29.2.16

uzun lafın kısası

bertolt brecht: dünyayı kurtarmaya bir tek iyi insan yeter.

erich fromm: bir özgürlük eğilimi olarak başkaldırma eylemi mantığın başlangıcıdır.

hakan günday: dengesizlik, gerçek duygusunun ve gerçeğin tek kapısıdır. dengeyle hiçbir yere varılmaz. ancak düşmeyi bilenler köprüden karşıya yüzülerek de geçilebileceğini öğrenir.

jaroslav hasek: büyük dönemler, büyük insanlar yaratır.

alexandre dumas: idam sehpasının ilk basamağında ölüm tüm yaşam boyunca taşıdığınız maskeyi atar ve gerçek yüzünüz ortaya çıkar.

kierkegaard: kadın doğası kendini direniş biçiminde gösteren bir teslimiyettir.

andre malraux: şeytan, meclislerden çok, cemaatlerden hoşlanır.

choderlos de laclos: açılıp bilinmesini istemediği bir sırrı olmayan tek bir insan yoktur.

maya angelou: insanlar söylediklerinizi ya da yaptıklarınızı unutur; ama onlara neler hissettirdiğinizi asla unutmaz.

orson welles: bazı insanlar yaralarını saklamaya çalışır, bazıları da göstermeye meraklıdır.

sabahattin ali: bu ölü toprakların üstünde hiçbir şey ölmek ve öldürmek kadar kolay değildir.

voltairine de cleyre: ifade özgürlüğü, başkalarının duymak istemediklerini söyleme özgürlüğü anlamına gelmiyorsa hiçbir şey ifade etmez.

14.2.16

divan

irvin yalom

kimsenin seyretmediği bir hayat yaşamaktan kötüsü olamaz.

saf, benimsemeye dayalı, karşılıklı, eşit bir ilişki, ruhu kurtaran bir şeydir ve şifa bulmak için elimizde tuttuğumuz en büyük kudrettir.

alzheimer'ın iki faydası vardır: eski dostların yeni birer dost olur ve bir de kendi paskalya yumurtalarını kendin saklayabilirsin.

benim tekniğim, her türlü tekniği bir yana bırakmaktır. benim tekniğim, doğruyu söylemektir.

kesinlik, bilgi ile ters orantılıdır.

çekici bir kadına sarılmaktan hoşlanmayacağım gün geldiğinde, cenaze levazımatçısına haber vermenin vakti de gelmiş demektir.

hasta senin kitabından alıntı yaparak sana direnirse boku yediğinin resmidir.

süreç, terapistin boynundaki muskadır, açmaz durumlarda daima etkili olmuştur. terapistin en güçlü meslek sırrıdır o; terapistle konuşmayı, yakın bir arkadaşla konuşmaktan daha etkili kılan yegane usuldür.

değer ile kalıcılığı birbirine karıştırmak nihilizme çıkar.

bir yakınını kaybetmenin acısını yaşamayacak kimse yoktur. evrensel nitelik taşıyan yegane psikolojik sorundur bu.

acılı zamanlarda acı reçeteler yazılır.

bağımsız bir hastayla çalışırken alacağın ödül isyandır, minnet değil.

düşünerek geçirdikleri zamana karşılık fatura kesen tek meslek grubu avukatlardır.

ameliyat başarılı geçti, yalnız.. hasta öldü.

amacınız öyle bir hayat sürmek olmalı ki, bundan beş yıl sonra dönüp geriye baktığınızda pişmanlık duymamalısınız.

satranç da hayat gibi: oyun bitince bütün taşlar aynı kutuya konuluyor.

