31.10.17

uzun lafın kısası

thomas edison: din palavralardan ibarettir.

harper lee:
olayları onun gözüyle görmedikçe, arada bir onun ayakkabılarını giyip dolaşmadıkça, bir insanı asla gerçekten anlayamazsın.

j.k. rowling: sağduyu, insanların genellikle kendi ön yargılarına verdikleri isimdir.

hypatia b. bonner: ilerlemek için dine aykırı düşünceleri benimsemek gerekir.

peter ustinov: ben, okullarda bana öğretilenleri unutabilmek için on beş yılımı verdim.

henryk sienkiewicz: öteki dünyada kral olmaktansa bu dünyada en basit bir çoban olmak yeğdir.

philip roth: gerçek bir kuku odaya girdiğinde, bir erkek bunu bilir.

orhan kemal: gerçek olan öğrenmektir. nereden, nasıl öğrenirsen öğren. nereden, nasıl öğrendiğin, diploman; hatta neler bildiğin de önemli değil. ne yaptığın önemlidir.

hugo grotius: ülkem bensiz de olacaksa, ben de onsuz olabilirim. dünya o kadar küçük değil.

zygmunt bauman: paranın satın alamayacağı mal yoktur.

plinius: kesin olan bir tek şey vardır; o da hiçbir şeyin kesin olmadığı, yeryüzünde insandan daha sefil, daha kibirli bir yaratık bulunmadığı.

18.10.17

tanrılar ve köpekler

jack london

tüm köpekler tanrılarına hayrandırlar.

köpeklerin özel bir zekaları vardır. bu yüzden efendilerine karşı duydukları derin ve kahramanca sınırsız sevgi nedeniyle bu sözcük, onlarca daha yaygın bir anlam taşır. insan kendini köpeğinin efendisi olarak görür. köpek ise insanı tanrı gibi yüceltir.

yarı tanrı insanlar bile, karar verirken neyin etkisi altında kaldıklarını anlayamazlar.

köpeklere yiyecek vererek sevgilerinin kazanılacağını söylemek doğru değildir.

ama, sevgilim, aslında deniz kabuğundan duyulan ses, denizin sesidir, yani, kabuktan çıkıyormuş gibi gelir.

önsezi, bizi gerçeklerden uzaklaştıran tehlikeli bir yetidir.

bazen yürek akla üstün gelebilir. genelde haksız olmasına karşın yürek her zaman haklıdır.

16.10.17

ölüm

william butler yeats


ne korkar, ne de umutlanır
ölmekte olan bir hayvan
insansa her şeyden korkarak
umut içinde bekler sonunu
kaç kez ölmüştür de o
kaç kez dirilmiştir yeniden
yiğit ve onurlu bir insan
yüz yüze gelince katilleriyle
şöyle alaycı bir bakış fırlatır
soluğunu keseceklere
ölümü iliklerine kadar tanır o
çünkü insandır ölümü yaratan

12.10.17

knulp

hermann hesse

insanın iyi bir saatinde seyrettiği her şey güzeldir.

çoğu zaman, dünyada var olan şeylerin en güzelinin, en incesinin sarı saçlı, zarif, genç bir kız olduğunu düşünürüm. oysa hiç de öyle değil. çünkü kimi zaman bir esmerin daha güzel olduğunu görürüz. bundan başka, bana bir de öyle gelir ki, her şeyin en güzel ve en incesi ta yükseklerde, özgürce süzülüp uçtuğunu gördüğümüz güzel bir kuştur. yine başka bir zaman öyle sanırım ki, yeryüzünde hiçbir şey, kanatlarının üzerindeki kırmızı gözleriyle bir beyaz kelebekten ya da akşam vakti yükseklerde, bulutların arasında parlayan, her şeyi aydınlatan ama kamaştırmayan ve her şeyi neşeli ve tertemiz gösteren bir gün ışığından daha olağanüstü olamaz.

dünyadaki en güzel şey, her zaman, içinde neşeden başka üzüntü ya da korkunun da olduğu şeydir.

çok güzel bir kızı, eğer onun bir gün gelip yaşlanacağını ve öleceğini düşünmesek, belki de o kadar ince bulmazdık. güzel bir şey sonsuza kadar aynı kalacak olsaydı, bu beni belki hoşnut ederdi; ama onu daha soğuk seyrederdim. bunu yalnızca bugün değil her zaman göreceğimi düşünürdüm. oysa geçici olana, her zaman yalnızca sevinç değil, acı da duyarım.

onun için herhangi bir yerde gece vakti bir havai fişek atılmasından daha güzel bir şey düşleyemem. onda mavi ve yeşil ışık kürecikleri vardır. bunlar karanlıkta yukarı doğru yükselir ve tam en güzel anlarında küçük bir eğim yapıp söner. ona durup bakıldığı zaman önce bir sevinç, aynı zamanda da hemen bitecek diye bir korku duyulur: bu iki duygu da birbirine bağlıdır ve bunun bitmesi uzun sürmesinden daha güzeldir.

