12.06.2022
jurnal
hayat yaşanmaya değmez.
yaşamak yaralanmaktır.
ben ışık arayan, aydınlanmak ve aydınlatmak isteyen bir insanım. politikanın kurtarıcılığına inanmıyorum.
yaratanın her şeyi güzel yarattığına kurbağalar bile güler.
avam için din, kendi gibi düşünmeyeni yok etmek hürriyetidir. ateizm, allah'a inanmamak değil, avamın inançlarını paylaşmamaktır.
vücudumuzu aşmak, ben'in dar ve sevimsiz geometrisinin ötesine geçmek, sonsuza yönelmek, bir insana sarılmak, hatıralarda yaşamak: işte aşkın, dinin ve kahramanlığın kaynakları. bir kısım insanlarsa kendilerini aşarlar ve kendilerini feda etmesini bilirler, bir fikre, bir davaya adarlar kendilerini, anıta, olaya, kitaba dönüşürler; ruhları ışık ve sevgi kaynağıdır; ruhları doğa gibi devamlı verimlidir ve doğa gibi ölümsüzdür.
insan, iltifata susuzdur.
spinoza'nın bir sözü beni sık sık düşündürür: "havaya fırlatılan taş konuşabilseydi, mutlaka kendi arzusuyla yolculuğa çıktığını söylerdi."
kin sevgiden daha vefalıdır.
aryalı akıncıların zincire vurduğu siyah derililer fatihlerinden çok daha medeni idiler. kuzeyli barbarlar, yırtıcı sürüler halinde, sulhçu ve ilerici kavimlerin mezarcısı olmuşlardır. yani kaba kuvvet, mızrak veya kılıç munisleşen, incelen, olgunlaşan insanı yenmiştir. tarih, galiplerin yazdığı bir kitaptır. zafer, arkasından bıçaklanan masum düşmanların cesetleri üzerine atılan yapma çiçeklerden bir çelenktir.
medeniyetler ancak intihar etmek suretiyle ölürler.
kızıl şal görmüş ispanyol boğası gibi, her düşünceye ve her düşünene saldırmak. bu canım memleket, bu yüzden bir cüzzamlılar ülkesidir. fikir hürriyeti ya bütün olarak müdafaa edilir, ya edilmez. zındık olun, dindar olun ama düşünün, insanı öldüren kanser kayıtsızlıktır.
hayatımıza salgı bezlerimiz hükmediyor. şuurun karanlık bölgelerinden yükselen çığlıkları susturamıyoruz. çığlık homurtu oluyor nihayet. homurtu uğultuya inkılap ediyor.
ıstırap ya kelimede ebedileşir ya sükûtta.
saint-augustin kendini kırkından sonra tanrıya vakfedebildi. muhammet haticet-ül kübra ile geçirdiği yılların acısını torunu yerindeki ayşe'nin kollarında çıkardı. balzac kendisine aşkı ve hayatı öğreten mme de bernier'nin içli ve fedakar sevgisinden "amour strangulatoire" diye bahseder.
tanzimat neslinin en büyük hizmeti, türk nesrini yaratmasıdır.
şuurun kaderi, biyolojiğin umurunda değildir. külçe gibi, leş gibi yaşamak da yaşamaktır.
insansız has bahçe engizisyon zindanlarından daha kasvetlidir.
hürriyet rahatsız ediyor insanı. bir güvensizlik duygusu çöküyor içine. kendi başına karar vermek, yeni yeni durumlar karşısında davranışını tayin edebilmek, çok sıkıntılı bir iş. hür bir dünya tehlikelerle dolu. ancak tehlikeli bir hayata göğüs gerebilecek insanlar demokrasiye sevgi duyabilirler.
hürriyetler armut gibi kucağımıza düşmez.
"eğer pek yakınlarındaysan, birbirleriyle çekiştiklerini görürsün. bakarsın kimi şu partiden, kimi bu partiden. ama hele biraz uzaklaş, bir tepeye çık, tozu dumana katan bu süvarilerin topu birden sana bir tek toz bulutu, aynı toz bulutu halinde aynı olacaktır."
her büyük adam kucağında yaşadığı cemiyetin üvey evladıdır.
kitapların dışında yok insan, daha doğrusu kitaplarla kaynaştığı ölçüde insan, dışardaki. ben putperest değilim. kitaba tapmıyorum. içindeki ses, içindeki ışık, içindeki sevgi, içindeki ruh, içindeki çile, içindeki gözyaşı, içindeki aşk, içindeki tecrübe, içindeki tanrı çekiyor beni.
şehirler de, kadınlar gibi, fatihlerini beklerler.
karışıklık, mağara adamının insiyakları için tam bir kültür ortamıdır.
einstein'a "gravitation" hakkındaki formülünüz newton'unki kadar zarif ve sade değil diye takılmışlar. "hakikati belirtmek istiyorsanız zerafeti terzilere bırakın." demiş.
voltaire, "insan katır yükü ile ebediyete gidemez." diyor. saint-simon, "tımarhaneden kaçacaksın." diyor. ebediyetin yolu tımarhaneden geçer.
bir romancı çağını kucaklamak zorundadır.
büyük adamların yazdığı otobiyografiler şu üç tipten birine uyarmış eskiden (brandes böyle diyor): "bakın doğru yoldan nasıl uzaklaştım ve tekrar nasıl döndüm doğru yola" (saint augustin). "anlayın ne berbat adammışım ben, ama benden daha iyi olduğunu vehmedecek kabadayı nerde?" (rousseau). "şartlarda yardım edince bir deha nasıl gelişip serpiliyor, okuyun da görün." (goethe)
hiç kimse maziyi değiştirmeden anlatamaz, renan'a göre.
insanın keneden farkı, bir dava uğrunda fedakarlığı göze alabilmesindedir.
"ab uno disce omnes." yarası olmayan yaşar, yaratmaz. insan bazen kılıçla yontar hayalindeki dünyayı, bazen kalemle. gerçek aşklar da sessizdir. doyan, konuşmaz. yattığı kadınlarla övünen, o kadınlarla yatamayandır.
spinoza, "her hüzün bir parça fakirleşme, bir parça küçülmedir." diyor.
aşk dehanın büründüğü şekillerden biri. insanın dörtte üçü âşıkken belirir.
bizde kadın hâlâ esir pazarlarında satılan dişinin bütün ruh komplekslerini yaşamaktadır. hiçbir zaman kendisi değildir. erkeği eşya sanır, erkeği de kendini de.
türkiye'de fikir her zaman bir anakronizmdir.
rusya'da bir gazete çıkarma teşebbüsü suya düşünce, lenin çoluğunu çocuğunu memleketinde bırakarak almanya'ya kaçmıştır. yanına iki vagon halinde kütüphanesini almış, yer darlığından edebiyat kitaplarını bırakmış, yalnız bütün tecrübelerin toplu olduğunu söylediği "faust"u aldırmıştır. en sevdiği yer: "her nazariye soluktur aziz dost, canlı olan, taze olan hayatın ağacıdır."
bakışlarını iç dünyasına çeviren insan, şuurun mağarasında kendi gölgesiyle karşılaşır.
tarih mahkemesinin verdiği kararları çok defa hiciv infaz eder.
neyzen'deki tezatların psikopatolojik köklerini merak edenler "l'homme de genie'yi okusunlar. biz, coşkun zekasını alkol kadehlerinde boğan bu hasta ve kardeş şairin hatırasını daima şefkat ve sevgiyle anmakta devam edeceğiz.
saygı frak giymiş bir sevgiden başka nedir ki?
yazarın tek bir düşmanı vardır: bağnazlık. düşüncenin bütün huysuzluklarına, bütün hoyratlıklarına, bütün çılgınlıklarına selam!
stendhal'ın meşhur kristalizasyon-billurlaşma teorisinin kaynağı bu. billurlaştırmak, hayalin sevgiliye kendisinde olmayan vasıflar eklemesi ve onu süslemesi, güzelleştirmesidir. "hangi güzellik akla gelse hemen sevgilimize kondururuz."
inanmayan insanın, sevemeyen insanın, acıyamayan, kızamayan insanın köpek leşinden farkı yok.
