heinrich von kleist etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
heinrich von kleist etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14.03.2022

şeytani

stefan zweig

sözcük, antik dönemin mitsel-dinsel temel anlayışından yola çıkıp birçok anlam ve yorumdan geçerek günümüze kadar geldi; öyle ki artık onu kişisel bir yoruma tabi tutmak gerekli oldu.

şeytani demekle kastettiğim şey, her insanın temelinde ve özünde yatan o doğuştan gelen huzursuzluktur ve bu huzursuzluk onu kendinden çıkarır; onu kendinden alıp sonsuza, asıl olana sürükler; sanki doğa her bir ruhta, o ilk kaosun dışa vurulmamış, tedirgin bir parçasını bırakmıştır; bu parça ise gerilim ve tutku yoluyla o insanüstü, algı ötesi temeline geri dönmek ister.

şeytan içimizdeki mayayı vücuda getirir; kabaran, eziyet eden, sıkan bir mayadır bu; olağan koşullarda sakin duran varlığı tehlikeye, aşırılığa, esrimeye, kendinden vazgeçmeye, kendini yok etmeye zorlar. insanların çoğunda, ortalama insanlarda ruhun bu değerli tehlikeli parçası kısa sürede emilir ve tüketilir; yalnızca nadir anlarda, ergenlik krizlerinde, aşk ya da üreme dürtüsü yüzünden içsel evrenin kabarmaya başladığı zamanlarda bedenden çıkıp gitmek ister bu taşkın, uğursuz ve aynı zamanda orta halli, banal varoluş.

ama ölçülü insanlar bu faustvari dürtüyü kendi içlerinde boğarlar, ona ahlaki eter koklatıp işle bayıltırlar, düzen vasıtasıyla önüne set çekerler. sıradan insan kaotik olanın daimi can düşmanıdır; sadece dış dünyada değil, kendi içinde de. ama daha yüksek insanlarda, özellikle de üretken olanlarda, huzursuzluk yaratıcı bir şekilde serpilir, günün eserleriyle yetinmez, onlara "acı veren yüce bir kalp" (dostoyevski), kendini aşıp evrene doğru bir özlemle uzanan ve soru soran bir zihin verir.

bizi kendi özümüzün, kendi kişisel ilgilerimizin ötesine, sezgisel ve maceracı bir şekilde soru sormanın o tehlikeli bölgesine sürükleyen her şeyi, varlığımızın bu şeytani kısmına borçluyuz. ama bu şeytan ancak onu alt ettiğimiz, gerginliğimizde ve yükselişimizde bize hizmet ettiği sürece dostça teşvik eden bir güçtür: bu sağaltıcı gerilimin yüksek gerilime dönüştüğü yerde, ruhun insanı allak bullak eden o dürtüye, şeytani olanın volkanına düştüğü yerde tehlike başlar. zira şeytan kendi vatanına, kendi elementine, yani sonsuzluğa, ancak ve ancak sonlu olanı, dünyevi olanı, yani ikamet ettiği bedeni yıkıma uğratmak suretiyle ulaşabilir: insanı genleşme yoluyla yüceltir; ama bir yandan da patlamaya zorlar. bu yüzden, zamanında dizginlemeyi başaramayan insanları korkunç bir huzursuzlukla, şeytani bir doğayla doldurur, iradelerinin dizginini ellerinden çekip alır; öyle ki onlar, o istemsizce sürüklenenler artık fırtınaya kapılmışlardır ve alın yazılarının kayalıklarına doğru savrulmaktadırlar.

yaşamsal huzursuzluk her zaman şeytani olanın ilk meteorolojik belirtisidir; kanın huzursuzluğu, sinirlerin huzursuzluğu, zihnin huzursuzluğu (ki bu yüzden etrafına huzursuzluk, talihsizlik, rahatsızlık yayan kadınlar şeytani olarak nitelenir). şeytani olan her zaman hayatın tehlikeleri ve hayati tehlikelerle dolu fırtınalı bir gökyüzünde dolaşır, trajik atmosferlerde, kaderin nefesiyle.

böylece her zihinsel donanımı güçlü, her yaratıcı insan içindeki şeytanla kaçınılmaz bir savaşa girer ve bu her zaman kahramanca bir savaştır, her zaman bir aşk savaşıdır. insanlığın en harika yanı da budur. bazıları yakıcı dürtülerine kadının erkeğe teslim olduğu gibi teslim olurlar, üstün bir gücün zoruna boyun eğerler, kutsal bir şeyle dolduklarını ve doğurgan bir unsurun baskınına uğradıklarını hissederler. bazıları onu dizginler ve onun o yakıcı, o titreyen varlığını kendi soğuk, kararlı, amaca kenetlenmiş erkeksi iradelerine boyun eğmeye zorlarlar: bir ömür boyu, sık sık böyle düşmanca-yakıcı, sevgi dolu-boğuşan bir kucaklaşma sürer gider. bu muazzam boğuşma sanatçıda ve eserinde adeta gözle görünür bir haldedir: yaratısının son hücresine kadar titrer o sıcak nefes, zihnin kuluçka gecesinde baş gösteren, o ebedi ayartıcısıyla birlikte duyduğu şehvetli sarsıntı.

