31.1.10

uzun lafın kısası

elfriede jelinek: herkes bir gün karısının kıçıyla yetinmek zorunda kalacaktır.

gandhi: haksızlığa sapıp bütün insanlar tarafından takip edileceğine, adaletle hareket edip tek başına kal, daha iyi.

juvenalis: insanların delik pelerinleriyle söylemeye cesaret edemeyeceği pek çok şey vardır.

margaret mead: kendini adamış, bilinçli, küçük bir grup insanın dünyayı değiştirebileceğinden asla şüphe etmeyiniz. aslına bakarsanız, şimdiye kadar bunu başarmış olan yalnızca onlardır.

napolyon: insanlar faziletlerinden ziyade ahlaksızlıklarıyla daha kolay yönetilirler.

ingeborg bachmann: yasak levhaları, buyruk levhaları olmaksızın düşünmekten ve özgürlükten korkuyoruz; insanlar özgürlüğü sevmiyor. özgürlük nerede boy göstermişse insanlar onunla bozuşmuştur.

augustinus: yaratılan her şey akıp gider; onlarda ruhun dinleneceği bir sığınak yoktur.

luigi pirandello: yaşantıların mutlu düzenliliği içinde yaşayanlar, tüm kuralların dışında yaşayan biri için hangi şeylerin gerçek ya da gerçeğe benzer olabileceğini tasarlayamazlar.

platon: devletler ancak krallar filozof ya da filozoflar kral olunca mutlu olabilirler.

madam du deffand: melekten istiridyeye kadar tüm türler, tüm varoluş koşulları bana aynı derecede talihsiz görünüyor. can sıkıcı olan, doğmuş olmaktır.

karl wrichs: doğaya aykırı aşk diye bir şey yoktur. gerçek aşk neredeyse doğa da oradadır.

j.g. ballard: biz, ayak değirmenine bağlı yaratıklarız: tekdüzelik ve geleneksellik her şeyi yönetiyor. tamamen aklı başında bir toplumda delilik tek özgürlüktür.

29.1.10

taşra

balzac

taşradan paris'e gelen küçük tacir, paris'ten taşraya her zaman birtakım yeni fikirlerle geri döner. sonra bu fikirleri, içine daldığı ve yenilik arzularını yok eden taşra yaşamının alışkanlıkları içinde kaybeder. işte bu yüzden, eski dükkâncının içinde pekişen taşralılığa yeniden dönüşüyle, paris'in taşra illerini yavaş yavaş, art arda gelen yüzeysel değişimlerle etkilemeye başladığı görülür. böyle bir dönüşüm insanın ruh halini altüst eder. hiçbir perakendeci ruhu hasara uğramadan o sürekli gevezeliğinden sessizliğe ve paris'teki etkinliğinden taşra durağanlığına geçemez. bu girişken tipler bir miktar para kazandıklarında, bu paranın belli bir bölümünü uzun süredir düşledikleri bir tutku için harcarlar ve bu tutkunun içine istendiği zaman durdurulamayacak bir hareketin son salınımlarını boşaltırlar. saplantısı olmayanlar yolculuk yaparlar ya da yerel yönetimin siyasal işlerine atılırlar. bunlardan kimileri ava gider ya da balık tutar, çiftçileri ya da kiracılarıyla uğraşırlar. kimileri de baba rogron gibi tefeci ya da bilinmeyen niceleri gibi hissedar olurlar.

gizli pazarlama

joel bakan

bir milli parkta patika boyunca tek başınıza dolaştığınızı düşünün. patikanın kenarında bir grup genç yürüyüşçü, birbirleriyle yüksek sesle, heyecanla konuşuyor. ister istemez kulak misafiri oluyorsunuz. "kullandıkları büyük sırt çantasından söz edeceklerdir." diyor pazarlama firması big fat'ın ceo'su jonathan ressler; "diğer sırt çantalarıyla 84.000 mil yürüdükten sonra sırtınızın nasıl ağrıdığından.. ama bu sırt çantası öyle mi.. bu çantanın şusu var busu var, gerçekten çok rahat. bom" diyor ressler, size "mesajı iletmişlerdir" ve big fat için çalışan bir grup profesyonel aktör sayesinde bir ürün size ulaşmış oluyor. bu tekniğe gizli pazarlama deniliyor ve "her yerde gerçekleşiyor." buluşun sahibi ressler'a göre "barlarda oluyor, futbol maçlarında oluyor, alışveriş merkezlerinde oluyor, metrolarda oluyor, sinemalarda oluyor.. işin güzel tarafı, bu işi yapanlar iyi becerdikleri takdirde, gizli pazarlamanın gerçekleştiğini bile anlamamanız, öyle ki her zaman etrafınızda bir şeyler oluyor -korkunç bir şey bu, biliyorum; lakin her zaman etrafımızda sürüp gidiyor."

28.1.10

anlatamıyorum

orhan veli kanık



ağlasam sesimi duyar mısınız
mısralarımda
dokunabilir misiniz
gözyaşlarıma, ellerinizle

bilmezdim şarkıların bu kadar güzel
kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
bu derde düşmeden önce

bir yer var, biliyorum
her şeyi söylemek mümkün
epeyce yaklaşmışım, duyuyorum
anlatamıyorum

gece dili

bedirhan toprak


adı ay.. suyu gök.. ülkesi öte..
kuğusu.. sisli göllerin.. kırmızısı.. sıcak siyahın..
uzun.. parmakları uzun.. ince.. parmakları yosun..
kanatları.. kapalı kirpiklerin.. sesi.. aşkın ırmakların..

nasıl anlamazlar dilsiz mi
bir çocuğun bütün köşebaşlarını
dururkenki avuçiçlerinin
uzun/uzak ülkelerden
bilinmez dünyalara taşındığını
bilmiyordum

aşktım-
atlardan niye korkulur  bilmiyordum niye korkulur kılcallarına kadar
gülen bir gözün ufukarkası özleyişlerinden bilmiyordum nasıl anlamazlar
dilsiz mi bir çocuğun bütün köşebaşlarını dururkenki avuçiçlerinin
uzun/uzak ülkelerden bilinmez dünyalara taşındığını bilmiyordum
aşktım-
bilmiyordum

27.1.10

house m.d.

sorumluluğu üstüne almadan affedilmeyi bekleyemezsin.

vakaların onda dokuzunda hastayı muayene etmeye gerek yoktur. ama 16 yaşında bir çocuk karabasanlar görüyorsa ailesiyle konuşmak gerekir. gençlerde karabasanın iki sebebi vardır. biri travma sonrası stres, diğeri cinsel istismar olabilir.

hür irade olmaksızın hayat anlamsız olur.

hepimizin acayiplikleri vardır. bizi insan yapan da bu acayipliklerdir.

tek eşlilik, bundan sonra çikolatalı dondurmadan başkasını yiyemeyeceğini söylemek gibi bir şey.

seks esnasında vücutta neler olduğunu biliyor musun? göz bebekleri açılır. atardamarlar büzülür. vücut ısısı artar. nabız ve tansiyon yükselir. solunum hızlanır ama içeri çekilen hava azalır. beyin her yere elektrik sinyalleri gönderir, her bezden salgılar fışkırır. kaslar, vücut ağırlığının 3 katını kaldırıyormuşçasına gerilir ve spazm geçirir. vahşidir, çirkindir ve pistir. tanrı inanılmaz zevkli yapmasaydı insanlığın soyu bin yıllar önce tükenirdi. erkekler sadece bir kez orgazm olabildikleri için çok şanslı. kadınlarda orgazmın bir saatten fazla sürebileceğini biliyor muydun?

inanç, mantık ve tecrübeyle açıklanmaz.

sevenlerin tarafından öldürülme ihtimalin bir yabancı tarafından öldürülme ihtimalinden iki kat daha yüksektir.

korku, kıçını her zaman gölgede bırakır.

adalet bakanlığı verilerine bakılacak olursa idamın ırksal bir cezalandırma biçimi olduğu görülüyor. siyahi sanıklar aynı cezaya çarptırılan beyazlardan 10 kat daha fazla.

birine zarar vereceğini düşünmezsen, her şey çok daha kolay oluyor.

insanlar aşkları için çılgınca şeyler yapar.

