#abd etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#abd etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17.03.2021

batı medeniyeti

sevan nişanyan

islamın batıya bakışındaki önyargı/aşağılama/cehaletin yanında, batınınki pek bir masum kalır bence.

avrupa medeniyetini seviyorum evet.

1. dünyanın başka hiçbir yerinde eşi olmayan güzellikte köyleri ve kasabaları var. "akdeniz medeniyeti" eğer avrupa medeniyetinden farklı bir şey ise, tek rakibi orası olabilir.

2. diğer hiçbir medeniyetin yakınına bile yaklaşamayacağı zenginlikte ve güzellikte müzik üretmişler. ve ayrıca resim.

3. edebiyatı (yazılı sanatı) üstün müdür bilmiyorum ama benim tanıdığım ve sevdiğim bir sanat; diğerlerine (eski türk edebiyatı dahil) hiç o kadar ısınamadım.

4. üretim ahlakı diyebileceğim şey beni etkiliyor: her ne üretiyorsan, en iyisini yapma hırsı. bu teknolojik bir şey değildir, ahlaki bir şeydir; dürüstlükle ve insan sevgisiyle alakalıdır.

sevdiğim için, bugün içine düştüğü çürüme hali beni öfkelendiriyor. 1945'ten bu yana tam bir duraksama döneminde. sadece anılarıyla yaşıyor, huysuz ve bunak bir ihtiyarın ruh halini yansıtıyor. barış ve huzur (=konfor, bencillik) dışında hiçbir sosyal ideali kalmadı. 1945'ten bu yana insanlığa sunabildiği yeni hiçbir şey yok. 

amerika için bunu söyleyemeyiz. bilgisayarı, interneti, google'ı, facebook'u, cep telefonunu ve iphone'u icat ettiler. akıllara durgunluk veren bir sinema sanayii yarattılar. finans sistemine, son iki bin senenin toplamından daha fazla yenilik getirdiler. kiwi'yi ve starking elmasını icat ettiler. daha bundan canlı medeniyet nerede görülmüş?

avrupa neden battı? bir, iki dünya savaşı yüzünden battı: dünya tarihinde görülmemiş bir kepazelikti, kendi kendilerini yok ettiler. iki, amerika (ve kısmen rusya) yüzünden battı. dayak yediler, dünya hakimiyetini kaybettiler, en parlak beyinlerini de bunlara kaptırdılar. üç, yahudileri kaybettiler. yahudiler önemlidir, topluma aykırılık getirirler.

"amerika.. dünyayı teknolojik bir çöplüğe çevirip hepimizi o teknoloji ile bir taraftan büyüleyen bir taraftan tüketen uyuşturan bir bok" tezine cevaben "teknoloji" dediğin şey medeniyetin ta kendisidir. insanın hayvanlıktan bugünkü haline evrilmesinde bir merhaledir. her yenilenme kendi sıkıntılarını getirir, daha önce var olan pek çok şeyin acımasızca silinmesine yol açar. acıtır. ama kaçınılmaz bir süreçtir. yeni ve üstün olanın geldiği yerde, eskisi ya adapte olmak ya da yok olmak seçeneğiyle karşı karşıyadır.

yenilen'i sevmeyelim, üzülmeyelim diyen yok. elbette trajik bir yanı var yenilginin, tükenmeye mahkum olmanın. tabii ki her yeni, eskinin yıkıntıları üzerinde yükselir. ama sonuçta yeni kazanır. ve daha iyi olduğu için kazanır. "zanzibar'a gitmek istiyorsun dubai'ye değil. neden tapıyoruz peki biz dünyaya en fazla dubai olmayı vadeden bir medeniyete?" sorusuna cevaben tam on bin seneden beri insanlar dubai'yi inşa etmek için uğraşıyorlar. bütün o çabayı çıkarsan geriye "insan" namına ne kalır? beslenmek, avlanmak, çiftleşmek ve boş zamanlarında güneşte yatıp bitlerini ayıklamaktan başka işlevi olmayan bir sefil mahluk.

22.01.2020

kurtuluş

eduardo galeano

1951 yılının bu günlerinde, muhammed musaddık, büyük bir oy çokluğuyla iran başbakanlığına seçildi. musaddık, britanya imparatorluğu'na peşkeş çekilen petrolün iran'a geri geleceğini vadetmişti ve hemen işe koyuldu. ancak petrolün millileştirilmesi komünist müdahaleye elverişli bir kaos ortamının doğmasına yol açabilirdi. bu yüzden başkan eisenhower saldırı emrini verdi ve birleşik devletler iran'ı kurtardı: 1953'te, bir devlet darbesi musaddık'ı cezaevine, çok sayıdaki destekçisini de mezara gönderdi ve musaddık'ın millileştirdiği petrolün yüzde kırkını kuzey amerikalı şirketlere verdi.

ertesi yıl, iran'dan çok uzaklarda, başkan eisenhower saldırı emrini verdi ve birleşik devletler guatemala'yı da kurtardı. bir devlet darbesi, demokratik bir biçimde seçilmiş jacobo arbenz hükümetini devirdi; çünkü bu hükümet united fruit company'nin ekip dikmediği topraklarını kamulaştırmıştı ve bu komünist müdahaleye elverişli bir kaos ortamı yaratıyordu. guatemala bu iyiliğin bedelini ödemeye devam ediyor.

18.05.2017

amerika destanı

eduardo galeano

orta çağ'da bir çuval karabiber, insan hayatından daha değerliydi. buna karşılık altın ve gümüş, gökyüzünde cennetin, yeryüzünde de kapitalist merkantilizmin kapılarını açmak için rönesans tarafından kullanılan belli başlı anahtarlar olacaktı. ispanyollarla portekizlilerin amerika destanı, hristiyan dininin yayılması ile doğal zenginliklerin zorla ele geçirilip yağmalanmasını iç içe geçmiş tek bir şey haline getirmiştir. avrupa gücü, bütün dünyayı egemenliği altına almak niyetiyle yola çıkmıştı. ormanlar ve türlü tuzaklarla dolu el değmedik toprakların görüntüsü, denizcilerle soylu kumandanların olduğu kadar, ganimet ardında koşan sersefil askerlerin de tutkusunu kamçılamaktaydı. "ölülerin güneşi" olarak simgeledikleri şan ve şeref itkisi de rol oynuyordu bunda. hernan cortes, şan ve şerefe ulaşmanın yolunu şöyle tanımlıyordu: "talih cesurlara güler." bizzat kendisi, meksika seferini hazırlayabilmek için bütün malını mülkünü ipotek ettirmişti. kristof kolomb ve magellan gibi birkaç istisna bir yana, fetih seferleri devlet tarafından değil, ya doğrudan doğruya fetihçiler ya da büyük tacirler ve bankerler tarafından finanse edilmekteydi.

yerlilerin yabancıları uzaklaştırmak için uydurduğu altınla kaplı kral eldorado efsanesi de bu sırada doğup yayıldı. gonzalo pizarro'dan sir walter raleigh'e birçokları, ona ulaşabilmek için ormanları, amazon ve orinoco ırmakları'nı nafile aşacaklardı. "gümüş kaynayan tepe" hayali, 1545'te potosi'nin keşfiyle gerçek olacaktı. fakat daha önceleri bu amaçla çeşitli seferler düzenlenmişti. özellikle parana ırmağı'nın kaynaklarına yönelikti bu seferler. ama bütün bu seferlere katılanlar ya açlık ve hastalıktan ya da yerlilerin oklarına sürdükleri zehirden yarı yolda telef olup gittiler.

evet; meksika ve and yaylalarının derinliklerinde yığılı büyük miktarda altın ve gümüş vardı. 1519'da hernan cortes, aztek hükümdarı montezuma'nın dillere destan hazinesini ortaya çıkardı. 15 yıl sonra da francisco pizarro, inka kralı atahualpa'yı boğdurmadan önce fidye olarak aldığı bir koca oda dolusu altınla iki oda dolusu gümüşü yollayacaktı sevilla'ya. 40 yıl kadar önce de saray, ilk yolculuğunda kristof kolomb'a eşlik eden denizcilerin hizmet tutarlarını antiller'den koparılıp alınmış altınlarla karşılamıştı. işin sonunda karayip adaları, ispanyollara haraç ödemeyi tamamen bıraktı; çünkü ortadan kalktılar. gerçekten de, yerlilerin bir kısmı vücutları yarı bellerine dek çamur içinde, yıkama havuzlarında altınlı kumları çalkalamakla uğraşırken, bir kısmı da ispanya'dan getirilen ağır tarım araçları altında tarlalarda iki büklüm, yorgunluktan ölene dek çalışacaklardı. daha da anlamlısı, dominik'teki birçok yerli, beyaz efendilerinin kendilerine dayattığı yazgıyı sezip önce davranarak hem çocuklarını öldürüyor hem de yığınlar halinde intihar ediyorlardı. resmi tarihçi fernandez de oviedo, antillilerin bu korkunç kıyımını şöyle anlatıyor: "çoğu, neredeyse sırf eğlence olsun diye, artık çalışmamak için zehirlediler kendi kendilerini; çoğu kendi elleriyle kendilerini astı."