machiavelli ile gandi, batıyla doğu. biri politikadan ahlakı kovar, öteki politikayı ahlaka kalbeder. muhammet, harp hiledir diyor. muhammet de realisttir. silahlı bir peygamber. şiddeti ortadan kaldırmak için şiddet. tarih bu yalanın insanlığa ne kadar pahalıya mal olduğunu bar bar bağırıyor. kan kanı, şiddet şiddeti doğurur. gayeyle vasıtalar bir bütündür. hiçbir gaye kötü vasıtaları meşrulaştırmaz.
buffon adında kayıtsız ve kaygusuz biri "deha uzun bir sabırdır." demiş.
faşizm, yani tehlikeli bir hayat, yani bir avuç insanın bütün kalabalığı uçurumdan zirveye kanatlandırması, yani bu uyuşuk, bu pelteleşmiş, bu erkekliğini kaybetmiş insanları kan ve ateş içinde eritip yeniden granitleştirmek. kafayı yerine oturtmak.
sosyalizmin en rezil tarafı, zaten kindar, zaten yırtıcı olan türk insanını türk insanına düşman etmesidir. sosyalizm iktisadi bir düzen olarak tartışılabilir belki. fakat bugünkü talepleri, bugünkü ifadesi, bugünkü kopukluğu içinde bir ihanet-i vataniyedir.
aşkın çiçekleri çabuk solar sevgilim.
yazarın tek düşmanı vardır: bağnazlık. düşüncenin bütün huysuzluklarına, bütün hoyratlıklarına, bütün çılgınlıklarına selam.
düşünmek, caddelerden keçi yollarına; çiğnenmemiş, sarp, dikenli keçi yollarına sapmaktır.
türk toplumunun sıfat-ı kaşifesi kadirşinaslıktır, türk toplumunun ve ölüme mahkum bütün kavimlerin.
hayat, girdapları ve zirveleriyle yaşanmaya layıktır.
19.04.2022
leninizm
marks'ın lenince yorumundan dünya şunları kazanmıştır: o yöntemle koca bir coğrafya parçasında, yıkılışıyla bile insanlığa engin deneyimler bırakmış ilk proleter sosyalist toplum kurulmuştur.çin'den, kore'den, çin hindi'nden afrika'ya, küba'ya, güney amerika ülkelerine, dünyanın hemen her köşesinde tüm devrimcilere esin kaynaklığı eden leninizmdir. sırasında o devrimlerin ilk destekçisi de, lenin'in kurduğu o ilk sosyalist ülke olmuştur.
devrimin ille de sanayi ülkelerindeki sınıf savaşlarıyla gelişmiş ülkelerde olacağı dogmasını aşarak dünyayı kuşatmış emperyalist zincirin zayıf halkasına saldıran ulusal bağımsızlık savaşlarıyla bağlantılı biçimde, dünyanın sanayice gelişmiş ülkelerinin dışında herhangi bir yerinde de başarıya ulaşabileceği savıyla tarihin bu aşamasındaki toplumsal devrimi de, onun ayrılmaz bağlaşığı anti-emperyalist ulusal kurtuluş savaşlarını da en doğru değerlendiren leninizm'dir.
yoksul, topraksız köylülüğün, köy emekçilerinin toplumsal devrimde işçi sınıfı yanında yer almalarını devrimin olmazsa olmaz koşullarından sayarak köylülüğün devrimdeki doğru yerini saptayan da leninizm'dir.
ikinci enternasyonalin kapitalist düzenle bütünleşmiş olan partileri, kanlı iki cihan savaşından sonra, iktidara geçtikleri ülkelerdeki emekçi halklara, gerçek sosyalist dünyadaki uygulamalardan ürküp yılmış burjuvazilerden koparabildikleri, göz boyama biçiminde bir iki düzeltmeden öte ne kazandırmışlardır? iktidarı bıraktıkları anda da, temelde değişmeden dönen kapitalist çark, -hele sovyetler birliği'nin dağılışından sonra- emekçilere kaptırdıklarını bir biçimde geri almıştır.
ayrıca unutmamak gerekir ki, reformist partilerin iktidarda emekçilere bir şeyler kazandırdıkları ülkeler dünya soygununu paylaşan tekellerin ana vatanlarıdır; emekçilere verdikleri de geri bırakılmış başka ülkeler halklarının soygunundan, vurgunundan elde edilmiş artıdeğer, artı-ürün yağmasının parçacıklarıdır.
tüm insanlığın umut kaynağı bir düzen içinde olduğuna inanılan sovyetler birliği'nin çöküşü nasıl değerlendirilmelidir; hangi temel etkenlerin yıkıcılığından söz edilebilir?
hiçbir gerçek marksist-leninist sovyet devletinin yıkılışını marksizm-leninizm'in çöküşü diye almaz; tam tersine, işin incesine indirse, olup bitenlerden, öğretinin ne denli sağlam, sağlıklı tanılara varmamıza ışık tutacak, güçlü niteliği çıkar ortaya.
8.11.2021
söylenmemiş söz
incil'in en popüler bölümü hangisidir? adem ve havva'nın elmayı ısırmaları. bu, incil'de yer almaz.platon en meşhur cümlesini asla yazmamıştı: "savaşın nasıl bittiğini sadece ölüler gördüler."
la manchalı don kişot şunu asla söylemedi: "köpekler havlıyor, sancho, atlara eyer vurmanın zamanıdır."
en bilinen cümlesi voltaire tarafından ne yazıldı ne de söylendi: "söylediğin şeyle hemfikir değilim; ama bunu söyleme hakkın için canımı veririm."
hegel şunu hiçbir zaman yazmadı: "gri olan kuramdır, hayat ağacıysa yeşil."
sherlock holmes asla şöyle demedi: "basit düşün, sevgili watson."
hiçbir kitabında ya da kitapçığında, lenin şöyle yazmadı: "amaç araçları doğru kılar."
bertolt brecht en beğenilen şiirinin yazarı değildi:
"önce komünistleri götürdüler
hiç sesimi çıkarmadım
çünkü ben komünist değildim."
jorge luis borges dilden dile en çok dolaşan şiirinin yazarı değildi:
"eğer hayatımı yeni baştan yaşayabilseydim
daha çok hata yapmaya çalışırdım."
16.09.2021
kuzey kore
kasım 2009'da kuzey kore hükümeti iktisatçıların para reformu olarak adlandırdıkları bir uygulama başlattı.bu tür reformların nedeni genellikle şiddetli enflasyon dönemleridir. ocak 1960'da fransa'da gerçekleştirilen bir para reformu tedavüldeki frangın 100 katına karşılık gelen yeni bir frangı uygulamaya koydu. eski franklar tedavülde kaldı; hatta yeni frangın değerinde değişiklik oldukça insanlar fiyat vermek için eski frangı kullandı. sonunda fransa avro'ya geçince ocak 2002'de eski franklar tedavülden kaldırıldı.
kuzey kore reformu görünüşte fransa'dakiyle benzerlik taşır. 1960 fransa'sında olduğu gibi kuzey kore hükümeti de paradan iki sıfır atmaya karar verdi. 100 eski won, kuzey kore'nin para birimi, artık bir yeni wona karşılık geliyordu. bireyler eski paralarını getirip yeni basılmış paralarla değiştirebileceklerdi; fakat fransa örneğindeki gibi 42 yılda değil, bir haftada.
sonra meselenin iç yüzü anlaşıldı: hükümet kimsenin 100 bin wondan daha fazlasını değiştiremeyeceğini duyurdu; gerçi sonradan bunu 500 bine wona kadar esnettiler. 100 bin won karaborsada yaklaşık 40 dolara karşılık geliyordu. böylece hükümet kuzey kore yurttaşlarına ait muazzam miktarda şahsi birikimi tek hamlede silip süpürdü; ne kadar olduğunu tam olarak bilemiyoruz; fakat muhtemelen arjantin hükümetinin 2002'de el koyduğundan daha fazlaydı.
kuzey kore hükümeti özel mülkiyete ve piyasalara karşı çıkan komünist bir diktatörlüktür. fakat karaborsayı kontrol etmek güçtür; ayrıca karaborsada alım satım işlemleri nakit parayla yapılır. işin içinde az miktarda yabancı para vardır elbette, özellikle de çin parası, fakat çoğu işlemde won kullanılır.
para reformu bu pazarları kullanan insanları cezalandırmak ve özellikle bunların aşırı derecede zenginleşip ya da güçlenip rejim için tehdit oluşturmadıklarından emin olmak için tasarlanmıştı. bunları fakir tutmak daha güvenliydi. ayrıca kuzey kore halkı tasarruflarını wona yatırıyordu çünkü kore'de az banka vardı ve hepsi de hükümete aitti. neticede hükümet para reformunu halkın tasarruflarının büyük bölümüne el koymak için kullanmıştı.
hükümet her ne kadar piyasaların kötü olduğunu söylese de, kuzey kore eliti piyasaların kendilerine sağladığı şeylerden memnun. liderleri kim jong-il'in içinde bir barı, bir karaoke makinesi ve bir mini sinema salonu olan yedi katlı bir sarayı var. giriş katında dalga makinesi olan devasa büyüklükte bir havuz bulunuyor. kim bu havuzda küçük bir motoru olan bir body-board kullanmayı seviyor.