25.1.10

e.t.

douglas kellner / michael ryan

e.t.'deki gerileme fantezisi, başka gerçekliklerin, özellikle de söz konusu dönemin abd ekonomisinde yürürlüğe konan gerçekliğin tam anlamıyla uzaklaştırılması ile tamamlanır. nitekim bu gerçekliklerin banliyö dünyasına hücum edişi, yaratığın izini süren devlet güçlerinin el koydukları bir evi yıkıp dökmeleriyle temsil edilir. filmin korumaya çalıştığı şey, beyaz orta sınıf yuvasının dış dünyanın mantığı tarafından tehdit edilen bütünlüğüdür. sonunda bu yuvanın bütünüyle özel bir çözüm -duygu- ve her bakımdan aileye ait bir olay -babanın yerine iadesi- sayesinde kurtarılması bu nedenle uygundur. çünkü film, bu rotayı izleyerek, ekonomik ve politik gerçekliğin acımasız dünyasını uzakta tutmayı başarır. böyle olmakla da, beyaz orta sınıf dünya görüşünün sımsıkı bütünleşmiş içselliğini, sınırlarla kuşatılmış geçirimsizliğini sergiler. bu filmin rambo'nun mantıksal bir bağlaşığı olmaktan öteye gitmediğini, aynı psikolojik madalyonun diğer yüzünü sergilediğini söylemek mümkündür. e.t.'nin yaptığı, 80'li yılların beyaz erkek kahramanlarından çıkarılıp atılmış olan her şeyi, muhafazakar devrimin sinemasal uyarlamasını yürürlüğe koymak için dışarıda bırakılması gerekmiş tüm bağ ve bağımlılıkları özel alana doldurmak ve yüceltip azmanlaştırmaktan ibarettir.

24.1.10

thomas mann

klaus schröter

kendini savunan kişi, kendisini suçlu duruma düşürür.

yaşamı onaylayan biri olmak için övgü dolu şiirler mi yazmak gerekir? yaşama karşı yazılan her iyi kitap, yaşama bir özendirmedir aslında.

heinrich mann: tüm başarısıyla romanı ortaya çıktığı andan itibaren, onu yaşamda bir daha hiç sızlanırken görmedim. ya da artık o kendiyle barışık olabilecek gücü kazanmıştı.

insan sembolik, temsili bir yaşam sürer, aynı bir prens gibi.

bırak kardeşliğimizin trajedisi tamamlansın.. ben bu yaşamı sevmedim. ondan nefret ediyorum. insan mümkün olduğunca ölüme kadar yaşamalı.

shakespeare: and my ending is despair.. (ve sonum umutsuzluk olacak..)

o, yaşamı kesintisiz bir ayrışma ve yeniden birleşme süreci olarak kavramayı öğrenir.

stockholm’deki nobel ödül komitesinin 1929 yılında thomas mann'ı edebiyat ödülüne layık bulduğunda, belgedeki kurul kararının sadece buddenbrook ailesi ile ilgili olması çok dikkat çekici ve düşündürücüdür.

her yerde yararlı olmaya çalışın, siz her yerde evinizdesiniz.

çıldırmadan önceki durum olan kendini aşırı derecede iyi hissetme hali..

goethe?: uzun yaşamak, çok şeyi düşünebilmektir.

sanatsal üretimin anlamı ve değeri konusunda şüphe duymak entelektüel bir dürüstlüktür.

sağlam bir kahkaha dünyadaki en iyi şeydir.

23.1.10

nizam ve melikşah

amin maalouf

alamut kalesi'nin hasan sabbah tarafından alındığı haberi ısfahan'a ulaştığında fazla bir yankı uyandırmadı. şehir şimdi nizam ile saray arasında şiddetlenen çatışmaya kilitlenmişti. terken hatun, ailesinin topraklarına karşı vezir'in yürüttüğü harekatı affetmemişti. fazlasıyla güçlü vezirinden bir an önce kurtulması için melikşah'a baskı yapıyordu. babası öldüğünde sultan'ın bir vasisi bulunmasından doğal bir şey yoktu, daha on yedisindeydi çünkü; bugün otuz beşine geldi, kemale ermiş bir erkek oldu, işlerin yönetimini sonsuza dek ata'sının eline bırakamaz; imparatorluğun gerçek hakiminin kim olduğunu anlamanın vakti geldi, diyordu. semerkant hadisesi, nizam'ın kendi iradesini dayatmaya çalıştığını, efendisini oyuna getirdiğini ve ona tüm dünyanın gözleri önünde henüz reşit olmamış bir çocuk gibi davrandığını göstermemiş miydi?

melikşah bu adımı atmakta duraksıyordu; ama bir olay onu bu yöne itti. nizam kendi torununu merv şehrinin valiliğine atamıştı. bu kendini beğenmiş yeniyetme, dedesinin gücünün her şeye yeteceğine de güvenip yaşlı bir türk komutana herkesin içinde hakaret etme cüretini göstermişti. ihtiyar gözyaşları içinde melikşah'a gelip olan biteni şikayet etti, çileden çıkan hükümdar hemen o anda nizam'a şöyle bir mektup yazdırttı: "eğer sen benim yardımcımsan bana itaat etmeli ve yakınlarının benim adamlarıma saldırmasını yasaklamalısın; eğer kendini benimle eşit, benim iktidar ortağım olarak görüyorsan, o zaman ben de gereken kararları alırım."

devlet ricalinden oluşan bir heyetin getirdiği mesajı alan nizam cevabını gönderdi: "mademki bugüne dek anlayamamış, gidin sultan'a söyleyin, ben tabii ki onun iktidar ortağıyım ve ben olmadan böyle bir gücü ve devleti asla inşa edemezdi! babası öldüğünde her işini elime aldığımı, taht üzerinde hak iddia eden diğerlerini benim saf dışı bıraktığımı ve tüm asilere boyun eğdirdiğimi unuttu mu? dünyanın bir ucundan diğerine kendisine gösterilen itaat ve saygıyı bana borçlu olduğunu unuttu mu? gidin, söyleyin ona, evet, külahının kaderi benim mürekkep hokkamın kaderine bağlıdır!"

heyet üyelerinin ağızları şaşkınlıktan açık kalmıştı. nizamülmülk kadar bilge bir insan sultan'a hitap ederken gözden düşmesine ve kuşkusuz ölümüne sebep olacak bu sözleri niye kullanıyordu? kibri çılgınlık noktasına mı varmıştı?

o gün, böyle bir kararlılığın gerçek sebebini bilen tek insan hayyam'dı. nizam, geceleri gözüne uyku sokmayan ve gündüzleri de işine yoğunlaşmasını engelleyen korkunç acılarından dert yanmıştı. onu uzun uzun muayene eden, sağını solunu yoklayıp sorular soran ömer, bağdokusunda bir ur teşhis etmiş, nizam'ın günlerinin sayılı olduğunu anlamıştı.

dostuna sağlık durumu hakkındaki gerçeği açıklamak zorunda kaldığı gece hayyam için çok zor geçmişti.

- ne kadar vaktim kaldı?

- birkaç ay.

- ıstırabım sürecek mi?

- acılarını azaltmak için afyon verebilirim sana; ama o zaman da bilincin sürekli uyuşur ve çalışamazsın.

- peki, yazamaz mıyım?

- uzun uzadıya sohbet bile edemezsin.

- o zaman ıstırap çekmeyi tercih ederim.

sorularla cevapların arasına uzun suskunluklar ve vakarla bastırılan ıstırap giriyordu.

