin kitabından alıntı yaparak sana direnirse boku yediğinin resmidir.

süreç, terapistin boynundaki muskadır, açmaz durumlarda daima etkili olmuştur. terapistin en güçlü meslek sırrıdır o; terapistle konuşmayı, yakın bir arkadaşla konuşmaktan daha etkili kılan yegane usuldür.

değer ile kalıcılığı birbirine karıştırmak nihilizme çıkar.

bir yakınını kaybetmenin acısını yaşamayacak kimse yoktur. evrensel nitelik taşıyan yegane psikolojik sorundur bu.

acılı zamanlarda acı reçeteler yazılır.

bağımsız bir hastayla çalışırken alacağın ödül isyandır, minnet değil.

nietzsche: yegane gerçek hakikat, yaşanan hakikattir.

düşünerek geçirdikleri zamana karşılık fatura kesen tek meslek grubu avukatlardır.

ameliyat başarılı geçti, yalnız.. hasta öldü.

amacınız öyle bir hayat sürmek olmalı ki, bundan beş yıl sonra dönüp geriye baktığınızda pişmanlık duymamalısınız.

satranç da hayat gibi: oyun bitince bütün taşlar aynı kutuya konuluyor.

çimen türküsü

truman capote

dünya gerçekten kötü bir yer.

bazı insanlar vardır, sanki odadaki bir eşya, yahut köşedeki bir gölgecik gibi bir tarafa sinip adeta varlıklarını hissettirmez, kendilerince saklanıverirler.

belki de hiçbirimizin kendimize ait bir yeri yoktur. ama bir yerde bizim için bir yer olduğunu biliriz. o yeri bulur da bir an için orada yaşayabilirsek kendimizi şanslı sayabiliriz.

insanlar birbirlerinden kaçmak için ne kadar çabalarlar; çünkü içimizi belli etmeye korkarız.

özellikle de sıkışık bir yerde bir arada yaşarken nezaket en çok da sabahları önem kazanır.

bir fincan kahve içmedikçe insan, insan olduğunu hissedemez.

bazı çiçekler eğer açarlarsa bir tek defa çiçek açarlar, ondan sonra öylece kalırlar. yaşarlar; ama görüp görecekleri de o kadardır.

gelecek

murathan mungan


kimi sevsem büyük geldi yüreğim

diyelim buldun sonunda
kendin olmanın hayalini
yeni bir başlangıca imkan kalmış mıdır
acaba, oraya vardığında

bazen ömür yetmez
bazen izin vermez yaşadığın coğrafya

yetmez seni gündeliğin
karantinasından çıkarmaya
geçici körlüğe yol açmayan aşk

kalındır bazı aşkların sisi
yolunu saklar yolcusundan

bazılarının kaderidir
karıncanın bilgeliği
öldükten sonrasını yaşamak
ölmeden önce

şairlerin arasına karışan kısıtlanmışlardan korkulur
üç boyutta delemedikleri şiirin hıncını dünyadan alırlar

her şiir var olduğu dile aittir
çeviri odasıysa platon'un mağarasına benzer
yalnızca bir kez girilir

eksiksiz kavrayış anında şiir sahibine gülümser

susmaktan yapılmıştır bazı anlar
yüksek sesle okunduğunda dağılırlar

olanaksızlıkta söylemektir şiir
gün günden olanaksızlıkta
önceden kaybetmiş olmakla
yeniden kaybetmiş olmak
arasında