13.2.16

din

paul henri d'holbach: din, insan türünün özgürlüğüne, mutluluğuna ve erincine karşı sahtekarların kurduğu bir birliktir.

ernest renan: biz ancak bir gölgenin gölgesinde, boş bir vazonun çiçek kokusunu duyarak yaşıyoruz.

schopenhauer: her şey dinin yanında: vahiy, kehanetler, hükümetin koruması, en yüksek değer ve tanınmışlık. ve hepsinden öte, doktrinlerini çocukluğun körpe çağında zihne kazıma, dolayısıyla neredeyse doğuştan gelen fikirler gibi görülmelerini sağlama şeklindeki paha biçilmez ayrıcalık.

albert bayet / jean jaures: en zayıf durumda oldukları yerde zulüm görenler en güçlü oldukları yerde zulmederler.

quintus ennius: tanrıların varlığına inanıyorum ve onları her zaman destekliyorum; ancak tanrıların insanlarla uğraşmadığı kanısındayım. çünkü öyle olsaydı, iyi insanlar mutlu, kötüleri mutsuz olurlardı hayatta; oysa hep tersinin gerçekleştiği görülüyor.

jean jaures: geçmişe onur vermenin ve saygı duymanın gerçek yolu, uzun bir hayaletler zinciri seyretmek üzere canlılığı kalmamış yıllara yüzünü dönmek değildir. geçmişe saygının tek yolu, geçmişte çalışan canlı güçleri geleceğe doğru sürdürmektir.

10.2.16

aşk paradoksu

pascal bruckner

aşkın mucizesi, dünyayı sizi büyüleyen bir varlığın etrafına sıkıştırmaktır.

aşkın her şekli, ne kadar uyumlu olursa olsun, içinde bir dram ya da gizli bir kaba güldürü barındırır. en namuslu insanın yapısında her zaman iğrenç bir varlığa dönüşüverme eğilimi vardır.

aşkta klişelerin en kötüsü, klişelerden kaçmaya çalışmaktır.

çift demek, sitemlerin sermayeye dönüştürülmesi ve her birinin diğerine bu sermayeyi faiziyle ödetmesi demektir.

aşk, yalnızca serbest bireylerden oluşan bir toplumda serbesttir.

genç kadınlar ve genç erkekler birbirlerine karışmış halde harikadırlar. her biri, diğerlerini gölgelemek şöyle dursun, onları muhteşemleştirir.

sizi seven varlıklardan sakınmanız gerekir; çünkü onlar aynı zamanda en berbat düşmanlarınızdır.

aşk her zaman sevimli değildir, adaletle veya eşitlikle bağdaşmaz, feodal bir tutkudur, antidemokratiktir.

kadınlar genellikle yanında güzel kadın bulunan erkekleri arzularlar. isterse çirkin ve küstah olsunlar, yanlarında güzel bir kadının bulunması bu erkeklere hemen kıyaslanamaz bir değer katar.

8.2.16

kumların kadını

abe kobo

bilinmemek var olmamakla eşdeğerdir; olduğu yerde çürüyen bir mücevher gibi.

yirmi yaşındaki erkekler düşüncelerle tahrik olurlar. kırk yaşındaki erkekler ise derilerinin yüzeyiyle tahriki hisseder. fakat otuz yaşındaki bir erkek için en tehlikeli şey bir kadının siluet haline gelmesidir.


yalnızlık, hayal peşinde koşup da doyurulmamış susuzluktur.


yaşam sadece önemli olaylardan ibaret olsa, gelişigüzel el sürülemeyecek, narin bir sırça köşk olur. ancak gündelik yaşam tam da gazete başlıklarındaki gibidir. bu yüzden herkes, anlamsız olduğunu bile bile, pergelin ucunu kendi evine yerleştirerek ilgi alanını çizer.


insanın gözünü alan bir güneşle süslenmiş yaz, eninde sonunda romanlarda ya da filmlerde olan bir şeydir. gerçekte olansa, mürekkep kokan gazetenin siyaset sayfasını altına serip uzanmış kendi halindeki sıradan halkın pazar günüdür.


yaşamın anlamını sakatlayan bir eğitim sistemi hakkında ciddi şüphelerim var. olmayan bir şeyin var olduğuna inandırmaya çalışan ütopya eğitimi.


yazar olmak istemek, kukla oynatıcısı olup kendini kuklalardan ayırmayı amaçlayan bir egoizmden başka bir şey değildir.


medeniyet düzeyi yüksekliğinin, insanların derilerinin temizliği ile doğru orantılı olduğunu söyleyenler vardır. eğer insanlarda ruh varsa büyük olasılıkla deride gizlidir.