istencin hiç değeri olmadığını, her şeyin bizim hiçbir etkimiz olmadan yolunda yürüyüp gittiğini sezdiğimiz için olacak, çoğu zaman aptalca üzülürüz.

iki kişi birbirinden hoşlanır ve evlenirse ya da iki kişi dost olursa, bu şunun için güzeldir; çünkü süreklidir, hemen sona ermeyecektir. ama bunun da bir sonu var, her şey gibi. dostluğun da, aşkın da başını yiyecek pek çok şey vardır.

düşünmelerin, akıl yürütmelerin hiç değeri yok. hem insan düşündüğünü yapmıyor ki.. aslında, attığı bütün adımları, içi nasıl isterse öylece, hiç düşünmeden atıveriyor.

fakat dostlukla aşk herhalde yine benim düşündüğüm gibidir. sonuçta bunlar her insanın kendine göredir, bunlarda bir başkasıyla birlikte olunamaz. bu, birisi öldüğü zaman da görülür. ölen için ağlanır, yaslar tutulur, bir gün, bir ay, hatta bir yıl.. ama sonra, ölen ölüp gitmiştir, tabutunda da artık ister kendisi isterse bilinmeyen, yersiz yurtsuz bir esnaf çırağı yatsın, hepsi bir olur.

bir kimsenin kötü olmaktan başka bir şey elinden gelmiyorsa bile, yine de suç denen bir şey vardır. çünkü bu kimse bu suçu kendinde duymaktadır. bundan dolayı da iyinin yine doğru olması gerekir. çünkü iyi insan hoşnut eder ve vicdan erinci verir.

herkesin ruhu kendinindir. kimse ruhunu başka bir ruhla karıştıramaz. iki kişi buluşabilir, birbiriyle konuşabilir, birlikte olabilir; ama ruhları çiçekler gibidir, her biri kendi bulunduğu yere kök salmıştır, hiçbiri öbürüne varamaz; varmak isterse kökünden kopması gerekir. bunu da yapamaz. çiçekler kokularını ve tohumlarını çevreye saçarlar; çünkü birbirlerine ulaşmak isterler; ama bir tohumun konması gereken yere varması için çiçek bir şey yapamaz, bu rüzgârın işidir, o nasıl isterse, nereden isterse öylece gelir, eser, gider.

annemle babam için de genellikle böyle düşünmüşümdür. onlar benim kendi çocukları ve dolayısıyla da onlar gibi olduğumu düşünürler. ama ben kendilerini sevsem de, yine onlar için anlayamayacakları, yabancı bir insanım. onlar benim için, hele benim ruhum için en önemli olan şeyi ikinci derecede bulurlar. onu benim gençliğime, geçici hevesime verirler. bununla birlikte beni severler ve iyiliğim için her şeyi yaparlar. bir baba çocuğuna burnunu, gözlerini, hatta aklını bırakabilir, ama ruhunu veremez. ruh her insanda yenidir.

eğer düşüncelerinde ve yaptıklarında gerçekten ciddiyse, her insan azizdir. insan doğru bildiğini yapmalıdır.

11.10.17

sisyphe

özdemir asaf


seni öylesine düşündüm ki
öylesine, yaşama'dan önce
senden başka bir şey yok sanki
ama nasıl da varsın derim sana
düşüncelerimce
seni öylesine, buldum ki
öylesine, kendimden fazla
yalnız sensin gölgesiz
ayrılmamacasına, yanımda
akların arasında karan
karaların ortasında akınla
öylesine istedim ki seni
senden önce
öylesine, her şeyin içinde
öylesine dışında
gün, gece
seni öylesine yaşadım ki
inan
artık nereye baktığım belli değil
ne yaptığım belli değil
vardığım sonrasızlıktan

10.10.17

epigraflar

demokritos: bir şeyin nedenini öğrenmeyi kral olmaya yeğlerim.

hippokrates: insanlar sara hastalığının nedenini tanrılara bağlıyor; çünkü ne olduğunu anlayamıyorlar. fakat anlamadıkları her şeyin nedenini tanrıya bağlarlarsa tanrısal işlerin sonu gelmez.

christiaan huygens: dünya benim ülkem ve bilim benim dinimdir.

pascal: mekan olarak evren, dört bir yanımı çevreleyip beni bir atom zerreciği gibi yutuyor; ama ben zihinsel düşüncemle dünyayı kavrıyorum.

thomas henry huxley: bilinende sınır vardır, bilinmeyende yoktur. insan aklı anlaşılmazlığın engin okyanusunda barınacak bir ada sağlar. her kuşağa düşen iş, bu okyanustaki adaya biraz daha toprak katarak onu büyütmektir.

anaksimenes: önümde ölüm ve sürekli kölelik bulunduğuna göre, yıldızların gizlerini araştırma zahmetine neden gireyim?

chuang tzu: ölü bir çocuktan daha uzun yaşamış kimse yoktur.

demokritos: yaşamın tümü anlayarak ve eğlenerek geçirilmelidir. anlamak ve eğlenmek aynı şeylerdir. eğlencesiz bir yaşam, meyhaneye rastlamadan uzun uzadıya gidilen yola benzer.

jinasena: bazı akılsızlar dünyanın bir yaratıcının elinden çıktığını söylüyorlar. dünyanın yaratıldığı görüşü yanlıştır, reddedilmelidir. dünyayı tanrı yarattıysa, yaratılıştan önce neredeydi? şunu bil ki dünya yaratılmış değildir. zaman gibi dünya da yaratılmamıştır. bir başlangıcı ve sonu yoktur ve kurallara bağlıdır.

