spinoza etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
spinoza etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20.10.2022

cesaret

erich fromm

insanların çoğu korku, can sıkıntısı, yalnızlık, umutsuzluk gibi duyguların varlığını kendi kendilerine itiraf etmezler. bu duyguların bilincinde değildirler. bunun nedeni çok basittir. bizim toplumsal modelimizde, başarılı insanın korkulu, sıkkın ya da yalnızlık içinde olması beklenmez. başarılı insan, bu dünyayı bütün dünyaların en iyisi olarak görmelidir. yaptığı işte basamak atlama fırsatını yakalamak için korkularını, kuşkularını, ruhsal çöküntülerini, can sıkıntısını ya da umutsuzluklarını bastırmak, bilinçaltına itmek durumundadır.

çoğu kez sözcükler bu işin tam tersini yapar: deneyimi çapraşıklaştırır, paramparça eder ve öldürür. insan ne yazık ki çoğu kez, sevgi üzerine, nefret ya da umut üzerine konuşma süreci içinde, anlatması gereken konuyla bağlantısını yitirir. şiir, müzik ve diğer sanat biçimleri, insansal deneyimleri betimlemeye çok daha uygun araçlardır. çünkü onlar, kendi kurallarına tam tamına uygun olmanın getirdiği bir kusursuzluğa sahiptirler ve insan deneyiminin yeterli ve uygun simgeleri olarak kabul edilen yıpranmış bozuk paraların belirsizliğinden ve anlaşılmazlığından uzaktırlar.

yaşamın yapısında umut ve inanca bağlı olan ve onların bir halkasını oluşturan bir öge daha vardır: cesaret. ya da spinoza'nın adlandırmasıyla "direnme gücü". belki de direnme gücü belirgin, daha açık bir anlatım. çünkü günümüzde cesaret daha çok yaşama yürekliliğini değil de ölme yürekliliğini göstermede kullanılıyor. direnme gücü, umut ve inancı, boş iyimserliğe ya da usdışı inanca dönüştürerek -dolayısıyla onları yok ederek- bu ikisinden ödün verme yönünde baştan çıkarılmaya karşı koyma yetisidir. direnme gücü, dünya "evet" sözcüğünü duymak istediğinde "hayır" diyebilme yetisidir.

üçüncü korkusuzluk türüyse kendi kendisiyle kalan, kendine güvenen ve yaşamı seven, tam anlamıyla gelişmiş insanlarda görülür. doymakbilmezliği yenmiş kişi, herhangi bir tapınışa ya da herhangi bir şeye tutunmaz, dolayısıyla yitirecek hiçbir şeyi yoktur. zengindir; çünkü boştur, güçlüdür; çünkü arzularının esiri değildir. tapınışlardan, usdışı isteklerden ve düşlemlerden kopabilir; çünkü kendi içinde ve dışında gerçeklikle tam bir ilişki içindedir. böyle bir insan tam aydınlanmışlığa ulaşmışsa tümüyle korkusuzdur. goethe'nin dizelerindeki hakikati hissedebilir: 

"evimi bir hiçliğin üzerine kurdum; bu yüzden bütün dünya benimdir."

12.06.2022

jurnal

cemil meriç

hayat yaşanmaya değmez.

yaşamak yaralanmaktır.

ben ışık arayan, aydınlanmak ve aydınlatmak isteyen bir insanım. politikanın kurtarıcılığına inanmıyorum.

yaratanın her şeyi güzel yarattığına kurbağalar bile güler.

avam için din, kendi gibi düşünmeyeni yok etmek hürriyetidir. ateizm, allah'a inanmamak değil, avamın inançlarını paylaşmamaktır.

vücudumuzu aşmak, ben'in dar ve sevimsiz geometrisinin ötesine geçmek, sonsuza yönelmek, bir insana sarılmak, hatıralarda yaşamak: işte aşkın, dinin ve kahramanlığın kaynakları. bir kısım insanlarsa kendilerini aşarlar ve kendilerini feda etmesini bilirler, bir fikre, bir davaya adarlar kendilerini, anıta, olaya, kitaba dönüşürler; ruhları ışık ve sevgi kaynağıdır; ruhları doğa gibi devamlı verimlidir ve doğa gibi ölümsüzdür.

insan, iltifata susuzdur.

spinoza'nın bir sözü beni sık sık düşündürür: "havaya fırlatılan taş konuşabilseydi, mutlaka kendi arzusuyla yolculuğa çıktığını söylerdi."

kin sevgiden daha vefalıdır.

aryalı akıncıların zincire vurduğu siyah derililer fatihlerinden çok daha medeni idiler. kuzeyli barbarlar, yırtıcı sürüler halinde, sulhçu ve ilerici kavimlerin mezarcısı olmuşlardır. yani kaba kuvvet, mızrak veya kılıç munisleşen, incelen, olgunlaşan insanı yenmiştir. tarih, galiplerin yazdığı bir kitaptır. zafer, arkasından bıçaklanan masum düşmanların cesetleri üzerine atılan yapma çiçeklerden bir çelenktir.

medeniyetler ancak intihar etmek suretiyle ölürler.

kızıl şal görmüş ispanyol boğası gibi, her düşünceye ve her düşünene saldırmak. bu canım memleket, bu yüzden bir cüzzamlılar ülkesidir. fikir hürriyeti ya bütün olarak müdafaa edilir, ya edilmez. zındık olun, dindar olun ama düşünün, insanı öldüren kanser kayıtsızlıktır.

hayatımıza salgı bezlerimiz hükmediyor. şuurun karanlık bölgelerinden yükselen çığlıkları susturamıyoruz. çığlık homurtu oluyor nihayet. homurtu uğultuya inkılap ediyor.

ıstırap ya kelimede ebedileşir ya sükûtta.

saint-augustin kendini kırkından sonra tanrıya vakfedebildi. muhammet haticet-ül kübra ile geçirdiği yılların acısını torunu yerindeki ayşe'nin kollarında çıkardı. balzac kendisine aşkı ve hayatı öğreten mme de bernier'nin içli ve fedakar sevgisinden "amour strangulatoire" diye bahseder.

tanzimat neslinin en büyük hizmeti, türk nesrini yaratmasıdır.

şuurun kaderi, biyolojiğin umurunda değildir. külçe gibi, leş gibi yaşamak da yaşamaktır.

insansız has bahçe engizisyon zindanlarından daha kasvetlidir.

hürriyet rahatsız ediyor insanı. bir güvensizlik duygusu çöküyor içine. kendi başına karar vermek, yeni yeni durumlar karşısında davranışını tayin edebilmek, çok sıkıntılı bir iş. hür bir dünya tehlikelerle dolu. ancak tehlikeli bir hayata göğüs gerebilecek insanlar demokrasiye sevgi duyabilirler.

hürriyetler armut gibi kucağımıza düşmez.

"eğer pek yakınlarındaysan, birbirleriyle çekiştiklerini görürsün. bakarsın kimi şu partiden, kimi bu partiden. ama hele biraz uzaklaş, bir tepeye çık, tozu dumana katan bu süvarilerin topu birden sana bir tek toz bulutu, aynı toz bulutu halinde aynı olacaktır."

her büyük adam kucağında yaşadığı cemiyetin üvey evladıdır.

kitapların dışında yok insan, daha doğrusu kitaplarla kaynaştığı ölçüde insan, dışardaki. ben putperest değilim. kitaba tapmıyorum. içindeki ses, içindeki ışık, içindeki sevgi, içindeki ruh, içindeki çile, içindeki gözyaşı, içindeki aşk, içindeki tecrübe, içindeki tanrı çekiyor beni.