- ahiretten korkuyor musun hayyam?

- niye korkayım ki? ölümden sonrası ya hiçlik ya da mağfiret.

- peki, ya kötülük ettiysem?

- günahların ne kadar büyükse, allah'ın merhameti de o oranda artar.

nizam'ın içi biraz rahatlamış gibiydi.

- sevap da işledim, camiler, medreseler inşa ettim, zındıklarla savaştım.

hayyam karşı çıkmayınca devam etti:

- yüz yıl, bin yıl sonra beni hatırlayacaklar mı?

- bunu nereden bilebiliriz ki?

nizam inanmayan gözlerle süzdü onu, sonra devam etti:

- şunu sen söylememiş miydin bir gün: "hayat yangın gibidir. yoldan geçenin unuttuğu alevler, rüzgarın önüne katıp savurduğu küller; işte, bir insan ömrü gelip geçmiştir." nizamülmülk'ün kaderi de bu mu olacak sence?

soluk soluğa kalmıştı. ömer'in ağzından hiçbir söz çıkmamıştı henüz.

- arkadaşın hasan sabbah, benim alçak bir türk uşağı olduğumu etrafa yayarak dolaşıp duruyor memleketi. hakkımda yarın böyle mi diyecekler gerçekten? arilerin yüz karası olarak mı anılacağım? otuz yıl boyunca sultanlara kafa tutup onlara kendi iradesini dayatabilmiş benden başka kimsenin çıkmadığı unutulacak mı? türk orduları zaferi kazandıktan sonra elimden başka ne gelirdi? hiç konuşmuyorsun.

dalgınlaşmıştı.

- yetmiş dört yıl, tam yetmiş dört yıl geçiyor yeniden gözlerimin önünden. hayalkırıklıkları, pişmanlıklar, başka türlü yaşamak isteyeceğim bir sürü olayla dolu yıllar!

gözleri yarı yarıya kapanmış, dudakları büzülmüştü:

- yazıklar olsun sana hayyam! hasan sabbah bugün tüm kötülüklerini sürdürebiliyorsa, senin suçun bu.

ömer cevap vermek istedi: "hasan ile senin ne çok ortak noktanız var! gönlünüzü kaptırdığınız dava için, bir imparatorluk kurmak veya dünyayı imamın saltanatına hazırlamak adına, adam öldürmekten çekinmiyorsunuz. benim gözümdeyse, adam öldüren her dava cazibesini yitiriyor. ne denli güzel olursa olsun, çirkinleşiyor, bozulup alçalıyor. ölümle ittifak yapan hiçbir dava haklı olamaz." bunları haykırmak geçti içinden; ama tuttu kendini, sustu, bıraktı dostu kaderine doğru huzur içinde sürüklensin.

o dayanılması güç gecenin ardından, nizam sonunda kaderine razı oldu. bu dünyada artık olmayacağı düşüncesine alıştı. ama o günden tezi yok devlet işlerinden elini ayağını çekti ve kalan tüm zamanını "siyasetname" adındaki kitabına hasretmeye karar verdi. dört yüzyıl sonra macchiavelli'in "prens"i batı için ne anlama gelecekse, müslüman doğu için aşağı yukarı aynı şeyi ifade eden çarpıcı bir eserdi bu. ama aralarında hatırı sayılır bir farklılık vardı yine de: prens, siyasette hayalkırıklığına uğramuş, her türlü iktidardan yoksun kalmış birinin eseriydi. siyasetname ise bir imparatorluk banisinin yeri doldurulmaz tecrübesinin ürünüydü.

yani hasan sabbah uzun süredir düşünü kurduğu, silah zoruyla ele geçirilemez o tapınağı fethettiğinde, imparatorluğun güçlü adamı tarihteki yerinden başka bir şey düşünemeyecek durumdaydı. gerçek sözleri hoşa gidecek sözlere yeğliyordu ve sultan'a sonuna dek meydan okumaya hazırdı. hatta kendi çapına uygun, dillere destan olacak bir ölümü istediği bile söylenebilirdi.

bu isteği yerine gelecekti.

melikşah, nizam'ı ziyarete giden heyeti kabul ettiğinde, nakledilenlere inanamadı.

- bana ortak, bana denk olduğunu mu söyledi gerçekten?

elçiler ezik bir vaziyette bunu onaylayınca, sultan'ın öfkesi kabından taşıp patlayıverdi. vasisini kazığa oturtmaktan, canlı canlı parçalatmaktan, kalesinin surlarında çarmıha gerdirmekten söz ediyordu. sonra nizamülmülk'ü tüm görevlerinden almaya ve öldürtmeye nihayet karar verdiğini terken hatun'a bildirmeye koştu. artık iş, bu idamın nizam'a bağlılıklarını koruyan çok sayıda askeri birlikte bir tepkiye yol açmayacak şekilde nasıl gerçekleştirilebileceğini bulmaya kalıyordu. ama terken'in aklında başka bir fikir vardı: mademki hasan da nizam'ın öldürülmesini istiyordu, o zaman onun işi biraz kolaylaştırılsa ve böylece melikşah da üzerine hiç şüphe çekmese daha iyi olmaz mıydı?

alamut'a sultan'a bağlı bir adamın komutasında bir ordu gönderildi. görünürdeki amaç ismaililerin kalesini kuşatmaktı; aslında, kuşku uyandırmadan pazarlık masasına oturmak için bir sis perdesi yaratmak söz konusuydu. olayların nasıl cereyan edeceği en küçük ayrıntısına varıncaya dek ayarlandı: sultan, nizam'ı nihavend'e, ısfahan ile alamut'un ortasında kalan bir şehre çekecekti. orada da haşşaşinler devreye girecekti.

dönemin metinlerine göre hasan sabbah adamlarını toplamış: "hanginiz bu memleketi nizamülmülk'ün şerrinden kurtaracak?" diye sormuş. arrani lakaplı bir adam elini göğsüne koyarak gönüllü olduğunu belirtince, alamut hakimi görevi ona vermiş ve eklemiş: "bu iblisin öldürülmesi ahiret mutluluğunun başlangıcıdır."

bu sırada nizam evine kapanmıştı. divan'ından hiç ayrılmayanlar gözden düştüğünü öğrenince yanından uzaklaşmıştı; hayyam'dan ve nizamiye muhafız alayının subaylarından başka evine uğrayan yoktu. vaktinin büyük bölümünü yazarak geçiriyordu. kendinden geçercesine bir tutkuyla yazıyor ve zaman zaman ömer'den yazdıklarını okumasını istiyordu.

hayyam'ın gözleri satırları dolaşırken yüzünde kah bir gülümseme beliriyor, kah yüz hatları birden geriliyordu. başka birçok büyük adam gibi nizam da ömrünün bu son demlerinde oklarını sağa sola fırlatmaktan, bazılarıyla hesabını görmekten kendini alamamıştı. bunlardan biri de terken hatun'du. kitabının 43. faslına şöyle bir başlık koymuştu: "perdelerin arkasında yaşayan kadınlar." "bir zamanlar bir melikin kendisine hakim olmuş bir karısı vardı. bunun sonucu ihtilaf ve kargaşadan başka bir şey olmadı. bu konuda daha fazla konuşacak değilim; çünkü herkes başka dönemlerde de benzer olayların yaşandığını gözlemleyebilir." bunları yazdıktan sonra ekliyordu: "bir işin başarılı olması için, kadınların dediğinin aksini yapınız."

sonraki altı bölüm ismaililere ayrılmıştı ve şöyle sona eriyordu: "onların mezhebi hüdavend-i alemi uyarmak için anlatıldı. bendelerinden bir kısmı dünya malına aşırı düşkünler. hak sahiplerinin haklarından bir bölümünü heri alarak bu kısmın fazla olduğunu iddia ediyorlar. eteği yırtıp kola eklemekle asla gömlek yapılamaz. bendenize öyle geliyor ki bu gibiler ulu ve büyük kişileri makamlarından etmek istiyorlar. davulların sesi kulaklara ulaşıyor, sırları ortaya çıkıyor. bu hususta kulunuz hangi konuda konuştuysa, doğru söyleyip şefkat ve nasihat etme vazifesini yerine getirdi. allah, onun düşmanları kahreden gücünü ve devletini kem gözlerden uzak tutsun."

gelen bir ulağın donu bağdat'a yapılacak bir yolculukta sultan'a eşlik etmeye çağırdığı gün, vezir kendisini neyin beklediğini gayet iyi biliyordu. vedalaşmak için hayyam'ı çağırttı.

