joel bakan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
joel bakan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4.08.2022

kapitalizm ve faşizm

joel bakan

1933'te abd başkanı franklin d. roosevelt, hükümetin büyük şirketler ve bankalar üzerindeki denetimini güçlendirmeyi amaçlayan, çok kapsamlı ve emsali görülmemiş bir düzenleyici yasalar ve merciler topluluğu olan new deal'ı (yeni anlaşma) yarattı. kaçınılmaz şekilde yeni anlaşma, şirket özgürlüklerinin ve güçlerinin önünü kesti. bu yüzden bir grup öfkeli lider iş adamı, roosevelt hükümetini devirmek için komplo kurdu. iş adamları, abd deniz kuvvetleri'nden emekli eski bir general, ulusun en şerefli ve en çok nişan taşıyan askerlerinden olan smedley d. butler'dan bir ordu toplayıp beyaz saray'ı ele geçirdikten sonra abd'nin faşist diktatörü makamına oturmasını istediler.

fortune dergisi 1934 temmuz sayısında, faşizmin meziyetlerini ve mussolini tarafından gerçekleştirilen ekonomik mucizeleri övmüştü.

aslında o dönemde bazı büyük amerikan şirketleri, adolf hitler için çalışarak büyük kazançlar sağlıyorlardı. general motors'un sahibi olduğu ve kontrol ettiği bir alman otomobil yapımcısı olan adam opel, general motors yöneticilerinin yardımıyla, 1937'de bir silah firmasına dönüştürüldü. alman ordusu için, polonya, fransa ve sovyetler birliği'ne yönelik yıldırım saldırılarının can alıcı parçası olan üç tonluk "opel blitz"i de kapsayan kamyonlar üretiyordu. ayrıca uçak parçaları da yapıyordu. yakınlarda bir general motors televizyon reklamı, 2. dünya savaşı sırasında general motors kamyonlarının müttefik seferlerini desteklemek için yapılan yollar ve köprülerin inşasındaki rolüyle övünüyor. "bazı insanlar zafere götüren yolları döşediğimizi söylüyor." diye bildiriyor reklam. oysa şirketin, düşman ordusu için de kamyonlar ürettiğinden bahsetmiyor bile.

ford motor company'nin yan kuruluşu olan alman ford werke, alman ordusunun kamyon ihtiyacının yaklaşık üçte birini sağlayarak, nazi savaş girişimine katkıda bulunmuştu.

ibm nazilere, bilgisayarların atası sayılan, hesaplama yapmak için delikli kartlar kullanan hollerith sayım makineleri vermişti.

"ibm'in nazilerle birlikte çalışma motivasyonu, asla nazizm ile ilgili olmadı. her zaman kâr ile ilgiliydi." (edwin black) ki bu, şirketin ahlak dışı doğasıyla da tutarlıdır. şirketlerin, ilke ya da ideoloji gerekçesiyle faşist olsun, demokratik olsun politik sistemleri değerlendirme kapasitesi yoktur. bir şirket için tek meşru soru şudur: bir politik sistem kendi çıkarlarına hizmet mi ediyor yoksa engel mi oluyor?

o dönem ibm'in başı olan yaşlı peter drucker'a göre thomas watson'ın nazilerle çalışmaya yönelik tereddütleri vardı. "ahlaka aykırı olduğunu düşündüğü için değil" diyor peter drucker, "ama kuvvetli bir halka ilişkiler zekası taşıyan watson, ticari açıdan bunun riskli olduğunu düşündüğü için."

18.06.2014

şirket

joel bakan

bir şirket yöneticisinin işi, demokrasiyi korumak değil, demokrasinin belirsizliklerini yönetmek ve demokrasinin sunduğu engellerden kurtulmaktır.