9.10.17

inanç

leyla erbil: ölümün kaçınılmazlığı, insanın bu evrensel korkusunu karşılayamayan sistemler; yani onları aldatmaya çalışmayan onurlu eleştirel akıl her vakit durup durup mistisizmin kucağına düşüyor. zayıf ve sakatlanmış olan insanın bu zaafı yüzünden kurtuluşu da erteleniyor. dinler bu yüzden yok olmuyor. mistiklere her vakit bir yer var böyle adaletsiz bir dünyada. esrarlar, sırlar, gizemler, mucizeler, fallar, tarotlar, yıldızlar..

ihsan oktay anar: birçok kişi için, insan olmanın zevkini ve keyfini çıkarmak değil, hayatı sürdürmek ve korumak daha önemli görünüyor. ne pahasına olursa olsun yaşamaya çalışmakla, doğrusu çok büyük bir mutluluğu kaçırıyorlar. acı ve ölüm korkuları onları yönetiyor. işin kötüsü, bu korkuya tanrı diyorlar. oysa dünyayı korkuyla değil, bir insanın gözleriyle görselerdi, tanrı'yı görmüş olurlardı.

halide edip adıvar: geceleri bilhassa yatsı namazından sonra seccadede oturur, çocuk dilimle içimde ukde olan meseleler hakkında allah'la konuşur dururdum. en fazla, insanları hayvanlara ve insanları insanlara eziyet etmeye sevk eden nedenleri anlamak isterdim. hepsini kendi yaratmış olduğu halde, allah'ın neden müslüman olmayanları cehenneme gönderdiğini bilmek isterdim. fakat yarım küsur asırdan beri daima herhangi bir din, hatta siyasi inançlardan insanların kendilerinden olmayanları ahrette veya dünyada neden cehenneme göndermek istediklerini öğrenmiş değilim.

6.10.17

kefaret

clarissa pinkola estes

erginlenme, bilinçsiz kalmaya yönelik doğal eğilimlerimizden uzaklaşıp neye mal olursa olsun -acı, zahmet, katlanma- daha derin akılla, vahşi benlik ile bilinçli bir birliktelik kurmanın yolunu takip etmeye karar verdiğimiz bir süreçtir.

duyarlı bir varlığın bu dünyada sonsuza kadar masum kalmasına izin verilmez. serpilip gelişmemiz amacıyla içgüdüsel doğamız bizi olguların ilk anda göründükleri gibi olmadığı gerçeğiyle yüzleşmeye sevk eder. vahşi yaratıcı işlev bizi, varlığın, algının ve bilginin birçok halini öğrenmeye zorlar.

yaşamsallıktan yoksun bir değerler sistemine uymak, ruhsal bağlantının aşırı düzeyde kaybına neden olur. toplumsal yakınlıkları ve etkilenmeleri bir kenara bırakarak, vahşi ruhumuz ve yaratıcı tinimiz yararına yapmamız gereken, herhangi bir toplulukla kaynaşmamak, kendimizi bizi çevreleyenlerden ayırarak onlarla aramızda bizim seçimlerimiz doğrultusunda köprüler kurmaktır. hangi köprülerin güçlü olacağına ve rahat geçileceğine, hangilerinin eksik ve boş kalacağına biz karar veririz. ilişki kurmayı uygun gördüğümüz topluluklar, ruhsal ve yaratıcı hayatımız için en büyük desteği verenler olacaktır.

bunu kabul etmekten nefret etsek de, hayatımızda tekrar tekrar yaptığımız en kötü pazarlık derin bilge hayatımızı çok daha zayıf olan hayat için kaybettiğimizde; dişlerimizi, pençelerimizi, duyumsamamızı, kokumuzu terk ettiğimizde; vahşi doğalarımızı, zengin görünen fakat içi boş çıkan bir şey vaadiyle teslim ettiğimizde yaptığımız pazarlıktır. genellikle bu pazarlığı, neden olacağı üzüntü, acı ve altüst oluşu kavramadan yaparız.

hayatlarımızda, genellikle de orta yaşlarda, ister acı verici olsun ister olmasın, karar vermemiz gereken bir an gelir ve bu karar, gelecekteki hayatımızın muhtemelen en önemli psişik kararıdır. kadınlar bu noktaya çoğu zaman otuzlarının sonunda ya da kırklarının başında ulaşırlar. kulaklarına kadar her şeyle dolu oldukları bir noktadadırlar ve artık bıkmışlardır, son damla bardağı taşırmıştır ve bitip tükenmişlerdir. yirmili yaşlarının düşleri buruşturulup atılmıştır. kalpler kırılmış, evlilikler bozulmuş, sözler tutulmamış olabilir.