şehirler de, kadınlar gibi, fatihlerini beklerler.

karışıklık, mağara adamının insiyakları için tam bir kültür ortamıdır.

einstein'a "gravitation" hakkındaki formülünüz newton'unki kadar zarif ve sade değil diye takılmışlar. "hakikati belirtmek istiyorsanız zerafeti terzilere bırakın." demiş.

voltaire, "insan katır yükü ile ebediyete gidemez." diyor. saint-simon, "tımarhaneden kaçacaksın." diyor. ebediyetin yolu tımarhaneden geçer.

bir romancı çağını kucaklamak zorundadır.

büyük adamların yazdığı otobiyografiler şu üç tipten birine uyarmış eskiden (brandes böyle diyor): "bakın doğru yoldan nasıl uzaklaştım ve tekrar nasıl döndüm doğru yola" (saint augustin). "anlayın ne berbat adammışım ben, ama benden daha iyi olduğunu vehmedecek kabadayı nerde?" (rousseau). "şartlarda yardım edince bir deha nasıl gelişip serpiliyor, okuyun da görün." (goethe)

hiç kimse maziyi değiştirmeden anlatamaz, renan'a göre.

insanın keneden farkı, bir dava uğrunda fedakarlığı göze alabilmesindedir.

"ab uno disce omnes." yarası olmayan yaşar, yaratmaz. insan bazen kılıçla yontar hayalindeki dünyayı, bazen kalemle. gerçek aşklar da sessizdir. doyan, konuşmaz. yattığı kadınlarla övünen, o kadınlarla yatamayandır.

spinoza, "her hüzün bir parça fakirleşme, bir parça küçülmedir." diyor.

aşk dehanın büründüğü şekillerden biri. insanın dörtte üçü âşıkken belirir.

bizde kadın hâlâ esir pazarlarında satılan dişinin bütün ruh komplekslerini yaşamaktadır. hiçbir zaman kendisi değildir. erkeği eşya sanır, erkeği de kendini de.

türkiye'de fikir her zaman bir anakronizmdir.

rusya'da bir gazete çıkarma teşebbüsü suya düşünce, lenin çoluğunu çocuğunu memleketinde bırakarak almanya'ya kaçmıştır. yanına iki vagon halinde kütüphanesini almış, yer darlığından edebiyat kitaplarını bırakmış, yalnız bütün tecrübelerin toplu olduğunu söylediği "faust"u aldırmıştır. en sevdiği yer: "her nazariye soluktur aziz dost, canlı olan, taze olan hayatın ağacıdır."

bakışlarını iç dünyasına çeviren insan, şuurun mağarasında kendi gölgesiyle karşılaşır.

tarih mahkemesinin verdiği kararları çok defa hiciv infaz eder.

neyzen'deki tezatların psikopatolojik köklerini merak edenler "l'homme de genie'yi okusunlar. biz, coşkun zekasını alkol kadehlerinde boğan bu hasta ve kardeş şairin hatırasını daima şefkat ve sevgiyle anmakta devam edeceğiz.

saygı frak giymiş bir sevgiden başka nedir ki?

yazarın tek bir düşmanı vardır: bağnazlık. düşüncenin bütün huysuzluklarına, bütün hoyratlıklarına, bütün çılgınlıklarına selam!

stendhal'ın meşhur kristalizasyon-billurlaşma teorisinin kaynağı bu. billurlaştırmak, hayalin sevgiliye kendisinde olmayan vasıflar eklemesi ve onu süslemesi, güzelleştirmesidir.  "hangi güzellik akla gelse hemen sevgilimize kondururuz."

inanmayan insanın, sevemeyen insanın, acıyamayan, kızamayan insanın köpek leşinden farkı yok.

machiavelli ile gandi, batıyla doğu. biri politikadan ahlakı kovar, öteki politikayı ahlaka kalbeder. muhammet, harp hiledir diyor. muhammet de realisttir. silahlı bir peygamber. şiddeti ortadan kaldırmak için şiddet. tarih bu yalanın insanlığa ne kadar pahalıya mal olduğunu bar bar bağırıyor. kan kanı, şiddet şiddeti doğurur. gayeyle vasıtalar bir bütündür. hiçbir gaye kötü vasıtaları meşrulaştırmaz.

buffon adında kayıtsız ve kaygusuz biri "deha uzun bir sabırdır." demiş.

faşizm, yani tehlikeli bir hayat, yani bir avuç insanın bütün kalabalığı uçurumdan zirveye kanatlandırması, yani bu uyuşuk, bu pelteleşmiş, bu erkekliğini kaybetmiş insanları kan ve ateş içinde eritip yeniden granitleştirmek. kafayı yerine oturtmak.

sosyalizmin en rezil tarafı, zaten kindar, zaten yırtıcı olan türk insanını türk insanına düşman etmesidir. sosyalizm iktisadi bir düzen olarak tartışılabilir belki. fakat bugünkü talepleri, bugünkü ifadesi, bugünkü kopukluğu içinde bir ihanet-i vataniyedir.

aşkın çiçekleri çabuk solar sevgilim.

yazarın tek düşmanı vardır: bağnazlık. düşüncenin bütün huysuzluklarına, bütün hoyratlıklarına, bütün çılgınlıklarına selam.

düşünmek, caddelerden keçi yollarına; çiğnenmemiş, sarp, dikenli keçi yollarına sapmaktır.

türk toplumunun sıfat-ı kaşifesi kadirşinaslıktır, türk toplumunun ve ölüme mahkum bütün kavimlerin.

hayat, girdapları ve zirveleriyle yaşanmaya layıktır.

26.09.2019

gizem

joyce carol oates

öfkelenmek, depresyona girmekten iyidir.

insanın özünü oluşturan öznellik, bizi birbirimizden dönüşü olmayan bir biçimde ayıran gizemin ta kendisidir.

insan, kendisi delirmeden, içinde deliliği barındırabilir mi?

öğretmek bir iletişim eylemidir; anlayış -buluşma-, bilgiyi, beceriyi paylaşma isteği; başkalarıyla, yani öğrencilerle uyum içinde yaşama, başkalarını kendi ruhunun yalnızlığına davet etmektir.

umut, geriye bakınca, çoğu kez acı bir şaka gibidir.

emily dickinson'ın dediği gibi, incilere geçene kadar oyun hamuru ile oyalanıyoruz. yaşamlarımız başlangıçta hep oyun hamuru ile oyalanma biçimindedir. ardından rüzgarda hızla kapanan bir kapının şiddetiyle ensemize iner yaşam.

william james: bizi tanıyan insan sayısı kadar farklı kişiliğimiz vardır.

doğada iyi veya kötü yoktur. yalnızca yaşam yaşamla savaş halindedir. yaşam yaşamı tüketir. ama insan yaşamının öbür yaşam formlarından daha değerli olduğuna inanmak isteriz.

spinoza: her canlı kendi varlığını sürdürme çabasındadır.

bahtsızlar içinde belagati en güçlü olandır hamlet.

erkekler kendilerini saklarlar kadınlardan. erkek ötekidir, ehlileştirilmesi gerekir; kadın ise ehlileşmenin ta kendisidir.

her şey önemsiz, anlamsız ve amaçsız olduğu derecede derindir.

william carlos williams: en erdemli davranış intihardır.

insan yalnız yaşayınca, yemek yemesi aşağılanma ya da alay gibi geliyor. çünkü yemek denen şey toplumsal bir törendir; yoksa yemek yalnızca içine yiyecek doldurulmuş bir tabaktan ibarettir.

29.08.2019

uzun lafın kısası

spinoza: yüce mutluluk erdemin ödülü değildir; ödül, erdemin kendisidir.

jean meslier: toplumun hoşuna gitmek arzusu, gelenek ve göreneklerin baskısı, gülünç olma korkusu, "alem ne der?" endişesi, bütün dini fikirlerden daha güçlüdür.

maurice pradines: kişinin, elde etmek için kendini feda ettiği diğerinde sevdiği şey kendisidir.

yuval noah harari: eğer bir insan tüm arzularından arınabilmişse hiçbir tanrı ona ıstırap çektiremez. bunun aksine, eğer arzudan arınamazsa dünyadaki tüm tanrılar bile onu acı çekmekten kurtaramaz.

esther vilar: bir kadın için başarıya giden en kestirme yol, başarılı bir erkekle evlenmektir.

charles bukowski: hiç şansı kalmadığını hipodromda geçirilen kötü bir gün sonrasında eve geldiğinde anlar insan.

jorge luis borges: her ölümle yiten küçük bilgelikler bana çok dokunuyor.

marquis de sade: ne aşağılık bir alçak sizin şu tanrınız! onu bir sersem olarak görüyordum ama biraz daha yakından baktığımda hergelenin teki olduğunu anlıyorum.

dostoyevski: yaşamakla yaşamamak arasında hiçbir fark kalmadığında özgürlüğüne kavuşur insan.

andre gide: herkesin hile yaptığı bir dünyada gerçek insan bir şarlatan gibi görünür.

thomas hardy: ah, bir zamanlar, evlendiğim adamdan saygı ve sevginin en yükseğini görmezsem yetinemeyeceğimi sanırdım. şimdiyse taşyüreklilik dışında her şeye razıyım.

paulo coelho: aşk, bir insanın bütün hayatını göz açıp kapayana kadar kökünden değiştirebilir kuşkusuz. ama insanoğlunu tasarılarında hiç yeri olmayan yönlere saptırabilecek bir duygu daha vardır: umutsuzluk. evet, aşk belki kişiyi dönüştürebilir; ne var ki umutsuzluk bunu çok daha hızlı başarır.