nişan ya da rozet sahibi olma isteği, insanın inanamadığı rüyayı görmeye başladığı zamanlarda doğar.


her nasılsa çoğu kadın, bacaklarını aralamak için, melodramlarda olduğu gibi, karşısındakine kendi değerini belirtmesi gerektiğini sanır. fakat neredeyse zavallılığa kaçan bu masum yanılgı, aslında kadınları tek yönlü bir ruhsal tacizin kurbanları haline getiren en önemli etkendir.


sabır yenilgi değildir. aksine, sabretmek yenilgi olarak algılandığında yenilgi başlar.

7.2.16

natalie

balzac

isteğine boyun eğiyorum. bizi bizim kendisini sevdiğimiz ölçüde sevmeyen kadının bir ayrıcalığı vardır; ikide bir sağduyu kurallarını unutturur bize. alınlarınızda bir kırışık belirdiğini görmemek, en ufak bir isteğinizi geri çevirdiğimiz zaman kederleniveren dudaklarınızdaki somurtkan anlatımı dağıtmak için uzaklıkları mucizemsi bir biçimde aşar, kanımızı akıtır, geleceğimizi harcarız. bugün de geçmişimi istiyorsun, işte al. yalnız şunu iyi bil, natalie: isteğini yerine getirmekle hiç mi hiç hoşlanmadığım bir şeyi yapmak zorunda kaldım.

insan kalma alıştırmaları

atilla atalay

öncesi var da, nasıldı tam bilmiyorum.

olan şu ki: üç adam delirtici kırmızılıkta perdeleri içeriye gün ışığı sızdırmayan mağara gibi bir eve sığınmış, dışardaki hayatın dinmesini bekliyorduk. işsizdik. hayatın orasına burasına cv'ler yazıp yolluyorduk. cv'nin türkçesi tam olarak nedir bilmiyorum. çünkü isteyenler "cv" diye istiyordu hayatımızı. bildiğimiz bilgisayar dillerini, çalıştığımız yerleri, hayırlısıyla mezun olduğumuz okulları ingilizce olarak kağıda dökerken radyoda aydın dolaylarından "koca arap zeybeği" çalıyordu. sigara içtiğimizi gizliyorduk, ingilizcemizin esasen "elleme körolası arap uykularda adam vurulmaz" cümlesini çevirmeye yetmediğinden asla söz etmiyor, niyeyse istedikleri vesikalık fotoğraflarımızı cv'lere iliştirirken gözlerimizdeki yorgun çaresizliği okumalarından korkuyorduk.

"bu bir oyun naslolsa, niye bu kadar ciddiye alıyoruz ki" diyordu erdem. hep sarhoştu. "bakma sen, üşütmüşler, asıl bunların yapmaya işi yok, 'eleman arıyoruz' diye çağırıp sizlerle kafa buluyolar."

birkaç ay öncesine kadar hiç ağzına bile sürmemişken şimdi milyon tane sigara içiyor, kırmızı perdeler hariç evin her tarafında delikler bırakıyordu. bir iş görüşmesinde insan kaynakları bölüm başkanı bişey hanım'ı, hiç sigara içmediğine, üzerindeki sigara yanığını o an fark ettiği kravatı kardeşinden ödünç aldığına inandıramamış, dönüşte kravata işemiş ve hayatının ilk sigarasını yakmıştı. hep öfkeliydi.

"neden oturup da kim olduğumuzu; hatta kim olmadığımızı anlatmaya çalışıyoruz ki" diyordu. "hiç kimse değiliz hemşerim. dinlemiyorsunuz bile, yavşaksınız. onlar da 'biz eleman aramıyoruz, yavşak arıyoruz zaten. okuduğunuz tüm kitapları bi tarafınıza sokun, biz sizi ararız, çok beklersiniz' diye cevap maili yazsın, bitsin."