2006'da birleşik devletler kuzey kore'ye bazı yaptırımlar uyguladığında rejimi nasıl can evinden vuracağını biliyordu. 60'tan fazla lüks tüketim maddesinin ihracatını yasakladı. bunlara yatlar, jetskiler, yarış arabaları, motosikletler, dvd oynatıcılar, 29 ekrandan büyük televizyonlar da dahildi. artık ipek eşarplar, özel tasarım dolma kalemler, kürkler ya da deri çantalar yoktu. bunlar tam da kim ve onun komünist parti elitlerine hitap eden kalemlerdi. bir bilim insanı, fransız şirketi hennessy'nin rakamlarını kullanarak kim'in yaptırımlardan önceki konyak bütçesinin yılda 800 bin doları bulmuş olabileceğini hesapladı.
20. yüzyılın sonunda dünyanın pek çok fakir bölgesini anlayabilmek ancak 20. yüzyılın yeni mutlakıyetçiliğini anlamakla mümkündür, yani komünizmi. marx'ın öngördüğü, daha insani koşullar altında ve eşitsizlik olmadan zenginlik üretecek bir sistemdi. lenin ve onun komünist partisi marx'tan esinlendi; fakat pratik, kuramdan bundan daha farklı olamazdı.
1917 bolşevik devrimi kanlı bir hadiseydi ve hiçbir insani yönü yoktu. lenin ve etrafındakilerin yaptığı ilk şey bolşevik parti'nin başına yeni bir eliti, yani kendilerini getirmek olduğundan denklemde eşitliğe de yer yoktu. bunları yaparken yalnızca komünist olmayan unsurları değil, iktidarları için tehdit oluşturabilecek diğer komünist unsurları da tasfiye edip öldürdüler. fakat asıl trajediler daha sonra yaşanacaktı; önce iç savaş'la, ardından stalin'in kamusallaştırma politikaları ve belki de 40 milyon kadar insanın hayatına mal olan aşırı sıklıktaki tasfiyeleriyle.
rus komünizmi acımasız, baskıcı ve kanlıydı fakat eşsiz değildi. ekonomik sonuçlar ve çekilen acılar başka yerlerde olup bitenlerle büyük benzerlikler taşıyordu. örneğin 1970'lerde kızıl kmerler'in idaresinde kamboçya'da yaşananlarla; ayrıca çin'de ve kuzey kore'dekilerle. bu örneklerin tümünde komünizm habis diktatörlükleri ve yaygın insan hakları ihlallerini beraberinde getirdi.
yaşanan ıstıraplar ve katliamlar bir yana, komünist rejimlerin hepsi de farklı türlerde sömürücü kurumlar inşa ettiler. ekonomik kurumlar, piyasalar olsun olmasın, halkın kaynaklarını sömürmek için tasarlanmıştı ve mülkiyet haklarından nefret edildiğinden genellikle zenginlik yerine yoksulluk yaratıyorlardı. sovyet örneğinde olduğu gibi, komünist sistem önce hızlı büyüme üretti fakat ardından hızını kaybetti ve durgunluğa yol açtı. sonuçlar mao idaresindeki çin'de, kızıl kmerler idaresindeki kamboçya'da ve komünist ekonomik kurumların ekonomik çöküşe ve kıtlığa yol açtığı kuzey kore'de çok daha yıkıcıydı.
bu komünist ekonomik kurumlar tüm gücü komünist partilerin ellerinde yoğunlaştırıp bu gücün kullanımına hiçbir kısıtlama getirmeyen sömürücü siyasal kurumlar tarafından destekleniyordu. bunlar şeklen farklı sömürücü kurumlar olsalar da insanların geçim kaynakları üzerinde zimbabve ve sierra leone'deki sömürücü kurumlarla benzer etkiler doğuruyorlardı.
12.05.2020
marksizm vs. anarşizm
marksistleri anarşistlerden ayırt eden şeyler şunlardır:marksistler, devleti tamamen ortadan kaldırmak istemekte devam ederek, bunun ancak sosyalist devrimle sınıfların ortadan kalkmasından sonra, devletin yok olmasına götüren sosyalizmin kuruluşu sonucu olarak gerçekleşebilir bir şey olduğuna inanırlar; anarşistlerse bunu olanaklı duruma getiren koşulları anlamaksızın, devletin bugünden yarına tamamen ortadan kalkmasını isterler.
marksistler, proletarya için, siyasal iktidarı ele geçirdikten sonra, eski devlet makinesini tamamen yıkmanın ve onu silahlı işçilerin komün örneğine göre örgütlenmesine dayanan yeni bir devlet makinesiyle değiştirmenin zorunlu bir şey olduğunu söylerler; anarşistler ise, devlet makinesinin yıkılmasından yana olmakla birlikte, proletaryanın onu ne ile değiştireceğini ve devrimci iktidarı nasıl kullanacağını ancak çok belirsiz bir biçimde düşünürler; onlar devlet iktidarının devrimci proletarya tarafından kullanılmasını yadsımaya dek, devrimci diktatörlüğü yadsımaya dek giderler.
marksistler, çağcıl devletten yararlanarak, proletaryanın devrime hazırlanmasını isterler; anarşistler ise böyle bir davranışa karşıdırlar.
engels, aynı düşünleri, çok daha ayrıntılı ve daha da popüler bir biçimde açıklar. her şeyden önce kendi kendilerine "anti-otoriter" ünvanını veren, yani her tür otoriteyi, her tür astlık-üstlük (hiyerarşi) ilişkisini, her tür iktidarı yadsıyan proudhonculardaki düşün karışıklığını alaya alır. bir fabrikayı, bir demiryolunu, açık denizdeki bir gemiyi alınız, der engels; belirli bir astlık-üstlük ilişkisi, yani belirli bir otorite ya da iktidar olmaksızın, makinelerin kullanılmasına ve birçok insanın yöntemli olarak işbirliğine dayanan bu karmaşık teknik yapılardan hiçbirinin işlemesine olanak olmadığı apaçık ortada değil midir? ve şöyle yazar: "en aşırı anti-otoriterlerin karşısına bu kanıtlarla çıksam, şu tek yanıtın arkasına sığınırlar: ‘ah! doğru, ama burada bizim, delegelerimize vereceğimiz bir otorite söz konusu değildir, biz onlara yalnızca belirli bir görev veriyoruz.' bu adamlar, bir şeyin adını değiştirerek, o şeyin kendisini de değiştirebileceklerini sanıyorlar."
engels'in özellikle küçük-burjuva demokratları arasında çok yaygın bulunan bir önyargıyı, olaylara dayanarak, yetkin bir açıklıkla çürüttüğünü belirtmek büyük bir önem taşır. bu önyargıya göre, federatif bir cumhuriyet, merkezi bir cumhuriyetten daha çok özgürlük içerir. bu, yanlıştır. engels tarafından söz konusu edilen, 1792-1798 merkezi fransız cumhuriyeti ve federatif isviçre cumhuriyeti ile ilgili olgular, bu savı çürütür. gerçekten de demokratik merkezi cumhuriyet, federatif cumhuriyetten daha çok özgürlük saklıyordu. başka bir deyişle, tarihin gördüğü azami yerel, bölgesel vb. özgürlükler, federatif cumhuriyet tarafından değil, merkezi cumhuriyet tarafından sağlanmıştır.