6.08.2019

özgürleşme

henri delacroix: sanat hem özgürleşme hem de yaratmadır.

spinoza: yüce mutluluk erdemin ödülü değildir; ödül, erdemin kendisidir.

ernest bersot: acı, kara ilaçtır. acı, engellenmiş istektir, durdurulmuş harekettir, kötürümleştirilmiş yaşamdır.

raymond polin: değerlerin gerçeği yoktur; yalnızca eylemin gerçeği vardır.

jacques maritain: bilgeliğin özünden ve barışından yararlanamayan sanatçı, zekanın ve spekülatif yaşamın acımasız gereksinimlerinin tutsağı olur ve zamansal üretimin ve pratiğin tüm kölece sefaletlerine mahkum olur.

william blake: tasarım bir evre değildir, insansal varoluşun kendisidir.

maurice pradines: kişinin, elde etmek için kendini feda ettiği diğerinde sevdiği şey kendisidir.

fenelon: iyi tarihçi, hiçbir zaman hiçbir ülkeye ait olmayan tarihçidir; vatanını sevse de hiçbir zaman ona nedensiz övgüler yağdırmaz.

francis herbert bradley: iyi istencin dışında hiçbir şey ahlaklı değildir.

descartes: okul mantığı, insana bilinen şeyleri öğreten veya bilinmeyen şeylerle ilgili muhakemesiz bir sürü sözler söyleyen ve böylece sağduyuyu geliştirmekten çok engelleyen bir diyalektikten başka bir şey değildir.

wittgenstein: gelecek olaylar şimdiki olaylardan çıkarılamaz. nedensel bağlılık bir boş inançtır.

lucien laberthonniere: aşk kaynaktır, araçtır ve amaçtır. her şeyi hesaba katan, aydınlatan, açıklayan nihai akıldır. ve aşk öz olarak özgür olduğu için, özgürlük şeylerin temeli olarak tepede hüküm sürmektedir.

4.08.2019

vivere beate

saint simon: tutku hissedilmeden büyük şeyler yapılamaz.

charles renouvier: içinde aklın buyurduğu bir dünya, haksızlığının onu her taraftan sardığı zincirlerden kurtulmuş olan iyiliğin tek başına hüküm sürdüğü bir dünya olacaktır.

emile durkheim: gerçek çoğu zaman acı vericidir.

pierre janet: bir kitap, hemen hemen her zaman bir dönemin duygularının ve fikirlerinin bilincine varılmasından başka bir şey değildir.

henri delacroix: kalpte zihinden geçmeyen hiçbir şey yoktur.

thales: insanın gölgesinin insana eşit olduğu anda, piramidin gölgesi piramide eşittir.

charles blondel: insan sadece çift yönlü değildir, aynı zamanda üç yönlüdür; sadece fizyolojik ve ruhsal gerçek değildir, aynı zamanda sosyal gerçektir.

levy-bruhl: ilkeller deneye karşı duyarsızdırlar.

sigmund freud: düş, uykuyu rahatsız edebilecek şeye karşı onu koruyan bir gardiyandır. çocuk düşü, arkasında bir özlem, bir üzüntü, tatmin olmamış bir istek bırakan günün bir olayına tepkidir. düş, bu isteğin açık, doğrudan gerçekleşmesidir.

henri bergson: düş, içinde yoğunlaşma çabasının eksik olduğu tam bir zihinsel yaşamdır.

jacques maritain: birçok yönden insanların yapısı köleliktir.

henri frederic amiel: kendinin, bahanelerinin, içgüdülerinin, doğasının kurbanı olunmadığı ölçüde özgür olunur. o halde boyun eğmişiz ama özgürleşebiliriz; bağlıyız ama kendimizi çözebiliriz. ruh kafestedir ama kafesinin çevresinde uçabilir.

spinoza: olumsallık yoktur ve özgürlük yalnızca bir yanılsamadır.

descartes: vivere beate, yüce mutluluk içinde yaşamak, tamamen hoşnut ve tatmin olmuş bir zihne sahip olmaktan başka bir şey değildir.

2.08.2018

sevginin ve şiddetin kaynağı

erich fromm

çoğunluğa karşı direnecek ölçüde güçlü inancı olan kişi kural değil, istisnadır; çağdaşlarının alaya aldığı, ama yıllar sonra hayran olunacak bir istisna.

bir davranışın kendisini, kökenini, izleyeceği yolu ve yüklendiği enerjiyi ancak o davranışın bilinçaltı dinamiklerini açıklayarak anlayabiliriz.

insan olmak, nesne olma durumunu aşmak demektir.

"zevk" der spinoza, "kendi içinde kötü değil, iyidir; bunun tersine acılar, kendi içinde kötüdür." aynı çizgide şöyle devam eder: "özgür insan ölümü her şeyden az düşünür; onun bilgeliği, ölüme değil yaşama yoğunlaşmasından doğar."

insanların her şeyin tümden yok edilmesinden korkmamaları, yaşamı sevmemelerindendir; ya yaşama karşı umursamaz olmalarından ya da giderek çoğunun ölüme çekilmesindendir.

bir yazar bir dostuna rastlar, uzun süre ona kendinden söz eder; sonra şöyle der: "hep kendimden söz ettim. şimdi biraz da senden söz edelim. son kitabımı nasıl buldun bakalım?"

sophokles: insan olmaktan daha güzel bir şey yoktur.

kötülük, insanın insanlık yükünden kurtulma yolunda giriştiği trajik çabada kendisini yitirmesidir.

spinoza'ya göre "bir at, insan biçimine sokulduğunda tıpkı bir böcek biçimine sokulduğu zamanki kadar yıkıma uğramış olacaktır."

toplum içinde yükselmek için hiç durmadan savaşmak, hep başarısızlık korkusu içinde yaşamak sıradan insanda kendisini ve tümüyle dünyayı bekleyen tehlikeleri unutturacak sürekli bir huzursuzluk ve gerginlik yaratır.

"adamı astık, şimdi sıra duruşmaya geldi." (george bernard shaw)

1939'da hitler silezya'da bir radyo istasyonuna sözde polonyalı askerler tarafından düzenlenmiş gibi gösterilen (bunlar aslında ss'lerdi) yalancı bir saldırı tertipletmek zorunda kalmıştı. amacı halkına saldırıya uğradığı sanısını vermek, böylece polonya'ya karşı giriştiği haksız saldırıyı "haklı bir savaş" gibi göstermekti.

iyilik, varlığımızı özümüze gittikçe daha çok yaklaşacak biçimde değiştirmek demektir; kötülük de varlıkla öz arasında gittikçe büyüyen bir yabancılaşma yaratmaktır. insan yaşama karşı ilgisini yitirmişse iyiliği seçebileceğini ummamalıdır artık.