ünlü bir tekel karşıtı ve demiryolu reformcusu olan newton booth, california valisi olduğu 1873 yılında, "demiryolundaki her travers, küçük bir hissedarın mezarıdır." diyordu. booth'un mesajı açıktı: büyük şirketlerde hissedarların gücü ve kontrolü yok denecek kadar azdı. 20. yüzyılın başlarında şirketler genellikle, her yere dağılmış binlerce, hatta yüz binlerce adı sanı bilinmeyen hissedarın birleşiminden oluşuyordu. güçlerinin fazlasıyla seyreltilmesi yüzünden, birey olarak idari kararları etkileyemiyorlardı. kolektif biçimde hareket edemeyecek kadar da darmadağınıktılar. sonuçta hissedarların büyük şirketlerdeki güçlerini ve kontrollerini kaybetmeleri, yöneticilerin kazancı olup çıkmıştı.

marc barry: kendi kendinizle yaşamanın yolu, fazlasıyla bölümlere ayrılmış bir yaşam sürmektir.

1911 triangle bluz fabrikası felaketi, şirketin kendi çalışanlarını duygusuzca hiçe saydığını gösteren meşhur bir örnektir. aşağı manhattan'ın konfeksiyon bölgesinde bulunan fabrikanın sahipleri, tezgahlarından ayrılıp da üretimi yavaşlatmalarını önlemek için, çoğunlukla genç göçmen kadınlardan oluşan çalışanlarını kilit altında tutmaktaydı. fabrikada yangın başladığında, işçiler dışarı çıkacak yol bulamadılar. bazı işçiler pencerelerden aşağıya kendi ölümlerine atladılar. diğerleri ise içeride kalıp yanarak can verdiler. 146 işçi birden öldü.

william b. burkett: dünyadaki hiçbir yönetmeliğin, uygulanmadığı takdirde hiçbir yararı yoktur.

john mccormack: iyi örgütlenmiş bir azınlık her zaman örgütlenmemiş bir çoğunluğa nazaran daha etkili şekilde hareket eder.

carlton brown: uçaklar kulelere çarptığı zaman düşündüğümüz ilk şey "pekala, altın ne kadar yükselir?" oldu. neyse ki, birkaç gün içinde onların hepsini dışarı çıkardık. herkes parasını iki katına çıkardı. 11 eylül aslında tanrının gizli bir lütfudur, anlıyorsunuz değil mi, mahvedici, ezici, yürek parçalayıcı. fakat.. altın piyasasındaki müşterilerim açısından, onların hepsi para kazandı. yıkımda fırsat vardır. her şey, servet yaratmakla ilgilidir.

reklam yönetmeni ve seslendirme sanatçısı chris hooper, işinin "gerçekten ihtiyacı olmayan insanlara ürünler satmaya çalışmak" olduğunu, "toyluktan kaynaklanan ukala bir davranışı, sorumsuz, hedonistik, egoistik, narsistik bir davranışı destekleyen imajlar" yaratmak olduğunu söylüyor.

her şeyin ya da herkesin mülk edilebildiği, manipüle edilebildiği ve sömürülebildiği bir dünyada eninde sonunda her şey ve herkes mülk edilecek, manipüle edilecek ve sömürülecektir.

15.11.2010

dırdır faktörü

joel bakan

lucy hughes, "dırdır faktörü"nün yaratıcılarından biriydi. yıllardır pazarlamacıların canını sıkan bir sorunun çözümüydü bu. ürün satın almak isteyen, fakat kendilerine ait paraları olmayan küçük çocuklardan nasıl para sızdırılabilir? birkaç yıl önce hughes, reklamların çocuklara bir şeyler satın aldırtmayı değil, bir şeyler satın almaları için ebeveynlerine dırdır etmelerini sağlamayı hedeflemelerinin gerekliliğinin farkına varmış.

lucy hughes: "çocuklar tv seyrederken hayret verici oluyorlar. reklamlara çok dikkat ediyorlar. aslında kaç kişi reklamlara dikkat ediyor ki? ebeveynler arasında muhtemelen bu oran oldukça zayıf, bayağı düşük." çocukları hedef alma, pazarlama açısından bakıldığında çok mantıklı; çünkü bu durum, reklamcıların medya hakkında bilgi sahibi ebeveynleri atlamalarına ve çocukların ebeveynleri üzerinde kullandıkları hatırı sayılır ikna gücüne tutunmalarına izin veriyor. ayrıca yetişkinlere nazaran çocukları manipüle etmek daha kolay.