sonra hızını alamıyor, "24 ocak, 5 nisan, kara perşembe, mor cuma, deprem, hortum" gelmiş geçmiş cümle krizleri neden sonuç ilişkisiyle açıklıyor, sektörel ve konjonktürel bazda irdeliyor; hatta üstüne "insan eşref-i mahlukattır derdi babam" diye başlayan 150 mısralık şiiri ezberden okuyordu. hep sarhoştu erdem. ve hep aslında sarhoş olmadığını kanıtlamak için bize ve kendisine böyle bilgi-bellek gösterileri yapıyordu. masanın üstü ayılınca okumak için kendine yazdığı notlarla doluydu. bir tanesini bile okusanız, kendi bulduğunuz işi hiç düşünmeden ona verirdiniz.

delice sessizdi orhan. ve delice ayık. ya da uykusuzlukla sarhoş oluyordu, bilmiyorum. hiçbir zaman uyku değil ama sürekli bir mahmurluk, bir "hata mesajı"yla yüklü gözlerle dolaşıyor, başka dilde yalnızlık şarkıları dinlerken kafasını bilgisayara sokuyordu. ekran başında oturmaktan yorulunca sandalyeye bir kuş gibi tüneyip oturan yerlerini dinlendiriyor, ellerini klavyeden, gözünü ekrandan ayırmadan bir ayağıyla diğer ayağındaki çorabı çıkarabiliyordu. sanki, günün birinde ekranda bizim göremeyeceğimiz bir pencerenin açılmasını bekliyordu orhan. o pencereden içeri süzülecek ve artık bir "windows uygulaması" olarak yaşamını sürdürecekti.

ben ise uzaylılar tarafından kurtarılmayı bekliyordum. bir üst medeniyet gelecek, bizi manyak eden bu şizofren kültürün ağzını yırtacak, tek harekette cümle windows uygulamalarından çıkıp televizyonları camdan atacaktı. soran olursa böyle diyordum. gerçi şimdiye kadar böyle derinlemesine bir soru soran olmamıştı.

"eee, okul da bitti. nerde çalışıyon sen şimdik? nikah, nişan öyle bir şey var mı?"

bıkıp usanmadan bunu soruyorlardı. ne sorsunlardı ki peki? bu küçük, sevimli bir ilgi cümleciğiydi. binin üzerinde duyunca, tuhaf sosyolojik hesaplara giriyordun. herkeste bir bunalım, bir yırtma arayışı vardı, herkesin çevresinde senin benim gibi allah'a cv yazası gelmiş bir genç nüfus dolanıyordu. sana sordukları sorularla kendi durumlarını tartıyor olabilirler miydi?

"iyi iyi, bak numan beylerin oğlu da daha iş bulamamış... nurşizaanımların kızı da 28 yaşına geldi, yetmiş sekizli miydi, yok kız yetmiş dörtlü... bührek beylerin oğlu da sürtüyo, kendini içkiye vurmuş, kafayı bilgisayara sokmuş bıdı bıdı.."

yok ama. bu trilyon yıllık mahalle karısı iştahından başka bişeydi artık. mahalle karılarıyla vır vır yiyerek beyinlerini haşlak yumurtaya çevirdikleri bezgin kocaları öz evlatlarına bu cümleleri bıçak gibi soktuklarının farkına varsınlardı. neydi lan, ölelim miydi?

yok be yavrum, hangi anne baba evladının kötülüğünü isterdi ki? fakat kötü oluyordunuz işte. her seferinde kendinizi daha bir başarısız, işe yaramaz ve çaresiz hissediyordunuz.

bazen bir bardak şefkatli çayla gelirlerdi, aslında "eve elektrik yazmasın" diye loş olan ininize, eşek kadar adamken annenizin gizliden koyduğu baba parası bulurdunuz cebinizde. işte o zaman en ağır bıçak yarasını alıp yorgun düşer uyurdunuz. soba sönerdi, elektrik saati fır fır dönmeyi bırakırdı; insan, en az uyurken yük olurdu.

aslında kurtuluş’taki o eve bir günlüğüne gitmiştim. galiba o gün kırmızı perdeler açıktı. ama orhan'ın "biz bu evden çıkamıyoruz" dediğini adım gibi hatırlıyorum. erdem sızmış, yerdeki halının üzerinde boylu boyunca yatıyordu. bakkal çakkal telefonla eve geliyomuş. anne şefkatiyle onlara sahip çıkan bir şeyden söz ediyormuş gibi "eh, internet de var işte" demişti. bir şeyler daha konuşuyorduk, erdem yattığı yerden tuhaf hırıltılar çıkardı, orhan bana sarfettiği cümleyi hiç bölmeden kanepeden kalkıp yerde yüzükoyun yatan abisini çevirdi, şöyle bir yüzüne baktı, sonra yine ters çevirip bıraktı.