- bu halinle bu kadar uzun yola çıkmamalısın, dedi hayyam.

- bu halde hiçbir şeyin önemi kalmaz ve zaten ölümüm de yoldan olmaz.

ömer ne diyeceğini bilemedi. nizam onu kucaklayıp dostça uğurladıktan sonra hakkındaki fermanı verenin huzuruna gidip önünde eğildi. zarafetin, düşüncesizliğin ve pervasızlığın en uç noktasıydı bu: hem sultan hem de vezir bile bile ölümle oynuyorlardı.

infazın yapılacağı yere doğru yolda giderlerken melikşah "ata"sına sordu:

- sence daha ne kadar yaşarsın?

cevap verirken nizam'ın kılı bile kıpırdamadı:

- uzun, çok uzun süre.

sultan ne diyeceğini şaşırdı:

- haydi bana karşı kibirli davranıyorsun diyelim; ama allah'a karşı bu kibir de ne oluyor? ağzından böyle laflar çıkacağına, allah ne derse o olur, herkesin vadesini o bilir, desene!

- öyle dedim; çünkü geçen gece bir rüya gördüm. peygamber efendimiz, allah'ın selamı üzerine olsun, bana göründü, ona ne zaman öleceğimi sordum ve içimi rahatlatan bir cevap aldım.

melikşah sabırsızlandı:

neymiş o cevap?

- resulullah bana şöyle dedi: "sen islam'ın temel direklerinden birisin, etrafına hep iyilik yapıyorsun, varlığın müminler için çok değerli, bu yüzden sana, ne zaman öleceğine karar verme ayrıcalığını tanıyorum." ben de şu cevabı verdim: "allah korusun, hangi insan böyle bir günü seçebilir ki? insan hep biraz daha yaşamak ister ve mümkün olan en uzak tarihi seçsem bile sürekli olarak o günün giderek yaklaştığı saplantısı ile yaşarım ve ister bir ay ister yüz yıl sonra olsun, o günün arifesinde, korkudan tir tir titrerim. ben tarih seçmek istemiyorum. istediğim tek lütuf, sevgili peygamberim, efendim sultan melikşah'tan daha fazla yaşamamaktır. elimde büyüdü, bana "ata" dediğini işittim; bu yüzden onun ölümünü görmek gibi bir utanca ve ıstıraba katlanmak istemem." dileğin olacak" dedi resulullah, "sultan'dan 40 gün önce öleceksin."

melikşah'ın beti benzi atmıştı, tir tir titriyordu, neredeyse kendisini ele verecekti. nizam gülümsedi:

- görüyorsun hiç de kibirli değilim, uzun süre yaşayacağıma eminim dediysem bir sebebi var.

acaba o sırada sultan'ın aklından vezirini öldürtmek fikrinden vazgeçmek geçmiş miydi? vazgeçse iyi ederdi. çünkü rüya hikayesi sadece bir teşbih olsa da, nizam gerçekten ürkütücü tedbirler almıştı. yola çıkmadan bir gün önce yanında toplanan muhafız subayları, şayet nizam öldürülürse düşmanlarından hiçbirinin sağ kalmayacağına kuran'a el basarak yemin etmişlerdi.

nizam'ın ölümü: nizam'ın son yemeği bir iftardı. ramazanın onuncu günüydü. devlet ricali, saray erkanı, komutanlar, bu kutsal aya gösterilen saygı gereği, alışılmamış bir sadelik içindeydi. iftar sofrası muazzam bir yurtta kurulmuştu. birkaç köle herkes ne seçtiğini görsün diye ellerinde meşaleler tutuyordu. geniş gümüş tepsilere, en yağlı deve veya kuzu parçasına, en semiz keklik buduna doğru altmış aç el uzanıyor, etlerin ve sosların arasında dolanıyordu. etler paylaşılıyor, parçalanıyor, yenilip yutuluyordu. eline iyi bir parça geçiren, onu iltifat etmek istediği komşusuna sunuyordu.

nizam az yiyordu. o akşam ıstırabı her zamankinden fazlaydı, böğrü yanıyor, iç organları gözle görülmez bir devin pençesine düşmüş gibi buruldukça buruluyordu. dik durmak için çaba harcadı. sofrada komşularının sunduğu her lokmayı çiğneyip yutan melikşah yanında oturuyordu. zaman zaman yan yan süzüyordu vezirini, herhalde korktuğunu düşünüyordu. birden elini kara incirlerle dolu bir tepsiye uzattı, en olmuşunu seçti, nizam'a ikram etti. sunulan yemişi terbiyeli bir hareketle alan nizam kenarından bir parça ısırıp bıraktı. insan, hem tanrı, hem sultan hem de haşşaşinler tarafından ölüme mahkum edildiğini bile bile incirden tat alabilir miydi?

nihayet iftar sona erdi, gece olmuştu. melikşah bir sıçrayışta kalktı ayağa, terken hatun'a koşup vezir'in yüzündeki sıkıntılı ifadeyi yetiştirmek için sabırsızlanıyordu. nizam ise önce dirseklerine dayanıp güç aldı, sonra büyük zorlukla doğrulup ayağa kalkabildi. harem çadırları uzakta değildi, yaşlı amca kızı ona acılarını biraz dindirecek etkili bir çay hazırlayacaktı. gideceği yer en fazla yüz adım uzaktaydı. çevresinde imparatorluk ordugahlarının o kaçınılmaz hayhuyu ve gürültüsü hüküm sürüyordu. zaman zaman bir cariyenin boğuk kahkahası işitiliyordu. yol bitmek bilmiyor, nizam tek başına adımlarını sürüklemeye çalışıyordu. her zaman çevresinde bir sürü yardımcı koştururdu; ama gözden düşmüş biriyle kim birlikte gözükmek isterdi ki artık? dilenciler bile yollarını değiştirmişlerdi, gözden düşmüş bir ihtiyardan ne koparılabilirdi?

yine de birisi yaklaştı yanına, sırtına yamalı bir aba geçirmiş bir yiğit. hayır dualar mırıldanıp duruyordu. nizam elini kesesine atıp üç altın çıkardı. hala yanına gelmeye cesaret eden bu yabancıyı ödüllendirmek lazımdı.