şiirin işi olanaksızlıktır
yahut kendi zıddına inanmak tekrar

yalın bir hassasiyete sahip yasalarda işler
adalet ve asalet isyanın ilk öğretmenleri
sularının kaynağı öfkeden önce iner
yaslanmadan küfrün çürük kolaylığına
öğrenir başkaldırmanın gramerini
delinmiş dağ, geçilmiş deniz, aşılmış uçurum
hayatta kalmak ne ki
sonuna dek direnmedikten sonra

deniz kokulu taşlar döşenmişti yollara
ben bile bilmiyordum nerde ayrıldık
söndür küllenmiş sözcüklerini geçmiş zaman
sararan firezleri geç
yorumu gökyüzüne bırakılmış uçurtmalı tepeleri
uzun bir yol için aldığın ne varsa bırak ardında
saklayabilseydim dalgın bakışlarımı böyle zamanlar için
saçlarını taradığım sular, rüzgar ve karanlık
bak adın yazılı yeşim taşından örülü duvarda

bazı sözler karanlıkta söylenir
bazı sözler hiçbir zaman

neden anlamıyorsun sevgilim
benim çocuk yüreğim aşkta cesur ayrılıkta korkak

13.2.16

çocukluk, ilkgençlik, gençlik

tolstoy

insan, ruhunun derinliğinden kopup gelen coşkuyu yaşadığı anlarda, her zamankinden daha bencil olur. böyle anlarda dünyada kendisinden daha ilgi çekici, daha güzel hiçbir şey olamazmış gibi bir duygu içindedir.

asil insanlar hiçbir zaman genç evlenmezler.

insanın ruhunda mutlu olmak ihtiyacı olduğuna göre, mutlu olmak insanın hakkıdır, doğa yasalarına uygundur. bir insan bu ihtiyacını karşılarken bencil davranırsa, daha doğrusu mutlu olmak ihtiyacını karşılamak için çaba harcarken yalnız kendisi için servet, ün, rahatlık, aşk gibi şeyleri ararsa, bu istekleri karşılamasına olanak vermeyecek koşullar ortaya çıkabilir. demek ki doğa yasalarına aykırı olan mutlu olma ihtiyacının kendisi değil, işte bu isteklerdir.

her an ölmek, üstelik hiçbir iyilik yapmadan, kimsenin haberi olmadan ölmek varken, insanın yalnız kendisi için yaşaması doğru mu?

son zamanlarda birçok şeyleri düşündüm. aynı zamanda çok değiştim; sonunda öyle basit bir gerçeğe vardım ki! mutlu olmak için gereken bir tek şey vardı: sevmek. özveriyle sevmek. her şeyi, herkesi sevmek, sevgiyi bir örümcek ağı gibi çevreye yayarak bu ağın içine her geleni almak.

insan hiç olmazsa bir kez yaşamı bütün o yapmacıktan uzak güzelliği içinde duymalıdır.

mutluluk doğayla baş başa olmak, onu görmek, onunla konuşabilmektir.

din

paul henri d'holbach: din, insan türünün özgürlüğüne, mutluluğuna ve erincine karşı sahtekarların kurduğu bir birliktir.

ernest renan: biz ancak bir gölgenin gölgesinde, boş bir vazonun çiçek kokusunu duyarak yaşıyoruz.

schopenhauer: her şey dinin yanında: vahiy, kehanetler, hükümetin koruması, en yüksek değer ve tanınmışlık. ve hepsinden öte, doktrinlerini çocukluğun körpe çağında zihne kazıma, dolayısıyla neredeyse doğuştan gelen fikirler gibi görülmelerini sağlama şeklindeki paha biçilmez ayrıcalık.

albert bayet / jean jaures: en zayıf durumda oldukları yerde zulüm görenler en güçlü oldukları yerde zulmederler.

quintus ennius: tanrıların varlığına inanıyorum ve onları her zaman destekliyorum; ancak tanrıların insanlarla uğraşmadığı kanısındayım. çünkü öyle olsaydı, iyi insanlar mutlu, kötüleri mutsuz olurlardı hayatta; oysa hep tersinin gerçekleştiği görülüyor.

jean jaures: geçmişe onur vermenin ve saygı duymanın gerçek yolu, uzun bir hayaletler zinciri seyretmek üzere canlılığı kalmamış yıllara yüzünü dönmek değildir. geçmişe saygının tek yolu, geçmişte çalışan canlı güçleri geleceğe doğru sürdürmektir.