yolun hemen üzerinde belirip onu dalgalandırıyormuş gibi gösteren sıcaklık dalgaları gibi, gerçek olmayan bir imge yaratıldığında yanılsama ortaya çıkar. sıcaklık dalgaları gerçekte vardır; ama yol hiçbir şekilde dalgalanmamaktadır. işte yanılsama budur. bilginin ilk parçası budur. bilginin ilk parçası doğrudur; ama ikinci parçası, yani sonuç doğru değildir.

belli incinmelerin, hasarların ve utançların yası asla tutulamaz. kefaret, bir zamanlar açılmış olan yarayı iyileştirir. yine de orada bir yara izi hep duracaktır. hava durumunun değişmesiyle birlikte yara da tekrar ağrıyabilir, ağrıyacaktır da. gerçek bir yasın doğasıdır bu.

öfke, iyi bir şeyin ortaya çıkabileceğine dair güvenimizi aşındırır. umut etmek için bir şeyler olmalıdır. ve umudun yitirilmesinin ardında genellikle öfke vardır; kızgınlığın ardında acı, acının ardında ise bazen yakın zamanlarda yaşanmış; ama çoğunlukla uzun süre önce meydana gelmiş şu ya da bu türden bir eziyet yatar.

tüm duygular, öfke bile, bilgiyi, içgörüyü, bazılarının aydınlanma dediği şeyi taşır. öfkemiz, bir süreliğine, bir öğretmene.. çok çabuk başımızdan savamayacağımız ama uğruna dağa tırmanabileceğimiz, ondan bir şeyler öğrenmek ve onunla içsel olarak başa çıkabilmek için çeşitli imgeler yoluyla kişileştirebileceğimiz, böylece sonuç olarak dünyada yararlı bir hale ya da tekrar toz haline gelmesine izin vereceğimiz bir şeye dönüşebilir. tutarlı bir hayatta, öfke tek başına bir şey değildir. dönüştürücü çabalarımızı bekleyen bir tözdür. öfkenin döngüsü diğer herhangi bir döngü gibidir; yükselir, iner, ölür ve yeni bir enerji olarak serbest kalır. öfke konusuna dikkatle eğilmek, dönüşüm sürecini başlatır.

dünyanın her yanında hepimiz aynı düşleri görürüz. asla haritadan yoksun değiliz. asla birbirimizden yoksun değiliz. düşlerimiz sayesinde birleşiriz.

5.10.17

rüya

h.g. wells

nice ve nice milyon yıl gerilere doğru bakıyoruz ve şekilden şekle girip bir güç kaynağından başka bir güç kaynağı arayışına sıçramak, toprak üzerinde emeklerken kendine güven duyup ayağa kalkmak, havayı hükmü altına alabilmek için uğraşısını kuşaktan kuşağa sürdürmek, derinliklerin karanlığına inmeye çalışmak ve gelgit balçığında yok olmamak için insanoğlunda büyük bir savaşın istemi görüyoruz. bu sarsılmaz istemin hiddet ve açlıkla bir o yana, bir bu yana yaylanarak yeniden ve yeniden şekil aldığına, genişleyip kendine çekidüzen vererek tam kavranılamaz hedefine dur durak nedir bilmeden yöneldiğine, bize giderek yaklaştığına ve benzediğine tanık olurken varlığının benliğimizde, beynimizde ve damarlarımızda atmaya başladığını fark ediyoruz. tüm geçmişin bir başlangıcın başlangıcını oluşturduğuna, bugüne dek var olmuş ve var olan her şeyin şafağın alacakaranlığı olduğuna inanmak olasıdır.

insan zihninin şimdiye dek ulaşabildiklerinin uyanmadan önceki rüyadan başka bir şey olmadığına inanmak mümkündür. bizim soylarımızdan ileride belirecek zihinler, bizi bizden daha iyi anlayabilecek bir boyutla bugünkü dar görüşlerimizin içine uzanabilecekler. bir gün gelecek, günlerin birbirini amansızca izlediği dizinin içinden öyle bir gün çıkıp gelecek ki, varlıklar belirecek; şimdi zihnimizde uyur uyanık ve etimizde saklı durumda bulunan bu varlıklar, insanın bir tabure üzerinde durması gibi toprağın üzerinde dikilerek gülecek, ellerini yıldızlara dokundurarak.

muhteşem gatsby

scott fitzgerald

daha genç ve kırılgan olduğum yaşlarda babam ömrüm boyunca aklımdan çıkmayacak bir öğüt vermişti bana. "birini eleştirmeye kalkıştığında" demişti, "herkesin senin ayrıcalıklarına sahip olmadığını hatırla."

her insan kendinde en az bir büyük erdem olduğuna inanır. benimki, tanıdıklarım arasında en dürüst kişi olmamdır.

tüm yapmacık tavırlar başlangıçta bir şeyleri saklamaya yöneliktir.

