lamartine etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
lamartine etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23.01.2021

sevmek

romain gary

sevmek, yalnızca sakınmanın yolunu şaşırdığı haritasız ve pergelsiz bir serüvendir.

en güzel çığlıklar en umutsuz çığlıklardır.

her taraf su içindeyken dağılan, parçalanan bir çiftten daha zor bir şey yoktur. böyle durumlarda en iyisi bir çırpıda bitirmektir işi.

bir çifti parçalayan şey, sonunda onu daha güçlü biçimde birleştirir. uzaklaştıran güçlükler sonunda yaklaştırır ya da zaten bir çift yoktur ortada. yönleme hatası yapan iki mutsuz birbirlerini bulmuştur.

insanın, sevmiş olduğu tek kadını yitirince her şeyin bittiğini sanması bir sevgi eksikliğidir.

lamartine'in ölümsüz bir dizesi geliyor aklıma: "bir tek kişiyi yitirirsiniz ve yaşamınız dopdolu olur."

aşk her şeyi anlar, her şeyi cevaplar, her şeyi çözümler ve her şeyi ona bırakmak gerekir. ulaşım araçlarını değiştirmek için bir abonman, portakal rengi bir kart almak yeter.

sevmek aşırı bollukla büyüyen tek zenginliktir. ne kadar çok verirseniz size o kadar çok kalır.

bir başkası; ama hiç önemi yoktu bunun, başka bir yerde ve bilmem hangi gelecekte; ama demirler kırılacaktır ve geleceğin çizgisini biz avuçlarımızla kendimiz çizeceğiz.

bir kadınla yaşadım ve başka türlü nasıl yaşandığını bilmiyorum. anı mı istiyorsunuz? işte biri. yatmıştı. çok acı çekiyordu. üzerine eğilmiştim. güçlü bir el, erkek bir varlık, inandırıcı, "ben buradayım" diyen. neden ölmek. parmaklarının ucuyla yanağıma dokunmuştu. "beni o kadar çok sevdin ki bu sevgi neredeyse benim eserim oldu. gerçekten yaşantımda bir şey yapmayı başarmışım gibi. milyonlarca insan her zaman deneyebilirler; ama yalnızca bir çift başarabilir bu işi. milyonlarla ancak ikiye kadar sayılabilir."

insanı bilgeliğe yönelttiğinden çok güzel ve çok bilinen bir deyim vardır: "az zararla çok yarar sağlamak gerekir." yok, hayır, öyle değildir ve sebebi de şudur: bu zararın acısı hiç dinmeyecektir. sokakta yürürken birbirlerine destek olan, birbirlerinden ayrılmayan çiftler gördünüz mü? budur zararın acısı. her birimizden daha az kaldıkça ikimizden daha çok kalır.

anlaşılmaza karşı iki kişi olunca insanlar daha şanslı olur. gözlerinizi kapayın ve bana bakın. gerçeklerin tümü, içinde yaşanabilir türden değil. çoğu zaman ısıtmaz ve insan orada soğuktan ölür. yokluk beni ilgilendirmiyor, özellikle de var olduğu için.

bir kadın bütün gözleriyle, bütün sabahlarıyla, bütün ormanları, tarlaları, kökleri ve kuşlarıyla sevildiğinde onun henüz yeteri kadar sevilmediği anlaşılır ve dünya, sizin yapmak zorunda olduğunuz şeylerin başlangıcından başka bir şey değildir.

daha sonra yaşayacağız. şimdilik söz konusu olan şansa bir şans vermektir. bu öyle bir dönem ki herkes yalnızlığı haykırıyor ve aşkı haykırdığını bilmiyor. insan yalnızlığını haykırdığında her zaman aşkı haykırır.

anılarımı sana vermek için çok ileri yaşıma kadar yaşayacağım. her zaman vatanım, toprağım, köklerim, evim ve bahçem olacaktır: kadının pırıltısı. bir kalça hareketi, saçların uçuşması, birlikte yazacağımız bazı çizgiler ve nereli olduğumu bileceğim. her zaman ana vatanım olacaktır ve ancak bir patika kadar yalnız olacağım. yitirmiş olduğum her şey bana bir yaşama sebebi veriyor. tertemiz, mutlu, ölümsüz. kadının pırıltısı.

16.10.2020

deniz

alphonse de lamartine

zaman, aynı diğer deniz gibi, kalıntılarımızla taşan bir denizdir.

kendini eserlerinde görmedikçe yaşadığını hissedemez insan. ruhun da beden gibi olgunluk, ergenlik dönemi geçirmesi gerekir.