31.07.2018

uzun lafın kısası

erich fromm: sevgi esas itibariyle almak değil vermektir.

dostoyevski: en güçlü iyileştirme yolu, yaralanmış ve kirlenmiş ruhu aydınlatan, dürüst yapan emektir.

marcel proust: her şeyin kaybedildiği zamanlardadır ki bizi kurtaracak uyarı gelir.

spinoza: muhteşem şeylerin hepsi ender oldukları kadar zordurlar.

cesare pavese: dünyadan bir şey istemekten vazgeç; sana ne yapacağını bilemeyeceğin kadar çok şey verecektir dünya.

robert musil: insanın bir hedefi olmalı; sürekli olarak anneniz ve babanızla oluşturduğunuz karşıtlıkla yaşayamazsınız.

jiddu krishnamurti: yaşam; ıstırap çekmek, zevk ile acı, umut ile hayal kırıklığı arasındaki bitmeyen kavgadır.

carl gustav jung: örgütlü kitleye direnebilmek, ancak ve ancak, insanın bireyliğini o örgütün organizasyonu kadar iyi organize etmesi ile mümkündür.

emil cioran: mutlak'a kendini beğenmişin biri olarak daldım, mağara adamı olarak çıktım.

friedrich engels: özgür toplumda tapınış olamaz; çünkü üyelerinin her biri, doğanın arkasında ya da üstünde, kurban ya da dua yoluyla etkili olunabilecek varlıklar bulunduğu ilkel ve çocuksu kuruntusunu aşmıştır.

21.07.2018

felsefenin ışığında

marcel proust: her şeyin kaybedildiği zamanlardadır ki bizi kurtaracak uyarı gelir.

georges gusdorf: eğer akıl insansal düşüncenin en üst organı ise, gerçeğin görevi içimizdeki birbirinin zıddı özlemleri kavramak ve düzenlemek, akla kendisine ait olan yeri vererek bu özlemlerin her birine hakkını vermektir.

henri bergson: zeka, içgüdüye ve sezgiye karşı çıkan üretici bir yetidir.

francis herbert bradley: kişisel ahlak olmadan ahlaksal kurumlar ölü kütlelerdir ve ahlaksal kurumlardan kopmuş kişisel ahlak gerçek dışı bir şeydir, bedensiz bir ruhtur.

jean-marie guyau: yasal cinayet, yasa dışı cinayetten daha saçmadır.

frederic rauh: bir parti, eğer üyeleri açık bilime, eleştiriye yabancı ise ahlaksızdır. dürüst insan inancını üst bir ilkeye bağlamaktan çok onu derinleştirmeyi, ortaya çıkarmayı, geliştirmeyi düşünür. düşüncesi eleştireldir.

george sand: bir kitap yazma işiyle ilgilenmediğim veya yeni birisini yazma hayali kurmadığım zaman can sıkıntısından ağlama isteği duyuyorum.

ferdinand alquie: insan, içinde kaybolduğu, sınırlandığı, yabancılaştığı her şeyi aşabilir ve aşmak zorundadır; ama insanı aşamaz.

pierre janet: en zor şey, tüm depresyonlarda en hızlı ve en çok yok olan, tüm biçimleriyle gerçeğin kavranmasıdır. bir algıyı veya bir fikri onun gerçek olduğu duygusuyla kavramak, yani bu algının çevresinde tüm eğilimlerimizi ve etkinliklerimizi birleştirmek dikkatin en büyük eseridir.

maine de biran: içsel duygumuzun yapısına dayanan ahlaksal yapının temeli, varlığımızın üzerinde her zaman en fazla bilgisiz olduğu tarafıdır.

spinoza: muhteşem şeylerin hepsi ender oldukları kadar zordurlar.

leon brunschvicg: eğer bizi çevreleyen dünyaya akılcı bir düzeni yerleştirmeyi başaramazsak, kendimiz aracılığıyla kendimiz için akılcı varlıklar haline gelemeyeceğiz. jules lachelier'nin ifadesine göre: "dışarıdaki tutarsızlık, içerideki deliliktir." ancak insanlar arasında insanız, ancak bedenler arasında bedeniz.

5.06.2018

anti-dühring

friedrich engels

her zor kullanımı, onu kullananın ahlakını bozar.

"köpek, efendisinde tanrısını görür ama bu, o efendinin dünyanın en büyük namussuzu olmasına engel değildir."

uygarlıktaki her yeni ilerleme, aynı zamanda eşitsizlikte de yeni bir ilerlemedir.

dünyanın gerçek birliği maddeselliğine dayanır ve bu maddesellik birkaç hokkabaz çığırtkanlığıyla değil; ama felsefe ve doğa biliminin uzun ve sıkıntılı bir geliştirilmesiyle tanıtlanır.

karşıt bir yönde birbiriyle boy ölçüşen güçlerin uzlaşmaz karşıtlığı, dünyanın ve onu meydana getiren varlıkların varoluşundaki bütün eylemlerin temel biçimidir.

"evrenin ya da daha doğrusu maddenin hiçbir geçici değişiklik birikimi içermeyen, değişiklikten bağışık bir varlığının başlangıç durumu, ancak kendi üretici yeteneğinin gönüllü sakatlanışında bilgeliğin doruğunu gören bir anlığın ortadan kaldırabileceği bir sorundur."

yaratıcı bir eylem olmadıkça hiçlikten, bir matematik diferansiyel denli küçük de olsa, herhangi bir şey çıkaramayız.

bir ülkede -fetih olayları bir yana bırakılırsa- devletin iç zorunun, şimdiye değin hemen her siyasal iktidar bakımından belirli bir aşamada olduğu gibi, ülkenin ekonomik evrimi ile çatışma durumuna girdiği bir yerde, savaşım her zaman siyasal iktidarın yıkılması ile sonuçlanır.

"doğada da, en aşağısından en yükseğine, bütün organizmaların temelinde yalın bir tip vardır ve bu tipe evrensel özüyle birlikte, en gelişmemiş bitkinin en aşağı hareketinde, hiç eksiksiz rastlanır."

joseph fourier: uygarlıkta yoksulluk, bolluğun kendinden doğar.

belirli bir sorun üzerinde bir adamın yargısı ne denli özgürse bu yargının içeriğini belirleyen zorunluluk o denli büyüktür; oysa çok sayıda çeşitli ve çelişik karar arasında, görünüşte canının istediği gibi seçen, bilgisizliğe dayanan kararsızlık, bununla özgür olmayışını, egemenliği altına alacağı şeyin egemenliği altında bulunduğunu göstermekten başka bir şey yapmaz.

"insanları uygarlaştıran ve insan türünü bozan şey, ozana göre altın ve gümüş ama filozofa göre demir ve buğdaydır."

uygarlıkta doğmuş toplumun kurduğu bütün kurumlar, ilk ereklerinin tersine dönerler.

spinoza şöyle diyordu: "omnis determinatio est negatio", her sınırlama ya da belirleme, aynı zamanda bir yadsımadır.

bütün ekonomik olayların siyasal nedenlerle yani zorla açıklandıkları ortadadır. ve bunun kendisine yetmediği kimse, gizli bir gericinin ta kendisidir.

15.09.2017

çürüme

erich fromm

hitler "çürüme belirtisi" gösteren ünlü kişilerden yalnızca biridir. şiddet, nefret, ırkçılık ve narsist ulusçulukla beslenen ve bu belirtinin kurbanı olan daha pek çok insan vardır. bunlar şiddete, savaşa ve yıkıma gönülden inananlara önderlik ederler. bunların arasında gerçek amaçlarını açıklayanlar ya da bu amaçların bilincine varanlar ancak en dengesiz, en hasta olanlardır.