çok içen insanların yanında ayık kalmak her zaman faydalıdır. her şeyden önce dilinizi bağlar, fazla gevezelik etmezsiniz. daha da güzeli insanın kendi kusur ve yanlışlarını örtebilmesidir, nasılsa kimsenin sizi görecek hali olmaz. zira görseler de umursamazlar.

yalnızca kaçanlar ve kovalayanlar, meşguller ve bitkinler vardır.

kesin olan bir şey var, hiçbir şeyin olmadığı kadar: zenginler para, fakirler çocuk yapar.

bu dünyada bir kız için en iyisi aptal ve güzel olmak.

yalnız bir insanın hayalinde biriktirdiklerini hiçbir taze tutku, hiçbir yeni ateş yok edemez.

insanın hoşgörüsünün sınırları vardır.

gençlerin mahrem açılmaları veya en azından bunları anlatmakta kullandıkları ifadeler genellikle ya sağdan soldan aşırma ya da bastırılmış duygularından ibarettir.

dostlarımız sağken onlara yakınlık göstermek önemlidir, öldükten sonra değil!

kötü sürücü ancak başka bir kötü sürücüyle karşılaşana kadar güvende olur.

bizler akıntıya karşı kürek çekip sularla boğuşurken aslında durmaksızın geriye, yani geçmişe doğru gitmiyor muyuz zaten?

insanlar hakkındaki yargıları kendine saklamak sonsuz bir umuttur bence. babamın bilgiççe söylediği ve benim de bilgiççe onayladığım şu sözünü unutmaktan halen korku duyarım: bazı temel incelikler dünyaya adaletsiz dağıtılmıştır.

borges'in evinde

alberto manguel

borges için epik tema, yaşamsal bir açlıktır, aşka, mutluluğa ya da kötü talihe duyulan türden bir açlık.

unutulmasında sakınca olmayan bir geçmişe aitlermiş gibi davransa da kendi yazdığı her şeyi anımsardı. yazdığı kitapların nüshalarına ihtiyacı yoktu: unutulmasında sakınca olmayan bir geçmişe aitlermiş gibi davransa da, kendi yazdığı her şeyi ezberden okuyabilir, düzeltebilir ve değiştirebilirdi; bu becerisi onu dinleyenleri şaşkınlığa düşürür, eğlendirirdi.

bazen aklına bir anısı geliyor, benden çok kendisini eğlendirmek için bir hikaye anlatmaya başlıyor ve bir itirafla bitiriyor. yüzyıl başında buenos aires'teki bıçakçıların "cesaret kültü” olarak adlandırdığı kurallarından söz ederken, soto adında profesyonel bir silahşoru anımsıyor borges, bir gün han sahibi ona, kasabada aynı adı taşıyan başka bir adam daha olduğunu söylüyor. bu diğeri bir aslan terbiyecisi, bir gösteri için oralara gelmiş gezgin bir sirkin üyesi. soto, aslan terbiyecisinin içki içtiği bara girip adama adını soruyor. "soto," diyor aslan terbiyecisi. "buradaki tek soto benim." diyor silahşor, "bir bıçak al, dışarı gel." dehşete kapılan aslan terbiyecisi buna uymak zorunda kalıyor ve hakkında hiçbir şey bilmediği kurallar yüzünden öldürülüyor. "bu hikayeyi çalıp," diyor borges, 'güney' adlı öykümün sonunda kullandım."

"liste yapmak şairin en eski işlerinden biridir."

borges söz konusu olduğunda, ölümsüz olan onun yapıtı, malzemesi, evrenini kurmakta kullandığı şeylerdi; bu yüzden de kendisi için sonsuz bir varoluş arama gereği duymuyordu. "temaların, sözcüklerin, metinlerin sayısı sınırlıdır. o yüzden hiçbir şey yok olmaz. bir kitap yok olursa, elbet bir gün başka biri onu yeniden yazar. bu kadar ölümsüzlük de herkese yetmeli." demişti bana bir keresinde, iskenderiye kütüphanesinin yıkılışından söz ederken.

bütün dünyayı bir kitaba sokmaya çalışan yazarlar vardır. daha az rastlanır bazı yazarlar içinse dünyanın kendisi bir kitaptır, kendileri ve başkaları için okumaya çalıştıkları bir kitap. borges bu yazarlardandı. her şeye rağmen mutlu olmanın ahlaki görevimiz olduğuna inanırdı. mutluluğun da, nedenini açıklayamasa bile, kitaplarda bulunabileceğini düşünürdü. "bir kitabın bize mutluluk olasılığını sunduğuna neden inandığımı tam olarak bilmiyorum." demişti. "ama bu alçak gönüllü mucize için gerçekten minnettarım." yazılı söze, tüm kırılganlığına rağmen güveniyordu.