şiir, aşkın doğacağı genç bir kalpten başka hiçbir yerde daha anlamlı, daha ahenkli olamaz.

ruh, sevdiğine içini dökmeye yetmeyen dudakların mırıltısı ve uykuya dalan bir çocuğun belirsiz seslerle kekelemesiyle, yalnızca bir defa tamamen bir başka ruha akar.

halkın vatanı içgüdülerinde, kahramanlığı duygularında ve dramı bakışlarındadır. akılda kalan büyük yıkımlar ve güzel ölümlerdir.

emek ve cesaretle yeniden satın alabileceği şeylerin uğruna gözyaşı dökmemeli insan.

güzellik duygusunun; bizim gökyüzümüzün altındakinden daha canlı ve hayatın yalnızca aşk olduğu iklimlerde, giyim kuşam lüks değildir kadınların gözlerinde. bu onların ilk ve neredeyse tek ihtiyacıdır.

şairler dehayı uzaklarda ararlar, oysa o yürektedir.

şiir, bütün tutkuların önsezisi gibidir. daha sonra, hatıralarına ve matemine dönüşür. böylece hayatın iki uç döneminde ağlatır şiir; gençleri ümitle, yaşlıları pişmanlıkla.

31.05.2018

uzun lafın kısası

carl sagan: dünyamızı sorularımızın cesareti ve yanıtlarımızın derinliğiyle önemli kılarız.

lawrence durrell: doğanın, o büyük aristokratın amaçladığı şey, yüce azınlığın azami mutluluğudur. zavallı sol eğilimli, boşa kürek çeken sosyalist sürü.

lamartine: siyasal özgürlük duygusu, imkan sahibi insanların bu özlemi, halkın içine kadar işlemez.

thomas gray: cehaletin esenlik getirdiği yerde zeki olmak budalalıktır.

winston churchill: demokrasinin mümkün bütün sistemlerin en kötüsü olduğu doğrudur; sorun, başka hiçbir sistemin ondan daha iyi olmayacak oluşudur.

"insanın gerçek düşmanı, yanlış yönlendirdiği bilincidir." (bhagavadgita)

marquis de sade: dünyanın neresinde olursa olsun namus ve geleneklere en çok bağlı gibi görünen yerler her zaman için en fazla ahlaksızlığın olduğu yerlerdir.

buddha: bu dünyada kötülüğün tek kaynağı cehalettir.

raoul vaneigem: tanrı ve onun değişik biçimleri sakatlanmış bir bedenin fantasmalarından başka bir şey asla değildir.

slavoj zizek: basitliği içinde her şeyi içeren bu gece, bu boş hiçliktir insan -hiçbiri aklına gelmeyen ya da mevcut olmayan bitmek bilmez bir temsiller, imgeler zenginliği.

andre malraux: hangi yazar söylemiş bilmiyorum şu sözü: "eski bir mezarlık gibi ölülerle doluyum, tıklım tıklım."

17.05.2018

graziella

alphonse de lamartine

siyasal özgürlük duygusu, imkan sahibi insanların bu özlemi, halkın içine kadar işlemez.

gençliğin ilk hayali olması, ancak yüreğin solup ruhun gücünü yitirdiği, cesaretin kırıldığı vakit yok olması; özgürlüğün, insanın kutsal ülküsü olduğunun kanıtıdır. yirmi yaşında olup da cumhuriyetçi olmayan bir tek ruh yoktur. köleleşip de yıpranmayan tek yürek yoktur.

yalnızca üzüntüyle harcanan insan hayatı geri gelmez. bir günlük gözyaşı, bir yıllık çalışmadan daha çok güç tükettirir.

insan her yerde insandır. hassas yaradılışı hep aynı içgüdüleri barındırır; ister roma'nın parthenon'unda, saint-pierre'inde olsun, ister procida'nın kayaları üzerindeki fakir bir balıkçının kayığında.

iştahın baharat eklediği ve uzuvların sapasağlam olduğu durumda, en sıradan besinler bile vücuda yeterli gelir ve onu yeniler.

adı sanı duyulmamış insanlar böyle zamanlarda ortaya çıkar, isimleriyle olduğu gibi dehalarıyla da kitleleri uyandırır, zorbalıkla mücadele eder, ulusları kurtarırlar; ardından da istikrarsız ve nankör halklar yüzünden değerini bilmeyen zamanın ve öçlerini alacak gelecek kuşaklar karşısında idam sehpasının kurbanı oluverirler.