4.06.2019
devlet
devlet bir sınıfın bir başka sınıfı baskı altında tutmasına yarayan bir makineden başka bir şey değildir ve bu, krallıkta ne kadar böyleyse demokratik cumhuriyette de o kadar böyledir. bu konuda söylenebilecek en hafif şey, devletin sınıf egemenliği savaşımında yenen proletarya tarafından devralınmış ve tıpkı komün gibi, yeni ve özgür toplumsal koşullar içinde yetişmiş bir kuşak, tüm bu devlet hurdasından kurtulacak duruma gelinceye dek, en zararlı yönlerini hemen ve en yüksek derecede budamaktan kendini alamayacağı bir kötülük olduğudur.marx'a göre devlet, bir sınıf egemenliği organı, bir sınıfın bir başka sınıf üzerindeki baskı organıdır; sınıflar arasındaki çatışmayı hafifleterek, bu baskıyı yasallaştırıp pekiştiren bir düzenin kurulmasıdır.
26.06.2018
günübirlikler
orhan veli şiirimize yüzyıllarca egemen olan romantizmi yıkan, somut ve belirgin bir hümanizmi sanatımıza getiren adamdır. ilk kentli halk ozanıdır o, ilk laik türk şairi, şiirimizde ironi sanatının ilk büyük temsilcisi; yapıtında "organik ilişki"yi, "estetik bütünlüğü" kuran ilk şair.
kötü edebiyat iyi edebiyatı kovabilir, ama bir süre için.
yahya kemal'in divan şiirinde bulduğu en büyük eksiklik bileşimdir. ona göre "eski şiirimizin en muteber divanlarını ele almaya gelmez. fuzuli ve nedim gibi şairler bile gözden düşer." en iyisi, bu büyük sanatçıların divanlarını değil, "berceste" dizelerini ya da beyitlerini bir güldestede okumaktır. divan şiiri yığma bir şiirdir. öyle ki çoğunca, bütün, parçanın güzelliğini bozmaktadır. "çünkü kestirme ve samimi bir hükümle denebilir ki eski şiirimizde manzume yoktur, terkip yoktur, hasılı eser yoktur, yalnız mısralar ve beyitler vardır."
thomas mann: faşizm bir ideoloji değil bir kötülüktür.
nietzsche'ye göre yalnız büyüklerin (soyluların, kahramanların) bir anlamı vardır, öbür insanların tümü kitleyi meydana getirirler. kitle nedir? "insanlığın kumudur bunlar: hepsi de eşit, hepsi de ufak, hepsi de yuvarlak.. kitle yalnız büyük adamların kopyası olduğu zaman benim dikkatimi çekebilir. ötesi şeytanın ve istatistiğin işidir, o kadar."
bernard shaw, zenciler konusunda, amerikalılara aşağıdaki sözleri söylüyordu: "hem adamları ayakkabı boyacısı olmaya zorluyorsunuz hem de sadece bu işe elverişli oldukları sonucuna varıyorsunuz."
roman yazanlara bir türlü akıl erdiremiyor ahmed arif: "roman yazmak hammallıktır." diyor.
lenin: sosyalizm, insanlığın baştan beri kazanmış olduğu bilgilerin bütününden doğmuştur. bu bakımdan proletarya kültürü, kapitalist toplumun, feodal toplumun, bürokratik toplumun da egemenliği altında sağlanmış bilgiler bütününü üstlenmeli ve onun mantıki bir gelişimi olmalıdır. sosyalist olmak için insanlığın yarattığı bütün düşünce zenginliklerini içine sindirmiş, belleğine işlemiş olmak gerekir.
"küçük bir yaşam ile büyük bir şiir kurulamaz." böyle diyor ömer faruk toprak.
şair, gerçeği, olduğu gibi, hatta olduğundan daha gerçek, daha tam, daha güzel, daha çirkin, daha coşturucu, daha yalın, daha karışık, daha aydınlık gösteren adamdır.
sanırım, 1957'lerdeydik. varlık dergisinde "kamyon" başlıklı bir şiir okumuştum. şairi oktay baloğlu. çarpmıştı beni.
hiçbir şey mektup kadar özgür olamaz.
sanırım 1956'lardaydı; bir gün yeditepe'ye uğramıştım. eflâtun cem güney yeni çıkan masal kitabını yazar arkadaşlarına imzalıyordu. bir ara gözü bana ilişti. adımı sordu. sonra da, "evladım sen ne yazarsın?" dedi. şiir yazdığımı söyledim. bir kitap da benim için imzaladı. sunu yazısı şöyleydi: "çok ince ve hassas şiirlerini öteden beri hayranlıkla okuduğum doğuştan şair cemal süreya'ya en halisane duygularım ve başarı dileklerimle."
"zindancıbaşı hey: yaşamak
kurşuna dizilmez ki
kurşuna dizilmez ki göğün mavisi
yağmur, şimşek ve tohum
ben çiçek açar
sesim sesim kurşuna dizilmez ki!" (kemal burkay)
françois mitterrand: ben, müstehcen yapıtlardaki görüntülerin gerçekliğine değil de, onların dayandığı efsanelerin yalanına tutuluyorum.
kübik bir hayattır banka hayatı.
"deha, olgun yaşta gerçekleştirilen bir gençlik düşüncesidir." kim söylemiş bu cümleyi, anımsamıyorum.
"şiir yazmış bir kimse cinayet işleyemez." orhan veli mi söylemişti bunu?
georges rouault'nun şu sözlerini anımsatmak yerinde olacak: "geçmişteki ustaları ancak onlardan başka türlü olmakla, onlarınkine benzemeyen bir yapıt yaratmakla sevebiliriz."
her sağlam düşünce zinciri bir şeyleri bozar.
cemil çakır da enstitülerin kırk yıl öncesinin koşullarına göre kurulduğunu yazıyor: "bugün daha değişik bir yapıda devrimci demokratik kuruluşlara gerek var."
paul morelle: şiir, uyuşturucu maddeyle yer değiştirirse uyuşturucu madde onu öldürüyor. coleridge'in dehası afyonda sönmüştü.
düşünce, gerçeğin pragmatik bir işlevidir.
ölüm tarihini iyi seçeceksin. olanağın varsa genç öleceksin (en yetenekli sensin). kuşağının ilk öleni olacaksın (asıl önemli olan sensin). yetmiş yaşını, seksen yaşını bulduktan sonra ölürsen kimse yüzüne bakmıyor. yakup kadri'nin ölümü sessizlikle geçiştirildi. muzaffer tayyip ve rüştü onur bugün de çok şeylerini erken ölümlerine borçludurlar.
gustave flaubert: dünyada çıkan bütün dergiler kendi erdemlerine inanırlar; oysa içlerinde bir tanesi bile erdemli değildir.
çağımız edebiyatı bir dergi edebiyatıdır: dergiler izlenmeden bir ülkenin edebiyatı üstüne, hele türk edebiyatı üstüne tam kavrayıcı bir düşünceye ulaşılamaz. bunu da edebiyat öğretmenlerine söylüyorum.
"insanlar kadınlardan doğdukça kusurlu olmaktan kurtulamayacaklardır."
1965 goncourt ödülü verildikten hemen sonra, bu ödülün seçici kurul üyelerinden biri şöyle demişti: "ünlenmiş bir yazara, rastlanabilecek kitapların en cılızı için ödül verdik." aynı ödülün 1969'da verilmesinden sonra çok daha ilginç ve anlamlı bir olay oldu. aragon daha yeni girmiş olduğu akademinin kapısını çarpıp çıktı, bir daha da dönmedi oraya. şöyle demişti aragon, o gün: "böylesi bir yamyamlığa katılamam ben."
ne diyordu dostoyevski: "tanrı öldüyse, her şeye izin var demektir artık."
kargaşaya, gürültüye karışmadan büyük çalışmalar yapan kişiler vardır. siz farkında olmadan o çalışmalar büyür, çevrenizi sarar. bir gün apansız görürsünüz onu. çünkü ürünler görülmeyecek gibi olmaktan çıkmıştır.