borges 14 haziran 1986'da cenevre'de öldü. heine ve vergilius'u, kipling ve de quincey'yi keşfettiği, baudelaire'i ilk kez okuduğu şehirdi cenevre - o zamanlar baudelaire'i seviyorduysa da (kötülük çiçekleri'ni ezberlemişti) sonraları nefret etmişti.

merdivenleri çıkan çocuk geçmişte bir yerde kaybolmuş, hikayeleri seven bilge ihtiyar da öyle. eski metaforları -bir nehir olarak zaman, bir yolculuk ya da savaş olarak yaşam- severdi ve o savaş, o yolculuk borges için artık bitti; "yaşamsal olan, her zaman sözcüklerin kavrayışının ötesinde olan şey gittikten sonra geriye kalandır edebiyat." (diye verlaine'den alıntı yapardı); işte o nehir de gecelerin içinden aktı, her şeyi önüne katıp götürdü, geriye yalnızca edebiyat kaldı.

her yazarın geriye iki yapıt bıraktığını söylüyor: yazılı yapıt ve kendisinin imgesi; her iki yaratımın birbirini sonuna kadar kovaladığını ekliyor. "bir yazar, bunlardan hiç değilse birini kayda değer bir sonuca ulaştırmanın tatminini yaşamayı umabilir en fazla, değil mi?" sonra da, gülümseyerek: "ama ne kadar inançla?" ayağa kalkıyor. ikinci kez uzatıyor elini. beni kapıya kadar geçiriyor. "iyi geceler." diyor. "yarın görüşürüz, değil mi?" bir yanıt beklemiyor. ardından kapı yavaşça kapanıyor.

4.10.17

utanç

emrah serbes

"yanlış bir hayat doğru yaşanmaz." (theodor adorno)

her insanın mayasında bir parça kepazelik vardır; mühim olan, o kepazeliği ortaya çıkaracak işlerden uzak durmaktır.

bize bir şey öğretebilecek tek hoca var: utanç. yirmi küsur yıl okuduk, yüzlerce hoca gördük. hangileri aklımızda kaldı? bizi en çok utandıranlar. bütün sınıfın önünde yüzün kızardığında aldığın dersi en süper okulları bitirdiğinde alamazsın. sınıfın en tembeli bile olsan orada idrak edilmesi güç bir sırra vakıf oluyorsun çünkü. esaslı bir bok yediğinde, çürükler ortaya çıktığında yani, bütün toplumun sana karşı nasıl tek yumruk olduğunu orada öğreniyorsun.

genellikle kötücül insanlar başkalarının yaptığı kötülüğün hemen farkına varırlar. ellerine fırsat geçmediği için kötülük yapamadıklarından, başkalarının yaptığı kötülükleri en ağır şekilde yargılayanlar da onlar olur.

insanın hayatında öyle bir an gelir ki önünde uzayıp giden karanlık yolda ilerlemekten başka çaresi kalmaz; geri adım atamayacak kadar yorgundur çünkü ve yerinde duramayacak kadar da yıkkın. hayatta çoğu zaman asıl ihtiyacımız olan şey de budur işte, sağlam kalan parçalarımızı toplayıp kör bir kararlılıkla yolumuza devam etmek.

insanın bambaşka biri olmayı isteyeceği bir an gelir, gerçekten bambaşka biri olmayı isteyeceği bir an gelir.

3.10.17

zanaatçılık

richard sennett

zanaatçılık çoğunlukla el işçiliği için kullanılan ve bir keman, saat ya da çömlek yapılırken kalitenin amaçlandığını gösteren bir terimdir. ama bu fazlasıyla dar bir bakış açısı. zihinsel zanaatçılık diye bir şey de var, anlaşılır bir şekilde yazma çabası buna örnek gösterilebilir. sürdürülebilir bir evlilik yapmak toplumsal zanaatçılık olarak görülebilir. o halde zanaatçılığın kapsamlı bir tanımı şöyle yapılabilir: bir şeyi o şeyin kendisi için iyi yapmak.

zanaatçılık, kabaca yorumlandığında, bir şeyi o şeyin kendisi için iyi yapma arzusudur. bütün insanlar bir şeyi iyi yapmanın verdiği tatmini yaşamak ve yaptığı şeye inanmak ister. ama yeni düzen iş, eğitim, siyaset alanlarında bu arzuyu tatmin etmez, edemez. yeni iş dünyası, bir şeyi o şeyin kendisi için iyi yapma arzusunun bir insanın yaşantısında yıllar ya da on yıllar içinde kök salmasına izin vermeyecek kadar hareketlidir. insanları hareketli işler için eğiten eğitim sistemi derine inme yerine kolaylığı tercih eder. siyasi reformcu, yeni kültürü özel kurumlarda taklit ederek, yaptığı şeyle övünen ve onu sahiplenen bir zanaatçıdan çok, sürekli yeni şeyler arayışında olan bir tüketici gibi davranır.