1494'te imzalanan tordesillas antlaşması, portekizlilere papa tarafından çizilmiş olan ayrım çizgisinin ötesinde kalan amerikan topraklarını işgal hakkını tanıyordu. nitekim 1530'da martim alfonso de sousa bu antlaşmaya dayanarak brezilya'daki fransızları sürüp çıkardıktan sonra ilk portekiz yerleşim merkezlerini kuracaktı. gene aynı dönemde ispanyollar da, korkunç ormanları ve muazzam zorlu çölleri aşarak, keşif ve fetihlerini elle tutulur şekilde ilerletmiş bulunuyorlardı. 1513'te büyük okyanus'un ışıltılı suları vasco nunez de balboa'nın gözlerinin önünde serili duruyordu. 1522 sonbaharında, tarihte ilk kez iki okyanusu birbirine bağlamış ve yeryüzünün yuvarlaklığını tam bir tur yaparak ispatlamış olan magellan seferinden arta kalan 18 kişi ispanya'ya dönmekteydi. 3 yıl önce hernan cortes'in 10 gemisi küba'dan ayrılmış ve meksika'ya doğru yelken açmıştı. 1523'te pedro de alvarado orta amerika'yı fethe girişiyordu. 1533'te francisco pizarro, ezici bir zaferden sonra cuzco'ya girmekte ve böylece inka imparatorluğu'nun kalbini ele geçirmekteydi. 1540'ta pedro de valdivia, atacama çölü'nü aşarak bugünkü şili'nin başkenti santiago'yu kuruyordu. daha kuzeyde ise chaco'ya dalmıştı fatihler ve peru'dan dünyanın en büyük ırmağının denize döküldüğü yere kadar uzanan bütün yeni dünya topraklarını egemenlikleri altına almış bulunuyorlardı.

astronomundan yamyamına, mühendisinden taş devrini yaşayan vahşisine kadar her türden insan vardı karşılaştıkları yerliler arasında. buna karşılık yerli uygarlıkların hiçbiri demiri ya da sabanı, camı ya da barutu bulabilmiş değildi; tekerlek de kullanmıyorlardı. denizin öte yanından gelip bu topraklara çullanan uygarlıksa, yaratıcı rönesans patlamasını yaşamaktaydı: bir keşiften çok bir icada benziyordu amerika; tıpkı barut, baskı makinesi, kağıt ve pusula gibi, yeni çağ'ın çalkantılı doğuşuna katkıda bulunacak olan yeni bir icat. iki dünya arasındaki gelişim eşitsizliği, yerli uygarlıkların görece kolaylıkla boyun eğişini açıklamaya yeterlidir. hernan cortes, veracruz'a ayak bastığı vakit yanında sadece 100 denizci ve 508 asker bulunmaktaydı; emrinde de 16 at, 32 kundaklı yay, 10 tunç top ve çok sınırlı sayıda arkebüz, alaybozan ve tabanca vardı savaşta kullanmak üzere. bu kadarı yetti de arttı bile. oysa aztek uygarlığı'nın başkenti tenochtitlan, o çağda, madrid'den 5 kat daha büyük ve ispanya'nın en önemli kenti olan sevilla'dan 2 kat daha kalabalıktı. öte yanda francisco pizarro, 180 asker ve 37 atla girmişti cajamarca'ya.

yerlilerin başlangıçta bozguna uğramasında rol oynayan belli başlı etkenlerden biri de şaşkınlık olmuştur. imparator montezuma'nın sarayına ulaşan ilk haber şuydu: "denizin üzerinde ağır ağır ilerleyen kocaman bir tepe var." çok geçmeden başka birtakım bilgiler gelmeye başladı. bir yazar şöyle anlatıyor durumu: "topun nasıl patladığını, nasıl gürüldediğini, gümbürtüsünün nasıl yankılanarak insanı sağır edip bayılttığını kendisine söylediklerinde dehşete kapıldı imparator. hele bu gümbürtüyle birlikte topun ağzından kocaman bir yuvarlak taşın fırlayıp da ortalığa ateş saçtığını işitince, gözleri yuvalarından dışarı uğradı. 'yabancılar' onları damların hizasında taşıyan geyiklere binmiş geliyordu. vücutları baştan ayağa sarılıydı: sadece yüzleri görülmekte. ve kireç gibi bembeyaz yüzleri. saçları sapsarı. sadece içlerinden bazıları siyah saçlı. ve hemen hepsi uzun sakallı." montezuma, daha bir süre önce tam 8 kahinin döneceğini haber vermiş olduğu tanrı quetzalcoatl'ın yeryüzüne indiğini sanmıştı. avcıları bir kuş getirmişti imparatora. kuşun başında ayna biçiminde bir taç vardı; bu aynada da, içinde batan güneşin ışıldadığı gökyüzü yansıyordu. gene bu aynada, savaşçı birliklerin meksika üzerine yürüdüğünü görmüştü imparator. tanrı quetzalcoatl, doğudan gelmiş ve gene doğudan gitmişti. beyaz tenli ve sakallıydı. inkaların erdişi tanrısı viracocha da beyaz tenli ve sakallıydı. ve doğu, aynı zamanda, mayaların kahraman atalarının da beşiğiydi.

halklarıyla hesaplaşmaya gelen intikama susamış tanrıların sırtında parlak zırhlar vardı ve bu zırhlar, onlara atılan okları da, taşları da etkisiz kılıyordu. silahları öldürücü ışınlar saçıyor ve havayı ciğerleri boğucu bir dumanla karartıyordu. bununla da bitmiyordu iş: fetihçiler, büyük bir incelik ve isabetle, ihanet ve entrika tekniklerini de kullanmaktaydılar. nitekim montezuma'ya karşı tlaxcalalılarla bu sayede ittifak kurdular ve gene bu sayede, inka imparatorluğu'nun iki düşman kardeş olan huscar'la atahualpa arasında bölünmüşlüğünden haince yararlandılar. türlü cinayetlerle yerli yöneticileri devirdikten sonra da rahipler, yüksek görevliler, kumandanlar gibi egemen ara kastlardan kendilerine suç ortakları buldular. ayrıca başka birtakım silahları da seferber ettiler. daha doğrusu başka birtakım etkenler, istilacıların zaferinde nesnel açıdan belirleyici bir rol oynadı. bunların en başında da atlarla virüsler geliyordu. 

tıpkı develer gibi, atlar da amerika kökenliydi; ama soyları tükenmişti amerika'da. avrupa'ya araplar tarafından getirilen bu hayvanlar, askeri ve ekonomik alanlarda büyük hizmet görmüşlerdi. amerika'da ise şaşkına dönen yerlilerin istilacılara büyüsel erkler atfetmelerine yol açtılar. nitekim ilk ispanyol askerlerinin tüy ve çıngıraklarla donanmış atlar üzerinde ortalığı toza dumana katarak büyük bir hız ve korkunç bir gürültüyle ilerlediğini gören atahualpa sırtüstü yere devrilecekti dehşetten. mayaların torunlarını yöneten tecum, mızrağıyla pedro de alvarado'nun kendisine değil de atına saldırdığı vakit, hayvanın, karşısındaki adamın vücudunun bir parçası olduğu inancındaydı. işte bu yüzdendir ki, saldırı sonucu attan düşen alvarado, hemen doğrulup tecum'u öldürmekte güçlük çekmedi. savaş koşumlarıyla donanmış birkaç at, yerlileri çil yavrusu gibi dağıtmakta, dehşet ve ölüm saçmaktaydı. sömürgeleştirme sürecinin ilk evrelerinde, papazlar ve misyonerler, atları kutsal kökenli hayvanlar olarak tanıttılar yerlilere. ispanya'nın koruyucusu aziz yakup'un, beyaz bir tay üzerinde ve tanrı'nın sürekli yardımıyla, gerek mağribilere, gerekse yahudilere karşı bir dizi parlak zafer kazandığını söylüyorlardı.

ama avrupalıların, atlardan da etkili bir müttefikleri vardı: bakterilerle virüsler. gerçekten de fatihler, tevrat'taki afetleri andıran bir korkunçluk içinde, çiçek ve tetanoz, çeşitli ciğer ve bağırsak hastalıklarıyla zührevi hastalıklar, trahom, tifüs, cüzzam, sarıhumma ve ağzı kokutan diş çürüğünü getirdiler beraberlerinde. ilkin çiçek hastalığı ortaya çıktı: bu, insanı ateşten kavuran ve etleri yarıp dağıtan bilinmedik ve iğrenç salgın, doğaüstü bir ceza değil de neydi? bir yerli tanık şöyle anlatıyor: "gidip tlaxcala'ya yerleştiler. hastalık o zaman yayıldı. şiddetli öksürük ve alev alev yanan çıbanlar." bir başka görgü tanığı da ekliyor: "birçoğu bu yapışkan, bulaşıcı ve geçmek nedir bilmeyen kabarcık hastalığından ölüp gitti." sinekler gibi ölüyordu yerliler: organizmalarının bu yeni hastalıklara karşı hiçbir direnme gücü yoktu. ölümden kurtulanlarsa sakat kalıyor ve hiçbir işe yaramıyorlardı. brezilyalı antropolog darcy ribeiro, amerika, avustralya ve okyanusya'daki yerli halkın yarıdan fazlasının, beyazlarla daha ilk temas sonucu bulaşıcı hastalıklara yakalanıp öldüğünü ileri sürüyor.

1.11.2013

barış meleği

uğur mumcu

şili'de sosyalist devlet başkanı salvador allende'nin sarayı tanklarla sarıldığı gece, general pinochet bir "muhtıra" yayımlayarak devlet başkanının istifa etmesini istedi. muhtırayı kuvvet kumandanları imzalamıştı hep birlikte.

"sizin gibi hainlerle pazarlık etmem!" diye cevap verdi allende. ve başına bir miğfer geçirerek sarayın pencerelerinden birine gidip bir sosyalist "militan" gibi faşistlerle çarpışmaya başladı. faşist generaller çetesi, 

"ülke bütünlüğü.. devletin korunması.. komünizme karşı mücadele.." gibi sözleri tank paletlerinin uğultuları ile yükselterek saraya ateş ediyorlardı durmadan. bütün ülke devrimcileri, faşizmin üniforması ve silahlarıyla esir ediliyordu o gece. ve direniyordu allende.

miğferi, silahı, yüreği ve sosyalist inancıyla direniyordu allende. belki dudaklarında ülkesinin en soylu ozanından kalma birkaç dizeyle ve belki de bu dizelere bir silah gibi güvenerek,

"halkız biz, yeniden doğarız ölümlerde.." diyordu.

ve neruda'nın hasta döşeği, faşizmin süngüleriyle paramparça ediliyor, kitaplar, kağıtlar, şiirler, esir edilmiş düşman mangaları gibi faşizmin soysuz subaylarının önüne diziliyordu.

kitaptı düşmanları..