şeytan sadece yaratıcı olanda duyguların gölgesinden çıkıp dile ve ışığa ulaşabilir ve onun tutkulu çizgilerini en belirgin şekilde ona tümüyle teslim olanda, şeytan tarafından sürüklenen şair tipinde görürüz; burada alman dünyasının en anlamlıları olarak seçtiğim hölderlin, kleist ve nietzsche'de ortaya çıkan şair tipinde. zira şeytan bir şairin içine despotça yerleşmişse, alevler halinde sıçrayan bir yükseliş içinde sanatın da özel bir tipi ortaya çıkar: esrime sanatı, coşkulu, ateşli yaratı, ruhun kasılmalarla, sarsıntılarla yükselişi, katılaşma ve patlama, sarhoşluk ve kendinden geçme, yunanların "mania" dedikleri, genellikle sadece peygamberlerde, kâhinlerde görülen kutsal bir kendini kaybetme hali. ölçüsüzlük, en aşırıya vardırma, bu sanatın ilk ve şaşmaz belirtisidir; en son raddeye, şeytani olan, ilksel vatanı olarak ulaşmak istediği o sonsuzluğa varıncaya kadar ebedi bir kendini-aşma-isteği.

hölderlin, kleist ve nietzsche, hayatın sınırlarını ateşli bir şekilde zorlayan, biçimlere zorbaca sızan ve aşırı bir esrime içinde kendini yok eden bu prometheusvari varlığın pençesindedirler: gözlerinde şeytanın yabancı, ateşli bakışı parlamaktadır ve şeytan onların dudakları arasından konuşur. hatta dudaklar sustuğunda, zihinler söndüğünde bile onların yıkıma uğramış bedenlerinden konuşmayı sürdürür: bu korkunç misafir varlığını hiçbir yerde onların ruhlarında olduğu kadar hissettiremez, aşırı güçlü bir gerilimin ıstırabı içinde paramparça olmuşlardır ve şimdi bir yarıktan aşağı, şeytanın oturduğu o en derin uçurumun dibine bakar gibi bakarız onlara. tam da zihinlerinin batışı sırasında, olağan koşullarda kan gibi gizli duran şeytani güç her üçünde birden görsel olarak kendini açığa vurur.

şeytan tarafından boyun eğdirilen şairin o esrarengiz varlığını, bizzat şeytani olanı olabildiğince belirgin hale getirmek için, karşılaştırma yöntemime sadık kalarak, bu üç trajik kahramanın karşısına görünmez bir karşı oyuncu yerleştirdim. ama şeytani olanın kanatlandırdığı şairin gerçek karşıtı hiçbir şekilde, örneğin şeytani-olmayan değildir; şeytaniliğin olmadığı büyük bir sanat yoktur; dünyanın ilksel müziğinin fısıldadığı söz olmadan sanat olmaz. bunu hiç kimse bütün şeytaniliğin baş düşmanından daha iyi gösteremez; kleist'ın ve hölderlin'in, onlar hayattayken de karşılarında sert bir şekilde duran goethe'den başka; çünkü o şeytani olan hakkında eckermann'a şöyle söylemiştir: "en yüksek düzeydeki her üretim, her önemli sezgi hiç kimsenin kudretinde değildir ve bütün dünyevi güçlerin üzerindedir."

ilhamın olmadığı hiçbir büyük sanat yoktur ve bütün ilhamlar bilinç dışı bir öteki taraftan gelir, kendi bilincinin üzerinde bir bilgiden.

coşkulu olanın, kendi taşkınlığı içinde sürüklenen şairin, o ilahi ölçüsüzün hakiki karşıtı olarak şu ölçülü efendiyi görüyorum: kendisine verilen şeytani gücü dünyevi irade gücüyle dizginleyen ve bir hedefe yönelten şairi. zira şeytani olan, ki bütün yaratıcılığın muazzam gücü ve ilksel anasıdır, tümüyle yönsüzdür; hedefi sadece sonsuzluktur, doğduğu kaosa geri dönmektir. ve eğer bir sanatçı bu ilksel gücü insani olarak yönetebilirse, eğer ona dünyevi bir ölçü ve iradesi doğrultusunda bir yön verebilirse, eğer şiire goethe'nin dediği anlamda "kumanda" edebilirse ve "kontrol edilemez olanı" şekillendirici bir zihne dönüştürebilirse ortaya yüksek, şeytani olanınkinden kesinlikle daha düşük olmayan bir sanat çıkar.