"sızınca böyle yatması daha iyi" dedi. "öbür türlü kendi kusmuğuyla boğulma tehlikesi var."

belki o dakika gitsem giderdim, kurtuluş’taki kırmızı perdeli evden. erdem’i o halde görünce, az daha yürüyüp her geçen gün giderek incelip alçalan bir duvarın öbür tarafına kolayca geçivermekten korkmuştum. ama gidemedim. bilmiyorum, belki o evdeki hiç kimsenin bana bir şey söyleyemeyecek olmasından, belki, "kaybolayım artık" diye. uyudum işte orda, o duvarın dibinde.

6.2.16

politika ve propaganda

jean-marie domenach

karşıtın zayıf noktasını bulup kullanmak her türlü karşı propagandanın temel kuralıdır.

adolf hitler: her türlü propaganda, düşünce düzeyini seslendiği kişilerin en kalın kafalısının anlama yeteneğine göre ayarlamalıdır. düşünce düzeyi ne kadar aşağı olursa, inandıracağı insan kitlesi o kadar geniş olur.

paul valery: politika, insanların kendilerini ilgilendiren işlere karışmalarını önleme sanatıdır.

özgürlük öğretilmez; ama eğitim özgürlüğe hazırlar. bütün insan değerleri gibi özgürlük de ancak edinilmiş bir alışkanlıklar temeli üzerinde doğru dürüst işleyebilir.

adolf hitler: propaganda iktidarı elde tutmamızı sağladı; dünyayı fethetme olanağını da bize gene propaganda verecek.

napolyon: haklı olmak için, iyi olanı yapmak yetmez; bir de yönetilenlerin buna inanmaları gerekir. güç, kamuoyuna dayanır. hükümet dediğimiz nedir? kamuoyunu kendinden yana çekememişse, hiçbir şey.

propaganda, toplumun görüş ve davranışını, kişilerin belirli bir görüşü, belirli bir davranışını benimsemelerini sağlayacak biçimde etkileme girişimidir.

hegel: gazete okumak yeni insanın sabah duasıdır.

joseph goebbels: propaganda yapmak, her yerde, hatta tramvayda bile düşüncelerden söz etmektir. propaganda, çeşitleriyle de, durumlara uymadaki esnekliğiyle de, etkileriyle de sınırsızdır.

iyi bir propagandanın ilk koşulu, belli başlı izlekleri bıkıp usanmadan yinelemektir. goebbels, eğlenircesine, "katolik kilisesi 2000 yıldır hep aynı şeyi yinelediği için ayakta duruyor; nasyonal-sosyalist devlet de tıpkı onun gibi davranmalıdır" diyordu. 

walter lippmann: önder politikacı ilkin halkın başta gelen duygusuna sığınır. önemli olan, söz yoluyla, duygusal çağrışımlar yoluyla, sunulan programı halkta kendini göstermiş olan ilkel tutuma bağlamaktır.

adolf hitler: en utanmazsa yalanlar da izler bırakır, hiçe indirgenmiş olsa bile. yalan söyleme sanatının ustası olarak tanınmış olan ve onu kusursuzlaştırmak için çalışmalarını sürdüren herkesin bildiği bir gerçektir bu.

propaganda, kendi kendilerine, kendi iç çağrılarına, kendi geleceklerine inanan toplumların doğal bir belirmesidir.