şiirdi..

inançtı, düşünceydi..

halktı düşmanları..

pinochet ve çetesi saldırıyordu özgürlüğün kalelerine. gecenin alaca karanlığında faşizmin taburları akın akın sarıyorlardı allende'yi. satılmışlığın rütbelerini alacaklardı.

o, miğferi, silahı, yüreği ve sosyalist inancıyla direniyordu korkmadan ve dudaklarında bir şarkı gibi dolaşıyordu şu dizeler:

"halkız biz, yeniden doğarız ölümlerde.."

pentagon generallerince panama'daki antigerilla okulunda eğitilen pinochet, amerikan yapısı tanklarla saldırıyordu allende'ye.

amerikan tanklarıyla..

pentagon emirleriyle..

cia taktikleriyle..

tanklar toplarını çevirmişlerdi allende'ye. kuvvet komutanları emir yağdırıyorlardı emir üzerine. ya teslim olmalıydı allende, ya ölmeliydi!

muhtıraya teslim olmadı allende. tanklara teslim olmadı. faşizme diz çökmedi allende. özgürlüğün inancıyla savaştı sonuna dek.

o gece el ovuşturuyordu cia bürokratları. uluslararası telefon ve telgraf şirketinin yöneticileri kutluyorlardı birbirlerini. pentagon generalleri viski kadehleri kaldırıyorlardı şerefe. şili'nin bakır madenlerine göz diken amerikan sermayecileri ağızlarını şapırdatıyorlardı iştahla.

ve general pinochet'nin faşist çetesi, kendi ülkesini işgal edebilmek için, genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanlarıyla yürütüyordu harekatı adım adım. faşizmin öfkesi ve satılmışlığın ihanetiyle.

bir köşede kurşuna diziliyordu genç öğrenciler. bir başka köşede tank paletleri altında eziliyordu sosyalist işçiler.

faşizmin taburları, binlerce evden binlerce altın beyni, binlerce sımsıcak yüreği topluyorlardı birer birer.

ve satılmışlığın bütün rezilliği ile alçaklığın bütün kiriyle yürüyordu generaller çetesi.

bakır madenlerini satmak için..

sosyalizmi ezmek için..

allende'yi öldürmek için..

ve yirmi beş bin şilili yurtseveri boğmak için..

öldürüldü allende. kurşuna dizildi yirmi beş bin yurtsever. yakıldı yüz binlerce kitap. esir edildi ülkenin tüm aydınları. bütün bu oyunları beyaz saray'ın cia'ya ayrılan odalarında yöneten dr. henry kissinger, türkiye'dedir bugün.

"barış güvercini", şili yurtseverlerinin kanını kanatlarında gizleyerek türkiye'ye geldi bu sabah.

hoş geldin dr. kissinger! hoş geldin kanlı barış meleği! allende'nin katili hoş geldin! hoş geldin politika sihirbazı. merak ediyoruz, acaba yoksul ülkemize hangi uğursuz yarının falını okumaya geldin?

26.10.2013

robert f. kennedy

zygmunt bauman

uzun zaman önce, 18 mart 1968'de robert kennedy başkanlık seçim kampanyasının en hararetli zamanında, gsmh'ye dayalı mutluluk ölçütüne ilişkin yalana sert bir saldırıyla yanıt vermişti:

"bizim gsmh'miz, hesaplamalarında, hava kirliliğini, tütün reklamlarını ve otobanlarımızdan yaralıları toplamak üzere kullanılan ambulansları hesaba katar. evlerimizi korumak için tesis ettiğimiz güvenlik sistemlerinin ve evlerimize gizlice girmeyi başaranları tıktığımız cezaevlerinin maliyetlerini kayda geçirir. sekoya ormanlarımızın yıkımını ve bunlarının yerlerini, genişlemenin ve kaotik kentleşmenin almasını içerir. napalm bombalarının, nükleer silahların ve kent kargaşasını zapt etmek için polisin kullandığı silahlı araçların üretimini içerir. çocuklara oyuncak satmak için şiddeti yücelten televizyon programlarını kayda geçirir.

öte yandan, gsmh çocuklarımızın sağlığından, eğitimimizin kalitesinden ya da oyunlarımızın neşesinden söz etmez. şiirimizin güzelliğini ve evliliklerimizin kudretini ölçmez. politik tartışmalarımızın niteliğini ve temsilcilerimizin güvenilirliğini değerlendirmekle ilgilenmez. cesaretimizi, aklımızı ve kültürümüzü dikkate almaz. ülkemize duyduğumuz şefkat ve adanmışlık hakkında tek bir söz söylemez. kısacası gsmh, yaşama cefasını değerli kılan şeyler dışında her şeyi ölçer."

robert kennedy bu ateşli suçlamayı yayınladıktan ve yaşamı değerli kılan şeylere tekrar önem kazandırma maksadını ilan ettikten birkaç hafta sonra öldürüldü; dolayısıyla eğer abd başkanı olarak seçilseydi, başarmak şöyle dursun, sözlerini gerçekleştirmeyi deneyip denemeyeceğini bile hiçbir zaman bilemeyeceğiz. yine de tek bildiğimiz şey, arada geçen kırk yılda, vermeye çalıştığı mesajın çok az kişi tarafından duyulduğu, anlaşıldığı, benimsendiği ve hatırlandığıdır. seçtiğimiz temsilcilerin, meta piyasalarının anlamlı ve mutlu bir yaşama giden en rahat yol olduğu iddiasının yapmacıklığını reddederek tanımama yönünde en ufak bir girişimde bulunmamasını, ya da yaşam stratejilerimizi bu doğrultuda yeniden şekillendirme konusunda gösterdiğimiz eğilimlerde pek bir değişiklik belirtisi olmamasını ise bir yana koyalım.

11.08.2013

amerika nasıl kuruldu

daron acemoğlu / james a. robinson

1516'nın başlarında ispanyol denizci juan diaz de solis, güney amerika'nın doğu sahillerindeki geniş bir halice demir attı. solis sahilin sığ sularında ilerlerken bu toprakları ispanya adına sahiplendi ve bölgede gümüş olduğu için nehrin adını rio de la plata, "gümüş nehri" koydu.

halicin iki yanındaki yerli halklar -günümüzde uruguay'ın bulunduğu bölgedeki charrua halkı ve modern arjantin'in pampas olarak bilinen ovalarındaki querandi halkı- yeni gelenleri düşmanca karşıladı. bu yerliler, güçlü bir merkezi siyasi otorite olmaksızın küçük gruplar halinde yaşayan avcı-toplayıcılardı. aslına bakılırsa, ispanya adına işgal etmeye koyulduğu yeni topraklarını keşfe çıkan solis'i sopalarla döverek öldürenler de charrualardan bir gruptu.

1534'te, hâlâ iyimserliğini koruyan ispanyollar pedro de mendoza önderliğindeki yerleşimcilerden oluşan ilk misyonu ispanya'dan bölgeye gönderdiler. bu yerleşimciler aynı yıl içinde buenos aires bölgesinde bir şehir inşa ettiler. buranın avrupalılar için ideal bir yer olması gerekiyordu. adı tam olarak "iyi havalar" anlamına gelen buenos aires'in yumuşak, ılıman bir iklimi vardı.

ne var ki, ispanyolların ilk yerleşimi kısa ömürlü oldu. iyi havaların değil, sömürecekleri kaynakların ve zorla kullanacakları işgücünün peşindeydiler. üstelik charruas ve querandi ahalisi de onlara minnettar değildi. ispanyollara yiyecek temin etmeye yanaşmadılar ve yakalandıklarında çalışmayı reddettiler. okları ve yaylarıyla yeni yerleşimlere saldırdılar.

kendi başlarına yiyecek bulmak zorunda kalacaklarını tahmin etmeyen ispanyollar açlık çekmeye başladı. buenos aires düşledikleri gibi değildi. bölgenin yerlilerini çalışmaya zorlamak fayda etmiyordu. bölgede sömürülecek altın ya da gümüş yoktu. solis'in bulduğu gümüşler ise aslında uzak batı'dan, ta and dağları'ndaki inka ülkesinden gelmişti.

hayatta kalmaya çalışan ispanyollar, daha büyük zenginlikler ve daha kolay çalıştırılabilecek bir nüfus sunacak yeni bir yer bulmak için keşif seferlerine çıkmaya başladılar. 1537'de juan de ayolas'ın liderlik ettiği böyle bir seferde, onları inkalara götürecek bir yol arayarak parana nehri'nden yukarı doğru ilerlediler. yolculukları esnasında, mısır ve manyoka dayalı bir tarım ekonomisine sahip yerleşik hayata geçmiş bir halk olan guaranilerle karşılaştılar.

de ayolas, guaranilerin charrua ve querandilerden tamamen farklı bir tabiatta olduklarını fark etmekte gecikmedi. kısa süren bir çatışmanın ardından guarani direnişini kırdı ve nuestra senora de santa maria de la asuncion adında, bugün paraguay'ın başkenti olan bir şehir kurdu. guarani prensesleriyle evlenen de ayolas ve adamları kısa sürede yeni bir aristokratik sınıf haline geldiler. mevcut guarani zorunlu işgücü ve vergi sistemini, kendi denetimlerine almak kaydıyla devam ettirdiler. bu, kurmayı istedikleri türden bir sömürgeydi. dört yıl içinde buenos aires terk edildi ve oraya yerleşen ispanyolların hepsi yeni şehre taşındı.

pampas'ın büyük tarımsal zenginliğine dayalı avrupa tarzı geniş bulvarlarıyla "güney amerika'nın paris'i" buenos aires'te 1580'e kadar yeni bir yerleşim kurulmadı. buenos aires'in terk edilmesi ve guarani'nin fethi, amerika'daki avrupa sömürgeciliğinin mantığını yansıtır. ilk ispanyol ve -ileride göreceğimiz gibi- ingiliz sömürgecileri toprağı kendi başlarına sürmeye niyetli değildi; bunu onların yerine başkaları yapsın istiyorlardı. ayrıca talan edebilecekleri zenginlikler, altın ve gümüş istiyorlardı.

de solis, de mendoza ve de ayolas'ın keşif seferleri, kristof kolomb'un 12 ekim 1492'de bahama adalarından birine ulaşmasını izleyen daha ünlü keşif seferlerinin ardından geldi. amerika'daki ispanyol yayılmacılığı ve sömürgeciliği 1519'da hernan cortes'in meksika'yı işgal etmesinin, 15 yıl sonra francisco pizarro'nun peru seferinin, bundan sadece iki yıl sonra da pedro de mendoza'nın rio de la plata seyahatinin ardından ciddi bir hal aldı. sonraki yüzyıl boyunca ispanyollar güney amerika'nın orta, batı ve güney kesimlerinin büyük kısmını fethedip sömürgeleştirirken portekiz de doğuda brezilya'yı sahiplendi.