öz-disiplin ve özeleştiri tüm zanaatçılık alanlarına sıkı sıkıya bağlıdır; standartlar önemlidir ve kalitenin amaçlanması, ideal olarak, kendi içinde bir amaç haline gelir. zanaatçılık nesneleştirmeyi vurgular. nicola amati bir keman yaptığında o keman vasıtasıyla kendini ifade etmedi. bir keman yaptı. amati'nin o nesneye yaptığı yatırım kendisiydi. kendini, kemanı yaparken hissettiklerini değil, kemanı doğru yapıp yapmadığını esas alarak yargıladı. amati'nin çalışırken depresyonda mı yoksa mutlu mu olduğuyla ilgilenmeyiz; f deliklerinin kesimine, verniğin güzelliğine bakarız. nesneleştirme bu anlama gelir: kendi içinde anlamlı bir şey yapmak.

bu nesneleştirme ruhu, alt düzeyden, vasıfsız görünen emekçilerin bile işiyle gurur duymasını sağlayabilir. örneğin, öğrencim bonnie dill, 1970'lerde harlem'de yaşayan temizlik işçileriyle -kent merkezinde yaşayan beyaz işverenleri tarafından genellikle acımasızca yerilen, çok az ücret alan siyah kadınlarla- ilgili bir çalışma yapmıştı. günün sonunda nadiren bir teşekkür sözü işitse de bu kadınlar bir evi iyi temizlemiş olmaktan bir parça benlik değeri çıkarıyordu: ev temizdi.

aynı yıllarda boston'daki fırıncıları incelediğimde, aile tarafından işletilen ve babaların ve amcaların ailenin daha genç üyelerinin büyük kısmına kötü davrandığı ve çok fazla baskı yaptığı bir fırında da yine, elde edilen sonuç sabahın erken saatlerinde yaşanan kırgınlığın bir kısmını alıp götürüyordu: ekmek iyiydi.

zanaatçılık tesellisine romantik bir nitelik vermemek önemli; ama bir şeyi o şeyin kendisi için iyi yapmanın sonucunu anlamak da eşit derecede önemli. kabiliyet, hem somut hem de kişi dışı bir ölçütle değerlendirilir: temiz temizdir. bu şekilde anlaşıldığında zanaatçılık esnek kapitalizmin kurumları içinde huzursuzca oturur. sorun, yaptığımız tanımın son kısmında yatıyor: bir şeyi o şeyin kendisi için yapmak.

insan bir şeyi nasıl iyi yapacağını ne kadar iyi anlarsa ona o kadar özen gösterir. ne var ki, kısa vadeli işlemler ve sürekli değişen görevler üzerine kurulu olan kurumlar bu derinliği üretmez. hatta şirket bundan korkabilir; buradaki yönetim şifresi içe doğru büyümedir. sırf bir etkinliği doğru yapmak için o etkinliğin derinlerine inen kişi, diğerleri tarafından, tek bir şeye saplanmış, yani içe doğru büyümüş kabul edilir; ve zanaatçı için saplantı aslında gereklidir. bu kişi, kaşla göz arasında konup kalkan ve asla yuva yapmayan danışmanın tam tersidir. dahası, kişinin herhangi bir uğraş için becerilerini derinleştirmesi zaman alır.

üniversiteden yeni mezun olmuş genç bir meslek sahibinin incelediği deneklerden aldığı bilgilerin hangilerinin gerçekten işe yarar olduğunu anlaması genellikle üç, dört yıl alır. kabiliyeti pratikle derinleştirmek, insanların pek çok farklı şeyi kısa sürede yapmasını isteyen kurumların amacına ters düşer.

esnek şirket akıllı insanlardan faydalanır ama eğer bu insanlar kendini zanaatçılığa verirse sorun yaşar.

kozmos

carl sagan

kozmos'un keşfi kendi kendimizi keşif yolculuğudur.

en basit yapılı tek hücreli organizma bile en mükemmel cep saatinden daha karmaşık bir makinedir.

çok bilmek, çok zeki olmakla eş değildir. akıl yalnızca bilgi demek değildir, aynı zamanda yargıdır da. başka bir deyişle, bilgiler arasında bağlantı kurup bunları kullanmaktır.

dünyamızda uzunluk ölçüsü olarak kullandığımız metre ya da kilometre gibi ölçüler, kozmos'un boyutları için geçerli değildir. kozmos öylesine büyüktür ki, kilometreler anlamsız kalır. kozmos'ta ölçü olarak ışık hızını kullanırız. ışık, saniyede 300 bin kilometre hızla ilerler. başka bir deyişle, yerküremizin çevresini saniyede yedi kez dolanmış olur. ışık sekiz dakikada güneş'ten dünyamıza ulaşır. böylece yerküremizin güneş'ten sekiz ışık dakikası uzaklıkta bulunduğunu söyleyebiliriz. bir yılda ışık uzayda on trilyon kilometre kateder. ışığın bir yılda aldığı mesafeye ışık yılı adı verilir. ışık yılıyla zaman değil, uzaklık ölçülür.