şimşek gibi bir parıltı, havada şimşek gibi çakan bir bıçak. her şey çok çabuk olup bitti. nizam'ın elin havaya kalktığını görmesiyle hançerin giysisini, tenini delip kaburgalarının arasına saplanması bir olmuştu. bağırmadı bile. sadece şaşkınlığını belirten bir hareket yaptı, ciğerlerine son kez bir soluk çekti. karanlıkta şimşek gibi çakan hançer, o kalkıp inen el ve tükürür gibi "al bakalım bu armağanı, ta alamut'tan geliyor sana!" diyen o gerilmiş ağız, yere devrilirken ağır ağır akan görüntüler halinde gözlerinin önünden bir kez daha geçti belki.

o zaman haykırışlar yükseldi. haşşaşin koşmaya başladı, çadırdan çadıra kovaladılar adamı ve sonunda buldular. derhal gırtlağı kesildi, sonra da ayaklarından sürüklenip ortalıkta yanan büyük ateşlerden birinin içine atıldı.

nizam'ın intikamı: melikşah çok tuhaf davranıyordu. vasisinin ölümünden yararlanıp imparatorluğun dizginlerini sonunda eline alacağı beklenirdi. ama hiç de öyle olmadı. yakıcı isteklerine ket vuran adamdan nihayet kurtulduğuna çok sevinen sultan, tek kelimeyle, çocuklar gibi eğleniyordu. tüm iş toplantıları, elçi kabulleri iptal edilmiş, gündüzler cirit ve av partilerine, geceler ise içki alemlerine ayrılmıştı.

daha da kötüsü bağdat'a gelir gelmez halife'ye haber göndermişti: "bu şehri kış payitahtım yapmaya niyetliyim, emirülmüminin en kısa sürede kendine başka bir yer bulup taşınsın." ataları üç buçuk yüzyıldır bağdat'ta yaşamış halife, işlerini düzene sokmak için bir ay mühlet istedi.

terken, dünyanın yarısına hakim olan 37 yaşındaki bir hükümdara hiç yakışmayan bu hoppalıktan kaygılanıyordu; ama onun melikşah'ı böyleydi işte. o da sultan'ın gülüp eğlenmesine göz yumup kendi otoritesini kurmak için bu durumdan yararlandı. emirler ve devlet ricali terken'e başvuruyor, nizam'a sadık adamların yerini onun güvendikleri alıyordu. sultan da iki gezi veya iki içki alemi arasında bu kararları onaylıyordu.

18 kasım 1092'de melikşah bağdat'ın kuzeyindeydi, ormanlık ve bataklık bir bölgede yabaneşeği avlıyordu. son on iki okundan sadece birini isabet ettirememişti, yanındakiler ona övgüler düzüyor, hiç kimsenin onunla boy ölçüşemeyeceğini söylüyorlardı. dolaşmak karnını acıktırmıştı, sövüp sayarak ifade etti bunu. köleler koşuştu. bir düzine adam yaban hayvanlarını kesip, derilerini yüzüp, içlerini temizleyip şişe geçirdiler. bir süre sonra açıklık bir alanda etler kızarmaya başladı. en yağlı but hükümdara sunuldu, o da eti büyük bir iştahla dişleyip bir yandan da mayalı bir içkiyi kafasına dikerek zevkle karnını doyurmaya koyuldu. ara sıra da turşu atıştırıyordu; bu onun en sevdiği yiyecekti ve aşçısı asla tedbirsiz yakalanmamak için gittiği her yere küp küp turşu taşırdı.

birden bağırsakları yırtılıyormuş gibi bir ağrı saplandı karnına. melikşah acıyla böğürdü, yanındakilerin dizlerinin bağı çözüldü. sinirle elindeki kadehi fırlatıp attı, ağzındakileri tükürdü. iki büklüm oldu, içi boşaldı, sayıklamaya başladı, sonra da bayıldı. çevresindeki onlarca musahip, asker ve hizmetkar titriyor, birbirlerini kuşkuyla süzüyorlardı. içkiye zehri kimin karıştırdığı hiç öğrenilemeyecekti. belki de turşuya katılmıştı. yoksa av etine mi? ama herkes aklından hesap yaptı: nizam öleli 35 gün olmuştu. vezir, "kırkını göremeyecek" demişti. öcünü alanlar verilen mühlete uymuşlardı.

22.1.10

üç ölüm

tolstoy

insan elinin beceremeyeceği iş yoktur.

mutluluk, kuytu bir köşede, sevgili, akıllı, sade bir kadınla yaşayıp gitmekten ibaret. sağlam, gerçek mutluluk bu işte!

"bulutlar güneşi örtse de
o daima parıldar"

sanat, insan gücünün en yüksek görünümüdür. bu güç ancak seçkin kimselere verilir ve onu öyle bir yüksekliğe çıkarır ki, orada insanın başı döner, bilinçli kalması zorlaşır. her savaşta olduğu gibi, sanatta da kendilerini görevlerine adayan, amaçlarına ermeden yok olan kahramanlar vardır.

korku

richard bach

öfke her zaman korkudur ve korku hep kaybetme korkusudur.

en yüce ulus, bir değerler bütünüdür ve o ulusun vatanseverliğinin göstergesi vicdanıdır.

eğer olanlar hiçbir zaman sizin hatanız değilse, sorumluluk alamıyorsunuz demektir. eğer hiçbir şeyin sorumluluğunu üstlenemiyorsanız, daima bir şeylerin mağduru olursunuz.

bir başkasıyla samimiyetinizin derinliği, hayatınızdaki diğer kişilerin sayısıyla ters orantılıdır.

insanlık fiziksel bir tanım değil, ruhsal bir amaçtır. size verilmiş bir şey değildir, onu kazanmanız gerekir.

en büyük öğretmenleri bulun, en zor soruları sorun. size asla "felsefe oku." veya "üniversiteden mezun ol." demezler. söyleyecekleri şudur: "zaten biliyorsun."

unutmak, bu gezegende yaşayanların "şuur" dedikleri şeydir.

yokuşlu, zor yolları seçenlere büyük ödüller vardır; ancak bu ödüller yılların ardına gizlenmiştir.

ne kadar usta ve layık olursanız olun, kendiniz için o hayali kurmadıkça ve onu gerçekleştirmenize izin vermedikçe asla daha iyi bir hayata ulaşamazsınız.

20.1.10

ses

dost körpe

karanlığın içinden adımı fısıldayan, gizliliğin bedenlenmiş sesi oldun hep. ve ortalık aydınlandığında beklentiler kaldı geriye. ruhumun siyahlığın egemenliğindeki boşluğunda sabahın yapraklara ve kuşlara sindiği, topraktan yaşamın kokusunun yükseldiği bir bahçenin penceresini açtın, ve o pencereyi kapadığında, çok güçlü bir ışığın ardından oda karanlığa gömüldüğünde duvarla gözler arasındaki mesafede şekiller oluşturup duran, kişiye özel ışıltılar gibi, mor bir yaşam oluştu yakınlığa en uzak bölgemde. bu morluğun içinde yaşadım haftalarca, seni özleyerek, her yaklaştığında, her dokunduğunda uçsuz bucaksız, ıssız çöllerime yağan yağmurlarla içime sızan yaşamı hissederek. yağmurlarını öyle sevdim ki, kendi güneşimi erteledim yağışlarını biraz daha seyredebilmek için.

bir süre yere paralel gittikten sonra

barış bıçakçı

fillerden önce çıkarılan atlar. piyon fedaları. kabul edilmeyen vezir gambiti. hayat devam eder. bazı çiçekler susuzluğa ve unutulmaya dayanır. hayat her zaman devam eder, bunu herkes bilir.

saatler sürdüğü olur bir satranç maçının; ama yine de ölümden, terk edilişten daha kısa sürer; hele bir de rakibin tuzaklarına bilerek düşerseniz.

gerçek daima biraz hüzünlüdür. gerçeği ararken bir yandan da bulduğumuz anda değiştirmeyi düşleriz. çünkü aynı zamanda gerçek daima biraz utanç vericidir.

dostoyevski: her şeyi fazlasıyla anlamak hastalıktır.

bilge her zaman tek parçadır ve bir tepeyi tırmanır. zaten bilgeden beklenen de budur. bilge tepeyi tırmanırken, yukarıdan bakıyorum yine de körüm, der geniş kanatlı kuş. dilimi ısırdım derdim içimde kaldı, diye inler taş. kuşun gördüğü olmak ister bilge, taşın derdini dinleyen. çünkü ondan beklenen budur.

sanatçı tecrübe edinemeyen insandır, bu dünyada hiçbir tecrübesi olmayan insandır.

güzel bir an'ı gelecekte yeniden yaşamayı güvence altına alarak elde edilen mütevazı bir sonsuzluk duygusu..

her şeyi yerli yerinde, tıkır tıkır işleyen bir hayat kurduğunda, o hayatı yerle bir edecek bir felaket kurgulamak da farz olur. insan yarattığını yok edebilmek de ister.

hangi haberi okuduğumda normal hayatımı sürdürmeyi bırakacağım?