ispanyolların sömürgecilik stratejisi son derece etkiliydi. ilk kez cortes tarafından meksika'da geliştirilen bu strateji, direnişi kontrol altına almanın en etkili yolunun yerlilerin liderini ele geçirmek olduğu gözlemine dayanıyordu. bu strateji sayesinde ispanyollar liderin serveti üzerinde hak iddia edip yerli halkı vergi ve yiyecek vermeye zorladılar. ikinci aşama kendilerini toplumun yeni elit sınıfı haline getirerek vergi, savaş tazminatı ve özellikle de zorunlu işgücü gibi mevcut uygulamaların kontrolünü ele geçirmeleriydi.

cortes ve adamları 8 kasım 1519'da muazzam aztek başkenti tenochtitlan'a vardıklarında aztek imparatoru montezuma, ispanyolları barışçıl bir biçimde karşılamasını tavsiye eden danışmanlarının sözüne uyarak misafirperverlik gösterdi. sonrasında olanlar, fransisken rahip bernardino de sahagun'un ünlü florentine kodeksi'ndeki 1560'larda derlediği maddede detaylı bir biçimde tarif edilmiştir:
ispanyollar derhal montezuma'yı kıskıvrak yakaladılar. ardından tüm silahlar ateşlendi. ortalığı korku sardı. sanki herkesin kalbi yerinden çıkmıştı. daha karanlık çökmeden dehşet çökmüştü, şaşkınlık ve endişe hakimdi, herkes donakalmıştı.
ve şafak söktüğünde derhal ispanyolların talep ettiği şeyler ilan edildi; beyaz tortillalar, kızartılmış hindiler, yumurtalar, tatlı su, kereste, odun, odun kömürü.. ve doğrusu, bunlar montezuma kumandasında oluyordu.
ve ispanyollar iyice yerleştiklerinde, kentin bütün hazinelerini ele geçirmek için derhal montezuma'yı sorguya çektiler. büyük bir şevkle altın aradılar. ve bunun üzerine montezuma onlara yolu gösterdi. etrafını sarmışlardı. sıkı sıkı tutuyor, bırakmıyorlardı.
ve ambara vardıklarında, teocalco adındaki yere, tüm o şaşaalı şeyleri ortaya döktüler: parlak kuş tüylerinden yelpazeler, gereçler, kalkanlar. buruna takılan hilal şeklindeki altın takılar, bacağa takılan altın bilezikler, altın pazıbentler, altın taçlar..
ardından altını ayırdılar. derhal bir ateş yakıp tüm değerli şeyleri ateşe verdiler. hepsi yandı. ispanyollar tüm altını külçeler haline getirdiler. ispanyollar her yeri gezdiler. her şeyi aldılar; görüp beğendikleri her şeyi.
bunun ardından montezuma'nın kendi ambarına gittiler. totocalo denilen yere. orada montezuma'nın kendi mallarını getirdiler. hepsi değerli şeylerdi; ucu süslü kolyeler, kuştüyü perçemli kol bantları, altın pazıbentler, bilezikler, deniz kabuklarıyla yapılmış pazıbentler.. ve turkuvaz taç, hükümdarlığın simgesi. hepsini aldılar.
azteklerin askeri fethi 1521'de tamamlandı. cortes, yeni ispanya eyaletinin valisi olarak en değerli kaynağı, yani yerli nüfusu, encomienda kurumuna göre bölmeye başladı. encomienda ilk kez ispanya'da, ülkenin güneyini 8. yüzyıl ve sonrasında buraya yerleşen mağribilerden geri alma faaliyetinin bir parçası olarak ortaya çıktı. yeni dünya'da çok daha kötücül bir biçim aldı: yerliler encomendero denilen bir ispanyol'a veriliyordu. yerli halk encomendero'ya vergi vermeye ve onun için çalışmaya zorlanıyor bunun karşılığında encomendero da onlara hristiyanlığı kabul ettirmekle yükümlü sayılıyordu.

encomienda uygulamalarının erken dönemine ait canlı bir tarif, bize ispanyol sömürge sisteminin en eski ve en yıkıcı eleştirilerini formüle eden dominiken rahibi bartolome de las casas'tan kalmıştır. de las casas, yeni vali nicolas de ovando liderliğindeki bir filoyla 1502'de ispanyol adası hispaniola'ya geldi. her gün yerli halkın maruz kaldığı zalimane muameleye ve sömürüye şahit olması, hayal kırıklığının ve rahatsızlığının giderek artmasına yol açtı. 1513'te, küba'nın ispanyollar tarafından fethinde bir din görevlisi olarak görev aldı; hatta hizmetleri için ona bir encomienda bile verildi. çabaları 1542'de ispanyol idaresinin barbarlığına karşı acımasız bir saldırı olan yerlilerin imhası üzerine kısa bir inceleme adlı kitabının yayınlanmasıyla sonuçlandı. encomienda konusunda, nikaragua örneği için şunları söylüyordu:

yerleşimcilerin her biri şehirde kendisine tahsis edilen -ya da hukuki ifadesiyle encommende edilen- konuta yerleşti. mukimleri kendisi için çalıştırmaya başladı, zaten az olan gıda maddelerini ellerinden aldı ve yerli halka ait, onların işlediği ve eskiden beri kendi ürünlerini yetiştirdikleri toprağı sahiplendi. yerleşimciler tüm yerli nüfusu -ileri gelenleri, yaşlı adamları, kadınları ve çocukları- kendi hane halkından sayarak öyle muamele ettiler ve böylelikle hiç rahat yüzü göstermeden gece gündüz kendi çıkarları için çalıştırdılar.

de las casas, bugünün kolombiya'sı yeni granada'nın fethinde uygulanan stratejiyi şöyle aktarıyordu:
ispanyollar, mevcut altının tamamına el koymaya yönelik uzun vadeli planlarını gerçekleştirebilmek için şehirleri ve yaşayanlarını kendi aralarında paylaşmak -ya da kendi tabirleriyle encommende etmek- şeklindeki olağan stratejilerini uyguladılar. ve sonra, her zaman olduğu gibi, onlara sıradan birer köle gibi davrandılar. sefere komuta eden adam, bölgenin kralını ele geçirip altı ya da yedi ay boyunca tutsak etti ve oldukça hukuksuz bir şekilde gitgide daha fazla altın ve zümrüt talep etti. dehşete düşen kral bogota, kendisini işkencecilerinin pençelerinden kurtarmanın endişesiyle bir evi tamamen altınla doldurup teslim etmesi talebine rıza gösterdi. bunu yerine getirmek için de halkını altın aramaya gönderdi ve onlar da pek çok kıymetli taşı parça parça taşımaya başladılar. ama ev hâlâ dolmamıştı ve bunun üzerine ispanyollar sözünü tutmadığı için onu öldüreceklerini duyurdular. 
komutan bir kanun temsilcisi olarak davanın kendisine bırakılması gerektiğini savundu. isteği yerine getirildiğindeyse, resmi suçlamaların tamamlanmasının ardından kralı anlaşmayı yerine getirmeme konusunda ısrar ettiği gerekçesiyle işkenceye mahkum etti. ona strapaddoyla (filistin askısı) işkence ettiler, karnına yanan içyağı koydular, her iki ayağını ve başını demir kasnaklarla kazıklara sabitlediler ve sonra iki adam ellerini tutarken ayak tabanlarını yaktılar. komutan ara sıra gelip bakıyor ve daha fazla altın vermedikçe ona ağır ağır işkence etmeye devam edeceklerini tekrarlıyordu ve öyle de yaptılar. sonunda kral ona çektirdikleri ıstıraba dayanamayıp boyun eğdi.
meksika'da geliştirilen fetih stratejisi ve kurumları ispanyol imparatorluğu'nun her yerinde şevkle benimsendi. ama başka hiçbir yerde pizarro'nun peru'yu fethindeki kadar etkili bir biçimde uygulanmadı. de las casas'ın ifadesiyle:
1531'de bir başka büyük zalim birkaç adamıyla peru krallığına seyahat etti. maceracı emsallerinin taktik ve stratejilerini yeni dünya'nın başka yerlerinde taklit etmek için her türlü gayreti göstermeye koyuldu.
pizarro, peru şehri tumbes yakınlarındaki sahilden başlayıp güneye ilerledi. 15 kasım 1532'de inka imparatoru atahualpa'nın ordugah kurduğu dağ şehri cajamarca'ya ulaştı. ertesi gün, müteveffa babaları huayna capac'ın yerine kimin geçeceğini tayin etmek için düzenlenen müsabakada kardeşi huascar'ı bozguna uğratan atahualpa, maiyetiyle birlikte ispanyolların kamp yerine geldi. atahualpa öfkeliydi, çünkü o ana kadarki ispanyol mezaliminden, örneğin güneş tanrısı inti'nin tapınaklarından birinde yapılanlardan haberdardı.
daha sonra olanlar ise herkesçe malumdur. tuzak kurup gelenleri gafil avladılar. atahualpa'nın muhafızlarından ve maiyetindekilerinden oluşan muhtemelen iki bin kadar kişiyi öldürdüler ve kralı esir aldılar. atahualpa yeniden özgürlüğüne kavuşmak için bir oda dolusu altın ve iki oda dolusu gümüş getireceğine söz vermek zorunda kaldı. sözünü yerine getirdi ama sözlerinde durmayan ispanyollar ağustos 1533'te onu boğarak öldürdüler. o kasım, ispanyollar inka başkenti cusco'yu ele geçirdi. inka aristokrasisi de atahualpa'yla aynı muameleye tabi tutuldu; altın ve gümüş temin edinceye dek hapsedildiler. ispanyolların taleplerini karşılamadıklarında diri diri yakıldılar. güneş tapınağı gibi cusco'nun muhteşem sanat hazinelerindeki altınlar yerlerinden kazınıp eritilerek külçe haline getirildi.
bu noktada ispanyollar inka halkına odaklandılar. meksika'da olduğu gibi, buranın sakinleri de her biri pizarro'nun beraberindeki conquistadorlar'dan birinin sorumluluğuna verilen encomiendalar'a bölündü. encomiendalar sömürgeciliğin ilk döneminde emeğin kontrol edilip örgütlenmesinde kullanılan temel kurumdu. ancak kısa bir süre sonra kuvvetli bir rakiple karşılaştı. 1545'te, diago gualpa adındaki bir yerli günümüz bolivya'sında andların yüksek kesimlerindeki yerel bir tapınağı ararken ani bir rüzgarla yere devrildi ve tam önünde gizli bir gümüş cevheri belirdi. bu, ispanyolların el cerro rico, "zengin tepe" adını koydukları büyük gümüş dağının bir parçasıydı. etrafında büyüyen potosi şehri 1650'de 160 bin kişilik bir nüfusa sahipti ve aynı dönemde lizbon ya da venedik'ten daha büyüktü.