18.08.2018

hölderlin, kleist, nietzsche

stefan zweig

hölderlin, kleist ve nietzsche'de ilk göze çarpan şey onların dünyayla olan bağlantısızlıklarıdır.

üçünün de karısı ve çocuğu yoktur -tıpkı kan kardeşleri beethoven ve michelangelo gibi-, evleri ve servetleri yoktur, sürekli bir meslekleri, güvenli bir makamları yoktur. göçebe tabiatlıdırlar, dünya üzerinde başıboşturlar, toplum dışında, garip, hor görülen insanlardır ve tümüyle anonim bir varoluş sürdürürler.

dünyevi hiçbir şeye sahip değillerdir: ne kleist, ne hölderlin ne de nietzsche kendine ait bir yatağa sahip oldu. hiçbir şey onların malı değildi, kiralık iskemlelerde oturup kiralık masalarda yazdılar ve yabancı bir odadan diğerine dolaşıp durdular. hiçbir yere kök salmadılar, kıskanç şeytanın eşi olmayı kabul etmiş olan bu insanları eros bile uzun süre bağlamayı başaramadı.

dostlukları kırılgandı, konumları ufalanıveriyordu, eserleri gelir getirmiyordu: her zaman elleri boş kalıyor, sürekli boşluğa yazıyorlardı. böylece, goethe'ninki berrak, düzenli bir yörüngede ilerlerken, onların varoluşları meteorvari, tedirgin, kayan yıldızlar gibi başıboştu.

goethe'nin kökleri sağlamdı ve giderek daha derine, daha derine iniyordu. karısı, çocuğu ve torunları vardı, kadınlar hayatını renklendiriyor, sayıları az ama sağlam dostları yanından hiç eksik olmuyordu. geniş, ferah bir evde yaşıyordu, her taraf koleksiyonlarla, nadir eşyalarla doluydu, yarım yüzyıldan uzun süredir isminin etrafını saran sıcak, koruyucu bir ün içinde yaşıyordu. makamı ve gururu vardı, saray danışmanı ve ekselanstı. dünyanın bütün unvanları geniş göğsünde parlıyordu.

diğerlerinde zihinsel uçuş gücü nasıl büyüyorsa onda da dünyevi çekim gücü o kadar büyüyordu. böylece varlığı yıllar geçtikçe daha yerleşik, daha güven içinde oluyordu (oysa diğerleri giderek daha uçucu, daha geçici oluyor; avlanan hayvanlar gibi yeryüzünde koşturup duruyorlardı). o neredeyse orası kendi ben'inin merkezi ve aynı zamanda da ulusun zihinsel odağı oluyordu. ayağını sağlam bir noktaya basıp, sakin-hareket halinde dünyayı kucaklıyordu ve onun dünyaya bağlılığı insanların çok ötesine taşıyor, oradan eğilip bitkilere, hayvanlara ve taşlara uzanıyordu ve yaratıcı bir şekilde doğayla birleşiyordu.

böylece şeytanın efendisi hayatının sonunda (diğerleri dionysos gibi kendi tebaası tarafından parçalanırken) güçlü bir varlık haline geliyordu. goethe'nin varoluşu tek stratejik dünya zaferidir; diğerleri ise kahramanca, ama hiçbir zaman planlı olmayan çarpışmalar içinde yeryüzünden sürülürler ve sonsuzluğa sığınırlar. onlar dünyaüstü olanla birleşmek için kendilerini topraktan şiddetle koparmak zorundaydılar. goethe'nin ise sonsuzluğa erişmek için topraktan bir adım bile ayrılması gerekmiyordu; ağır ağır, sabırla ilerliyordu ona doğru.

yöntemi öylesine kapitalistçeydi ki, her yıl uygun bir parça deneyimi zihinsel bir kazanç olarak bir kenara ayırıyordu; yıl sonunda da özenli bir tüccar olarak bunları düzenli bir şekilde "günlüklerine" ve envanterine kaydediyor, hayatı boyunca, tarladan ürün toplar gibi faiz topluyordu.