19.1.10

grup psikolojisi

sigmund freud

gruplar hiçbir zaman gerçeğin arkasından koşmaz. yanılsamalara ihtiyaç duyarlar ve yanılsamasız yapamazlar. sürekli olarak gerçek dışını gerçeğe tercih ederler; gerçek dışı olandan da en az gerçek olandan etkilendikleri kadar etkilenirler. bu ikisi arasında bir ayrım yapmamaya açık bir eğilim gösterirler.

grup olağanüstü ölçüde saftır ve etkiye açıktır, eleştirel beceriden yoksundur ve grup için imkansız diye bir şey yoktur. grubun duyguları her zaman çok basit ve abartılıdır. dolayısıyla grup kuşkuyu da belirsizliği de tanımaz. doğruca aşırı uçlara yönelir; bir kuşkunun dile gelmesi halinde anında tartışmasız bir kesinliğe dönüştürülür, bir antipati kırıntısı delice bir nefrete dönüşür.

her türlü aşırılığa eğilimli olsa da grup sadece aşırı bir uyarımla tahrik edilebilir. grubu etkilemek isteyen kişi, savlarında mantığa ihtiyaç duymaz; ancak sözlerini en çarpıcı renklerle süslemesi, abartması ve aynı şeyi sürekli tekrarlaması gerekir.

grup, doğru ve yanlış konusunda kuşku taşımadığı ve kendi büyük gücünün bilincinde olduğu için, otoriteye karşı boyun eğmeci olduğu kadar hoşgörüsüzdür de. güce saygı duyar ve bir tür zayıflık olarak gördüğü nezaketten pek etkilenmez. kahramanlarından beklediği şey güç, hatta şiddettir. yönetilmek, baskı altına alınmak, efendilerinden korkmak ister. temelde tamamen muhafazakardır; her türlü yeniliğe ve ilerlemeye karşı derin bir tiksinti ve geleneğe kuşkudan uzak bir saygı duyar.

grup, asla efendisiz yaşayamayan boyun eğmeci bir sürüdür. boyun eğmeye öylesine hazırdır ki kendini efendi ilan eden herkese içgüdüsel olarak boyun eğer. ancak liderin de kişisel özellikleriyle gruba uyması gerekir. grubun inancını kamçılamak için kendisi de güçlü bir inancın -bir görüşün- çekimine kapılmış olmalı, kendine ait bir iradesi olmayan grubun kabul edeceği güçlü ve etkileyici bir iradeye sahip olmalıdır.

liderin "prestij" denilen gizemli ve karşı konulmaz bir gücü vardır. prestij, bir bireyin, eserin veya görüşün üzerimizde uyguladığı bir tür egemenliktir. bu bizim eleştirel becerimizi tamamen felç eder ve içimizi hayranlık ve saygıyla doldurur. ne var ki her türlü saygınlık ayrıca başarıya bağımlıdır ve başarısızlık durumunda kaybedilir.

grubun etkisiyle bireyin zihinsel yeteneği belirgin ölçüde azalırken, duyguya açıklığı aşırı ölçüde artar.

zihinsel -entelektüel- çalışma bağlamında, gerçekten de düşünce dünyasındaki büyük kararların, dev keşiflerin ve çözümlerin, sadece yalnız çalışan bir bireyde mümkün olduğu bir gerçektir.

18.1.10

suç ve ceza

dostoyevski

küçük ayrıntılar, küçücük ayrıntılar çok önemli! her zaman her işi bozan bu ayrıntılardır.

böylesine süslü konuşmaya yatkınlığını da meyhanelerde tanımadığı çeşitli kişilerle konuşma alışkanlığından edinmiş olsa gerekti. bu alışkanlık bazı içkicilerde, özellikle evlerinde aşağılanan, ezilenlerinde çokça görülür. bu yüzden meyhanede, sanki haklılıklarını kanıtlamaya, olursa, bulundukları ortamda saygı bile kazanmaya çalışırlar.

her gizli şey bir gün ortaya çıkar.

sağlıksız ruhsal durumlarda düşler çoğu zaman olağanüstü bir belirginlikle, parlaklıkla, aşırı bir benzerlikle gerçeği andırırlar. kimi zaman olağanüstü bir tablo oluşur. ama ortam, olaylar öylesine inandırıcıdır, öylesine ayrıntılı, öylesine beklenmediktir, tablonun sanatsal yapısının ayrıntılarıyla öylesine uyumludur ki, bu düşü gören puşkin ya da turgenyev gibi bir sanatçı bile olsa, ayıkken böylesine şeyleri düşünmesi olanaksızdır. hastalıklı düşlerdir bunlar. uzun süre akıldan çıkmazlar, insanın altüst olmuş, zaten bozulmuş organizması üzerinde derin izler bırakırlar.

insanoğlu doğayı da düzenler, yönlendirir. yoksa kör inançlar içine gömülüp gider. öyle olmasaydı tek bir büyük insan çıkmazdı.

öte yanda, parasızlıktan boş yere yok olup giden binlerce genç, ışıl ışıl insanlar.. her yerde böyle bu! kocakarının manastıra bırakacağı parayla girişilebilecek, düzeltilebilecek yüzlerce, binlerce iş.. yaşamları yoluna girecek yüzlerce, binlerce insan; yoksulluktan, çürümüşlükten, yok olmaktan, ahlak bozukluğundan, cinsel hastalıklar yüzünden hastanelere düşmekten kurtulacak onlarca aile. bütün bunlar o kocakarının parasıyla olacak. öldür onu, al paralarını, git insanların yararına kullan. ne dersin, binlerce hayırlı iş küçücük bir cinayeti bağışlatmaz mı? binlerce yaşamın yok olmaktan, çürümüşlükten kurtulmasına karşılık bir yaşam. bir ölüme karşılık yüz yeniden doğuş. hesap var burada! ayrıca, toplumsal dengece bu veremli, aptal, acımasız kocakarının yaşamının ne anlamı olabilir ki? bir bitin ya da hamamböceğinin yaşamından fazlası olamaz. o kadar bile değildir; çünkü topluma zararı var kocakarının. insanların yaşamına zararı var.

hemen her suçlu suç anında bir irade, bilinç kaybına uğramaktadır. irade ile bilincin yerini bu ikisinin en çok gerekli oldukları bir anda, ender rastlanan çocuksu bir önemsemeyiş almaktadır. irade ile bilincin zayıflaması kişiyi bir hastalık gibi sarmakta, hastalık yavaş yavaş gelişmekte, suç öncesinde ise en yüksek düzeyine çıkmaktadır. hastalık bu biçimiyle suç anında da, suçun işlenmesinden sonra da bir zaman için vardır. sonra her hastalık gibi geçer. sorun şuydu: hastalık mı suçu doğuruyor; yoksa suç mu doğasındaki birtakım özelliklerinden dolayı hastalığa benzer bir şeyi beraberinde getiriyor?