31.01.2018
uzun lafın kısası
kierkegaard: herkesin maskesini çıkarıp atmak zorunda kalacağı bir gece yarısı vakti gelir.
zygmunt bauman: belirsizlik, ahlaklı insanın asıl zemini ve ahlakın filizlenip serpilebileceği tek topraktır.
lenin: demokrasi, bir sınıf tarafından bir başka sınıfa, nüfusun bir bölümü tarafından nüfusun bir başka bölümüne karşı, sistemli zor uygulamasını sağlamaya yarayan bir örgüttür.
epikuros: eğer yaşamınızı doğaya göre şekillendirirseniz asla fakir olmayacaksınız; eğer insanların görüşlerine göre şekillendirirseniz asla varlıklı olamayacaksınız.
marcus aurelius: dünyevi şeyleri çok yüksek bir noktadan aşağı bakıyormuşçasına görün. tutkulardan kurtulmuş bir zihin kale gibidir, insanların sığınabileceği daha güçlü bir yer yoktur.
jean-claude kaufmann: herkes umutsuzca başkalarının gözlerinde onay, hayranlık ya da sevgi arıyor gayretle.
raoul vaneigem: fanatizm daima yanlışın hizmetkârıdır. doğrunun hizmetinde bile olsa tiksinti verir.
sacher-masoch: insan sadece ondan yukarıda olanı gerçekten sevebilir; bizi güzelliğiyle, hararetli mizacıyla, ruhuyla, irade kuvvetiyle boyunduruğu altına alan despot kadını sevebiliriz ancak.
goethe: en yüksek düzeydeki her üretim, her önemli sezgi hiç kimsenin kudretinde değildir ve bütün dünyevi güçlerin üzerindedir.
emil cioran: şüphelerimi zahmetle elde ettim; hayal kırıklıklarımsa sanki beni ezelden beri bekliyormuş gibi kendiliklerinden geldiler, temel bir içe doğuş halinde.
fernando pessoa: hayatımdan zevk almayı amaçlamıyorum. sadece onun yüce olmasını istiyorum; bu ateşi sürdürmek için bedenimi, ruhumu yavaş yavaş yakmak zorunda kalsam bile.
7.01.2018
devlet ve devrim
en demokratik burjuva cumhuriyetinde bile halkın nasibi, ücretli kölelikten başka bir şey değildir. her devlet, ezilen sınıfa karşı yöneltilmiş özel bir baskı gücüdür. o halde hiçbir devlet, ne özgürdür ne de halk devletidir.engels: her zor kullanımı, onu kullananın ahlakını bozar.
büyük üretimde oynadığı ekonomik rol nedeniyle proletarya, burjuvazinin çoğunlukla proleterlerden daha çok sömürüp ezdiği ve kurtuluşları için bağımsız bir savaşıma yeteneksiz bulunan bütün çalışan ve sömürülen yığınların yol göstericisi olmaya yetenekli tek sınıftır.
burjuvazi ancak, eğer proletarya burjuvazinin kaçınılmaz ve umutsuz direncini bastırmaya ve bütün emekçi ve sömürülen yığınları yeni bir ekonomik rejim için örgütlemeye yetenekli egemen sınıf durumuna dönüşürse alaşağı edilebilir.
demokrasi, bir sınıf tarafından bir başka sınıfa, nüfusun bir bölümü tarafından nüfusun bir başka bölümüne karşı, sistemli zor uygulamasını sağlamaya yarayan bir örgüttür.
en elverişli gelişme koşulları içinde düşünülen kapitalist toplum, demokratik cumhuriyet biçiminde az çok tam bir demokrasi görünümündedir. ama bu demokrasi, hep kapitalist sömürünün dar çerçevesi içine sıkışıp kalmıştır. bu yüzden, sonuçta hep azınlık için, yalnızca varlıklı sınıflar, yalnızca zenginler için bir demokrasi olarak kalır. özgürlük, eski yunan cumhuriyetlerinde ne idiyse kapitalist toplumda da aşağı yukarı öyledir: köle sahipleri için bir özgürlük.
kapitalist sömürü sonucu, bugünün ücretli köleleri, yoksulluk ve sefalet yüzünden öylesine bunalmış, öylesine bitkin bir durumda bulunuyorlar ki demokrasiye boş veriyorlar, siyasaya boş veriyorlar ve olayların olağan, dingin akışı içinde, nüfusun büyük çoğunluğu siyasal ve toplumsal yaşamın dışına atılmış bulunuyor.
toplum içinde yaşama kurallarına bir saldırı oluşturan aşırılıkların derindeki toplumsal nedeni, yoksulluğa, sefalete adanmış yığınların sömürülmesidir. bu temel neden bir kez ortadan kaldırıldıktan sonra, aşırılıklar kuşkusuz sönmeye başlayacaklardır. hangi hız ve hangi sırayla, onu bilmiyoruz; ama biliyoruz ki söneceklerdir. ve bu aşırılıklarla birlikte devlet de sönecektir.
önceki bütün devrimler devlet makinesini yetkinleştirmişler, güçlendirmişlerdir; oysa onu kırmak, yıkmak gerekir. devlet var oldukça özgürlük yoktur. özgürlük olacağı zaman, devlet olmayacaktır.
11.05.2017
din üzerine
bugünkü toplum, tamamen geniş emekçi kitlelerinin nüfusun ufak bir azınlığı; yani toprak sahipleri ve kapitalistler sınıfı tarafından sömürülmesi esası üzerine kurulmuştur. bütün yaşamları boyunca kapitalistler hesabına çalışan "özgür" işçilere sadece kazanç sağlayan kölelerin yaşamını sürdürmeye, kapitalist köleliğin güvenini ve sürekliliğini sağlamaya yetecek oranda geçim olanağı "tanındığından", bu toplum bir köle toplumudur.işçilerin ekonomik baskı altında olmaları, kaçınılmaz biçimde her türlü siyasal baskıya, toplumsal aşağılanmaya, kitlelerin ruhsal ve moral çöküntüsünün artmasına yol açar. işçiler ekonomik kurtuluşları adına az ya da çok ölçüde siyasal özgürlük elde etmek için savaşabilirler. ne var ki, kapital gücü yönetimden yok edilmedikçe ne oranda olursa olsun elde edilecek siyasal özgürlük, işçileri yoksulluktan, işsizlikten ve baskıdan kurtaramayacaktır.
başkaları hesabına çalışmaktan, yerine getirilmeyen isteklerden ve yalnız bırakılmışlıktan yılmış halk kitleleri üzerine her yerde büyük ağırlıkla yüklenen ruhsal baskı biçimlerinden biri dindir. doğaya yenik düşen ilk insanların tanrılara, şeytanlara, mucizelere ve benzeri şeylere inanmasına yol açışı gibi, sömürülen sınıfların sömürenlere karşı mücadeledeki yetersizliği de kaçınılmaz olarak ölümden sonra daha iyi bir yaşamın varlığına inanmalarına yol açar.
din, bütün yaşamı boyunca çalışan ve yokluk çekenlere, bu dünyada azla yetinmeyi, kısmete boyun eğmeyi, sabırlı olmayı ve öteki dünyada bir cennet umudunu sürdürmeyi öğretir. oysa yine din, başkalarının emeğinin sırtından geçinenlere bu dünyada hayırseverlik yapmayı öğreterek, sömürücü varlıklarının ceremesini pek ucuza ödemek kolaylığını gösterir ve cennette de rahat yaşamaları için ehven fiyatlı bilet satmaya bakar. böylelikle din, halkı uyutmak için afyon niteliğindedir. *
din, sermaye kölelerinin insancıl düşlerini, insana daha yaraşan bir yaşam isteklerini içinde boğdukları bir çeşit ruhsal içkidir. ne var ki, köleliğinin bilincine varmış ve kurtuluşu için mücadeleye başlamış köle, kölelikten yarı yarıya çıkmış demektir. fabrika endüstrisinin yetiştirdiği ve kent yaşamının aydınlattığı modern, sınıf bilinçli işçi, dinsel ön yargıları bir yana atar, cenneti papazlara ve burjuva bağnazlarına bırakır ve bu dünyada kendisi için daha iyi bir yaşam elde etmeye çalışır. bugünün proletaryası, din bulutuna karşı savaşta bilimden yararlanan ve işçileri bu dünyada daha iyi bir yaşam adına kavga vermek için birleştirerek öteki dünya inancından kurtaran sosyalizmin yanında yer alır.
* marx'ın bu sözü, din konusundaki marksist görüşün temel taşıdır. marksizm bütün modern dinleri, kiliseleri ve her türlü dinsel örgütü, işçi sınıfının sömürülmesini ve ezilmesini savunmaya hizmet edecek birer burjuva gericiliğinin aracı olarak görür.
