mehmet akif ersoy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mehmet akif ersoy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13.10.2015

büyük türk şiiri antolojisi

ataol behramoğlu


köşe başını tutan leylak kokusu
yakamı bırak da gideyim
(oktay rifat)

zulmün topu var, güllesi var, kal'ası varsa
hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır
(tevfik fikret)

geçmişten adam hisse kaparmış.. ne masal şey
beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi
tarihi "tekerrür" diye tarif ediyorlar
hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi
(mehmet akif ersoy)

insan, alemde hayal ettiği müddetçe yaşar
(yahya kemal)

ben büyük rüzgârları severim; büyük olsun
aşkım da, özlemim de hepsi, her şey ve mahzun
insan bir yanınca kerem misali yanmalı
uykudan bile mahşer gününde uyanmalı
(ahmet muhip dıranas)

herifçioğlu sen mişel'de koyuvermiş sakalı
neylesin bizim köy'ü, nitsin mahmut makal'ı
esmeri, sarışını, kumralı, kuzguni karası
cebinde dört dilberin telefon numarası
bir elinde telefon, bir elinde kesesi
uyyy!.. yesun oni nenesi
yesun oni nenesi
(bedri rahmi eyüboğlu)

ben sadece ölen babamdan ileri
doğacak çocuğumdan geriyim
(nazım hikmet)

burası dalyan kahvesi
ortalık süt mavisi
apostol bu ne biçim meyhane
tabağımda bir bulut
kadehimde gökyüzü
(oktay rifat)

şu dünyada insanca yaşamak da yoksa
ne kalıyor geriye yüzyıllardan
(behçet necatigil)

yaşamak
iyileri ve kötüleri
ikiye bölmemektir
ölüme çare buldum
insanları sevmek hiç ölmemektir
(hüseyin avni dede)

19.12.2013

sait halim paşa

salah birsel

sait halim paşa 13 haziran 1913'te sadrazam olduktan sonra, daha çok "sadaret konağı" adı verilen, sultanahmet'te fuat paşa türbesi karşısındaki konakta oturur. ama ara sıra yine yeniköy'deki yalısına gelir. goben ve breslau adındaki alman zırhlılarının karadeniz'deki rus limanlarını topa tutmaları üzerine osmanlı imparatorluğu savaşa girmek zorunda kalınca buna katlanamayan paşa, görevinden çekildiği gün de yeniköy'deki yalısına koşar. çekilme yazısını geri alması için ricaya gelen bakanların topu da oraya değin uzanmak gereğini duymuşlardır.

bir gün kendisini yoklamaya gelen necmettin arif, celalettin arif, mehmet akif ve ibnülemin mahmut kemal'in önünde sait halim paşa şöyle der:

"tanıdıklardan biri yeni yazdığı bir yazının müsveddelerini bana gönderip düşüncemi sordu. okutalım da sizler de düşüncelerinizi söyleyiniz."

yazı, şifre katibine okutturulur. bittikten sonra paşa, akif'e:

"nasıl buldunuz?" diye sorar. mehmet akif:

"çok yinelenmiş sözler bunlar. önemli bir şey değil."

paşa bu kez de ibnülemin'e döner:

"siz ne dersiniz?"

ibnülemin, paşa'nın sararıp morarmasından yazının onun kaleminden çıktığını çakmıştır. üstelik yazıyı da beğenmiştir. karşılığı şu olur:

"ne diyebilirim? eleştirip değerlendiremeyeceğim yüce düşünceler bunlar."

bu sözlerden mehmet akif de yazıyı yazanın kim olduğunu anlamıştır. o da durumu kurtarmak için bir iki söz mırıldanır.

23.08.2011

ii. abdülhamit

salah birsel

"eski roma'nın sezarları, rusya'nın çarları gibi türk'ün tahtında oturan zorba ve zalim bir hükümdarın en korkup çekindiği ve boğmak istediği şey düşünce ve sanattır. düşünce ve sanatın ihtilal ve devrime yeşil ışık tutacak bir kalk borusu, saray ve tahtları yıkacak bir yangın, zalimleri kendi kanlarıyla boğacak bir silah olmasından korkuluyordu. düşünür ve şair! işte onların en amansız düşmanları. bundan dolayıdır ki, halkçılık, ulusçuluk, yurt ve özgürlük üzerine yazı yazılamıyordu. 1897 yılında yunan savaşı ilan olunduğu zaman ben halkçı ve ulusçu ülkümün ilk yapıtını ortaya atmak fırsatını bulmuştum. o zamanlar maarif nezareti'nde "teftiş ve muayene heyeti" vardı. basılacak kitapları bu kurul incelerdi. bunların cellat satırına benzeyen düşünce ve sanat katili kalemlerinden kurtulabilen kitaplar pek azdı. benim ilk yapıtım olan "türkçe şiirler"i bu kurulun başkanı hasip efendi inceledi. değerli bularak bastırılmasına izin verdi. hiç kuşku yok, özgürlük "bir ulusun öldükten sonra dirilmesidir." biz de 10 temmuz'da dirildiğimizi anladık. artık "zorbanın nasibi ya bir mezar, ya zindan" diye şiirler yazabiliyordum. ne yazık ki, bu sevincimiz sürekli olmadı. memlekette yeni karışıklıklar başladı. parti tutkuları ve çekişmeleri çıktı ortaya. ben bozgunculuk yüzünden ulusların bağımsızlıklarını yitirebileceğini yazıyorduysam da kimseler bana mısın demiyordu." (mehmet emin yurdakul)