toplumun üst sınıflarında samimi bir arkadaşlığın kurulması için gerekli görülen zaman, alt sınıflarda söz konusu bile değildir. duygular menfaatlerle kirletilmediği için, kalplar güvenle açılır ve çabucak kaynaşır. akrabalık kurmaya doğal insanlar için sekiz gün bile yeterliyken, sosyete insanları için sekiz yıl bile azdır.

dünyanın bütün altınları hassas bir insanın bir kalp atışını, bakışındaki bir sevgi ışığını satın almaya az gelir.

insan kendi içini kemiren şeyi dışa vuramadıkça rahatlayamaz. insanın düşüncesini yazıyla ifade etmesi, kendini tanıması ve varlığının farkında olması için gerek duyduğu bir aynadır.

her şeyin uğruna ağlayamayız. her insanın kendi acıları, her asrın kendi acımaları olur; bu da yeter zaten.

ah! toy bir adam sevme yeteneğinden nasıl da yoksundur! hiçbir şeyin değerini bilmez. gerçek mutluluğu ancak kaybettikten sonra tanır. ormanlardaki genç bitkilerde bolca usare ve kararsız gölgeler vardır; ama yaşlı bir meşenin kalbinde çok daha fazla ateş bulunur.

boş bir kibrim vardı o zaman ve yalnızca o vardı. bu boş gurur, insanların kusurlarının en aptalcası ve en acımasızıdır. çünkü insanı mutluluktan utandırır.

22.12.2016

genç bir romancının itirafları

umberto eco

iki türlü şair vardır: şiirlerini on sekiz yaşındayken yakan iyi şairler ve ömür boyu şiir yazmaya devam eden kötü şairler.

ilham, sanatsal açıdan saygın görünebilmek için hilebaz yazarların başvurduğu kötü bir kelimedir. eski bir söz vardır, "dehanın yüzde onu ilham, yüzde doksanı terdir." der. fransız şair lamartine'in en iyi şiirlerinden birini nasıl yazdığından sıkça söz ettiği söylenir: bir gece ormanda gezinirken şiirin ani bir ilhamla, aklına eksiksiz geldiğini öne sürermiş. ölümünden sonra çalışma odasında o şiirin pek çok versiyonunu bulmuşlar, yıllar boyu yazıp yazıp düzeltmiş şiirini.

birçok üniversite profesörünün çalışma masasının çekmecesi yayımlanmamış berbat romanlarla doludur.

iyi bir listenin tek gerçek amacı, sonsuzluk fikrini ve vesairenin baş döndürücülüğünü iletmesidir.

sadece kendileri için yazdıklarını söyleyen kötü yazarlar ordusuna dahil değilim. yazarların kendileri için yazdıkları tek şey, ne alacaklarını hatırlamalarına yardım eden, işi bitince de atılan alışveriş listesidir. çamaşırhane listesi de dahil, geri kalan her şey bir başkasına yazılmış mesajlardır.

eğer ortada çok sayıda yaratıcı fikir varsa bu onların yaratıcı olmadığını gösterir.

1860'ta, garibaldi'nin sicilya'ya yaptığı keşif yolculuğunun peşinden gitmek için akdeniz'den geçmek üzereyken, alexandre dumas sr. marsilya'da mola vermiş ve kahramanı edmond dantes'nin monte cristo kontu olmadan önce 14 yıl hapis yattığı ve hapishane arkadaşı papaz faria'dan hücresinde ders aldığı if şatosu'nu ziyaret etmiş. dumas oradayken, ziyaretçilere hep monte cristo'nun "gerçek" hücresi denilen yerin gösterildiğini ve rehberlerin, dantes, faria ve romandaki diğer karakterlerden sahiden yaşamış kişilermiş gibi söz ettiklerini keşfetmiş. oysa aynı rehberler, if şatosu'nda mirabeau kontu gibi önemli tarihi kişiliklerin gerçekten hapis yattığını asla ağızlarına almıyorlarmış. dumas anılarında şöyle der: "romancıların bir ayrıcalığı vardır, tarihçilerin karakterlerini öldürecek karakterler yaratırlar. bunun nedeni, tarihçilerin anlattıkları kişilerin hayalet, romancıların yarattıklarının ise kanlı canlı insanlar olmasıdır."