5.2.16

türkiye'de hukukçu olmak

uğur mumcu

hukukçu, bozuk düzenin çarklarına yine bu düzenin kurallarıyla karşı çıkan adamdır çağımızda. emekten ve emekçiden yana bir hukukçunun çabasıdır çağdaş hukuka kişilik veren. eskimiş kuralların yosun tutmuş kavramlarını emekçi sınıf için kullanabilen adamın hukukçuluğudur önemli olan. doğadaki ve düzendeki eşitsizliği giderebilmenin olanaklarını da vermektedir hukuk bir ölçüde.

bunun için, hukukçu olmanın bir sorumluluğu vardır türkiye'de de. "bir toplumda bir kişi haksızlığa uğruyorsa, bu haksızlık bütün topluma karşı yapılmıştır." diyen adamdır hukukçu. bir ozan, "halkın ekmeğidir adalet." diyor. [brecht] halka bu ekmeği en taze biçimde ve eşitçe verenlerdir hukukçular.

bir olağanüstü dönemde, ezilmek istenen adamların yanında yer alabilen; baskıya, sömürüye, işkenceye karşı çıkabilen hukukçulardır mesleklerine onur katanlar.

baskı döneminde, vicdanlarının emirlerini dinleyerek, başbakanların, bakanların emirlerini ellerinin tersiyle itebilenlerdir gerçek hukukçular.

sınav, yalnız hukuk fakültesinde olmuyor. sınavın büyüğü, bilgi, yetenek ve kişilik isteyeni hukuk fakültelerinin dışında gerçekleşiyor.

nice hukuk profesörleri vardır ki birer orta çağ celladı gibi, darağaçlarına yağlı ipler hazırlamışlardır. onlar, yirminci yüzyılın inanç sınavlarında, her gün yeniden sınıfta kalmaktadırlar.

bir sınav ki, sorularını tarih sorar, notunu halk verir.

4.2.16

yolda

jack kerouac

hayat kutsaldır ve her anı değerlidir.

hayata babamızın çatısı altında her şeye inanan tatlı bir çocuk olarak başladığımız doğru değil mi? sonra lanetlenmiş, sefil, zavallı, kör ve çıplak olduğunuzu anlarsınız; ıstırap veren korkunç bir hortlak simasıyla kabus gibi bir hayatı tüyleriniz ürpererek yaşamaya başlarsınız.

kağıt amerika'nın doğduğu yer. bir metro girişine dikildim, yerde şöyle güzel uzun bir izmarit bulup alabilmek için tüm cesaretimi toplamaya çalışıyordum; ama ne zaman bir izmarit görüp eğildiysem, dışarı fırlayan korkunç kalabalık yüzünden gözden kaybettim ve sonunda o izmarit hep ezildi.

yıllardır evleneceğim kadını arıyordum. ne tip bir eş olur bu acaba, sorusunu kendime sormadan görüştüğüm bir kız olmamıştı hiç. dean ile marylou'ya lucille'den bahsettim. lucille onun hakkındaki her şeyi öğrenmek ve onunla tanışmak istedi. "bir kızla evlenmek istiyorum ben" dedim onlara. "böylece, ikimiz de yaşlanana kadar ruhum yanında huzur bulur. bu hayat böyle geçmez, bu çılgınlıkla -böyle nerde akşam orda sabah dolaşmamızla. bir yerlere gidip bir şeyler bulmak zorundayız."

bir şey, birisi, bir ruh, hayat çölünden geçerken takip ediyordu hepimizi, cennete ulaşmadan yakalanmaya mahkumduk. doğal olarak şimdi geriye bakıp düşündüğümde görüyorum ki, ölümden başka bir şey değildi o: ölüm cennetten önce ele geçirecek bizi. yaşarken özlemini duyduğumuz, iç çekip figan etmemize neden olan, her çeşit tatlı bulantıya katlanmamızı sağlayan şey, muhtemelen ana rahminde yaşadığımız ve kabul etmeye yanaşmasak daancak ölümde tekrarlanabilecek yitik bir mutluluğun anımsanışıdır.