sultan hamit orta boyludur. bir ulu hakan için orta boy pek övünülecek bir şey değildir ama abdülhamit onu "ortanca dağları ben yarattım." diye kasılmak için kullanır.

gözleri tahrirli yeşildir. daha doğrusu yeşil ile mavi arası eladır. gözlerinin çevresi de az biraz halkalıdır. bakışları -bunu kızı ayşe osmanoğlu söylüyor- zeka ve duygu yüklüdür. saçları, yine bir hakana yakışmayacak biçimde döküktür. yüzü beyazdır. pala gibi eğri ve iri burnu bu soğuk ve solgun yüzü -bunu da bir ingiliz yazarı söylüyor- ikiye ayırır. bedeni ise yüzünden aktır. elleri orta büyüklükte ise de biçimlidir. ayakları da ne küçük ne büyüktür.

"kara tahsin" adıyla ün salmış mabeyin başkatibi tahsin paşa'nın demesine göre, gür ve kalın bir sesi vardır. belleği öyle herkeste bulunmayacak denli güçlüdür. gel gelelim kuramsal bilgi denilen şeyden nasibini hiç mi hiç almamıştır. çağdaş hükümdarlarla karşılaştırıldığında, ondan bilgisizi yoktur. ne ki, yaşam içinde birtakım görgüler, deneyler elde etmiştir ki, bu, onun 33 yıl sanatlı beste ile türkleri inim inim inletmesine yetmiştir.

mehmet akif de abdülhamit'i yaşamı boyunca bir kez -o da meşrutiyet'ten sonra- görmüştür. o gün abdülhamit açık bir arabada meclis-i mebusan'ın açılış töreninden dönmektedir. akif ise mithat cemal ile birlikte, reşit paşa türbesi'nin oralardadır. kızıl sultan'ı görünce sapsarı kesilir. mithat cemal'de telaş:

"hasta mısın?"

"boyalı sakalıyla abdülhamit'in yüzü birdenbire karşıma çıktı. fena oldum."

gelin görün ki, halk geçip giden arabanın arkasından koşmakta, abdülhamit'e alkış tutmaktadır.

akif, mithat cemal'e bu kez şunları fısıldar:

"aman yarabbi, 33 yıl bu. hala alkışlıyorlar."

13.05.2011

mehmet akif

ıspartalı hakkı

o zamanlar mehmet akif çocuk denecek yaştaydı. gelir, bana şiirlerini okurdu. muallim naci tarzında gazeller. ben bu şiirleri yalnız dinler, bir şey söylemezdim. bir gün geldi, yine bir gazelini daha okudu. ben yine bir şey söylemedim. "beğendin mi hakkı?" dedi. "beğenmedim akif!" dedim. başını çevirdi, daldı. dakikalarca sonra döndü: "o kadar mı fena?" dedi. ben bunun üzerine: "seninle biraz konuşmak gerek. yazdığın şeyleri sen beğeniyor musun akif?" dedim. "bu gazellerle olsan olsan bir muallim naci olursun. oysa edebiyat bu mu? uygar memleketlerin edebiyatından haberin yok. bak, ben senden 10 yaş büyüğüm. konya'nın bir köyünden istanbul'a gelmiş bir adamım. öyleyken sabah mektebi hukuk'a gidiyorum, hukuk öğreniyorum. öğleden sonra emniyet sandığı'nda muhasebede katiplik edip ekmek paramı kazanıyorum. gece de fransızcaya çalışıyorum. ben, şu köylü adam, bu yaşımda fransızca öğreniyorum. boileau'dan çeviriler yapıyorum. sen kalkmış, naci'nin arkasından koşuyorsun. bu çağda bu gazeller ayıptır. sen bu şairliği bırak da ilkin bir dil öğren. ondan sonra şair mi olacaksın, bilgin mi seninle oturup karar veririz.

via salah birsel