ispanyolların gümüşten yararlanabilmek için madenciye, hem de çok sayıda madenciye ihtiyaçları vardı. bu yüzden yeni bir genel vali olarak asıl görevi işgücü meselesine çözüm getirmek olan francisco de toledo'yu atadılar. de toledo peru'ya 1569'da geldi ve ilk beş yılını etrafı gezip yeni görevini inceleyerek geçirdi. ayrıca tüm yetişkin nüfusu kapsayan büyük çapta bir araştırma başlattı.

toledo ihtiyacı olan yerli işgücünü bulmak için öncelikle tüm nüfusu taşıyarak reduccioneler olarak bilinen -tam anlamıyla "küçültülenler"- yeni şehirlerde yoğunlaştırdı. böylelikle işgücü ispanya kraliyeti tarafından daha kolay sömürülebilecekti. ardından mita olarak bilinen ve inka dili quechua'da "sıra" anlamına gelen bir inka işgücü kurumunu diriltip uyarladı. inkalar mita sistemleri sayesinde tapınaklar, aristokrasi ve ordu için yiyecek sağlamak üzere tasarlanmış plantasyonları işletirken zorunlu işgücünü kullanıyorlardı. inka eliti de karşılığında kıtlıkla mücadele ediyor ve güvenlik sağlıyordu.

toledo'nun elinde mita, özellikle de potosi mitası, ispanyol sömürgeciliğinin emek sömürüsündeki en geniş ve en eziyetli planına dönüşecekti. de toledo modern peru'nun ortasından başlayarak modern bolivya'nın büyük kısmını kapsayan dev bir havza belirledi. yaklaşık 200 bin mil kareyi kaplıyordu. bu bölgedeki reduccione'lerine yeni gelen yerli erkeklerin yedide birinin potosi'deki madenlerde çalışması gerekiyordu. potosi mita'sı neredeyse tüm sömürgecilik dönemi boyunca sürdü ve ancak 1825'te yürürlükten kaldırıldı.

harita 1, ispanyol fethi dönemindeki inka imparatorluğu'nun kaplamını ve mita havzasını gösteriyor. mita'nın başkent cusco'yu da kapsayarak imparatorluğun merkez kısmında karşılık geldiği bölgedir bu.

de toledo, emeğin yoğunlaştırılmasına ve mita'ya ek olarak encomienda'yı bir "kelle vergisi"yle, her yetişkin erkeğin yıllık olarak gümüşle ödemesi gereken sabit bir tutarla pekiştirdi. bu, yerlileri emek piyasasına zorlamak ve ispanyol toprak sahiplerinin ücretlerini azaltmak için tasarlanan bir başka dalavereydi. toledo'nun görev süresi boyunca bir başka kurum, repartimiento de mercancias, yaygınlık kazandı. ispanyolca "repartir", yani "dağıtmak" fiilinden gelen ve tam olarak "malların dağıtımı" anlamına gelen bu repartimiento, malların ispanyollar tarafından belirlenen fiyatlarla yerlilere zorla satışını içeriyordu.

de toledo son olarak ispanyol elitinin iş girişimlerinde, şarap, koka yaprakları ya da tekstil ürünleri gibi mallardan oluşan ağır yükleri taşımak için yük hayvanları yerine yerlilerin kullanıldığı trajin, yani kelime anlamıyla "yük"ü, uygulamaya koydu.

amerika'daki ispanyol sömürge dünyasının her tarafında benzer kurumlar ve sosyal yapılar ortaya çıktı. ispanyollar yağmacılığa, altın ve gümüş ihtirasına dayanan bir başlangıç evresinin ardından yerli halkı sömürmek için bir kurumlar ağı meydana getirdiler. encomienda, mita, repartimiento ve trajin'den oluşan kurumlar dizisi, yerli halkın yaşam standartlarını geçimlik düzeye indirmeye zorlamak ve böylece arta kalan tüm kazancı ispanyollar için sömürmek üzere tasarlanmıştı. bu amaca, topraklarını kamulaştırılarak, çalışmaya zorlayarak, hizmetleri için düşük ücretler vererek, yüksek vergiler getirerek ve almayı bile istemedikleri mallara yüksek fiyatlar koyarak ulaştılar. bu, kurumların ispanya krallığı'na büyük servetler kazandırmasına, fatihleri ve torunlarını büyük zenginliğe kavuşturmasına karşın latin amerika'yı dünyanın en eşitsiz kıtası haline getirdi ve ekonomik potansiyelinin çoğunu tüketti.

ispanyollar 1490'larda amerika'nın fethine başladıklarında ingiltere yıkıcı bir iç savaşın, gül savaşları'nın ardından toparlanmaya çalışan küçük bir avrupa gücüydü. yağma ve altın için kapışacak ve amerika'nın yerli halklarını sömürme fırsatından yararlanacak durumda değildi. yaklaşık 100 yıl sonra, 1588'de, ispanyol armadası'nın, ispanya kralı ii. felipe'nin ingiltere'yi işgal girişiminin ve şans eseri bozgununun siyasal şok dalgaları tüm avrupa'ya yayıldı. ingiltere'nin zaferi büyük bir sürpriz olsa da, sonunda sömürge imparatorluğu macerasına katılmalarına olanak tanıyan denizlerdeki artan ingiliz girişkenliğinin de bir işaretiydi.

bu yüzden, ingilizlerin kuzey amerika'yı kolonileştirmeye tam olarak aynı dönemde başlamaları rastlantı değildir. ama geç kalmışlardı. kuzey amerika'yı cazip olduğu için değil sadece uygun olduğu için seçtiler. amerika'nın sömürülecek yerli halkın bol olduğu ve gümüş madenlerinin yer aldığı "arzu edilir" kısımları çoktan işgal edilmişti. ingilizlere artıklar kalmıştı. 18. yüzyılda ingiliz yazar ve ziraatçı arthur young kârlı "temel ihtiyaç mallarının" -bununla ihraç edilebilir tarım ürünlerini kastediyordu- nerede üretilebileceğini ele alırken şöyle yazıyordu:
her şey dikkate alındığında görüyoruz ki, kolonilerimizdeki temel ihtiyaç malları üretimi, güneşten uzaklıkları oranında değer kaybediyor. hepsinin en sıcağı olan karayiplerde miktar kişi başına 8l. 12s. 1d. iken kıtanın güneyindeki kolonilerde 5l. 10s. merkezdekilerde 9s. 6 1/2d.'e düşüyor. kuzeydeki yerleşimlerde ise 2s. 6d.'e. bu ölçek kuşkusuz çok önemli bir dersi ortaya koyuyor: kuzey enlemlerinde koloni kurmaktan kaçınılması gerektiğini.
ingilizlerin 1585 ile 1587 yılları arasında kuzey carolina'daki ranoke'de bir koloni kurma girişimleri tam bir başarısızlıktı. 1607'de bir kez daha denediler. 1606'nın sonlarına doğru üç yelkenli; susan constant, godspeed ve discovery kaptan christopher newport komutasında virginia'ya gitmek üzere yelken açtı. virginia kumpanyası'nın himayesindeki koloniciler chesapeake körfezi'ne girdiler ve tahttaki ingiliz kralı i. james'e atfen james adını verdikleri nehir boyunca ilerlediler. 14 mayıs 1607'de jamestown yerleşimini kurdular.

virginia kumpanyası'nın gemilerindeki yerleşimciler ingiliz olsa da, ellerindeki kolonicilik modeli cortes, pizarro ve toledo'nun hazırladığı şablondan büyük ölçüde etkilenmişti. ilk planları, bölgenin yerli şefini ele geçirmek ve onu erzak bulmanın ve yerlileri kendileri için yiyecek ve zenginlik sağlamaya zorlamanın bir yolu olarak kullanmaktı.

ingiliz kolonicileri jamestown'a ilk kez ayak bastıklarında bulundukları bölgenin wahunsunacock adındaki bir krala sadakatle bağlı yaklaşık 30 kızılderili kabilesinin oluşturduğu bir koalisyon olan powhatan konfederasyonu'na ait olduğunu bilmiyorlardı. wahunsunacock'un başkenti, jamestown'a yalnızca 20 mil uzaklıktaki werowocomoco şehriydi. koloniciler bölgedeki durum hakkında daha fazla bilgi edinmek istiyorlardı. eğer kızılderililer yiyecek ve işgücü sağlamaya ikna edilemezlerse koloniciler en azından onlarla ticaret yapabilmeliydi.

görünüşe göre, yerleşimcilerin kendi başlarına çalışıp kendi ürünlerini yetiştirmesi fikri akıllarından dahi geçmemişti. ne de olsa, yeni dünya'nın fatihleri de böyle yapmamıştı.

wahunsunacock, kolonicilerin varlığını çabucak fark etti ve onlara büyük bir kuşkuyla yaklaştı. kuzey amerika için oldukça büyük sayılabilecek bir imparatorluğun başındaydı. ancak çok düşmanı vardı ve inkalar'da olduğu gibi ezici bir merkezi siyasal kontrolden yoksundu. wahunsunacock ingilizlerin niyetinin ne olduğunu anlamaya karar verdi ve ilk olarak onlarla dostça ilişkiler kurmayı istediğini ileten elçiler gönderdi.