çoğu eğilimlerini yurtseverlik, görev duygusu, onur vb. diye akla uydurmaya çalışır. ne var ki uluslararası savaşlarda ya da iç savaşlarda olduğu gibi normal uygar yaşam biçimleri bozulunca bu tür kişiler artık bu yoğun arzularını bastırma gereksinmesini duymayacak, nefrete övgü şarkıları söyleyecek, dirilecek, ölüme hizmet edebilmek için tüm güçlerini ortaya dökeceklerdir.

gerçekten de savaş ve şiddet havası "çürüme belirtisi" içindeki insanın kendisini bulduğu ortamdır. bu belirtinin harekete geçirdiği insanlar büyük bir olasılıkla nüfusun küçük bir kesimini oluşturur. ne var ki bu tür kişiler de, bu dürtülerle harekete geçmeyen insanlar da gerçek dürtülerin farkında değildirler; bu yüzden "çürüme belirtisi" taşıyan kişiler gerginlik, çatışma, soğuk ve sıcak savaş zamanlarında salgın bir hastalığın, nefret salgınının taşıyıcıları olurlar. bu yüzden bu kişileri şu gerçek özellikleriyle tanımak çok önemlidir. bu kişiler kendi topluluklarının gereksinmeleri dışında gerçek tanımayan, bağımsızlıktan korkan, ölümsever kişilerdir.

bu insanları toplumdan ayırarak cüzamlılar gibi, belli bir yere kapatmak gerekmez; normal insanlar bu kişilerin bağnaz akla uydurmalarının ardında yatan eğilimlerin sakat ve hasta olduğunu görebilirlerse yeterli olacaktır bu; o zaman normal insanlar bu kişilerin hastalıklı etkilerine karşı belli bir bağışıklık geliştirebilirler. elbette bu bağışıklığı kazanabilmek için şunları çok iyi bilmek gerekir: bu insanların söylediklerini gerçeklik olarak kabul etmemek; insanların yakalanabileceği böyle bir hastalığın kurbanı olan bu kişilerin yanıltıcı akla uydurmalarının aslında yaşam bitmeden önce yaşamın yadsınmasından başka bir şey olmadığını görebilmek.

ölüm sevgisinin karşıtı yaşam sevgisi, narsisizmin karşıtı sevgidir; kandaşla cinsel ilişki saplantısıyla birlikte yaşamanın karşıtıysa bağımsızlık ve özgürlüktür. bu üç eğilimin birleşerek oluşturduğu belirtiye "büyüme belirtisi" diyeceğim.

bu düşünceler bizi insanın özgürlüğü sorununa götürür, insan herhangi bir zamanda iyiliği seçmekte özgür müdür, yoksa içindeki ve dışındaki güçlerle kuşatıldığından elinde böyle bir özgürlük yok mudur? istenç özgürlüğü sorunu üzerine çeşitli kitaplar yazılmıştır; bundan sonra yazacaklarıma william james'in bu konuda söylediklerinden daha iyi bir giriş düşünemiyorum.

james şunları yazıyor:

"herkeste özgür istenç konusundaki çatışmanın artık ilginçliğini yitirdiği, yeni ortaya çıkacak kimsenin herkesin zaten duyduğu savları yinelemekten başka bir şey yapamayacağı inancı yaygın. bu, büyük bir yanlışlığa düşmek demektir. bundan daha az deşilmiş, yaratıcı bir kafanın yepyeni olanaklar açabileceği başka bir alan yoktur bence - bu konuda yapılabilecek şey belki de zorla bir sonuca ulaşmak ya da başkalarını boyun eğmeye zorlamak değil, iki görüş arasındaki sorunun ne olduğunu daha iyi kavramaya çalışmak, alınyazısı ve özgür istenç kavramlarının gerçekte ne demek olduğunu anlamaktır."

bu sorunla ilgili olarak benim öne süreceğim öneriler ruhçözümleme deneylerinin, özgürlük sorununu yeni bir ışık altında aydınlatabileceği, bize sorunun bazı yeni yanlarını gösterebileceği inancına dayanıyor. özgürlüğün geleneksel olarak ele alınış biçiminde deneysel ve ruhbilimsel bilgiler kullanılmamış, özgürlük tanımı eksik kalmış, bu yüzden de sorunu genel ve soyut bir açıdan tartışma eğilimi ağır basmıştır. özgürlükten seçme özgürlüğünü kastediyorsak o zaman sorun, örneğin a'yla b arasında bir seçme yapmakta özgür olup olmamak anlamına gelir. gerekirciler özgür olmadığımızı söylemişlerdir; çünkü insan -doğadaki başka bütün varlıklar gibi- nedenlerle belirlenir; boşluğa atılmış bir taş nasıl düşmemekte özgür değilse insanın da a ya da b'den birisini seçmekten başka bir özgürlüğü yoktur; çünkü onun a'yı ya da b'yi seçmesini belirleyen, onu buna zorlayan ya da bu seçmeye neden olan duygular vardır.

gerekirciliğe karşı koyanlarca bunun tersi savunulur; dinsel temele dayanarak tanrı'nın insana iyilikle kötülük arasında seçme yapma özgürlüğünü verdiği -bu yüzden de insanın elinde bu özgürlüğün bulunduğu- ileri sürülür. ikinci olarak da insanın özgür olduğu, yoksa eylemlerinden sorumlu tutulamayacağı belirtilir. üçüncü olarak, insanın öznel bir biçimde özgür olma deneyimini yaşadığı, özgürlüğünün bilincinde olmasının da özgür olarak var olabileceğine kanıt olduğu söylenir.

bu savların hiçbirisi inandırıcı değildir. birinci sav, insanın tanrı'ya inanmasını, tanrı'nın insanlar için ne gibi planlar yaptığını bilmesini gerektirir, ikincisi insanı eylemlerinden sorumlu tutma, böylece onu cezalandırabilme isteğinden doğmuş gibidir. eskiden de, şimdi de pek çok toplumsal düzenin bir parçası olan cezalandırma fikri, büyük ölçüde şu görüşe dayanmaktadır: ceza, "varlıklılar"ın oluşturduğu azınlığı "yoksullar"ın oluşturduğu çoğunluğa karşı koruma önlemidir (ya da öyle düşünülmüştür) ve yetkenin cezalandırma gücünün simgesidir. cezalandırmak için sorumluluk taşıyan birisinin bulunması zorunludur.

burada insan shaw'un şu sözünü anımsamadan edemiyor: "adamı astık, şimdi sıra duruşmaya geldi."

üçüncü sav, özgürlüğün bilincinde olmanın özgürlüğün kanıtı olduğu savı, spinoza ve leibniz tarafından bütünüyle çürütülmüştür. spinoza yanlış bir özgürlük sanrısına kapıldığımızı, çünkü isteklerimizin farkında olduğumuzu, oysa bu istekleri doğuran nedenleri bilmediğimizi göstermiştir. leibniz de istencin yarı yarıya bilinçaltı olan eğilimlerle belirlendiğini kanıtlamıştır.

spinoza ve leibniz'den sonraki tartışmaların çoğunun şu gerçeği yakalayamaması şaşırtıcıdır aslında: bizi bilinçaltı güçlerin yönettiği kabul edilmedikçe, seçme özgürlüğü sorunu çözülemez; o zaman da insan olsa olsa seçmesinin özgür bir seçme olduğunu sanarak kendisini avutur, istenç özgürlüğü konusundaki savlar bu özel karşı çıkışların dışında gündelik deneylerle çelişki içindedir. savunucuları ister dinci ahlâkçılar, ister idealist düşünürler, isterse marksist eğilimli varoluşçular olsun bu savlar, yüce birer varsayım olarak kalacaktır; ayrıca bireye karşı büyük haksızlık ettiklerinden pek de yüce sayılamaz bu savlar.

maddi ve ruhsal yoksunluk içinde yetişen kimseye karşı sevgi ve ilgi duymayan, bedeni yıllarca alkol almaktan yıpranmış, koşullarını değiştirme olanağını hiçbir zaman bulamamış bir insanın -böylesi bir insanın- kendi seçmesini yapmakta "özgür" olduğu söylenebilir mi? bu tutum gerçeklere ters düşmez mi? sevgisiz bir tutum değil midir bu? son çözümlemede, yirminci yüzyılın dilindeyse, sartre'ın felsefesine çok benzeyen, burjuva bireyciliğini ve bencilliğini yansıtan bu tutum max stirner'in der einzige und sein eigentum'unun (biricik kişi ve mülkü) çağdaş bir yorumu değil midir?

bunun tersi olan tutum, insanın seçmekte özgür olmadığını, belli bir noktada aldığı kararların daha önce yer alan iç ve dış olaylar tarafından belirlenip kararlaştırıldığını savunan tutum ilk bakışta insana daha gerçekçi ve akla yakın gelir. gerekirciliği ister toplumsal gruplara, ister sınıflara, isterse bireylere uygulayalım freud'çu ve marksist çözümleme insanın içgüdüsel ve toplumsal dürtüleri belirlemeye karşı verilen savaşta ne denli zayıf kaldığını göstermemiş midir?