orgon akümülatörü bir insanın içine bir iskemle koyup oturabileceği büyüklükte alelade bir kutudur. bir kat tahta, bir kat metal ve bir kat tahta daha: bu düzenek atmosferden orgon toplayıp uzunca bir süre alıkoyar ve insan bedeninin normalden daha fazla orgon absorbe etmesini sağlar. wilhelm reich'a göre orgonlar, yaşam ilkesinin titreşimli atmosferik atomlarıdır. insanlar orgonları tükendiği için kanser olur.

eski püskü bavullarımız gene kaldırıma yığılmıştı; daha gidecek çok yol vardı önümüzde. ama önemli değildi; çünkü yol hayattır.

insanların dünyasında adsız olmak cennette ünlü olmaktan iyidir. cennet nedir ki zaten? yeryüzü nedir? hepsi zihnimizde.

serbest bırakılmasına az kalmış olan mahkumun lafı döndürüp dolaştırıp tahliyesine getirmesi, diğerlerinin daha yatmak zorunda olduklarını ima eder. biz de gırtlağını sıkıp "bana ima etme" deriz ona. fena şeydir ima etmek.

kızlar

james joyce

her oğlanın bir küçük sevgilisi vardır.

genç adamlar yakınlarda bir genç kız olduğunu bilmekten hoşlanırlar.

karısını kendi zevkler listesinden öylesine kesinlikle silmişti ki bir başkasının kadına ilgi duyacağından kuşkulanmıyordu.

"acelem yok. beklesinler biraz. kendimi tek bir kadına bağlamaktan hoşlanmıyorum, anlıyor musun?" ağzıyla bir şey tadar gibi yaptı, yüzünü buruşturdu. "bayatlar sonra." dedi.

insan iç yüzünü bilirse kızların göründükleri kadar iyi olmadığını anlar.

rüzgârlar sustu ve akşamın kasveti durgun, zephyr bile kıpırdamıyor koruda, margaret'imin mezarında ben durmuşum çiçekler serperek sevdiğim tozlara.

3.2.16

özgürlük

desiderius erasmus

özgür ve ön yargısız bir kafanın hiç kimseye aldırmaksızın elini değdirdiği her şey, artık çoktan eskimiş tasarımların kafesinde yaşayan bir dünya için yepyeni bir görünüm kazanır. çünkü bağımsız düşünebilen kişi, aynı zamanda başkaları için de en iyi ve en destekleyici biçimde düşünmüş olur.

bütün tutkuların kaderi günün birinde gevşemektir; her türlü bağnazlığın varabileceği nokta, günün birinde kendi başını yemektir. akıl ise beklemeyi ve direnmeyi bilir. kimi zaman, çevresindekiler sarhoşluk içerisinde tozuttuklarında susmak zorunda kalır. ama kendi sesini duyuracağı günün de geleceğini bilir; çünkü hep gelmiştir.

geniş bir dünya görüşünü, aydın yürekliliği temel alan her hümanist idealin kaderi, yalnızca tinsel-aristokrat bir ideal olarak kalmak, ender kişilerce benimsenmek ve bunlar tarafından bir miras gibi ruhlardan ruhlara, kuşaktan kuşağa aktarılmaktır; fakat öte yandan gelecekte bütün insanlığın kader birliği yapacağına olan bu inanç hiçbir zaman, en karışık dönemlerde bile tümüyle gücünü yitirmeyecektir.

insan ruhunun kendi yaşam alanından yola çıkarak bütün insanlığa bulunduğu atıflar, tekil insana kendi gücü üzerinde bir güç kazanma olanağını armağan eder. insanlar ve toplumlar, gerçek ve kutsal ölçütlerini ancak kişilerüstü ve gerçekleştirilmesi neredeyse olanaksız ideallerin evreninde bulabilirler.

savaşın en büyük yükü, bu savaşın hiç ilgilendirmediği kişilerin sırtına biner ve savaşta herhangi bir başarı söz konusu olsa bile, taraflardan birinin mutluluğu, öteki tarafın zararı ve yıkımı demektir.

özgür yaşanmışsa, özgür ölünmelidir! özgür ve sıradan giysiler içinde, hiçbir işaret takmaksızın ve bu dünyanın sunacağı tüm onurlandırmalardan uzak, bütün yalnızlar gibi özgür ve bütün özgür insanlar gibi yalnız ölmek.