ama diğerleri bir kumarcı gibi işletiyorlardı varlıklarını, muazzam bir umursamazlıkla durmadan bütün servetlerini dünyaya saçıyor, bütün varoluşlarını tek bir karta yatırıyor, sonsuz ölçüde kazanıp sonsuz ölçüde kaybediyorlardı; şeytansa yavaş, kumbarada biriktirir gibi kazanmaktan nefret ediyordu. goethe gibi birine varoluşun en önemli şeyi olarak görünen deneyimlerin onlar için hiçbir değeri yoktu: böylece çektikleri acılardan güçlenmiş bir duygudan başka hiçbir şey kazanmıyorlardı ve hayalperest olarak, kutsal yabancı olarak kendilerini kaybediyorlardı.

oysa goethe sürekli öğreniyordu, hayatın kitabı onun için aralıksız olarak açık duran bir ödevdi; inançla, satır satır, canla başla çalışarak, sabırla üstesinden gelmesi gerekiyordu. kendini sürekli bir öğrenci gibi hissediyordu ve şu esrarengiz sözü söylemeye çok zaman sonra cesaret edebildi: "yaşamı öğrendim, verin bana, tanrılar, zamanı."

ama onlar hayatı ne öğrenilebilir görüyordu, ne de öğrenmeye değer. sahip oldukları yüksek sezgiler onlar için kavramaktan ve duyusal deneyimden çok daha önemliydi. dehanın onlara bahşetmediği şey, onlara verilmedi. sadece onun parlak zenginliğinden paylarına düşeni aldılar. yalnızca içlerinden gelenin, kızgın duygularının kendilerini yükseltmesine ve germesine izin veriyorlardı. böylece ateş onların elementi, alev edimleri oluyordu ve onları yükselten bu yakıcı şey bütün hayatı da ellerinden çekip alıyordu.

kleist, hölderlin, nietzsche hayatlarının sonunda, başlangıcındakinden daha terk edilmiş, dünyaya daha yabancı ve daha yalnızdılar; oysa goethe her zaman, son anda bile zengindi. sadece içlerindeki şeytan daha güçlenmiş, sadece sonsuzluk onlara daha çok hakim olmuştu. bu, kendi güzelliği içinde hayat yoksulluğu ve kendi mutluluk yoksulluğu içinde güzellikti.

hayata bu tümüyle iki kutuplu bakıştan, dehayla derin bir akrabalık içinde, gerçeklikle kurdukları çeşitli değer ilişkileri doğuyordu. her şeytani doğa, yetersizlik olarak gördüğü gerçekliği küçümser. onlar -hölderlin, kleist, nietzsche, her biri farklı bir tarzda- var olan düzene karşı asiler, başkaldıranlar ve isyankarlar olarak kaldılar. onun peşinden gitmektense parçalamayı tercih ettiler; ölümcül noktaya kadar, yok oluşa varıncaya kadar sarsılmaz uyuşmazlıklarını sürdürdüler. bunun sonucunda kendileri ihtişamlı trajik karakterler, hayatları tragedya oldu.

buna karşın goethe -kendisi hakkında ne kadar da açıktı!- kendini küçük atlara emanet ediyordu, bir tragedya kahramanı olarak doğmuş gibi hissetmiyordu; "çünkü onun doğası uysal"dı. o diğerleri gibi savaş istemiyordu, o, -"uzlaşmış, sözleşmiş güçtü",- denge ve uyum istiyordu. kendini müminlikten başka bir sözcükle adlandırılamayacak bir duyguya bırakmıştı, çok yüksek, en yüksek güce bırakmıştı ve o gücün her biçimini ve her evresini seviyordu: "her ne şekilde olursa olsun, hayat, iyidir."

o işkence edilenler, kovulanlar, sürülenler, şeytan tarafından yeryüzünde oradan oraya savrulan yabancılar için böyle bir gerçekliğe yüksek; hatta herhangi bir değer vermek bile anlamsızdı. onlar sadece sonsuzluğu tanıyorlardı ve ona ulaşmanın tek yolu olarak da sanatı. bu yüzden sanatı hayatın üzerine koyuyorlardı, şiiri gerçekliğin üstüne. michelangelo gibi çekiçlerini binlerce taş blokuna kör bir öfkeyle indiriyor, kor gibi kızararak, gün geçtikçe fanatikleşen bir tutkuyla, varoluşlarının karanlık dehlizleri boyunca, rüyalarının en derin yerlerinde hissettikleri o kıvılcımlar saçan taşa vurdukça vuruyorlardı.

oysa goethe -leonardo gibi- sanatı sadece bir parça, bu güzelim hayatın binlerce biçiminden biri olarak hissediyor; ona bilim kadar, felsefe kadar değer veriyordu. ama işte sadece bir parça olarak, hayatının etkili, küçük bir parçası olarak. bu yüzden şeytani olanın biçimleri giderek daha yoğun hale geliyor, goethe'ninkilerse daha seyreliyor, genişliyordu. onlar varlıklarını sürekli muazzam bir tek yönlülüğe, radikal bir zorunluluğa dönüştürüyor, goethe ise giderek daha kucaklayıcı bir evrenselliğe doğru gidiyordu.