amerikan pediatri akademisi, 8 yaş altı küçük çocukların gelişimsel açıdan, reklamların niyetini anlayamadıklarını ve aslında reklamların iddia ettiği şeyleri doğru olarak kabul ettiklerini ifade ediyor. işin aslı, 8 yaş altı çocuklar reklamları normal televizyon programlarından ayırt edemezler.

29.01.2010

gizli pazarlama

joel bakan

bir milli parkta patika boyunca tek başınıza dolaştığınızı düşünün. patikanın kenarında bir grup genç yürüyüşçü, birbirleriyle yüksek sesle, heyecanla konuşuyor. ister istemez kulak misafiri oluyorsunuz. "kullandıkları büyük sırt çantasından söz edeceklerdir." diyor pazarlama firması big fat'ın ceo'su jonathan ressler; "diğer sırt çantalarıyla 84.000 mil yürüdükten sonra sırtınızın nasıl ağrıdığından.. ama bu sırt çantası öyle mi.. bu çantanın şusu var busu var, gerçekten çok rahat. bom" diyor ressler, size "mesajı iletmişlerdir" ve big fat için çalışan bir grup profesyonel aktör sayesinde bir ürün size ulaşmış oluyor. bu tekniğe gizli pazarlama deniliyor ve "her yerde gerçekleşiyor." buluşun sahibi ressler'a göre "barlarda oluyor, futbol maçlarında oluyor, alışveriş merkezlerinde oluyor, metrolarda oluyor, sinemalarda oluyor.. işin güzel tarafı, bu işi yapanlar iyi becerdikleri takdirde, gizli pazarlamanın gerçekleştiğini bile anlamamanız, öyle ki her zaman etrafınızda bir şeyler oluyor -korkunç bir şey bu, biliyorum; lakin her zaman etrafımızda sürüp gidiyor."

31.05.2009

uzun lafın kısası

elsa morante: 
dünya, evrensel bilincin tapınağıydı; siz onu bir hırsız yatağına dönüştürdünüz!

george sand: geziye çıkınca en güç şey saf doğayı bulabilmektir; çünkü insanoğlu her yeri düzenlemiş, hemen her yeri bozmuştur.

kemal tahir: insanı aramayan, insanı bilmeyen toplumlarda özenti ile alınan her yeni sosyal müessese, işleri biraz daha karıştırıp berbat etmekten başka bir şeye yaramaz.

irvin yalom: kimsenin seyretmediği bir hayat yaşamaktan kötüsü olamaz.

jean-paul sartre: yazarın görevi, hiç kimsenin dünyadan habersiz kalmamasını ve bu yüzden kendisinin suçsuz olduğunu ileri sürememesini sağlamaktır.

jerome k. jerome: bir kediyi boş laflarla, bir köpeği kandırdığınız gibi kandıramazsınız.

marianne williamson: korkumuzdan kurtulduğumuzda, varlığımız, başkalarını da kendiliğinden özgürleştirir.

platon: oligarşilerde baştakilerden başka hemen herkes dilencidir.

nermi uygur: yüce esinlilere, din kurucularına, ermişlere dağ çölleri, ormanlar, mağaralar gerek; hiç olmazsa bir süre. sıradan insanlara azıcık hastane yeter.

sophokles: sadık bir dostu reddetmek, kendi kendimizi hayatın en aziz bildiğimiz bir parçasından yoksun bırakmaktır.

ayfer tunç: efendinin bokuyla bile gururlanmak sadakatin önemli bir göstergesidir.

joel bakan: her şeyin ya da herkesin mülk edilebildiği, manipüle edilebildiği ve sömürülebildiği bir dünyada eninde sonunda her şey ve herkes mülk edilecek, manipüle edilecek ve sömürülecektir.