1607 kışı başlarken jamestown yerleşimcilerinin yiyeceği azalmaya başlamıştı. koloni konseyinin liderliğine tayin edilen edward marie wingfield kararsızlık içindeydi. durumu kurtaran kaptan john smith oldu.

yazdıkları, koloninin başlangıç dönemindeki gelişimine ilişkin bilgilerimizin temel kaynaklarından birini oluşturan smith destansı bir karakterdi. ingiltere'nin lincolnshire kırsalında doğdu. ticarete atılmasını arzu eden babasına aldırış etmedi ve paralı asker oldu. ilkin hollanda'da ingiliz ordusunda savaştı. ardından macaristan'daki avusturya ordusuna katılarak osmanlı imparatorluğu ordularına karşı savaştı. romanya'da yakalandı, köle diye satıldı ve tarla işçisi olarak çalıştırıldı. günün birinde efendisinin üstesinden gelmeyi başardı ve elbiseleri ile atını çalarak avusturya'ya kaçtı.

smith, virginia yolculuğunda başını çoktan derde sokmuş ve wingfield'ın emirlerine karşı geldiği için isyan suçuyla susan constant'da hapsedilmişti. planları, yeni dünya'ya vardıklarında onu mahkemeye çıkarmaktı. ancak wingfield, newport ve diğer kolonici elitin saçtığı dehşete rağmen, kendilerine verilen emirlerin bulunduğu mühürlü zarfı açtıklarında virginia kumpanyası'nın smith'i jamestown'u yönetecek idari konseyin üyeliğine tayin ettiklerini gördüler.

newport erzak ve daha fazla kolonici tedarik etmek için ingiltere'ye dönüp, wingfield ne yapılacağı konusunda karasızlığa düştüğünde koloniyi kurtaran smith'di. temel gıda maddeleri sağlayan bir dizi ticari misyon başlattı. bunlardan birinde wahunsunacock'un küçük kardeşlerinden biri olan opechancanough tarafından ele geçirildi ve werowocomoco'da kralın huzuruna çıkarıldı. wahunsunacock'la görüşen ilk ingiliz'di ve bazı kaynaklara göre smith bu ilk görüşmede wahunsunacock'un genç kızı pocahontas'ın araya girmesiyle hayatta kalmıştı. 2 ocak 1608'de serbest bırakıldı ve aynı günün ilerleyen saatlerinde ingiltere'den tam zamanında dönen newport'un gelişine kadar hâlâ tehlikeli ölçüde yiyecek kıtlığı çekmekte olan jamestown'a döndü.

jamestownlu koloniciler bu ilk deneyimlerinden çok az ders çıkardılar. 1608 yılının devamında altın ve değerli maden arayışlarını sürdürdüler. hayatta kalmak istiyorlarsa ister zorla ister ticaret yoluyla olsun kızılderililer sayesinde karınlarını doyurmaya bel bağlayamayacaklarını hâlâ anlayabilmiş gibi görünmüyorlardı. cortes ve pizarro için iyi sonuç veren sömürgecilik modelinin kuzey amerika'da hiç mi hiç işe yaramayacağını ilk fark eden smith'di. temel koşullar tamamen farklıydı.

smith, inkaların ve azteklerin aksine virginia kızılderililerinin altını olmadığını belirtiyordu. gerçekten de, günlüğüne "bilmelisiniz ki tüm servetleri kumanyadan ibaret" diye yazmıştı. ilk yerleşimcilerden biri olup ardında kapsamlı bir günlük bırakan anas todkill'in şu teşhisi, smith ve diğer birkaçının hayal kırıklığını gayet iyi ifade ediyor: "ne iş vardı, ne umut, ne de konuşmak; varsa yoksa altın çıkarmak, işlemek, taşımak."

harita 2, ispanyol fethi sırasında amerika'nın farklı bölgelerindeki tahmini nüfus yoğunluğunu gösteriyor. birleşik devletler'in nüfus yoğunluğu birkaç bölge dışında mil karede en fazla 0.75 kişi düzeyindeydi. meksika'nın merkezinin ve peru andlarının nüfus yoğunluğu ise mil kareye 400 kişiye, yani 500 kattan fazlasına çıkıyordu.

newport 1608 nisanı'nda ingiltere'den ayrılırken "aptal altını" da denilen pirit yüklü bir kargo taşıyordu. eylülün sonunda virginia kumpanyası'nın bölgedeki kızılderililer üzerinde daha sıkı bir kontrol uygulamasını söyleyen emirleriyle döndü. niyetleri şef wahunsunacock'a taç giydirmek ve bu sayede ingiltere kralı i. james'in hizmetine girmesini sağlamaktı. onu jamestown'a davet ettiler ama kolonicilere karşı hâlâ derin bir şüphe besleyen wahunsunacock'un özgürlüğünü riske atmaya niyeti yoktu. john smith, wahunsunacock'un yanıtını şöyle kaydetmişti: "kralınız bana armağanlar yolladıysa, ben de bir kralım ve burası benim ülkem. ben değilim onun ayağına gitmesi gereken, babanız bana gelecek. kalenize gelmem, böyle bir yemi de yutmam."

wahunsunacock "böyle bir yemi" yutmazsa, taç giyme törenini gerçekleştirmek için newport ve smith'in werowocomoco'ya gitmesi gerekecekti. tüm hadise tam bir fiyaskoyla sonuçlanmış gibi görünüyordu. wahunsunacock namına tüm bu olup bitenden çıkan tek sonuç, kolonicilerden kurtulma zamanının gelmiş olduğuydu. ticarete ambargo koydu. jamestown artık erzak için ticaret yapamayacaktı. wahunsunacock onları aç bırakarak teslim olmaya zorlayacaktı.

newport ingiltere'ye gitmek üzere 1608 aralık ayında bir kez daha yelken açtı. yanında smith'in kaleme aldığı ve virginia kumpanyası'nın direktörlerinden koloniye karşı yaklaşımlarını değiştirmelerini istirham eden bir mektup götürüyordu. virginia'nın meksika ve peru'daki gibi kısa sürede zengin edecek biçimde sömürülmesine olanak yoktu. altın ya da değerli madenler yoktu ve kızılderililer çalışmaya ya da yiyecek getirmeye zorlanamıyorlardı. smith, ayakta kalmayı başaracak bir kolonide çalışmak zorunda olanların kolonicilerin kendisi olduğunu anladı. bu yüzden direktörlerden doğru türden insanları göndermelerini istedi: "yeniden adam yolladığınızda buradaki gibi bin kişi göndereceğinize yalvarırım 30 kadar marangoz, çiftçi, bahçıvan, balıkçı, demirci, duvar ustası, ağaçları ve köklerini temizleyecek yeterli miktarda işçi gönderin."

smith daha fazla işe yaramaz kuyumcu ustası istemiyordu. jamestown bir kez daha sadece onun becerikliliği sayesinde kurtulmuştu. kızılderili kabilelerini onunla ticaret yapmaları için kandırmayı ve zorlamayı başardı; buna yanaşmadıklarında ne bulabildiyse onu aldı. yerleşimde smith tek otoriteydi ve "çalışmayan yiyemez" kuralını koymuştu. jamestown ikinci kışı da atlattı.

virginia kumpanyası'nın para getiren bir girişim olması amaçlanmıştı ama iki feci yılın ardından kârdan eser yoktu. şirket yöneticileri yeni bir yönetim modeline ihtiyaç duyduklarına karar vererek mevcut meclisin yerine bir vali atadılar. bu mevkiye atanan ilk kişi sir thomas gates'di. şirket, smith'in uyarısının bazı yönlerini dikkate alarak yeni bir şey denemeleri gerektiğini kavramıştı.

bu kavrayışın nedeni "açlık zamanı" diye bilinen 1609-1610 kışındaki olaylardı. yeni yönetim şeklinin hareket alanı bırakmadığı smith, 1609 sonbaharında kırgın bir halde ingiltere'ye döndü. koloniciler onun becerikliliğinden mahrum kalmaları ve wahunsunacock'un yiyecek tedarikini kısmasıyla perişan oldular. kış mevsimine giren 500 kişiden yalnızca 60'ı, mart ayı geldiğinde sağ kalabilmişti. durum öylesine umutsuzdu ki, yamyamlığa başladılar.

gates ve yardımcısı sir thomas gale'in uygulamaya koyduğu "yeni bir şey", elbette koloniyi yöneten elit için değil fakat ingiliz yerleşimciler için gaddarlık düzeyindeki bir iş rejimiydi. "ilahi, ahlaki ve askeri yasalar"ı yayan gale idi. bunlara şu maddeler de dahildi:
hiçbir erkek ya da kadın koloniden kızılderililere kaçamaz, kaçanlar ölüm cezasına çarptırılır.
kamuya ya da şahsa ait bir bahçeyi ya da bir bağı soyan ya da mısır başağı çalanlar ölüm cezasına çarptırılır.
hiçbir koloni üyesi kendi çıkarı için bir kaptana, gemiciye, yelkenciye ya da tayfaya bu ülkeye ait hiçbir malı satamaz ya da veremez, uymayanlar ölüm cezasına çarptırılır.
eğer kızılderililer istismar edilemiyorsa, diye düşündü virginia kumpanyası, belki koloniciler edilebilirdi. yeni koloni modeli virginia kumpanyası'nı tüm ülkenin sahibi yaptı. erkekler kışlalara yerleştirildi ve şirketin belirlediği tayınları aldı. iş grupları oluşturuldu ve her biri bir şirket yetkilisinin gözetimine verildi. bu, idamı ceza için ilk çare olarak gören, sıkıyönetime yakın bir uygulamaydı.

koloninin yeni kurumlarının bir parçası olması bakımından biraz önce değindiğimiz ilk madde dikkate değerdir. şirket kaçanları ölümle tehdit ediyordu. yeni iş rejimi söz konusu olduğunda çalışmakla yükümlü koloniciler için kızılderililerle yaşamak için kaçmak, gitgide daha cazip bir seçenek haline geliyordu. ayrıca, o dönemde virginia'da yerlilerin nüfus yoğunluğunun bile düşük olduğu göz önünde bulundurulduğunda, virginia kumpanyası'nın kontrol ettiği sınırların ötesine yalnız başına kaçmak da mümkündü. bu seçenekler karşısında şirketin gücü sınırlıydı. ingiliz yerleşimcileri karın tokluğuna ağır iş yapmaya zorlayamazdı.

bu kolonicilik modelinin virginia'da işe yaramayacağını kavramak virginia kumpanyası'nın biraz zamanını aldı. ayrıca "ilahi, ahlaki ve askeri yasalar"ın başarısızlığının kafalarına dank etmesi de...