şeytani-olmayan goethe'de her şey, varoluşa duyduğu bu sevgi yoluyla emniyeti, bilgece bir kendini korumayı hedefliyordu. gerçek varoluşu bu küçümseyiş yüzünden, şeytani olanlarda ise her şey oyuna, tehlikeye, şiddetle kendini genişletmeye çabalıyor ve kendini yok etmeyle son buluyordu.

nasıl goethe'de bütün güçler merkezcilse, yani dıştan merkeze doğru toplanıyorsa, onlarda da güç dürtüsü merkezkaç yönelimliydi, hayat iç çemberinden dışa doğru sıkıştırıyor, kaçınılmaz olarak da onu yırtıyordu. ve bu dışa akış şekilsiz olana, evrene doğru akma isteği en çok da onların müziğe olan eğilimlerinde belirgin şekilde yüceliyordu. orada tümüyle kıyısız, tümüyle biçimsiz kendi elementlerine doğru akabiliyorlardı. çöküşe yönelenler özellikle nietzsche ve hölderlin oluyor, hatta sert karakterli kleist bile onun büyüsüne kapılıyordu. akıl esrime içinde, dil de ritim içinde tümüyle dağılıyordu. her zaman (lenau'da da) zihnin şeytani düşüşü müzik tarafından sarmalanıyordu.

oysa goethe'nin müziğe karşı "ihtiyatlı bir yaklaşımı" vardı: onun iradeyi varlıksız olana çeken o baştan çıkarıcı gücünden korkuyor ve güçlü olduğu anlarda onu -hatta beethoven'ı bile- şiddetle geri püskürtüyor, sadece zayıf olduğu zamanlarda, hastalık ya da aşktan zayıf düştüğü anlarda kendini ona açıyordu. onun gerçek elementi ise resimdi, görsellikti; dahası kesin biçim sunan, belirsiz olana, şekilsiz olana, akışkan olana ve dağılıp giden her şeye sınır koyan, maddenin akıp gitmesini engelleyen her şeydi. ötekiler bağları çözeni, özgürlüğe götüreni, duyguların kaosuna geri sürükleyeni severken, onda var olan kendini koruma dürtüsü, bireyin sağlamlığını destekleyen her şeye, düzene, norma, forma ve kanuna tutunuyordu.

daha yüzlerce benzetmeyle, şeytanın efendisi ile şairleri arasındaki bu verimli karşıtlığı renklendirmek mümkün. "her zaman daha açık seçik olan yerine, sadece geometrik olanı seçtim." goethe'nin hayat formülü bir çember çiziyordu: kapalı çizgi, tam bir yuvarlaklık ve varoluşu tamamen kapsama, kendi içinde ebedi dönüş, sarsılmaz merkezle sonsuz arasında hep aynı mesafe, içten dışa doğru çok yönlü büyüme. bu yüzden onun varoluşunda gerçek bir doruk noktası da yoktur, üretiminin zirvesi yoktur; varlığı bütün zamanlarda bütün yönlere doğru eşit ve eksiksiz bir yuvarlaklıkla sonsuzluğa doğru büyür.

buna karşın şeytani olanın biçimi bir parabole işaret eder: tek bir yöne doğru hızlı, sıçramalı bir yükseliş, yukarıdakine, sonsuz olana doğru yükselirken keskin bir dönüş ve aniden düşüş. en yüksek noktası -şiirsel ve hayat anı olarak- yıkılıştan hemen öncesidir. hatta o onunla birlikte esrarengiz bir şekilde akar. bu yüzden şeytani olanın, hölderlin'in, kleist'ın, nietzsche'nin çöküşleri de kaderlerinin bütünleyici parçasıdır. ancak o tamamlar onların ruh portrelerini, tıpkı parabolün düşüşünün geometrik figürü tamamlaması gibi.