önce yalnızca kendini sev; çünkü yeryüzünde her şey kişisel çıkar temeli üzerine kurulmuştur. yalnızca kendini seversen işlerini de gerektiği gibi yoluna koyarsın, kaftanın da bütün kalır. bir toplumda düzenli özel işler, başka bir deyimle, sağlam kalmış kaftanlar ne denli çoksa, o toplumun temelleri o denli sağlamdır. genel işleri de o denli yolundadır. bu demek oluyor ki, yalnızca ve özellikle kendim için kazandığımda bir yandan da herkes için kazanmış oluyorum. sonunda öyle oluyor ki, yakınım yarım bir kaftan yerine çok daha fazlasını elde ediyor. hem de bunu başkalarından sadaka gibi değil, toplumsal kazancın sonunda elde ediyor. son derece basit bir düşünce; ama ne yazık ki heyecan yüzünden, hayalperestlik yüzünden uzun süre insanlar akıl edememişler, arka planda bırakmışlar bunu. oysa bu gerçeği yakalamak için hiç de üstün bir zekaya gerek yoktu.

bir işin yapılmasında kimi zaman ustalık vardır, büyük bir kurnazlık vardır; ama davranışların yönlendirilmesi de, başlangıcı da yanlıştır; sağlıksız birtakım izlenimlere bağlıdır. düşe benzerler.

kapılarını kilitlemelerini gerektirecek bir şeyleri olmayan insanlar ne mutludurlar, değil mi?

her şeyi "toplumdaki bozukluklara" bağlıyorlar. buradan da şu sonucu çıkarıyorlar: toplumdaki bozukluklar düzeltilirse protesto edilecek bir şey kalmayacağı için her türlü suç da bir anda kalkacaktır ortadan, herkes dürüst olacaktır. doğa hiç hesaba katılmıyor. insanın doğası dışlanıyor. yok sayılıyor doğa!

gerçek büyük insanların, yaşamlarında büyük acılar çekmek zorunda oldukları kanısındayım.

sorgu sırasında yalnızca köylüler, bir de hiç deneyimi olmayan çaylaklar her şeyi inkar ederler. çok az da olsa kafası çalışan, görmüş geçirmiş bir insan ise eldeki sağlam bilgileri elinden geldiğince doğrulamaya çalışır. yalnız bu bilgileri başka bir biçimde yorumlar, başka, beklenmedik anlamlar alacak biçime sokar. onları bambaşka bir ışık altına koyar.

napolyon: büyükle gülünç olan arasında yalnızca bir adım vardır.

insanlar aşağılanmayı genelde çok, hem de pek çok severler. herkeste vardır bu duygu. hele kadınlarda daha da güçlüdür. dahası, denebilir ki, bir eğlence bilirler bunu.

hukukta her soruşturmacının uyduğu bir kural, bir yöntem bu galiba: önce uzaktan, önemsiz şeylerden ya da ciddi ama konuyla ilgisi olmayan birtakım şeylerden başlarsınız, böylece sorguya çektiğiniz insanın endişelerini dağıtırsınız; ya da, daha doğrusu, dikaktini dağıtırsınız, sonra ansızın, hiç beklemediği bir anda, hiç beklemediği bir biçimde en önemli, en korkunç soruyu bir balyoz gibi indirirsiniz tepesine. mesleğinizin kitaplarında hep böyle yazar. her meslektaşınız da harfi harfine uyar buna.

insana yararlı olan aynı zamanda soyludur da.

birtakım insanlar üzerine yansız yargıda bulunabilmek için önce, bazı önyargılarımızı, genellikle çevremizdeki insanlara, eşyalara karşı olan günlük alışkanlıklarımızı bir kenara bırakmamız gerekir.

bir genç kız "acımaya" başladı mı, onun için tehlike çanları çalıyor demektir. bu durumda hemen "kurtarmak", yola getirmek, yeniden yaşama döndürmek, daha soylu amaçlara yöneltmek, yeni bir yaşama, güzel şeyler yapmaya başlatmak istekleri doğmaya başlar içinde. bu tür daha nelerin beklenebileceği bilinen bir şeydir.

estetik korkusu güçsüzlüğün ilk belirtisidir.

murat belge: puşkin'in yevgeni onegin'i ile lermantov'un peçorin'i (zamanımızın bir kahramanı), gorki'nin tanımladığı "lüzumsuz adam" tipinin en erken örneği olmuşlardır. ikisi de, çevrelerini saran insanlardan daha zeki, daha yetenekli kişilerdir ve felaketlerinin başlıca nedeni de budur. ötekiler gibi olsalar, toplumla birlikte "geçinip gideceklerdir"; ama zekaları onları uyumsuzluğa iter. ötekiler gibi sıradan olamazlar. sıradan olmayı reddedince de, sıradanlığın kural olduğu toplum düzeni onları yok etmek üzere çalışır. "lüzumsuz adam"dırlar; çünkü zekaları ve yetenekleri bu topluma "lazım" değildir; bu topluma "fazla" gelirler.

maksim gorki: devrim öncesi edebiyatın temel ve başlıca konusu, hayatın içinde sıkışmış kalmış, kendini toplum için bir fazlalık gibi hisseden insanın tragedyasıydı; bu insan, ya toplumda kendine rahat edebileceği bir yer arar, bulamaz ve bulamadığı için acı çeker, ölür; ya da ona düşman olan bir toplumla uzlaşmak zorunda kalır, kendini içkiye verir ve sonunda intihar eder.

murat belge: türk romanında şeytan, "ecnebi"dir; batı romanında "yerli".

17.1.10

sevgi

daniel defoe

"sevdiğim sensin, yalnızca sen."

- hepiniz böyle dersiniz zaten.

"tek servet erdemdir dünyada inan."

- paradır erdem, altındır kader olan.

"altınların vız gelir, sen bana kendini ver."

- yoksulum ben, aşkının çapını göster hadi.

"tüm yoksulluğunu al gel de gör sevdiğimi."

- gizlice umuyorsun yalan söylediğimi.

"konumuz sevgiden ibaret olsun lütfen."

- nefret etmemek sevmektir zaten.

16.1.10

muhasebe

john steinbeck

sonu gelmeyen eğlencenin muhasebesini yaparak bütün delik deşiğe talihsizlik sinmiş olduğu, uğursuzluğun akşamları peteğine üşüşen arılar örneği, her yanı istila etmiş olduğu sonucuna vardı. düşünce bu yola saptıktan sonra yapılacak en doğru iş; yatıp bunun unutulmasını, geçmesini beklemektir. mack böyle batıl şeylere inananlardan değildir ama yapılacak başka şey yoktur da ondan.

kader ve kısmete inanmakla bir şey çıkmaz. zaten kimse bunlara inanmaz. ama bunları ihmal etmek de bir fayda vermez, hem ihmal eden de yoktur.

zaman her şeyi halleder, bu da ötekiler gibi gelip geçecek, herkes her şeyi unutacak demek gayet kolaydır. ne var ki, bütün bunlar siz işin içine karışmadığınız zaman böyledir. ama siz içinde oldunuz mu zaman yol vermez, insanlar unutmaz ve bir türlü değişmeyen bir halin orta yerinde bulursunuz kendinizi.

olanlar oldu bir kere, özür dilemenin, pişman olmanın yararı yok. zaten hayatım boyunca her şey pişmanlıktı. bu seferki yeni bir şey değildi ki, her zaman böyle olmuştur. mack bardağından uzun bir yudum çekti. bir karım vardı, diye devam etti, aynı şey. giriştiğim işlerin hepsi fos çıktı. bu hale fazla dayanamadı. kazara iyi bir iş yapsam bile eninde sonunda mutlaka bir bokluğu çıkardı. bir armağan alacak olsam bir yerinde mutlak bir kusur olurdu. kötülükten, dertten başka bir şey bulamadı bende. daha fazla katlanamadı. soytarılığa başlayıncaya kadar her yerden hep aynı dertlerle karşılaştım. şimdi soytarılıktan başka ne işimiz kaldı ki.. oğlanları hoş tutmak, onları eğlendirmek.

yaşam bilgeliği üzerine aforizmalar

schopenhauer

insan, açlığın oğludur; özgür bir tin değildir. buna uygun olarak, sıradan insan için boş zaman, çok geçmeden, bu zamanı her türlü yapmacık ve uydurma amaçla, oyunla, zaman öldürmeyle ve her türden oyuncak atla dolduramazsa bir yük haline gelir; hatta bir eziyete dönüşür.