2.08.2015

aşk

lamartine

gerçek aşk hayatın olgun meyvesidir. on sekiz yaşında onu tanıyamazsınız, hayal edersiniz. bitkiler aleminde, meyve oluşurken yapraklar dökülür; belki insanlar aleminde de aynıdır.

insan boşluğa ne kadar bakarsa baksın, onu ne kadar kucaklarsa kucaklasın, doğa onun için ruhunu içine kattığı iki üç noktadan ibarettir. sizi seven kalbi hayatınızdan çıkarın, geriye ne kalır?

doğada da durum aynıdır. düşüncenizdeki, hayalinizdeki kenti, evi silin doğadan, bakışınızın ne huzur bulabileceği ne de dibini görebileceği parlak bir boşluk kalır yalnızca. bunun ardından yaradılışın en yüce sahnelerinin gezginler tarafından değişik görülmesine şaşırılır mı?

herkes kendi bakış açısını taşır yanında. ruhun üzerindeki bir bulut yeryüzünü ufuktaki bir buluttan daha fazla kaplar ve soldurur. manzara izleyenin gözündedir.

bir gün seversen sen de göreceksin ki hepsinin söndüğünü sandığımızda bile ruhumuzun derinliklerinde bir kıvılcım yanmaya devam eder.

insan kalbinde, tesadüfen ama saygıyla çınlatılan birkaç basit nota koca bir yüzyılı ağlatmaya, hatta aşk kadar popüler, duygular kadar cana yakın olmasına yeterlidir.

sanatta yücelik yorucu, güzellik kandırıcıdır; yalnızca dokunaklı olan yanılgıya düşürmez. duygulandırmayı, etkilemeyi bilen her şeyi bilendir. bir damla gözyaşında, dünyanın bütün müzelerindekinden ve bütün kütüphanelerindekinden daha çok yetenek vardır.

insan, meyvesini düşürmek için sallanan bir ağaç gibidir: gözyaşını dökmeden sarsamazsınız insanı.

25.12.2012

fransız şiir antolojisi

ilhan berk



ne kadar uzaktasın ey mis kokulu cennet
ey, sadece sevincin, aşkın ürperdiği yer
ey her ruhun içinde boğulduğu saf şehvet
ey bir ömür boyunca gönül verilen şeyler
ne kadar uzaktasın ey mis kokulu cennet
(charles baudelaire)

o sevdalar çağı dönmeli
dönmeli, geri gelmeli
(arthur rimbaud)

göçüp gittiğimiz gün biz de bu dünyadan
unutulur sevdiğiniz, sevildiğiniz
sevmeye bakın geçmeden güzelliğiniz
(pierre de ronsard)

zaman kötüymüş.. gün iyi de olur, fena da
hiç acısı olmayan hangi bal var dünyada
hangi denizde fırtına olmaz
(andre chenier)

sevişmek! hep sevişmek! akıp giden saatin
kadrini bilmeliyiz
insan için liman yok, sahil yok zaman için
o geçer, biz göçeriz
(alphonse de lamartine)

ama işte hakikat ebedidir
yaşarsa bir kimse ondan bihaber
alemde ömrünce gafil kişidir
(alfred de musset)

ah o yeşil cenneti, çocuksu sevdaların
o koşuşlar, demetler, o şarkılar, buseler
inildeyen kemanlar üzerinde dağların
akşam, korkuluklarda şarap dolu kaseler
ah o yeşil cenneti, çocuksu sevdaların
(charles baudelaire)

ama ılık bir nehirdir işte saçların
ürküsüz boğmak orda bize musallat ruhu
ve bulmak o yokluğu senin tanımadığın
(stephane mallarme)

hep musiki, biraz daha musiki
havalanan bir şey olmalı mısra
deli bir gönülden kalkıp gitmeli
başka göklere, başka sevdalara
(paul verlaine)

yazık! diye düşündüm; büyük ama adımız
utanıyorum bizden biz ne kadar zayıfız
nasıl bırakılır hayat ve bütün acıları
bunu bilen sizsiniz, tanrının hayvanları
ne bir şeye erilir dünyada, ne bir şey bırakılır
yalnız sessizlik büyük, gerisi zayıflıktır
(alphonse de lamartine)

rüzgar uyandı.. artık yaşama zamanıdır
kitabımı bir geniş meltem açıp kapatır
su kayadan toz olup görünür kıyı kıyı
pırıl pırıl sayfalar uçuşarak gidiniz
yık dalga! yık keyifli sularında ey deniz
yelkenin yem yediği şu asude çatıyı
(paul valery)

uzaklarda bir başka ülkede şimdi sevdalım
madem hiçbir şeyde gözüm yok ko öleyim
öyle bitkinim ki beni bir ölüm paklar ancak
anladım ne yapsam boşuna iflah olmam artık
(guillaume apollinaire)

6.02.2011

gülün adı

umberto eco

thomas kempis: her şeyde erinç aradım; ama hiçbir yerde bulamadım, bir kitapla çekildiğim köşeden başka.