30.03.2017
sanat ve devrim
sanatta fazla özgürlük, her zaman sanatın anlamsızlaşmasına yol açabilir. fakat şu da var ki, bir devrin en derin umut ve bekleyişlerini dile getirip olduğu gibi koruma fırsatını sanata ve yalnız sanata bahşeden de ancak bu özgürlüktür."heykel, temelinde kalabalıkların sanatıdır." ama çevremiz öylesine inanç uyandırmayan anıtlarla -çoğunlukla içtenlikten yoksun savaş anıtlarıyla- doludur, kültürümüzün genel eğilimi bölük pörçük olana ve özele öylesine yönelmiş durumdadır ki, bugün heykelin özünde var olan kamusal ve toplumsal niteliği küçümser hale geldik.
rodin: antik heykel, insan bedeninin mantığını aramıştır. bense psikolojisini arıyorum.
insan yürekliliği fikri, özgürlük fikriyle sıkı ilişki içindedir. yürekliliğe anlam katan, özgürlüktür.
tüketim mallarında modası geçmişlik, her yeni modele, bir öncekinden değişik bir 'hava' verilmesiyle yapay olarak yaratılır. içerik aynıdır, değişmez. içeriğe göre bu hava keyfi niteliktedir, tek anlamı da bir öncekinden değişik oluşudur. böylece, tüketim malları söz konusu olunca, 'form' ya da 'üslup' kendinden önce gelen form ve üslubu mutlaka öldürmek zorundadır. başarılı bir sanat eserindeyse içerik ile form birbirinden ayrılmaz. 'hava'sı keyfi değildir. gene de bu içerik ve form birliği konusunda pek genelleme yapılamaz. çünkü bu birlik tek tek her eserin kendine özgü olan başarısıdır ve değeri de tekliğinde, benzersizliğinde yatar.
eleştiri daima bir çeşit araya girmedir; sanat eseriyle kişinin arasına girmektir. çoğu zaman pek az şey doğar bu araya girmeden. ama arada bir eleştiri, yaratıcı bir nitelik de kazanabilir; bu, eleştiricinin eseri algılama yeteneğinden çok, eserin etkenlik gücüne bağlıdır.
lenin: komünizm demek, elektrik enerjisi artı sovyetler demektir.
philip o'connor: sanat, olanı ele alır ve ondan, olacak olana biçim vermek için, yoğun bir şekilde özünü çıkarır; bu öz, tam çıkarıldığında, olması gerekenin özüdür.
sanatın sınırlılıklarının sanatın özüyle olan ilişkisi, hayatın ölümle ilişkisine benzer. ölümün mutlak bilincini içimizde taşıyarak var gücümüzle kendimizi yaşamaya verebilirsek, yaşantımız bir sanat eseri niteliğini kazanır.
ölümün hayat için gerekli bir çelişki olduğunu söylemek beylik bir laftır; ama doğrudur da. fakat ne tarzda bir çelişkidir bu? hayata hiç benzemeyen bir tarzda ölümün hiçbir çelişkiyi içermediği midir yoksa? ölüm tekildir. hiçbir ölüm bir başka ölümü içermez. kendisi dışında hiçbir şeyi kapsamaz, kendisi de bir hiçtir. tekil olduğu için de kısmidir, düşünebileceğimiz hiçbir bütün de tekil olamaz.
diderot: duygu ve hayat sonsuzdur. yaşamakta olan, her zaman yaşamış ve yaşayacak olandır. hayatla ölüm arasında benim görebildiğim ayrım şudur ki, şu sırada genel kütle olarak yaşamaktayız. bu kütle eriyip moleküllerine ayrışacağı bugünden yirmi yıl sonrasında da ayrıntıda yaşıyor olacağız.
hepimiz hayatın bedenimizi anlamla doldurduğunun farkındayız; başka bedenlerin başka hayatlar içerdiğinin ve bu hayatların, bedenin bütün parçalarının varoluşundan çok daha büyük bir anlam taşıdığının da farkındayız. dolayısıyla, bir kez düşünülerek işlenmiş cinayetler, bir bedeni ortadan kaldırmaktan çok, bir varlığı yok etme girişimidir. çoğu intiharın nedeni budur. intihar olaylarının pek azında kendi bedenine karşı girişilmiş bir saldırganlıktan söz edilebilir; intihar edenin isteği, o bedenin içerdiği dünyanın anlamını susturmaktır.
che guevara: bütün oligarşiler iktidarlarını, bütün ezici güçlerini, bütün vahşet ve demagoji yeteneklerini davalarının hizmetine sokacaklardır. bizim asıl görevimiz her şeyden önce sağ kalmaktır; ondan sonra da gerillanın kalıcı örneğini izleyecek, silahlı propagandayı yürüteceğiz (vietnam'da olduğu gibi, propaganda kurşunlarıyla, yani düşmana karşı kazanılan ya da kaybedilen -ama verilen- savaşların propaganda kurşunlarıyla). mülksüzleştirilmiş kitlelere dayanan gerillaların yenilmezliğinin büyük dersi. ulusal ruhun harekete geçirilmesi, çok daha sert ve zorlu baskılara karşı koyabilmek için çok daha güç görevlere hazırlanılması.
dünün bütün statik doğruları, bugün ancak yarı doğrulardır.
"savaşımızı, belki 10, belki 20 yıl sürebilecek, kusursuz bir disiplin ve enerjiyle yürütülmesi gereken uzun bir çaba olarak düşünmeliyiz. ilk hedefimiz devam etmek, dayanmak -ve bunun için de hayatta kalmaktır."
kesin ve sonsuza değin doğru yargılar yoktur.
bütün sahte ideolojiler kolay bir iyimserliğe güvenirler: çelişmenin kaçınılmazlığını, dolayısıyla hayatın kendisini yadsıyan bir iyimserliktir bu. iyimserliğin konusu her zaman belirli olmalıdır. sömürüyü ortadan kaldırmak mümkündür. çelişkiler ölüm ve umutsuz yoksunluğun değil, hayatın ve gelişmenin koşulu olmalıdır. oysa tek ütopya ölümdür; çünkü o çelişkisizdir.
28.01.2017
felsefe, bilim ve din
victor hugo, 15 ocak 1850'de yasama meclisi'nde verdiği ünlü söylevinde din adamlarının mahkemesine şöyle sesleniyordu: "kim mi sizi kızdıran? söyleyeyim: siz insan aklına kızıyorsunuz; çünkü o, ipliğinizi pazara çıkarıyor."marcel cachin: mutlak hakikat diye bir şey yoktur. eğer bir mutlak varsa, o da her şeyin görece olduğudur.
rene maublanc: insanlar ikiye ayrılır: bir yanda, dünyayı açıklamak için insan zekasına, yalnız ona güvenen kişiler. öte yanda, inancın duygusal etkilerine ve insanötesi açıklamalara bel bağlayan dinci ve mistik kişiler. birinci kümedekiler maddecidirler, tanrı'yı tanımazlar. ikinci kümedekiler ise türlü biçimler altında idealizmi tutarlar.
marcel cachin: gök mekaniği ile ilgili çalışmalarını kutlamak üzere napolyon, laplace'ı huzuruna kabul ettiği zaman, ondan yapıtında tanrı'dan niçin hiç söz etmediğini sordu. büyük matematikçi, imparator'a şöyle yanıt verdi: "böyle bir varsayıma hiç ihtiyaç duymadım da ondan."
lenin: yeryüzünde henüz insan ya da herhangi bir canlı varlık yokken dünya vardı. organik madde uzun bir evrimin eseridir ve çok sonra ortaya çıkmıştır. ilk ve ana öge maddedir. düşünce, bilinç, duyarlık ancak oldukça ilerlemiş bir gelişmenin ürünüdür.
rene maublanc: dünyayı tanrı mı yaratmıştır yoksa dünya başından beri var mıdır? bu soruya verdikleri karşılığa göre filozoflar ikiye ayrılırlar: ruhun doğadan önce geldiğini ve dolayısıyla dünyanın yaratıldığını kabul eden idealistler ile doğayı ilk ve ana öge sayan maddeciler.
10.10.2016
felsefenin başlangıç ilkeleri
barış için mücadele etmeden ve özgürlüğü savunmadan ekmek kavgası yapılamaz. barış için mücadele politiktir, özgürlüğü savunma ideolojiktir; ekmek kavgası ise ekonomik mücadeledir.bir bilgine bilgin diyebilmemiz için tutarlı olması, tutarlı olması için de dinsel inancından vazgeçmesi kaçınılmazdır. çünkü bilim ve inanç birbirine karşıdır.
agnostikler için engels, "utangaç materyalistler" diyor. lenin ise "agnostisizmi kazıyın, altında idealistleri bulacaksınız." der.