buna karşın goethe'nin ölümü, tamamlanmış daire içinde sadece fark edilmeyen bir parçadır, hayat resmine önemli hiçbir şey eklemez. gerçekten de onun ölümü diğerleri gibi mistik, kahramansı ve efsanevi olmamıştır, tersine yatakta, yaşlı ve -yaratıcı bir halk efsanesinin de dediği gibi, daha fazla ışık, kehanetimsi, sembolik bir şey katmak istediği- saygın bir ölümdür. böyle bir hayatın sadece bir sonu vardır; çünkü kendi içinde tamamlanmıştır. şeytani olanlarınki ise bir çöküştür, alev alev yanan bir kaderdir. ölüm, varoluşlarının yoksulluğuna karşı bir bedeldir ve vedalarına mistik bir güç ekler: hayatı bir tragedya olarak yaşayanların ölümü de kahramanlar gibi olur.

temel parçalarına ayrılıncaya kadar tutkuyla kendini adamak, kendini oluşturma anlamında tutkuyla muhafaza etmek; şeytanla savaşın bu iki biçimi de yüreğin en yüksek kahramanlığını gerektirir, her ikisi de zihinde muazzam zaferler bahşeder. goethevari hayat biçimi ve şeytanvari yaratıcı çöküş; ikisi de, ama her biri farklı bir sanatsal anlayış içinde, aynı görevi, entelektüel bireyin o biricik görevini yerine getirir: varoluşa ölçüsüz talepler yöneltme görevini.

eğer burada onların karakterlerini karşı karşıya getiriyorsam, bu sadece onların imgesel güzelliklerini iki kat daha belirgin göstermek içindir, bir karar vermeye zorlamak için değil; hele goethe sağlığı, diğerleri hastalığı, goethe normali, diğerleri patolojik olanı temsil ediyormuş türünden daha kullanışlı ve son derece sıradan, klinik yorumları teşvik etmek için hiç değil. "patolojik" sözcüğü sadece aşağıda, dünyada üretici olmayan durumlar için geçerlidir. çünkü ebedi bir şey yaratan hastalık artık hastalık değildir, bilakis fazlasıyla sağlıklı, en sağlıklı olmanın bir biçimidir.

eğer şeytani olan, hayatın en dış sınırında duruyorsa ve ayak basılamaz olana, ayak basılmamış olana doğru eğilmişse, o zaman bu, insani olanın özündeki cevherdir ve bütünüyle doğanın çemberi içindedir. zira o bile, bizzat doğa bile binlerce yıldır tohuma büyüme zamanlarını hiç aksatmadan ekleyip duran ve anne karnındaki çocuğa sabırla gün sayan doğa bile, böylesi şeytani anları tanır; onun da -fırtınalarda, kasırgalarda, sellerde- güçlerini tehlikeli şekilde geren ve kendini yok etmenin en son sınırına kadar vardıran patlama ve taşma anları vardır. o da bazen sakin akışını keser -kuşkusuz nadiren yapar bunu, şeytanla böylesine savaşan insanların insanlık içinde ortaya çıkışı kadar nadirdir bu-, ancak o zaman, ancak aşırılığından onu bütün boyutlarıyla fark edebiliriz.

sadece ender olan genişletebilir zihnimizi, sadece yeni bir şiddet karşısında ürperirken büyür duygularımız. bu yüzden, sıradışı olan, bütün büyüklüklerin ölçüsüdür. ve her zaman -en sersemletici ve en tehlikeli kişiliklerde bile- yaratıcı olan, bütün değerlerin üstünde bir değer, zihinlerimizin üstünde bir zihindir.

22.08.2014

düello

heinrich von kleist

kuzey italya'da alp dağlarının eteklerinde, locarno'ya yakın bir yerde eskiden italyan bir markiye ait bir şatonun kalıntıları bugün bile st. gotthard yönünden gelindiğinde görülebilir. bir gün bu şatonun sahibesi kapısına dilenmek için gelen yaşlı ve hasta bir dilenci kadına acıyarak şatonun yüksek tavanlı ferah odalarından birinde yere biraz saman serdirdi ve orada yatmasına izin verdi. avdan döndüğünde silahını her zaman koyduğu yere bırakmak için rastlantı sonucu odaya giren marki öfkelenerek kadına yattığı köşeden kalkıp sobanın arkasında bir yere yatmasını emretti. kalkmaya çalışırken sopası cilalı zeminde kayan kadın düştü ve sırtı ciddi bir biçimde incindi. buna karşın zor zahmet ayağa kalkmayı başardı, binbir güçlükle olduğu yerden gösterilen yere geçti ve sobanın arkasına inleyerek yığıldıktan sonra son nefesini verdi.