şeytanın varlığının tek gerçek kanıtı, belki o anda herkesin onun işbaşında olduğunu bilmek için duyduğu tutkunun yoğunluğudur.

işin içine dünyasal nesnelerin mülkiyeti girince, insanların adalete uygun olarak akıl yürütmeleri güçtür.

meleklerin coşkusuyla şeytanın coşkusu arasında az fark vardır; çünkü her zaman aşırı isteğin tutuşmasından doğarlar.

"yolcunun dinlenmesidir ölüm, her işin sonudur."

bazı bitkiler, çevrelerindeki toprak koşullarına, beslenmelerine ve büyümelerine özen gösterirseniz en elverişsiz koşullar altında bile yetişirler.

güzelliği yaratan, üç şeyin uyumudur: her şeyden önce, bütünlük ya da yetkinlik -bu yüzden yetkin olmayan şeylere çirkin deriz- sonra gerekli orantı ya da uyum; son olarak da aydınlık ve ışık; gerçekten de rengi açık seçik olan nesnelere güzel deriz.

bizler kitaplar için yaşıyoruz. kargaşa ve yozlaşmanın egemen olduğu bir dünyada hoş bir görev bu.

insan soyunun yenilenmesinden ruhani meclisler ve saraylar söz ediyorsa eğer, buna inanma.

basit insanların yaşamı, bilgiyle ve bizi bilge kılan uyanık bir ayırt etme duygusuyla aydınlatılmamıştır. hastalık ve yoksulluk altında ezilmiştir onların yaşamı; bilgisizlikle dili bağlanmıştır.

gündüz uykusu bedenin günahı gibidir: ne denli çok işlenirse, o denli çok istenir. gene de insan kendini mutsuz hisseder; aynı zamanda hem doygun, hem de doymamış.

kitaplık kocaman bir labirenttir. dünya labirentinin simgesi içine girersin; ama dışarı çıkıp çıkamayacağını bilmezsin. her kül tapınağının sütunlarından içeri girmemeli.

bir mesajın şifresini çözmenin ilk kuralı, ne anlama geldiğini tahmin etmektir.

iyi bir sorgucunun ilk görevi, önce kendisine içtenlikli gibi görünenlerden kuşkulanmaktır.

yalnız güçlüler, gerçek düşmanlarının kimler olduklarını her zaman açık seçik olarak bilirler.

çırak olan bir işçi on gün sonra ustası olabileceği birini arar.

gerçek bölünmez bir bütündür; kendi saydamlığıyla pırıl pırıl parlar ve kendisinin bizim çıkarlarımız ya da utancımız tarafından eksiltilmesine izin vermez.

bazen basit insanlar olayları okumuşlardan daha iyi anlarlar.

"sevgi, seveni sevilenle bir kılar; sevgililer herhangi bir biçimde birleşmek isterler ve sevgi, bilinçli bilgiden daha çok bilir."

kitaplık: canlı bir nesne, bir insan zihninin yönetemeyeceği güçlerin barınağı, birçok zihinden çıkmış, onları üreten ya da iletenlerin ölümünden sonra da varlığını sürdüren bir gizler hazinesi.

bedenin güzelliği deriyle sınırlıdır. insanlar derinin altında ne olduğunu görebilselerdi, kadınları görünce tir tir titrerlerdi. bütün bu güzellik, balgam, kan, sıvı ve safradan oluşur. burun deliklerinin, boğazın, karnın içinde nelerin saklı olduğunu düşünürsen, pislikten başka bir şey bulamazsın. balgama ya da gübreye parmak uçlarınla bile dokunmak insanı tiksindirirken, o gübreyle dolu çuvalı kucaklamayı nasıl isteyebiliriz?

gerçek bizi özgür kılar.

işkence ya da işkence tehdidi altında insan yalnızca yaptıklarını değil, yapmak istediklerini de söyler, kendisi bilincinde olmasa da.

biricik gerçek, gerçeğe duyulan çılgınca tutkudan kendimizi kurtarmayı öğrenmektir.

sen ki ey gül, çayırda kızarıp kurumlanıyorsun
kıpkırmızı, bürünmüş allara
kır şen ve hoş
ama mutsuz olacaksın
nice güzel olsan da (juana ines de la cruz)

lamartine, ünlü bir şiiri için, o şiirin fırtınalı bir gecede, bir ormanda bir çırpıda doğduğunu yazar. öldüğü zaman şiirin, üstünde düzeltmeler ve değişiklikler olan müsveddesini buldular; böylece o şiirin, tüm fransız yazınının belki de en çok üstünde çalışılmış şiiri olduğu ortaya çıktı.