1618'den itibaren önemli ölçüde yeni bir strateji benimsendi. kızılderilileri ve yerleşimcileri zorlamak mümkün olmadığı için tek alternatif yerleşimcilere teşvik sunmaktı. 1618'de şirket her bir erkek yerleşimciye 50 akre toprak verildiği; ayrıca ailesinin her ferdi ve virginia'ya getirebileceği tüm hizmetliler için de fazladan 50 akre daha toprak verildiği "headright sistemi"ni başlattı. yerleşimcilere ev verildi, kontratları iptal edildi ve 1619'da toplanan bir genel kurul etkin bir biçimde tüm yetişkin erkeklere yasalar ve koloniyi yöneten kurumlar için söz hakkı tanıdı. bu, birleşik devletler'de demokrasinin başlangıcıydı.

sonuçta, virginia kumpanyası'nın ispanyollar için meksika'da, orta ve güney amerika'da işe yarayan modelin kuzey'de işe yaramayacağını gösteren ilk dersi öğrenmesi 12 yıl aldı. 17. yüzyılın kalanı ise ikinci ders üzerine uzun bir mücadeleler silsilesine tanık oldu: ekonomik açıdan varlığını sürdürebilir bir koloni için tek seçenek, yatırım yapmaları ve çok çalışmaları için kolonicilere teşvik sağlayacak kurumlar inşa etmekti.

kuzey amerika gelişirken ingiliz eliti, tıpkı ispanyolların yaptığı gibi, defalarca ayrıcalıklı bir azınlık dışındaki herkesin ekonomik ve siyasal haklarını ağır bir biçimde sınırlayacak kurumları hayata geçirmeyi denedi. ama bu model her seferinde iflas etti; tıpkı virginia'da olduğu gibi.

en iddialı girişimlerden biri, virginia kumpanyası'nın strateji değiştirmesinin hemen ardından geldi. 1632'de chesapeake körfezi'nin yukarı kesimindeki 10 milyon akrelik toprak, ingiltere kralı i. charles tarafından baltimore lordu cecilius calvert'e tahsis edildi. maryland sözleşmesi, lord baltimore'a istediği gibi bir hükümet kurması için tam bir özgürlük sağlıyor ve yedinci madde baltimore'un "sözü edilen eyalette iyi ve mutlu bir hükümet için gerekli her türlü yasayı takdir etmek, hazırlamak ve çıkarmak için tam, özgür ve mutlak bir güce sahip olduğunu" belirtiyordu.

baltimore 17. yüzyıl ingiltere kırsalının idealleştirilmiş versiyonunun bir kuzey amerika varyantı olacak feodal bir toplum yaratmak için detaylı bir plan hazırladı. ülkeyi lordlar tarafından idare edilecek binlerce akrelik arazi parçalarına ayırdı. lordlar, toprakları işleyecek ve karşılığında ülkenin kontrolünü ellerinde bulunduran elite kira ödeyecek mutasarrıflar tutacaktı. benzer bir girişim 1663 sonlarında, aralarında sir anthony ashley-cooper'ın da olduğu sekiz arazi sahibi tarafından kurulan carolina'da gerçekleştirildi.

ashley-cooper, sekreteri büyük ingiliz filozofu john locke'la birlikte carolina anayasası'nı hazırladı. bu belge, tıpkı ondan önceki maryland sözleşmesi gibi, arazi sahibi elitin kontrolüne dayalı elitist ve hiyerarşik bir toplum için bir şablon sağlıyordu. önsöz, "bu eyaletin hükümeti, hükmü altında yaşadığımız ve bu eyaletin de bir parçası olduğu monarşiye daima riayet etsin ve bizler de muhtelif demokrasiler kurmaktan kaçınalım" diyordu.

temel anayasa katı bir sosyal yapı tasarladı. en altta leet-man'ler vardı ve madde 23 "tüm leet-man çocukları leet-man'dir ve bu tüm kuşaklar için geçerlidir" diyordu. hiçbir siyasal güçleri olmayan leet-man'lerin üstünde aristokrasiyi oluşturan cassique'ler ve landgrave'ler yer alıyordu.  landgrave'lerin her birine 48 bin akre, cassique'lerin her birine de 24 bin akre arazi tahsis edilecekti. landgrave'lerin ve cassique'lerin temsil edildikleri bir parlamento olacak fakat yalnızca daha önce sekiz arazi sahibi tarafından onaylanmış kriterler görüşülebilecekti.

tıpkı virginia'daki gaddar bir yönetim kurma girişiminin başarısızlıkla sonuçlanması gibi, benzer tipte kurumları maryland ve carolina'da hayata geçirme planları da suya düştü. nedenler aynıydı. yerleşimcileri hiyerarşik bir sosyal yapının içinde yaşamaya zorlamak imkansızdı; çünkü yeni dünya'da çok fazla seçenekleri vardı. bunun yerine, çalışmaya istekli olmalarını sağlamak için teşvik edilmeleri gerekiyordu. çok geçmeden daha fazla ekonomik özgürlük ve daha ileri siyasal haklar talep etmeye başladılar. maryland'de de yerleşimciler kendi topraklarına sahip olmak için ısrar etmeye başladılar ve lord baltimore'u bir meclis kurmaya zorladılar.

1691'de meclis, kralı maryland'i bir kraliyet kolonisi olarak tanımaya ve böylelikle baltimore ve onun şanlı lordlarının siyasal ayrıcalıklarını kaldırmaya ikna etti. benzer bir sürüncemeli mücadele kuzey ve güney carolina'da cereyan etti ve yine arazi sahiplerinin yenilgisiyle sonuçlandı. güney carolina 1720'de kraliyet kolonisi oldu.

1720'lere gelindiğinde, sonradan birleşik devletler'i oluşturacak 13 koloninin tümü benzer idari yapılara sahipti. hepsinin bir valisi ve erkek arazi sahiplerinin üyeliğini esas alan bir meclisi vardı. demokratik değildiler; kadınlar, köleler ve arazisi olmayanlar oy kullanamıyordu. ancak diğer çağdaş toplumlarla kıyaslandığında çok geniş siyasal haklara sahiptiler. birleşik devletler'in bağımsızlığının başlangıcında, 1774'te, ilk kıta kongresi'ni toplamak için bir araya gelen işte bu meclisler ve liderleriydi. meclisler hem kendi üyeliklerini hem de kendi vergi haklarını belirleme hakkına sahip olduklarına inanıyorlardı. bu, bildiğimiz gibi, ingiliz koloni idaresi için çeşitli sorunlar yarattı.

buraya kadar anlatılanlardan, demokratik ilkelere dayalı, siyasal gücün kullanımına sınırlama getiren ve bu gücü toplumun geniş kesimlerine yayan bir anayasa benimseyip uygulayan ülkenin meksika değil de birleşik devletler olmasının bir tesadüf olmadığı aşikârdır. delegelerin mayıs 1787'de philadelphia'da kaleme aldıkları belge, 1619'da jamestown'da genel meclis'in kurulmasıyla başlayan uzun bir sürecin ürünüydü.

birleşik devletler'in bağımsızlık döneminde yaşanan anayasal süreç ile bir süre sonra meksika'da cereyan eden arasındaki tezat çok belirgindir. şubat 1808'de napoleon bonaparte'ın komutasındaki fransız ordusu ispanya'yı işgal etti. mayıs'ta madrid'i, ispanya'nın başkentini ele geçirdiler. eylül'de ispanya kralı ferdinand tutuklanıp tahttan uzaklaştırıldı. onun yerine fransızlarla savaşmak için meşaleyi ulusal bir cunta, junta central devraldı. cunta ilk kez aranjuez'de toplandı ancak fransız orduları karşısında güneye geri çekildi. sonunda, napoleoncu kuvvetler tarafından kuşatılmış olmasına rağmen cadiz limanına ulaşıp burada direndi. cunta burada cortes adında bir parlamento kurdu.

cortes 1812'de halk egemenliği ilkelerini esas alan bir anayasal monarşiye geçmek için çağrıda bulunan, cadiz anayasası olarak bilinen anayasayı hazırladı. aynı zamanda özel ayrıcalıkların sona erdirilmesi ve yasalar önünde eşitliğin hayat geçirilmesi için de çağrıda bulunuyordu. tüm bu talepler, hâlâ encomienda'nın, zorunlu işgücünün ve bir hak olarak kendilerine ve sömürge devletine verilmiş mutlak gücün şekillendirdiği kurumsal bir çevrede hüküm sürmeye devam eden güney amerika elitleri için aforoz anlamına geliyordu.

ispanyol devletinin napoleoncu işgalle çökmesi latin amerika'daki tüm sömürgelerde kurumsal krize neden oldu. junta central'in otoritesini tanıyıp tanımama konusunda çok tartışma vardı ve bunun üzerine latin amerika'nın pek çok bölgesinde yerel cuntalar kuruldu. ispanya'dan bütünüyle bağımsız olma seçeneğinin farkına varmaları an meselesiydi. ilk bağımsızlık ilanı 1809'da la paz-bolivya'dan geldi; ne var ki peru'dan gönderilen birliklerce çabucak bastırıldı.

meksika'da peder miguel hidalgo'nun öncülük ettiği "1810 hidalgo isyanı", ispanyol yönetimine karşı muhalefeti güçlendirdi. hidalgo'nun ordusu 23 eylül'de guanajuato'yu yağmaladığında intendante'yi, yani sömürgenin en üst düzeydeki idarecisini öldürdüler ve ardından ayrım gözetmeksizin beyazları öldürmeye başladılar. bu bağımsızlık hareketinden çok bir sınıf savaşına, hatta etnik bir savaşa benziyordu ve elitlerin tümünü muhalefette birleştirdi. eğer bağımsızlık halkın siyasete katılımını sağlayacaksa yalnızca ispanyollar değil yerel elitler de bunun karşısındaydı. sonuç olarak, meksika elitleri popüler katılımın yolunu açan cadiz anayasası'na son derece kuşkuyla yaklaştılar ve asla geçerliliğini tanımadılar.