"sadece iki günümüz var yaşamak için; bu günleri de aşağılık heriflerin önünde diz çökerek geçirmeye değmez." (voltaire) ne yazık ki, laf aramızda, "bu aşağılık herif", dünyada lanet olası çok sayıda kişinin taşıdığı bir sıfattır.

"fazla bilgelik olan yerde, fazla keder vardır."

"düşmanının bilmemesi gereken şeyi, dostuna söyleme." (arap özdeyişi)

gençliğimizde, yaşamımız için önem taşıyan ve büyük sonuçlar doğuracak olayların ve kişilerin karşımıza davul zurnayla çıkacaklarını sanırız; ama yaşlılığımızda geri dönüp baktığımız zaman, bunların hepsinin de sessizce, arka kapıdan ve adeta dikkati çekmeden içeri süzülmüş olduklarını görürüz.

büyük yığının gözleri ve kulakları vardır ama bu çok bir şey değildir ve üstelik yok denilecek kadar az yargı gücü ve çok az belleği vardır.

zenginlik deniz suyu gibidir. ne kadar çok içilirse, o kadar çok susanır; aynı şey ün için de geçerlidir.

soylu olan zordur.

insanlarda, saçı ağarmışlara karşı bir saygının doğuştan geldiği ve bu yüzden gerçekten içgüdüsel olduğu da dikkate değerdir. yaşlılığın kıyaslanamayacak ölçüde daha kesin bir belirtisi olan kırışıklar, bu saygıyı hiçbir zaman uyandıramazlar. hibçir zaman saygıdeğer kırışıklıklardan değil ama hep saygıdeğer ak düşmüş saçlardan söz edilir.

açık dövüşün varlığında aranan haklı çıkarma, daha güçlünün hukukunun, gerçekten bir hukuk olduğunu varsayar.

kitlenin kafası, hakiki mutluluğun yer bulamayacağı denli sefil bir sahnedir.

bedenimiz nasıl giysilerle örtülüyse, zihnimiz de yalanlarla örtülüdür. konuşmalarımız, edimlerimiz, tüm varlığımız yalancıdır. ancak bu örtünün içinden geçerek, ara sıra gerçek zihniyetimize ulaşılabilir; tıpkı bedenimizin biçimine giysilerin ardında ulaşılması gibi.

insanların kıskançlığı, kendilerini ne denli mutsuz duyumsadıklarını gösterir. başkalarının yaptıklarına ve ettiklerine sürekli dikkat ediyor olmaları, canlarının ne denli sıkıldığını gösterir.

nasıl ki küçük cisimler, gözümüze yakın tutulduklarında görüş alanımızı sınırlar, tüm dünyayı örterlerse; en yakın çevremizdeki insanlar ve olaylar da, son derece önemsiz ve değersiz olsalar bile, dikkatimizi ve düşüncelerimizi gereğinden çok, üstelik de hoş olmayan bir biçimde meşgul ederler ve önemli düşünceleri ve olayları uzaklaştırırlar.

şeylerin değerini, ancak onları yitirdiğimizde anlarız.

uyku, önceden ödünç aldığımız ve bu yüzden, bir gün içinde tükettiğimiz yaşamı yeniden elde ettiğimiz ve yenilediğimiz bir parça ölümdür. uyku, ölümden ödünç alınmış bir parçadır. uyku, ölümden, yaşamın ayakta tutulmasını ödünç alır.

dünyadan sağ salim geçebilmek için, beraberinde büyük bir özen ve hoşgörü yedeği bulundurmak yararlı olur. birincisi sayesinde zararlardan ve yitimden, ikincisi sayesinde de tartışma ve kavgadan korunulur.

sevgi özneldir; saygı ise nesneldir.

insanların, bir şeyi kendileriyle ilişkilendirmeleriyle ve her düşünceden, adeta düz bir çizgiyle kendilerine geri dönmeleriyle sonuçlanan acınılası özelliğinin büyük bir kanıtını, büyük uzay cisimlerinin hareketini zavallı bir benle ilişkilendiren, gökyüzündeki kuyrukluyıldızları yeryüzündeki kavgalarla ve serseriliklerle ilişkilendiren astroloji vermektedir.

bırakın insanları, köpekler bile büyük dostluklara katlanamazlar.

insanları, kısa süre önce karşılaşılan önemli bir belanın kendilerine anlatılması ya da herhangi bir kişisel zayıflığın açıkça söylenmesi kadar keyiflendiren çok az şey vardır.

dostlar dürüst olduklarını söylerler; oysa düşmanlardır dürüst olan. bu yüzden onların kınamasından, bir tür acı ilaç olaak, kendimizi iyileştirmekte yararlanmalıyız.

dünyaya, ciddi ve önemli konularda ders vermek için gelmiş olan kişi, bu işten sağ salim sıyrılırsa kendini mutlu saymalıdır.

"sırrımı saklarsam, benim tutsağım olur; açığa vurursam, ben onun tutsağı olurum." (arap özdeyişi)

hiçbir para, dolandırıldığımız para kadar yararlı bir biçimde harcanmış değildir; çünkü böylelikle dolaysız bir bilgelik almış oluruz.

tüm dünya bilgeliğinin yarısı "ne sevmek ne nefret etmek", öteki yarısı ise "hiçbir şey söylememek ve hiçbir şeye inanmamak"tır.

sadece soğukkanlı hayvanlar zehirlidir.

sigorta primi, herkesin kötü tanrıların sunağına getirdiği bir kurbandır.

olup biten her şey, en büyüğünden en küçüğüne dek zorunlu olarak gerçekleşir.

insanların genellikle yazgı dedikleri şey çoğu kez sadece attıkları aptalca adımlardır.

"susma ağacının dallarında, huzur meyvesi vardır." (arap özdeyişi)

yaşamın mülkleri bir yana, tüm bir yaşamın kendisi bile yüreğin korkakça çarpmasına ve büzüşmesine değmez.

yüreklilik, gözü karalık biçiminde yozlaşabilir. dünyada varlığımızı sürdürebilmemiz için biraz ürkeklik bile gereklidir. korkaklık ise bunun aşılmasıdır.

15.1.10

y'ol

birhan keskin



dünya ne ki sevgilim
benim sana yaptığım kubbe yanında
düşsün, olsun, bırak
içinde yıldızlar patlıyor
kolaydır inanmak kadar inanmamak da
ister sal kendini dünyaya, ister kal yanımda
her şeyden öte öyle sevdim ki ben seni
yoluna baş koymak diyoruz
biz barbarlar buna

katlanan, insanın birbirine yapışan yaralarından
bir yuva inşa etmektir aşk da, varla yok arasından
ve ahşabı kemiren de ahşaba dahildir
değil dışarıdan
beyhude insanın yuva arayışı ama
yine de yuva arar insan

"en güzeli, yol yürüyüş öğretir
dostum, eskimeyen arkadaşım"
(gülten akın)

gitmek mi yitmektir kalmak mı artık bilmiyorum
yerini yadırgayan eşyalar gibiydim ya ben hep
ve inançlı, gitmenin bir şeyi değiştirmediğine

bilemem, belki bu yüzden
ben sana yanlış bir yerden edilmiş
bir büyük yemin gibiydim
beni hep aynı yerimden yaralayan o eve
yine de döneyim döneyim istedim

öğrendiğim; bir kuğu yeminliyse aşka ömrü gibi
göldür bütün dünya, bitmez boynun eğriliği

bir cümledir insan
arşla ferş arasında ve hep haklı
vardım işte demek için
ömür denen cisimde saklı

acı çekerken de adil ol

büyük keder içerirmiş, gördüm, anladım
etten geçip aşka varanın sevgisi
bunun yanında sevgilim bunun yanında
etin ihaneti, kısaca
hiçbir şeydir

sen benim kara ömrüme vuran
suyumu harelendiren sevincimdin
ben seninle sevgilim
mutsuz ama bahtiyardım
en acısını sevgilim en acısını
tadayım istedin:
en acısı buydu.