birkaç yıl sonra savaş ve art arda kötü giden hasat yüzünden para sıkıntısına düşen markiyi floransalı bir şövalye ziyaret ederek güzel bir konumu olan şatoyu satın almak istedi. bu satışı gerçekleştirmek isteyen marki karısına yabancı için yukarıda anlatılan, boş duran, çok güzel ve görkemli döşenmiş odayı hazırlamasını söyledi; ama gece yarısı yabancı bembeyaz bir yüzle aşağıya inip karı kocaya odanın perili olduğunda ısrar edince ikisi de çok şaşırdı. yabancının dediğine göre, gözle görülemeyen bir şey sanki odanın köşesinde saman serili bir yerden kalkmış ve açıkça işitilen ayak sesleriyle odayı geçip inleyerek sobanın arkasında yere yığılmıştı.

neden bu kadar ürktüğünü kendi de çözemeyen marki, konuğunun korkusunu yapmacık bir gülüşle geçiştirmeye çalıştıktan sonra gecenin geri kalan saatlerini onunla birlikte odada geçirmeyi önerdi. ama şövalye markinin yatak odasındaki bir koltukta uyumasına izin verilmesini rica etti ve sabah olduğunda arabasını çağırıp oradan ayrıldı.

bu olay çevrede heyecan yarattı ve şatoyu satın almak isteyen birkaç kişinin vazgeçmesi markiyi çok öfkelendirdi; hizmetlileri bile gece yarısı o odada bir hayaletin yürüdüğünü söylemeye başladıktan sonra bu garip ve anlaşılmaz söylentilere son vermek için bir gece bu işi kendisi ele almaya karar verdi. tasarladığı gibi, akşam olduğunda yatağını oraya yaptırdı ve uyumadan gece yarısını vurduğunda duyduğu, açıklayamadığı sesler onu dehşete düşürdü; sanki biri yerden samanları hışırdatarak kalkmış, odanın bir tarafından öbür tarafına yürümüş ve sobanın arkasında ölmek üzereymiş gibi inleyerek yere yığılmıştı. ertesi sabah aşağıya indiğinde karısı markiz geceki araştırmasının nasıl geçtiğini sorduğunda ürkek bakışlarla çevresine baktıktan sonra kapıyı kapatıp sürgüledi ve söylentilerin doğru olduğunu söyledi. bunun üzerine markiz hayatında hiç korkmadığı kadar korktu, kocasından onun önünde olayı bir kez daha soğukkanlılıkla denemeden kimseye bir şey söylememesini rica etti. ama o gece hem onlar hem de yanlarına aldıkları sadık uşakları açıklaması olmayan, sanki bir hayalete ait aynı sesleri duydular. şatoyu ne olursa olsun bir an önce elden çıkarmak istedikleri için uşaklarının önünde onları saran dehşeti saklamayı başardılar ve olayı kesinlikle çözümlenecek önemsiz bir rastlantıya bağladılar. üçüncü günün akşamı bu işi çözmeye kararlı karı koca kalp çarpıntıları içinde bir kez daha yukarıdaki konuk odasına çıktılar. rastlantı sonucu evin bağlanmamış köpeğiyle odanın kapısında karşılaştılar ve nedenini fazla düşünmeden köpeği de odaya aldılar; belki de yanlarında üçüncü bir canlıya ihtiyaç duyuyorlardı. aşağı yukarı saat on birde ikisi de yatağın üzerine oturdular. masada iki mum yanıyordu, markiz giyinikti, marki de dolaptan çıkardığı kılıcını ve tabancalarını yanında hazır tutuyordu. konuşarak oyalanmaya çalışırken köpek odanın ortasında başını ayaklarının üzerine koyup uykuya daldı. gece yarısı ürkünç gürültüler yeniden başladı. elinde sopa olan göze görünmeyen biri odanın bir köşesinde ayağa kalkmıştı, saman hışırdıyor, tak tak diye ses çıkararak ilerleyen ayak sesleri duyuluyordu. ilk adımla uyanan köpek kulaklarını dikerek yerinden fırladı ve biri ona doğru geliyormuşçasına havlayıp hırlayarak sobaya doğru geri geri gitmeye başladı. o an saçları diken diken olan markiz odadan kaçtı. kocası çıldırmış gibi, "kim var orada?" diye haykırarak kılıcını havada dört bir yana salarken, kente gitmeye karar veren markiz arabasını çağırdı; ama henüz birkaç parça eşyasını toplayıp dişleri birbirine vurarak avlu kapısından çıkmadan şatonun alevler içinde kaldığını gördü. hayatından bezmiş olan marki korkudan kendini kaybetmiş, bir mum alıp her tarafı tahta kaplı odanın dört köşesini ateşe vermişti. karısı talihsiz adamı kurtarmaları için uşakları boş yere yolladı; çünkü ne yazık ki adamcağız çoktan perişan bir halde ölmüştü. çevredekilerin topladığı kemikleri bugün bile locarnolu dilenci kadına yatağından kalkmasını emrettiği odanın bir köşesinde duruyor.