1815'te napoleon'un avrupa imparatorluğu çöktüğünde kral vii. ferdinand tahta geri döndü ve cadiz anayasası ilga edildi. ispanyol kraliyeti amerika'daki sömürgelerini geri kazanmaya uğraşırken kralcı meksika'yla bir sorun yaşamadı. yine de, 1820'de ispanyol otoritesini yeniden tesis etmek amacıyla amerika'ya yelken açmak için cadiz'de toplanan bir ispanyol ordusu, vii. ferdinand'a karşı isyan etti. kısa süre içinde onlara ülkenin her tarafından askeri birlikler katıldı ve ferdinand cadiz anayasası'nı yeniden geçerli kılmak ve cortes'i toplamak zorunda kaldı.

bu cortes, cadiz anayasası'nı hazırlayandan bile daha radikaldi ve zorunlu emeğin tüm biçimlerinin kaldırılmasını teklif etti. bunun yanı sıra tüm ayrıcalıklara, örneğin ordudaki subay ve askerlerin işledikleri suçlardan dolayı askeri mahkemelerde yargılanmasına son verdi. sonunda meksika da bu belgedeki dayatmalarla karşılaşınca, elitler kendi başlarına hareket edip bağımsızlıklarını ilan etmenin daha iyi olduğuna karar verdiler.

bu bağımsızlık hareketinin başındaki isim, ispanyol ordusunda bir subay olan augustin de iturbide'ydi. 24 şubat 1821'de, bağımsız bir meksika için kendi görüşünü ortaya koyan "plan de iguala"yı yayımladı. plan, başında meksikalı bir imparatorun olduğu bir anayasal monarşiye dayanıyor ve meksikalı elitlerin konumları ve ayrıcalıkları için büyük bir tehdit olarak gördükleri cadiz anayasası'nın hükümlerini ortadan kaldırılmasını içeriyordu. "plan de iguala" çok hızlı destek gördü ve ispanya bunun kaçınılmaz olanı durdurmaya yetmeyeceğini anladı.

fakat iturbide yalnızca meksika'daki süreci düzenlemekle kalmadı. otorite boşluğunu fark ederek kendisini -güney amerika'nın bağımsızlığının büyük önderi simon bolivar'ın tanımıyla "tanrının ve süngülerin yardımıyla"- imparator ilan ettirmek için vakit kaybetmeden arkasındaki askeri destekten yararlandı. birleşik devletler başkanlarının güçlerini kısıtlayan siyasal kurumlar iturbide için söz konusu değildi; çabucak kendisini bir diktatöre dönüştürdü ve ekim 1822'de yasal meclisi azledip yerine kendi seçtiği bir cuntayı atadı.

iturbide çok uzun yaşamasa da, 19. yüzyıl meksikası'nda benzer nitelikteki olaylar defaatle cereyan edecekti.

birleşik devletler anayasası günümüz standartlarında bir demokrasi meydana getirmedi. seçimlerde kimin oy vereceğini belirlemek eyaletlerin kendilerine kalmıştı. kuzeydeki eyaletler gelirlerine ve ne kadar araziye sahip olduklarına bakmaksızın tüm beyaz erkeklere oy kullanma hakkı tanırken güneydeki eyaletler bunu ancak aşamalı olarak uygulamaya koydular. hiçbir eyalet kadınlara ya da kölelere oy kullanma hakkı tanımadı, beyaz erkekler için mülkiyet ve zenginliğe ilişkin kısıtlamalar kaldırılarak açık bir biçimde siyah erkekleri oy kullanma hakkından mahrum eden ırksal ayrıcalıklar getirildi.

birleşik devletler anayasası philadelphia'da yazılınca kölelik de, elbette, yasal addedildi ve en kirli müzakere temsilciler meclisindeki koltukların eyaletler arasında ayrılması konusunda cereyan etti. bu koltukların ülkenin nüfusuna göre tahsis edilmesi gerekiyordu ama güney eyaletlerinin temsilcileri kölelerin de sayılmasını istedi. kuzeyliler itiraz ettiler. temsilciler meclisi'nin koltuklarının paylaştırılmasında bir kölenin özgür bir kişinin beşte üçü olarak sayılması üzerinde anlaşıldı.

kuruluş sürecinde birleşik devletler'in kuzeyi ve güneyi arasındaki çatışmalar, beşte üç kuralı ve diğer anlaşmaların işe yaramasıyla bastırıldı. sonraki düzenlemeler zamanla eklendi -örneğin missouri anlaşması, kölelik konusunda senato'daki dengeyi korumak için, kölelik yanlısı ve kölelik karşıtı iki devletin daima eşzamanlı olarak birliğe dahil edilmesini karara bağlıyordu. bu geçiştirmeler, sonunda iç savaş bu çatışmaya kuzey'in lehine çözüm getirinceye dek birleşik devletler'in siyasal kurumlarının olaysız biçimde çalışmasına olanak tanıdı.

iç savaş kanlı ve yıkıcıydı. ancak hem öncesinde hem de sonrasında nüfusun büyük bir kesimi için çok geniş ekonomik fırsatlar vardı; özellikle kuzeyde ve batıda. meksika'daki durum ise çok farklıydı. birleşik devletler 1860 ve 1865 arasında beş yıl boyunca siyasal istikrarsızlık yaşadıysa, meksika bağımsızlığının ilk 50 yılı boyunca neredeyse aralıksız istikrarsızlık yaşadı. bu durum en açık biçimde antonio lopez de santa ana'nın kariyerinde kendini gösterir.

veracruz'da bir sömürge memurunun oğlu olan santa ana, bağımsızlık savaşlarında ispanya için savaşan bir askerken sivrildi. 1821'de taraf değiştirerek iturbide'in yanında yer aldı ve bir daha ardına bakmadı. ilk defa mayıs 1833'te meksika başkanı olsa da valentin gomez farias'ın başkanlığa gelmesine izin vermeyi tercih ettiğinden iktidarda bir aydan az kaldı. gomez farias'ın başkanlığı 15 gün sürünce santa ana yeniden iktidara geldi. ancak bu da ilki kadar kısa süreli oldu ve temmuz başında onun yerine yeniden gomez farias geçti.

santa ana ve gomez farias bu dansı 1835 ortalarına kadar sürdürdüler; ta ki santa ana'nın yerini miguel barragan alıncaya dek. fakat santa ana hemen pes eden biri değildi. 1839, 1841, 1844, 1847 ve son olarak 1853 ile 1855 arasında başkanlığa geri döndü. toplam 11 kez başkan oldu; alamo ve texas kaybedilirken ve sonradan new mexico ve arizona olacak toprakların elden çıkmasına yol açan feci meksika-amerika savaşı sürerken başkanlık yaptı. 
1824 ile 1867 yılları arasında meksika'da çok azı yasal olarak tanınmış herhangi bir prosedürün ardından iktidara gelen 52 başkan görev yaptı.

bu eşi benzer görülmemiş siyasal istikrarsızlığın ekonomik kurumlar ve teşvikler üzerindeki sonuçları çok açıktır. böylesi bir istikrarsızlık mülkiyet haklarının büyük ölçüde tehlikeye girmesine yol açtı. ayrıca meksika devletini ciddi biçimde zayıflatarak vergileri artırmak ya da kamu hizmetlerini yerine getirmek için çok az bir otoritesinin ve gücünün kalmasına sebep oldu.

aslına bakılırsa, santa ana meksika'nın başındayken bile ülkenin büyük bir bölümü onun kontrolünde değildi ve bu durum texas'ın birleşik devletler tarafından ilhakına olanak tanıdı. üstelik, biraz önce de gördüğümüz gibi, meksika'nın bağımsızlık ilanının arkasındaki motivasyon, sömürgecilik döneminde meksika'yı büyük alman kaşifi ve latin amerika coğrafyacısı alexander von humbolt'un sözleriyle "eşitsizlik ülkesi" yapan ekonomik kurumları korumaktı. yerli halkın sömürülmesi ve tekeller oluşturulması üzerine kurulu bir topluma dayanan bu kurumlar, nüfusun büyük kısmının ekonomik teşvik ve girişimlerini engellemişti. birleşik devletler 19. yüzyılın ilk yarısında sanayi devrimi'ni deneyimlemeye başlarken meksika daha da yoksullaştı.

28.08.2009

geronimo

eduardo galeano

geronimo on dokuzuncu yüzyılda apaçi yerlilerinin direnişinin başına geçmişti. bu istilaya uğrayanların liderinin her zaman kötü bir şöhreti oldu; zira cesareti ve gözüpekliği istikaları yıllarca deli etti. ve ertesi yüzyılda çekilen far west filmlerinde de kötülerin kötüsü olarak gösterildi. aynı geleneği sürdüren birleşik devletler hükümeti, 2011 yılında bugün, delik deşik edildikten sonra ortadan kaybolan usame bin ladin'i kurşuna dizme harekatına geronimo operasyonu adını verdi. peki ama, birleşik devletler'in askeri laboratuvarlarında üretilen çılgın halife bin ladin'in geronimo'yla ne alakası vardı ki? ne zaman bir birleşik devletler başkanı yeni bir savaşı haklı gösterme ihtiyacı hissetse, bütün çocukları çiğ çiğ yiyeceğini ilan eden bu profesyonel korkutucuya geronimo'nun nesi benziyordu ki? bu ismin seçilmesi masum bir davranış değildi: yabana işgaline karşı onurlarını ve topraklarını savunan yerli savaşçıların birer terörist oldukları ima ediliyordu.

26.03.2009

martin luther king

eduardo galeano

1963 yılında washington sokaklarını dolduran korkunç bir kalabalığın önünde papaz martin luther king yüksek sesle haykırdı: "günün birinde çocuklarımın tenlerinin renginden ötürü yargılanmayacaklarını hayal ediyorum; günün birinde düzlüğün yükseleceğini, dağların eğileceğini hayal ediyorum."

bunun üzerine fbı, king'in bu ülkenin geleceği için en tehlikeli siyah olduğuna hükmetti ve çok sayıdaki ajan gece gündüz onun her adımını izlemeye başladı. ama o, ırksal aşağılamayı ve siyahları cephenin en önünde ölüme gönderilen askerlere dönüştüren vietnam savaşı'nı kınamayı sürdürdü. lafı hiç evirip çevirmeden ülkesinin dünyanın en büyük şiddet tedarikçisi olduğunu söylüyordu.

4 nisan 1968'de bir mermi suratını dağıttı.