ruh-çözümlemesi, anneye olan bağlılığını çözememiş bir kimsenin eyleme geçme, karar verme yetisi bulunmadığını, o insanın kendisini güvensiz duyduğunu, bu yüzden de dönüşü olmayan bir noktaya varıncaya dek gittikçe artan bir bağımlılıkla ana figürlerine çekildiğini göstermemiş midir? marksçı çözümleme -aşağı-orta sınıf gibi- bir sınıfın servetini, kültürünü ve toplumsal işlevini yitirdikten sonra umutsuzluğa kapılıp ilkel, ölüm-sever ve narsist bir duruma geri döndüğünü göstermemiş midir?

ne var ki marx da freud da nedensel bir gerekirciliğin geriye çevrilemezliğine inanmak anlamında gerekirci değillerdi, ikisi de eskiden tutulmuş olan bir yolun değiştirilebileceğine inanıyorlardı, ikisi de insanın kendisini arkasından yöneten güçlerin farkında olmasından doğan -böylece onun özgürlüğünü yeniden ele geçirmesini sağlayan- değişme olanağını görmüşlerdi.

marx da freud da -marx'ın çok etkilendiği spinoza gibi- hem gerekirciydiler, hem de gerekirci değildiler; ya da ne gerekirciydiler, ne de gerekirciliğe karşıydılar, ikisi de insanın neden-sonuç yasalarıyla yönetildiğini ama bilinçlilik ve doğru eylemlerle kendi özgürlük alanını yaratıp genişletebileceğini öne sürüyorlardı. optimum özgürlüğü kazanmak, zorunluluğun zincirlerinden kurtulmak insanın kendisine kalmıştı. freud'a göre bilinçaltının farkında olmak, marx'a göre de toplumsal-ekonomik güçlerin ve sınıfsal çıkarların farkında olmak bu özgürleşmenin koşullarıydı; her ikisinde de farkında olmaya ek olarak etkin bir istenç ve savaşım özgürlüğü sağlamak gerekli koşullardı.

spinoza'ya göre özgürlük gerçekliğin farkında olmaktan, bu gerçekliği kabul etmekten doğan, bireyin ruhsal ve zihinsel yeteneklerini en iyi biçimde geliştirmesini sağlayacak eylemleri belirleyen "yeterli fikirler"den oluşur. spinoza'ya göre insan eylemini, tutkular ya da (nedenler'le) akıl belirler. tutkuların yönetiminde insan, tutsak gibidir; aklın yönetimindeyse özgürdür.

spinoza'ya göre insanın görevi, ahlaksal amacı, gerekirciliği azaltmak, daha çok özgürlüğe ulaşabilmekti. insan bunu kendinin farkında olarak, onu kör ve tutsak eden tutkularını bir insan olarak kendisini gerçek çıkarları doğrultusunda davranmaya götüren eylemlere ("etkin sonuçlara") dönüştürerek başarabilirdi. "tutku olan bir duygu belirgin ve açık bir biçimde algılanır algılanmaz tutku olmaktan çıkar." spinoza'ya göre özgürlük bize verilmiş bir şey değil, belli sınırlamalar içinde sezgi ve çabayla elde edebileceğimiz bir şeydir. yürekliysek ve farkında olabiliyorsak seçme seçeneği elimizdedir. özgürlüğü ele geçirmek güç bir iştir; çoğumuzun başarısızlığa uğraması bundandır.

spinoza ethic'in sonunda şunları yazmıştır:

"zihnin duygular ve kafa özgürlüğü üzerindeki etkisiyle ilgili olarak söylemek istediklerimi böylece tamamladım. buradan bilge kişinin yalnızca duygularıyla sürüklenen bilisiz kişiye göre ne denli güçlü olduğu, onu nasıl geride bıraktığı açıkça görülüyor. çünkü bilisiz kişi kendi ruhunu gerçekten eline almaksızın dış nedenlerin elinde, çeşitli yönlerde sürüklenmekle kalmaz; üstelik sanki kendisinin, tanrının ve nesnelerin farkında olmadan yaşar; acı çekmez duruma geldiği -edilgen olduğu zaman da var olmaktan çıkar. oysa bilge kişi, böyle kabul edildiği sürece, ruhunda hiçbir huzursuzluk duymaz; tersine kendisinin, tanrının ve nesnelerin belli bir sonsuz gereklilik duygusuyla farkında olduğundan hiçbir zaman var olmaktan çıkmaz; tersine her zaman ruhunu gerçekten tanır. insanı bu sonuca götürdüğünü belirttiğim yol son derece güç görünse de bulunması olanaksız bir yol değildir. bu yolu bulmak güç olsa gerektir; çünkü yolu bulanlar çok azdır. kurtuluş hemen şuracıkta hazır ve hiç zahmetsiz erişilebilecek bir şey olsaydı, insanların nerdeyse tümünün ona erişememesi nasıl açıklanabilirdi? ama eksiksiz olan her şey az bulunduğu ölçüde güçtür de."

kendisini yöneten güçlerin farkında olabilirse, özgürlüğünü kazanmak için en büyük çabayı gösterebilirse, insan, zorunluluğun zincirlerini kırabilir. bu seçenekçiliği özlü bir biçimde dile getiren de en büyük marx yorumcularından biri olan rosa luxemburg'tur. yüzyılımızda insan "toplumculukla barbarlık" arasında bir seçme yapma durumuyla karşı karşıyadır.

18.05.2017

insanın anlam arayışı

viktor emil frankl

insanın özleyebileceği nihai ve en yüksek hedef sevgidir. bir başka insanı kişiliğinin en derindeki çekirdeğinden kavramanın tek yolu sevgidir.

sevgi, sevilen insanın fiziksel varlığının çok çok ötesine geçer. sevgi en derin anlamını, kişinin tinsel varlığında, iç benliğinde bulur. sevilen kişinin gerçekte orada olmaması, yaşayıp yaşamaması bir anlamda önemli olmaktan çıkar.

başarıyı amaçlamayın. bunu ne kadar amaç haline getirip bir hedefe dönüştürürseniz, kaçırma olasılığınız da o kadar artar. çünkü mutluluk gibi başarının da peşinden koşamazsınız; kendisi ortaya çıkmalı, kendisi oluşmalı ve sadece kişinin, kendinden daha büyük bir davaya kişisel adanışının amaçlanmayan bir yan etkisi olarak ya da kişinin kendini başka bir insana bırakışının bir yan ürünü olarak oluşmalıdır.

spinoza: büyük olan her şey ender bulunduğu gibi, kavranması da zordur.

anlamlı olan sadece yaratıcılık ya da zevk değildir. eğer yaşamda gerçekten bir anlam varsa acıda da bir anlam olmalıdır. acı da yaşamın kader ve ölüm kadar silinmez bir parçasıdır. acı ve ölüm olmaksızın insan yaşamı tamamlanmış olmaz.

dostoyevski: beni korkutan tek bir şey var: acılarıma değmemek.

insanı en çok yaralayan şey, fiziksel acı değil, haksızlığın, mantıksızlığın verdiği ruhsal ıstıraptır.

lessing: aklınızı kaybetmenize neden olacak şeyler vardır ya da kaybedecek aklınız yoktur.

insan, kendi acıları yoluyla bir şeye ulaşma şansıyla birlikte, her yerde kaderle karşı karşıyadır.

bismarck: yaşam, bir dişçiye gitmeye benzer. her an, daha kötüsünün henüz yaşanmadığına inanırsınız; oysa zaten yaşanmış bitmiştir.

hiçbir insan ve hiçbir kader, bir başka insanla ya da kaderle kıyaslanamaz. hiçbir durum kendini tekrarlamaz ve her bir durum farklı bir tepki gerektirir. her durum kendi eşsizliğiyle ayırt edilir ve eldeki durumun getirdiği soruna her zaman için sadece bir doğru yanıt vardır.

ikinci defa yaşıyormuşçasına ve ilk kez şimdi yapmak üzere olduğunuz gibi hatalı hareket etmişçesine yaşayın.

spinoza: acı duygusu, buna ilişkin net ve kesin bir tablo oluşturduğumuz an acı olmaktan çıkar.