2.2.16

büyük saat

turgut uyar



nasıl yaşanıyor bu vesayetli dünyada
hangi çılgınlar nasıl dayanıyor buna

ey bilene bilene tükenen bıçak
bir şeyler yap
eskimeden gökyüzünün kutlu maviliği

öyle sanıyorum her şey biter
bir doğurgan hücre ve
bir yanlışlık kalır daima

belki bir kuruntudur yaralayan kalbimi
her insan bir uyumsuzluktur ölü olmadıkça

herkes ne zaman ölür
elbet
gülünün solduğu akşam

aşk bir sonbahar kimliğinde
sürdürüyor egemenliğini
birden bir bakıyoruz ki
her şey yerli yerinde

-deniz bir özdeyiştir, az kullanılır-

her zaman yazılır aşk şiiri
çünkü aşk yazılgandır
ve her zaman ortada
pazar perşembe cuma

kışsa
zordur bir yazı anlamak

şurda ayağımızın dibinde
oturan bir şeydi yaşamak

evet önümüz bahardır biliyorum
leylaklar açacak biliyorum
kiraz da çıkacak yakında
iyi şeyler söylemek de gerek biliyorum
sevgilim güzelim birtanem biliyorum da
şimdilik bağışla

sen benim sahiliğimsin

fragmanlar

pascal mercier

.. hayatımın o noktasında bir kez daha durmak ve beni şimdi olduğum kişi yapan yöne değil de bambaşka bir yöne sapabilmek için duyduğum düşsel, heyecan dolu arzu.. bir kez daha ılık yosunların üzerinde oturmak, elimde kasketimi tutmak -zamanın içinde kendimin gerisine yolculuk edebilmek ve kendimi, yani yaşananlar tarafından damgalanan kişiyi de bu yolculuğa götürmek gibi mantığa aykırı bir arzu.

ötekinin suçu, gelişimde ortak adımlar, paylaşılan acı, paylaşılan sevinç, ölümlüler arasındaki dayanışma, görüş birliği, dışarıya karşı ortak mücadele, ortak güçler ve zayıflıklar, yakınlık ihtiyacının paylaşılması, zevk birliği, nefret birliği, paylaşılan sırlar, paylaşılan fanteziler, hayaller, paylaşılan hayranlık, paylaşılan mizah, paylaşılan kahramanlar, ortak alınan kararlar, ortak başarılar, başarısızlıklar, zaferler, yenilgiler, paylaşılan hayal kırıklıkları, ortak hatalar..

şu anda, onun yakında öleceği haberini alsalardı, onları neyin korkutacağı açık, basit ve tartışmasız değil miydi? uykusunu almamış suratımı sabah güneşine tuttum ve şöyle düşündüm: hayatlarının malzemesinden daha çok şey elde etmeyi istiyorlar, bu hayat ne kadar kolay ya da müşkül, ne kadar yoksul ya da zengin olursa olsun. mevcut olmayacak hayatı, sonları geldikten sonra artık özleyemeyecek olsalar da ve bunu bilseler de, bu hayatın sona ermesini istemiyorlar.

giriş merdiveninin ılık yosunlarının üzerine oturup babamın buyurgan arzusunu düşündüm, doktor olmalıydım, yani babam gibi insanları acılarından kurtarmayı beceren biri. gösterdiği güven için babamı seviyor, dokunaklı arzusuyla üzerime yüklediği ağır yük yüzünden lanet ediyordum.

incil'deki güçlü sözleri okumak istiyorum. onlardaki şiirin gerçek dışı gücüne ihtiyacım var. dua eden insanları seviyorum. onları görmeye ihtiyaç duyuyorum. yüzeysel ve düşüncesiz olanın sinsi zehrine karşı onlara ihtiyacım var.

bana baktı ve yüzünde uyanık yaşanan hayatın geniş bozkırından gelen bir gülümseme belirdi.

.. yaptığımız ve yaşadığımız her şeyde, sürüklenen kumlar olduğumuzu anladığımızda..