"dünya, tanrı tarafından mı yaratıldı; yoksa öteden beri var mıydı?" filozoflar bu soruyu yanıtlayışlarına göre iki büyük kampa ayrıldılar: bilimsel olmayan görüşleri benimseyerek, dünyanın tanrı tarafından, yani maddenin ruh tarafından yaratıldığını söyleyenler idealizm kanadını oluşturdular. dünyayı bilimsel olarak açıklamaya çalışanlar, hareket noktası olarak doğanın, maddenin başlıca unsuru olduğunu seçenler ise materyalizmin çeşitli okullarını oluşturdular.
her şeyin özü, karşıtların birliğidir. bütün şeyler kendi karşıtlarına dönüşürler.
diyalektik bize her şeyin eskiyip köhneleştiğini hatırlatarak hiçbir şeyin yok olmaktan kurtulamayacağını gösteriyor. bugün genç olan yaşlanır, zinde olan köhneleşir, yaşayan bir gün ölür. diyalektiğe göre, oluşun ve geçişin kesintisiz sürecinden başka hiçbir şey sonsuza kadar var olamaz.
insanların düşünme organlarında, kendilerini harekete geçiren düşünceler vardır; bu düşünceler, insanların içinde yaşadıkları maddi yaşam koşullarından doğar; sözü edilen maddi yaşam, insanların toplum içindeki yerleri, yani mensup oldukları sınıf yapısıyla belirlenir; sınıfların kendileri, toplumun içinde geliştiği ekonomik koşullar tarafından belirlenir. bir sarayda başka, bir kulübede başka türlü düşünülür.
6.09.2016
karşı anılar
büyük adam diye bir şey yoktur.gandhi: özgürlüğün çoğunlukla cezaevlerinin duvarları arasında, bazen de idam sehpasında aranması gerekir; asla meclislerde, mahkemelerde ya da okullarda değil.
şeytan, meclislerden çok, cemaatlerden hoşlanır.
insan dediğin nedir? küçük, acınacak bir gizler yığını.
sıradan bir insanda ilgimi çeken, insanlık durumudur; büyük bir adamda, büyüklüğünün doğası ve araçları, bir azizde ise, kutsallığının niteliğidir. ve dünyayla özel bir ilişkiden çok şahsi bir karakteri ifade eden birkaç çizgi.
lenin: sonunda devlet gücünü artırmamış bir devrim örneği yoktur.
en büyük giz, maddenin ve yıldızların ummanına rastlantıyla fırlatılmış olmamız değil; bu hapishanede, bizatihi kendimizden hiçliğimizi yadsımamıza yetecek kadar güçlü imgeler çıkarıyor olmamızdır.
insan gizlediği şeydir.
"aradığım ne zafer, ne hükümdarlık ne de yeryüzü hazları
ve neye yarar ki iktidar, neye yarar ki haz, neye yarar ki yaşam?" (bhagavad gita)
kitaplık, yaşamdan daha soylu ve daha az gevezedir.
"dünyanın yeniden fethinin üç büyük romanından birinin bir köle -cervantes-, öbürünün eski bir kürek mahkumu -dostoyevski-, üçüncüsünün de direğe bağlanıp teşhir edilmek cezasına çarptırılmış eski bir hükümlü -daniel defoe- olduğuna dikkatlerinizi çekerim."
17.02.2016
anlatmak için yaşamak
insanın yaşadığı değildir hayat; aslolan hatırladığı ve anlatmak için nasıl hatırladığıdır.g.b. shaw: çok küçük yaşlarımdan beri okula gitmek için eğitimime ara vermek zorunda kalmışımdır.
para şeytanın bokudur.
en berbat salgın insandır kuşkusuz.
eduardo zalamea: her şey mümkündür hayallerde; ama oradaki inciyi doğallıkla, yalınlıkla, ortalığı velveleye vermeden söküp alabilmek edebiyatla yeni ilişkiye giren yirmi yaşındaki her delikanlının harcı değildir.
çocukların yalanları büyük bir yeteneğin göstergesi olabilir.
rainer maria rilke: yazmadan yaşamayı becerebileceğini sanıyorsan, yazma.
yazdığın bir şeyin taslağını asla birilerine gösterme.
şarkı söylemeyen biri, şarkı söylemenin ne kadar zevkli olduğunu bilemez.
lenin: sen politikaya bulaşmasan bile, politika sonunda sana bulaşır.
hak edilmemiş fazla yüklerimizde bir başkasının kaderine ait bir şey varmış duygusuna kapılırım; yaşadığım uzun yıllar da bunun tersini kanıtlamaya yetmemiştir.
15.05.2015
edebiyat mutluluktur
kanayan vicdanlar karşısında hiçbir rejim ayakta kalamaz.çağın hakkını vermek, çağa uyum sağlamakla değil, ona direnmekle mümkün olabilir.
kurnazlık küçük insanlara özgü bir yaşam özelliğidir, büyük ruhlar buna tenezzül etmez. zeka, rüyaları olan büyük insanlara; kurnazlık ise "köşeyi dönmeye çalışan" küçük insanlara özgüdür.
gandhi: bir ulusun büyüklüğü ve ahlaki gelişimi, hayvanlara nasıl davrandıklarına bakılarak anlaşılabilir.
süssüzlük büyük bir süstür. edebiyatta en büyük marifet, süsleme başarısını veya yazarın yeteneğini değil, hikayenin duygusunu hissettirmektir.
hans fallada: marksizm halkın kültür düzeyini yükseltir, entelektüellerinkini ise düşürür.
bir eserin nitelikli ve derin olması, onun geniş halk kitleleri tarafından benimsenmesine engel değildir.
lenin: en doğru fikir bile abartılırsa saçmaya varır.
jorge luis borges: eğer bir kitabı okumaktan hoşlanıyorsanız, harika. hoşlanmadıysanız okumayın. edebiyat, size dikkatinizi çekecek başka yazarlar sunacak kadar zengindir.
kapitalizmin kafa karıştırıcı ürün pazarlama tekniklerinden kurtulmanın tek yolu, kendi okuma zevkinize güvenmektir.
william faulkner: bir yazarın başarısı, göze aldığı başarısızlıkla ölçülür.
hepimiz bir parça böyleyiz: geceleri idealizmle ve yüce duygularla dolup taşarız; ama sabah, hayatın gerçekleri bizi birer sanço panza haline getirir.
jose ortega y gasset: tarih, insan gerçeğini anlamanın tek yoludur.
bir gerçeğin farkına varan insan, bir daha onun farkında olmadığı zamana dönemez.
insan soyunun en korkunç eylemi öldürmek, en kötü huyu ise alışmaktır.
kültür, kendi başına bir barış eylemidir.
friedrich dürrenmatt: iyi bir istanbul entelektüeli paris'tekilerden daha üstündür.
"çok düşman, çok şeref demektir." (alman atasözü)
insan yaşamı ancak kültürle derinleşir, boyutlanır, tatlanır. biyolojik yaşam süreçlerine ve kısacık insan ömürlerine bir anlam katan boyut kültürdür.
woodrow wilson: eğer bir köpek yüzünüze bakıp da yanınıza gelmiyorsa vicdanınızı kontrol edin.
entelektüel olmak, dünyaya zihni olarak, düşünce süzgecinden geçirerek bakma refleksidir. entelektüel, yaşadığı ve yaşamakta olduğu her şey üstüne düşünür. dünyaya farklı bir disiplinle bakar. bir şeyler yazmış olmak, insanı entelektüel yapmaz.
jorge luis borges: dünyada okunmayı bekleyen o kadar iyi kitap var ki!