2.10.2016

aşkın celladı

irvin yalom

teknende yalnız da olsan, yakınlarda inip çıkan diğer teknelerin ışıklarını görmek her zaman avutucudur.

varoluşsal yalnızlık, insanın kendisiyle diğerleri arasındaki derin ve doyurucu ilişkilerde bile var olan bir boşluktur. insan yalnızca başka varlıklardan değil, kendi dünyasını oluşturduğu ölçüde dünyadan da yalıtılmış durumdadır.

spinoza: her şey kendi varlığı içinde sürekliliğini korumaya çabalar.

ölüm gerçeğine uyum sağlayabilmek için, onu yadsıma ya da ondan kaçıp kurtulma yolları tasarlamakta üstümüze yoktur.

john gardner: her şey solup gider; her seçenek diğerlerini safdışı bırakır.

yaşamın gerçekleri arasında en açık olanı, sezgisel biçimde en kolay anlaşılanı ölümdür. erken bir yaşta, çoğu kez sanıldığından çok daha erken çağlarda, ölümün geleceğini ve ondan kurtuluş olmadığını öğreniriz.

thomas hardy: eğer daha iyiye giden bir yol varsa bu, en kötüye eksiksiz bir bakışı gerektirir.

insanın kendi yaşam planını yalnız ve yalnız kendisinin yapabileceği içgörüsüne sahip olmak olağanüstü zor, hatta dehşet vericidir.

bir ideolojinin yaratıcı üyeleri, eninde sonunda bağlı oldukları sistemi aşarlar.

kendini terk edilmiş hissetmekten, dünyada kesinlikle yapayalnız olduğunu hissetmekten daha kötü bir şey olamaz.

ölüm korkusu daima, yaşamlarını dolu dolu yaşamamış olduklarını hissedenlerde en fazladır.

woody allen: ölümden korkmuyorum; sadece geldiği zaman orada olmak istemiyorum.

eğer insan ölülerle yaşamayı öğrenecekse, önce yaşayanlarla yaşamayı öğrenmelidir.

her birimiz, sınırsız bir güç ve ilerlemenin inceden inceye işlenmiş yanılsamasıyla kuşatılmış olarak, en azından orta yaş bunalımına kadar, varoluşun yalnızca iradeye dayanan ve sonsuza dek yükselen bir başarı sarmalı olduğu inancıyla yaşarız.

gerçekten sevilmek, anımsanmak, bir başkasıyla sonsuza dek birleşmek ölümsüz olmaktır ve varoluşun canevindeki yalnızlıktan korunmaktır.

2.09.2016

aşkın metafiziği

schopenhauer

tutkulu aşka yücelik kazandıran ve onu şiire konu olmaya layık kılan şey, insanın kendisine ait olmayan şeyleri arayışıdır ve bu çeşit bir arayış, gördüğümüz her büyüklüğü yaratan şeydir.

"kendinde ölçü de düzen de bulunmayan şeyi akılla yönetemezsin."

her aşık, büyük doygunluğuna eriştikten ve ateşini söndürdükten sonra bir aldatılmışlık duygusuna kapılır; çünkü türün bir aldatma aracı olarak kullandığı hayal artık ortadan kalkmıştır.

sanat bakımından başarılı ve güzel olan bir şeyin, içinde bir doğru taşımaması düşünülemez.

chamfort: bir kadınla bir erkek, birbirlerine karşı şiddetli bir tutku duyuyorlarsa, onları ayıran şey ister bir koca, ister ana babaları ya da başka bir şey olsun, onlar yine de doğa gereği birbirlerinindirler ve insanların yasalarına rağmen, tanrısal yasa gereğince birbirlerine aittirler.

jesus sirach: ince vücutlu ve güzel ayaklı bir kadın, gümüş yuvaya oturtulmuş altın sütunlara benzer.

spinoza: aşk, dış bir nedenin eşliğinde ortaya çıkan bir iç ürpertisidir.

şeref, görev duygusu ve sadakat, her çeşit yoldan çıkarmaya ve hatta ölüm tehlikesine karşı koyabildikten sonra, cinsel aşk karşısında yenilgiye uğramaktadır. cinsel aşk söz onusu olunca vicdan dediğimiz şeyin her zamankinden daha az etkili hale geldiğini görürüz.

"aşk yüzünden evlenen, mutsuz bir hayat sürmek zorundadır." (ispanyol atasözü)

rahat bir hayatla tutkulu bir aşkın bir arada bulunabilmesi, güzel rastlantıların en az gerçekleşenlerinden biridir.

boileau: doğrudan başka hiçbir şey güzel değildir; yalnız doğrudur sevilmeye değer.

10.07.2016

mutluluk güncesi

alain

umut etmek mutluluktur.

epiktetos: eğer istersen karga bile mutluluk getirir sana.

spinoza: bir insanın tutkularının olmaması imkansızdır; fakat bilge kişi ruhunda öyle bir mutlu düşünceler diyarı oluşturur ki, tutkuları onun yanında çok küçük kalır.

işsizlik bütün kötülüklerin anasıdır; fakat aynı zamanda bütün erdemlerin de.

gerçek bir felaket aynı noktaya iki defa isabet etmez.

herkes her an bilmediği birine zulmeder ve toplum iyi insanlara farkında olmadan zalim olma fırsatı veren mükemmel bir makinedir.

bu dünyada hiç kimse kendisinden daha korkunç bir düşman bulamaz.

la rochefoucauld: her zaman, başkalarının üzüntülerine katlanacak kadar gücümüz vardır.

mutlu olmak için harcanan çaba hiçbir zaman boşa gitmez.

insanlar şaşırtıcı filozoflardır ve onları en çok etkileyen şey, tutkulara karşı mantığın elinden hiçbir şey gelmemesidir.

soğuğa dayanmanın tek bir yolu vardır, bu da ondan memnun olmaktır.

deliler, bu zavallı insanlar hem soru sorar hem de onu cevaplarlar; tüm dramı tek başlarına kendilerine oynarlar.

18.02.2016

öznellik

joyce carol oates

insanın özünü oluşturan öznellik, bizi birbirimizden dönüşü olmayan bir biçimde ayıran gizemin ta kendisidir.

insan, kendisi delirmeden, içinde deliliği barındırabilir mi?

öğretmek bir iletişim eylemidir; anlayış -buluşma-, bilgiyi, beceriyi paylaşma isteği; başkalarıyla, yani öğrencilerle uyum içinde yaşama, başkalarını kendi ruhunun yalnızlığına davet etmektir.

umut, geriye bakınca, çoğu kez acı bir şaka gibidir.

emily dickinson'ın dediği gibi, incilere geçene kadar oyun hamuru ile oyalanıyoruz. yaşamlarımız başlangıçta hep oyun hamuru ile oyalanma biçimindedir. ardından rüzgarda hızla kapanan bir kapının şiddetiyle ensemize iner yaşam.

william james: bizi tanıyan insan sayısı kadar farklı kişiliğimiz vardır.

doğada iyi veya kötü yoktur. yalnızca yaşam yaşamla savaş halindedir. yaşam yaşamı tüketir. ama insan yaşamının öbür yaşam formlarından daha değerli olduğuna inanmak isteriz.

spinoza: her canlı kendi varlığını sürdürme çabasındadır.

bahtsızlar içinde belagati en güçlü olandır hamlet.

erkekler kendilerini saklarlar kadınlardan. erkek ötekidir, ehlileştirilmesi gerekir; kadın ise ehlileşmenin ta kendisidir.

her şey önemsiz, anlamsız ve amaçsız olduğu derecede derindir.

william carlos williams: en erdemli davranış intihardır.

insan yalnız yaşayınca, yemek yemesi aşağılanma ya da alay gibi geliyor. çünkü yemek denen şey toplumsal bir törendir; yoksa yemek yalnızca içine yiyecek doldurulmuş bir tabaktan ibarettir.