adriana mater

amin maalouf


kentin gözleri kapandı mı
sesimi ortaya çıkarırım ben
bir güz bahçesinden topladığım
sonra da bir kitabın sayfaları arasına
yatırdığım sesimi
memleketten getirdim ben o sesi
kükürt rengi örtüler içinde
mintanımın altına sakladım onu ben
yüreğimin kıvrımlarına gizledim

kentin gözleri kapandı mı
yüreğimi ortaya çıkarırım ben
bir güz bahçesinden topladığım
sonra da bir kitabın sayfaları arasına
yatırdığım yüreğimi
memleketten getirdim ben o yüreği
taş rengi örtüler içinde
mintanımın altına sakladım onu ben
tenimin kıvrımlarına gizledim

gün gelir, yolumu kesmeden çıkarsın önüme
yıllardır beklediğim sözleri söylersin
ve artık beklemediklerimi
erkekçe sesin saçlarımı uçuşturur
tanıdık bir meltem gibi
işte o gün sana kapımı açarım tsargo
yoksul kalmış olsan da o gün veririm sana
yatağımda oturma hakkını

kentin gözleri kapandığında
uykudan uyanır düşlerimiz
bir dünya, ötekini kovar
bir dünya ötekinin mirasına konar
kendi gürültülerini
kendi ışıklarını
kendi yalanlarını getirir

çiçekler bulmalıydım sana vermek için

ansızın dağılıp gitti düş
gece, şafağın kıyısına attı
düşün cansız gövdesini
denizde kaybolmuş bir denizci gibi
o zaman uzaklaştı tsargo

serserinin biriyim ben
katilim
ne var ki, savaş zamanı ulusun
kötü çocuklarına işi düşer
serserilerine, katillerine işi düşer
onun elleri temiz kalsın diye
ellerini kirletecek birileri gerekir

kimi zaman öğütlerle doludur düşlerimiz
sanki ölü akrabaların bilgeliğini getirirler bize

her soru bir yanıtı hak eder

tanrı, yanında bir kullanma kılavuzuyla
ipeklere sarıp göndermedi oğlumu bana
bir gelecek, bir geçmiş ve gündelik yaşam
bulmak zorundaydım ben ona

ama yazgının ettiğinden fazla
işkence etmek istemiyorum sana

canavar falan değildi eskiden
ipsizin, zavallının biriydi
insanların en iyisi olacağa benzemiyordu
ama en kötüsü de olmayabilirdi
sonra şu savaş çıktı
o yıl, yeniden doğduklarını sandı genç erkekler
kuralsız, yasasız, sanki özgürdüler
sokakların, yasaların, gecelerin efendisi gibi
kadınların efendisi gibi gördüler kendilerini
ölüm dağıtıcısı gibi gördüler

önce ben yaralarım
beni yaralayacak olanı

kanım, kanımız, onun kanı
nasıl da aldatıcı bu sözler
nasıl da kirletiyor insanı bu sözler
erdemler yakıştırıyoruz kana, eğilimler
hatta kanılar, sözler:
"kanım şöyle diyor bana"
"kanım şunu emrediyor"
kanın sana hiçbir şey söylemez yonas
ne ses çıkarır, ne bağırır, ne bir şey anımsar
sana vereceği bir buyruk da yoktur
yapman gerektiğini sandığın bir şey varsa yap
ama gelip bir daha kanından söz etme bana

insanın bilmek istemeyeceği
o kadar çok şey var ki

suçlarının cezasını çekmeye razı olman
seni bir suçsuza dönüştürmez
ölmeye razı olman
sana yaşama hakkı vermez

eskiden benim yurdumdu gece
şimdiyse zindanım
nereye gitsem, onun duvarlarına
soğuk parmaklıklarına çarpıyorum
ölümü arzulamaya başladım sonunda
ama ölüm, ölüm.. beni arzulamıyor sanırım