20.06.2014
pigme
chuck palahniuk
devletin en çok istediği performans ortalama performanstır.
adolf hitler: kim gençliğe sahip olursa geleceği de kazanır.
karl marx: tarih kendini tekrarlar. birincisinde trajedi, ikincisinde fars olarak.
fidel castro: insanlar kaderlerine hükmedemez. kader her an insanı üretir.
bilim nerede olursa olsun tamamen kıyaktır.
adolf hitler: bireysel mutluluk çağı artık geçmişte kaldı.
mao tse-tung: kadınlar gökyüzünün yarısını kaldırır.
benito mussolini: milletlerin kaderi üreme güçleriyle yakından alakalıdır.
hayal kuran benlik tanrıdan daha çok bilgiye sahiptir.
bağışlama eylemi tanrı'nın gözünde bir küfürdür. tanrı böyle bir bağışlamada bulunmaz. bağışlayan insan kendini en yukarıya, tanrının üstüne yerleştirmiş olur.
mihail bakunin: yıkma arzusu aynı zamanda bir yaratma arzusudur.
adolf hitler: büyük yalancılar aynı zamanda büyük sihirbazlardır.
che guevara: ateş et, korkak. yalnızca bir erkeği öldüreceksin.
leon troçki: ayaklanma bir sanattır, bütün sanatlar gibi kendi yasaları vardır.
augusto pinochet: bazen demokrasi kanla yıkanmalıdır.
benito mussolini: başkaları tarih yazarken eli kolu bağlı oturmak utanç vericidir.
amerika birleşik devletleri toplam dünya nüfusunun yalnızca yüzde 4.6'sını oluştururken, küresel enerji kaynaklarının yüzde 75'inden fazlasını tüketiyor.
vladimir lenin: silahlı bir insan silahsız yüz insanı kontrol edebilir.
benito mussolini: annelik kadın için neyse savaş da erkek için odur.
richard nixon: haber söz konusu olduğunda basında kimse dost değildir, herkes düşmandır.
eva peron: hayattaki en büyük korkum, unutulmak.
johann most: amerika'ya bakan her göz şunu görecektir: aptallık, yozlaşma ve önyargı gücüyle yürüyen bir gemi.
baskı hissetmeksizin denileni yapmak tek doğru politik ideolojidir.
adolf hitler: sözcükler, keşfedilmemiş dünyalara köprüler kurar.
mao tse-tung: yemekten sonra sıçmaya ihtiyaç duymak yemenin vakit kaybı olduğu anlamına gelmez.
benito mussolini: azizlerin tarihi esasen çılgın insanlar tarihidir.
insanın suçu tanrının suçunu hafifletir. insanın hainliği tanrının daha büyük hain uygulamalarını mümkün kılar.
adolf hitler: muzaffer olan asla sorgulanmayacaktır, şayet gerçeğin ne olduğunu kendisi söylüyorsa.
malcolm x: gelecek, ona bugünden hazır olanlara aittir.
insanın hayatta her şeyden zevk almasını sağlayan tek şey, sonunda ölecek olmasıdır.
adolf hitler: önemli olan hakikat değil, zaferdir.
fidel castro: devrim, geçmiş ile gelecek arasındaki mücadeledir.
stalin: tek bir ölüm bir trajedidir, bir milyon ölüm ise bir istatistik.
leon troçki: insancıllık sümüklü böceği, aklın işleyişine sekte vurarak, duyguları dumura uğratarak, sümüksü izlerini bırakıyor dört bir yana.
sözcükler, keşfedilmemiş dünyalara köprüler kurar.
adolf hitler: nefret, hoşnutsuzluktan daha uzun ömürlüdür.
eugene debs: ilerleme tahrikten doğar. tahrik ya da tıkanıklıktır ilerleme.
fidel castro: beni suçla. önemli değil. tarih beni temize çıkaracaktır.
d. h. lawrence: onlar, adına barış ve iyi niyet dedikleri, dışadönük bir hiçlik sistemi isterler ve böylece kendi ruhlarında bağımsız küçük tanrılar olabilirler.
nietzsche: dans eden bir yıldız doğurabilmesi için insanın bir kaos içinde olması gerekir.
oscar wilde: ilerleme, itaatsizlikle olur, itaatsizlik ve isyanla.
başka insanlardan alıntı yapmayı bıraktığın zaman gerçek zekân ortaya çıkar.
31.08.2013
uzun lafın kısası
czeslaw milosz: edebiyat ve şiirin görevi insan olduğumuzu bize hatırlatmaktır.
felicien challaye: her ulusal dinin yarattığı "sürü gururu"nu, kolektif biçimde kendine hayranlığı kabul etmek olanaksızdır.
semih gümüş: okuduklarımızdır bizim kim olduğumuzu gösteren.
lenin: din, sermaye kölelerinin insancıl düşlerini, insana daha yaraşan bir yaşam isteklerini içinde boğdukları bir çeşit ruhsal içkidir.
bourdieu/darbel: mağaza, yoksulun müzesidir.
tagore: senin kendi gerçeğini keşfettiğin tapınakta ben ibadet edersem kendi yaşamımın amacını yitiririm. herkes kendine bir yol seçmeli.
sun tzu: olabildiğince gizlen; öyle ki görünmez ol. olabildiğince gizemli ol; öyle ki sesin bile işitilmesin. o zaman düşmanının kaderi senin elindedir.
paul nizan: yirmi yaşındayım. kimse bana hayatın en güzel dönemi olduğunu söylemesin.
sevgi soysal: düzenle bütün bağlarını koparabildiğin zaman, ki bu cesaret ister, bu cesareti gösterebildikten sonra karanlıktan korkmayan biri olursun.
thomas bernhard: insanlar yalnız değillermiş gibi yapıyorlar; çünkü her zaman yalnızlar.
alain: kişinin etrafındakilere ve kendisine karşı iyi olması, yaşamaları için onlara ve kendisine yardım etmesi, işte gerçek iyilik budur. iyilik neşedir. aşk neşedir.
29.03.2013
idealizm
"en modern idealist filozofların materyalizme karşı ileri sürdükleri hiçbir kanıt yoktur ki, insan bunu ingiliz papazı berkeley'de bulmasın." (lenin)madde, ruhumuzun dışında, düşünerek var olduğuna inandığımız ya da var olduğunu sandığımız şey değildir; ne var ki, onları gördüğümüz, onlara dokunduğumuz için şeylerin var olduğunu düşünüyoruz; bu duyumları verdikleri için onların varlığına inanıyoruz.
ama duyumlarımız, bizim ruhumuzda sahip olduğumuz fikirlerdir. bu durumda, duyumlar aracılığıyla algıladığımız şeyler, fikirlerden başka bir şey değildir ve bunlar, zorunlu olarak zihnimizden başka bir yerde bulunmazlar.
örneğin, belli bir düzenleniş içinde bir renk, bir tat, bir koku, bir biçim, belirli bir direnç gözlemleniyor. bunların tümü "elma" sözcüğüyle ifade edilen bir nesne olarak tanınıp biliniyor. başka duyum biçimleri de bize başka fikir koleksiyonları verirler. bu koleksiyonlar örneğin taş, ağaç, kitap denilen ve algılanıp kavranabilen diğer bütün şeyleri oluştururlar.
aynı şeyin, aynı zamanda farklı olabileceğine inanmak saçmalık değil de nedir? örneğin, bir şeyin aynı zamanda hem soğuk hem sıcak olması! ellerimizden birinin sıcak, ötekinin soğuk olduğunu ve aynı anda her ikisini de bir vazoda bulunan normal sıcaklıktaki bir suya soktuğumuzu düşünelim: vazodaki su, bir elimize sıcak, ötekine soğuk gelmeyecek mi?
şu kumaş parçasının kırmızı renkte olduğunu söylemektesiniz. iyi ama emin misiniz bundan? kırmızı rengin kumaşın kendisinde olduğu düşüncesindesiniz. acaba doğru mu bu? bildiğiniz gibi, gözleri bizimkinden farklı olan hayvanlar vardır. onların bu kumaşı kırmızı renkte görmeleri mümkün değil. sarılık hastalığına tutulan bir insan da kumaşı kırmızı değil sarı renkli olarak görür. öyleyse rengi nedir bu kumaşın? bundan çıkan sonuç şu: kırmızılık kumaşın kendisinde değil, gözlerdedir. daha doğrusu bizdedir.
hafif olduğunu mu söylüyorsun bu kumaşın, onu bir karıncanın üzerine bıraktınız mı, ona ağır gelecektir mutlaka. öyleyse kim haklı? bu kumaşın sıcak olduğunu mu düşünüyorsunuz? eğer ateşiniz olsaydı o zaman da serin gelirdi bu kumaş size. öyleyse sıcak mıdır kumaş yoksa soğuk mu?
kısacası aynı şeyler, aynı anda, kimilerine kırmızı, ağır, sıcak geliyor, kimilerine de sarı, hafif, soğuk görünüyorsa nedeni şudur: demek ki böyle sanmakla biz yanılsamaların kurbanı olmaktayız ve bu şeyler ancak zihnimizde var olan şeylerdir.
o halde, madde, fikirden başka bir şey değildir.
"berkeley sisteminin amacı, maddenin var olmadığını kanıtlamaktır." (georges politzer)