18.11.2015

herzog

saul bellow

keder, aylaklığın bir türüdür.

toplumun onayladığı prensipler doğrultusunda yaşamak budur işte: borçlarını ödersin.

mutluluğun mekanik bir model üzerine kurulduğu hedonist bir dünyada yaşıyoruz. yapman gereken tek şey fermuarını açıp mutluluğu yakalamak.

hiçbir erkek kendisini istemeyen bir kadını tatmin edemez.

günümüzde insanlar özgür olabilirler ama bu özgürlüğün hiçbir içeriği yok. muazzam bir boşluk gibi.

paranoya, vahşilerde muhtemelen normal ruh halidir.

yaşamayı, ölmeyi becerebilen gerçek bir birey şimdiye dek yaşamamıştır. yalnızca kimi zaman bir ideale iradeyle, ona duydukları muazzam arzu sayesinde erişebileceklerini uman hastalıklı, trajik ya da mutsuz ve gülünç budalalar.

pascal: kalbin kendine özgü nedenleri vardır.

iyiler diğer insanların algılarını cazip bulur ve kendileri adına düşünmezler.

gerçek sadece insanlığa daha çok utanç ve umutsuzluk getirdiği müddetçe gerçektir; kötülük dışında herhangi bir şey yansıtıyorsa gerçek değil yanılsamadır.

spinoza: bir insanın istikrarlı olmasının ilk şartı bu kişinin var olmayı gerçekten arzu etmesidir.

hiçbir hayat hayali payelere, müstakbel onurlara, gelecekte erişilecek özgürlüğe dair umutlar taşımayacak kadar kısır ve yoksun değildir.

gerçek dostluk karşı çıkmaktır.

tolstoy, "krallar tarihin köleleridir." demişti. insan güç merdiveninde ne kadar yüksekteyse, eylemleri de o kadar dış koşulların kontrolündedir. tolstoy'a göre özgürlük tamamen kişiseldir. yalın ve dürüst -yani gerçek- bir yaşantısı olan insan özgürdür. özgür olmak, tarihsel sınırlamadan kurtulmak demektir.

peygamberlerin hiçbirinin söylemediği muazzam gerçek şu ki, özel hayat her şeyin üzerindedir. dinden daha evrenseldir. gerçek, güneşten daha yüksektedir. ruh tutkudur.

14.07.2015

sanat uzun, hayat kısa

zülfü livaneli

yaşamak, direnmektir.

sürüden ayrılan insanı hiçbir rejim sevmez. sürüden ayrılmanın, birey olmanın ve kendi kafasıyla düşünmenin en önemli göstergesi ise okumaktır.

karl marx: sahip olduklarınız ne kadar çoksa, siz o kadar azsınız.

yüzlerce yıldır din kavramının öldürdüğü insan sayısı, belki de ruhunu kurtardığı insan sayısından daha fazladır.

geçenlerde iki kızımız kitapçı vitrinine bakarken biri ötekine dönüp "aaa bak kız!" demiş, "aşk-ı memnu'nun kitabı da çıkmış." öteki, "amma da çabuk yazıvermişler!" demiş.

sanat, güzellik yaratmanın, kendini ifade etmenin ve varoluşunu gerçekleştirmenin olduğu kadar, dünyaya müdahale etmenin de bir yoludur.

nef'i: allah türk'e çeşme-i irfanı haram kılmıştır.

mağara resimlerini görünce tektanrılı dinler tarihinin ne kadar kısa olduğunu bir kez daha dehşetle fark ediyorsunuz. dünyanın kabul ettiği milat daha dün gibi. demek ki insanlar o kayalara resim çizerken daha milada 28 bin yıl varmış.

stephen hawking: evrenin, bizim gibi yok sayılabilecek kadar küçük yaratıkların tasavvuruna göre var olduğuna inanmak mümkün değil.

insan dediğin öyle ideallerden falan oluşmaz. hırs, başarı arzusu, para kazanma hırsı, cinsel tutku, kıskançlık, başkalarını ezme duygusu.. işte insan budur. ve amacına ulaşmak için her türlü aşağılık numarayı çevirir.

bernard shaw: dans etmek, yatay bir isteğin, dikey anlatımıdır.

"her şeyi kaybeden, her şeyi kazanır."

montaigne: bana doğru gibi gelen hiçbir fikir yoktur ki aynı zamanda yanlış gibi de gelmesin.

ilerleme, insanın başkaldırması ve kendisini engelleyen yasakları geçersiz kılması demektir. en yalın tarifiyle "ilerici" olmak da budur. ciddi bir düşünce ortamında, yasaları savunmaya öncelik verip de "ilerici" gibi görünmenin yolu yoktur. ama ne yazık ki türkiye'de böyle gariplikler yaşanabiliyor.

gülmek zeka belirtisidir.

bilimin sustuğu noktada şiir başlar ve evrenin gizli kapıları şiirle açılır.

jean-paul sartre: savaşta ölen bir tek çocuk karşısında benim bütün kitaplarımın ne değeri var?

jose ortega y gasset: ben, kendimin ve çevremin toplamıyım.

ahmet ertegün: kültür azınlık içindir. yani piramidin en tepe noktasıdır. eğer insanlara bir şey satmak istiyorsan, piramidin en alt tabanına hitap edeceksin.

thomas jefferson: siyasetçileri zapturapt altına almak için onları anayasaya zincirlemek gerekir.

platon: bir toplumu yönetecek olan kişiler bu işe çok istekli olmamalı. neredeyse gönülsüz kişiler arasından seçilmeli. kendi paralarıyla, varlıklarıyla idare edebilecek durumda olmalılar. filozoflar arasından seçilmeleri daha uygundur.

zaman bütün devletlerden güçlüdür.

bernard shaw: sanatçıların sezgileriyle buldukları tüm gerçekleri, bilgin denilenler budalaca bir didinmeyle laboratuvarlarında yeniden ortaya çıkarırlar, uzun süre sonra.

spinoza: üzülme, öfkelenme; sadece anla!

toplumların tarihleriyle yüzleşmelerinin ve kendilerini tanımalarının en önemli yollarından biri de romanlardır.

bernard shaw: gazetecilik, bir bisiklet kazası ile uygarlığın çöküşünü birbirinden ayıramayan bir alandır.

egoyu sadece aşk yenebilir.

edebiyatımızda bir raskolnikov yoktur. türkler suçluluk duymaz ama utanır. bu kültürde rezil olmak, küçük düşmek korkusu, işlenen bir suçun yaratacağı vicdan azabından kat kat güçlüdür.

joseph campbell: çocuğu olduktan sonra bir insan doğa bakımından ölü sayılır.

sizi bilmem ama ben dünyada en çok cehaletten korkarım. çünkü cehalet kendi bildiğinin dışında bir bilgi ve düzey olduğunu fark etmeyen bir kör karanlıktır. zehirli tutkular ve fanatik öfkeler üretir. en kötü yanı da cahilin, cahil olduğunu bilmemesidir.

içten olmak bir sanatçının en önemli avantajı ama bir politikacının da büyük zaafı.

dünyada komünizm bitti ama bizdeki anti-komünizm henüz bitmedi.

yaşam dediğimiz, duyumsamalarla, çağrışımlarla zenginleşen, ayrıntılarla yoğunlaşan bir şey. bu ayrıntıları ve duyguları çıkarıp attınız mı, elinizde kuru bir kabuk kalıyor.

hayatta referans noktaları olmayan insan, uçuruma düşer.

hiçbir başarı küçük bir kız çocuğunun gülüşündeki mutluluğu yaratamaz. hiçbir ün, baharın ilk günlerinde omzunuzu ısıtan güneş kadar değerli değildir. bir insanı sevmenin derinliği hiçbir iktidarla kıyaslanamaz. mutluluk, insanın kendi yaşamında. küçük görülen, horlanan insani ilişkilerinde ve doğayla uyumunda.

sanat da hayatın gerçeği gibi devrimcidir.

antonio gramsci'nin dediği gibi, "eskinin çürüyüp yok olduğu, yeninin ise bir türlü ortaya çıkamadığı" bir değersizleşme, bir çürüme, bir nihilizm dönemi yaşıyoruz.

* ars longa, vita brevis: lat. sanat uzun, hayat kısa.