22.10.2010

michael kohlhaas

heinrich von kleist

rousseau, "toplum sözleşmesi" adlı yapıtında şöyle der: "her üyesinin kişiliğini ve mallarını var gücüyle savunan ve koruyan bir toplum biçimi bulmak: öyle bir toplum biçimi ki her üye, diğerlerine bağlanmakla birlikte, yine de yalnızca kendisine boyun eğsin ve eskisi kadar özgür kalsın."

işte toplum sözleşmesi'nin çözdüğü ana sorun budur. bu sözleşmenin yargıları, sözleşmenin niteliğine bağlı olduğu için, en ufak bir değişiklik onları anlamsız ve etkisiz kılar; öyle ki, her ne kadar bu yargılar hiçbir zaman kesin olarak söylenmemişse de, her yerde birdirler, her yerde dolaylı olarak tanınmışlar ve kabul edilmişlerdir. "fakat bu toplum sözleşmesi bir kez bozuldu mu, her üye yeniden ilk haklarını elde eder ve anlaşmaya bağlı özgürlüğe karşılık o zamana kadar vazgeçmiş olduğu doğal özgürlüğüne yeniden kavuşur."

"çünkü benim sevgili lisbeth'im ben, haklarımı korumak istemeyen bir ülkede kalamam. eğer ayaklar altında çiğneneceksem, insan olmaktansa bir köpek olmayı yeğlerim! eminim ki, karım da bu konuda benim gibi düşünür!"

"yasanın korumadığı kimseyi ben, devlet topluluğunun dışına atılmış sayarım."

"çünkü işimin rahatça gelişmesi için onun korumasına gereksinmem vardır. elde ettiğim her şeyle böylece korunabilmek için bu topluma girmiş bulunmuyor muyum; bu korumayı benden esirgeyen, beni yabanın vahşileriyle bir tutmuş sayılır ve böylece, siz de yadsıyamazsınız ki, nefsimi koruyacak silahı elime vermiş olur."

"kohlhaas, sen ki, kendini halkın kılıcını kullanmak için gönderilmiş sanıyorsun, bencil adam, kör tutkunun çılgınlığı içinde tepeden tırnağa kadar haksızlık olan sen, neler yapıyorsun? ey dinsiz adam, efendin olan hükümdar, senin önemsiz bir mal yüzünden açtığın savaşta sana hakkını vermediği için ateş ve kılıçla başkaldırıyor, onun kulları olup barış ve rahatlık içinde yaşayan halka çöllerin kurdu gibi saldırıyorsun. ey, insanları hile ve yalanla kötü yola yönelten günahkar, kalplerin en gizli köşelerinin aydınlanacağı kıyamet gününde tanrı'nın cezasından kurtulabileceğini mi sanıyorsun? zalim göğsü öç alma hırsıyla gıcıklanan sen, başarıyla sona ermeyen birkaç üstünkörü denemeden sonra hakkını elde etmek için uğraşma sıkıntısından kaçınarak, onun teslim edilmediğini nasıl ileri sürüyorsun? gelen bir dilekçeyi hasır altı eden ya da bir kararı yerine göndermeyen mübaşirler ve kollukçulardan başka yüksek bir orun tanımıyor musun? ey tanrı'yı unutan adam, senin yüksek orununun, senin işinden hiç haberi olmadığını ben mi söyleyeyim; hatta kendisine başkaldırdığın hükümdarın senin adından bile öyle habersizdir ki, mahşer günü onu suçlama amacıyla tanrı'nın karşısına çıktığın zaman, o gülerek: "tanrım, ben bu adama haksızlık etmedim; çünkü onun varlığını ruhum bile duymuş değildir." diyebilecektir. kullandığın kılıç haydutluk ve cinayet kılıcıdır; sen ulu tanrı'nın bir savaşçısı değil, bir haydutsun. bu dünyada gideceğin yer çark ya da darağacıdır, öbür dünyada ise acımasızlığın ve yadsımanın alın yazısı olan cehennem azabına uğrayacaksın. wittenberg, martin luther."