yüz milyar kadar galaksi, her birinde de ortalama olarak yüz milyar yıldız var. bütün galaksilerde, yıldız kadar gezegen de bulunması olasılığı söz konusu. böylesine akılalmaz sayılar karşısında, neden tek bir yıldız, yani güneş insanların yaşadığı bir gezegene hayat veriyor olsun da, başka olasılıklar bulunmasın? niçin kozmos'un ücra bir köşesinde yaşama mutluluğuna yalnızca bizler ermiş olalım? kanımca, evrende hayat kaynıyor olması çok daha güçlü bir olasılıktır.

bilim kendini düzelten bir girişimdir. bilimin temelinde düştüğü yanılgıyı düzeltme yatar. yeni deney sonuçları ve yeni düşünceler, sürekli olarak eskiden giz olan şeyleri çözümlemektedir.

bilime gücünü veren, özgür araştırma ve ne denli garip gelirse gelsin, ortaya atılan bir varsayımın değeri üzerinde araştırma yapılması gerektiği düşüncesinin yerleşmesidir. alışılmış fikirlere benzemediği için insanı tedirgin eden yeni fikirlerin boğulması, din ve siyaset çevrelerinde görülebilir. fakat böyle bir şey, bilgiye götüren bir yol değildir ve bilimsel çaba kavramıyla bağdaşamaz. yeni ufuklar açacak görüşleri kimin öne süreceğini önceden kestirip atamayız.

"iyi yaşamak için göze batmadan yaşamak gerek."

aristarkhos ve kopernik'e karşı gösterilen direniş, güneş'in yerküre çevresinde döndüğü görüşü günlük yaşamımızda halen sürmektedir. hâlâ güneş'in "doğduğundan" ve güneş'in "battığından" söz ederiz. aristarkhos'un helyosentrizm fikrini ortaya atmasından bu yana 2.200 yıl geçti ve kullandığımız dil hâlâ yerküremizin dönmediği yolundadır.

evrendeki yıldızların toplam sayısı yeryüzünün tüm kumsallarındaki kum tanelerinden daha fazladır.

yerküremize uzaydan baktığımızda ulusal sınır diye bir şey göremiyoruz. uzaydan gezegenimizin incecik mavi bir hilal, sonra da yıldızlar kenti arasında bir ışık noktası olarak göründüğünü izleyince etnik, dinsel ya da ulusal şovenist davranışların sürdürülmesi akılalmaz bir duruma dönüşür.

eğer genişleyen bir evren ve büyük patlama görüşü doğruysa, o takdirde daha güç sorularla karşılaşacağız demektir: büyük patlama anında koşullar nasıldı? ondan önce ne olmuştu? maddeden yoksun küçücük bir evren vardı da, ardından madde birden hiç yoktan mı yaratıldı? bu nasıl oldu? birçok toplumun kültüründe tanrı'nın evreni hiç yoktan var ettiği yanıtı verilir. fakat soruları savsaklamak demektir bu. eğer soruyu yüreklice sürdürürsek, bir adım daha atarak tanrı'nın nereden çıktığını sormalıyız. eğer bu soruya yanıt verilemez dersek, kendimizi boşuna yormadan, evrenin başlangıcı sorusunun yanıtsız kalacağı kararına neden varmayalım? ya da tanrının her zaman var olduğunu söylersek, evrenin her zaman var olduğunu neden söylemeyelim?

ölüm döşeğinde tycho brahe bilgilerini kepler'e armağan etmiş ve bu hoş çılgınlığının son gecesinde, şu sözlerini, sanki şiir yazan biri gibi tekrarlayıp durmuştu: "boşuna yaşamış olduğum sanılmasın. boşuna yaşamış olduğum sanılmasın."

2.10.17

nazi felsefesi

bertrand russell

nazi felsefesi içindeki usdışı ögelerin varlık nedeni, politik anlamda, artık var olmaları için bir sebep kalmamış bulunan grupların desteğine duyulan gereksinmelere dayanırken, aklı başında ögeler de sanayicilerle militaristlere dayanmaktadır. önce saydığımız ögeler usdışıdır; zira mesela küçük esnafın, kendi umutsuzluklarıyla fantastik inançlarının kendilerini kopkoyu umutsuzluktan kurtaracak bir sığınaktan başka bir şey olmadığını algılamaları pek mümkün değildi; buna karşılık, sanayicilerle militaristlerin umutları faşizm yoluyla belki gerçekleşebilirdi; ama faşizmden başka bir yolla asla. sanayicilerle militaristlerin umutlarının ancak uygarlığın yıkımı pahasına gerçekleşebileceği olgusu, sanayicilerle militaristlere usdışı bir nitelik kazandırır. bu adamlar, bu akımın içinde kafa bakımından en mükemmel; ama töre bakımından en berbat ögeleri meydana getirirler, geri kalanlar ise, şan, şeref, kahramanlık, fedakarlık düşleriyle gözleri kamaştırılmış olduğundan, ötekilerin ciddi çıkarlarını göremeyip bir heyecan tufanı içinde kendi çıkarlarına zıt amaçlara alet olmuşlardır. nazilik denen akıl hastalığı işte budur.