31.10.17

uzun lafın kısası

thomas edison: din palavralardan ibarettir.

harper lee:
olayları onun gözüyle görmedikçe, arada bir onun ayakkabılarını giyip dolaşmadıkça, bir insanı asla gerçekten anlayamazsın.

j.k. rowling: sağduyu, insanların genellikle kendi ön yargılarına verdikleri isimdir.

hypatia b. bonner: ilerlemek için dine aykırı düşünceleri benimsemek gerekir.

peter ustinov: ben, okullarda bana öğretilenleri unutabilmek için on beş yılımı verdim.

henryk sienkiewicz: öteki dünyada kral olmaktansa bu dünyada en basit bir çoban olmak yeğdir.

philip roth: gerçek bir kuku odaya girdiğinde, bir erkek bunu bilir.

orhan kemal: gerçek olan öğrenmektir. nereden, nasıl öğrenirsen öğren. nereden, nasıl öğrendiğin, diploman; hatta neler bildiğin de önemli değil. ne yaptığın önemlidir.

hugo grotius: ülkem bensiz de olacaksa, ben de onsuz olabilirim. dünya o kadar küçük değil.

zygmunt bauman: paranın satın alamayacağı mal yoktur.

plinius: kesin olan bir tek şey vardır; o da hiçbir şeyin kesin olmadığı, yeryüzünde insandan daha sefil, daha kibirli bir yaratık bulunmadığı.

29.10.17

çin şi huang

eduardo galeano

çin, ismini ilk imparatoru olan çin şi huang'dan alır.

çin şi huang, o ana dek birbirlerine düşmanlık güden küçük krallıklardan bir ulus yarattı; bu ulusa ortak bir dil ve ortak ölçü birimleri empoze etti; bronzdan, ortası delikli ortak bir para çıkardı. topraklarını korumak amacıyla, haritayı boydan boya geçen ve iki bin iki yüz yıl sonra bugün dünyanın en çok ziyaret edilen askeri savunma yapısı olmayı sürdüren çin seddi'ni yükseltti.

ancak bu tür ufak tefek işler onu kesmedi. yaşamının en büyük eseri ölümü oldu: yani ölümünün ardından kalacağı mezarı.

mezarının inşasını on üç yaşında tahta geçtiği gün başlattı ve yıllar geçtikçe mozole bir şehrin büyüklüğünü fazlasıyla aştı. ayrıca kendisini korumakla görevli, yedi binden fazla süvari ve kan rengi üniformalı, simsiyah zırhlı piyadelerden oluşan bir ordu kurdu. bugün dünyayı şaşırtan bu çamurdan savaşçılar, en iyi heykeltıraşlar tarafından yapılmışlardı. doğumla birlikte yaşlanmadan muaf oluyorlardı ve ihanet etmeleri mümkün değildi.

cenaze anıtının inşaatında çalışanlar mahkumlardı. bunlar işin güçlüğü nedeniyle zayıf düşüp ölünce bedenleri çöle atılıyordu. imparator eserin inşasını en ince ayrıntılarına kadar yönetiyor ve hep daha fazlasını istiyordu. çok acelesi vardı. düşmanları birçok kez onu öldürmeye teşebbüs etmişlerdi ve bir mezarı olmadan ölme düşüncesi onu paniğe sevk ediyordu. kılık değiştirip yolculuk ediyor ve her gece farklı bir yerde uyuyordu.

ve devasa iş günün birinde tamamlandı. ordu tamamlanmıştı. muazzam mozolenin inşası da bitmiş ve ortaya tam bir şaheser çıkmıştı. herhangi bir değişiklik mükemmelliğine zarar verebilirdi.

işte o sıralarda, imparator yarım asırlık yaşamını tamamlamıştı ki ölüm kapısını çaldı, o da kendini ölümün kollarına bıraktı.

büyük tiyatro hazırdı ne de olsa: sahne perdesi yükseliyor, yapının işlevi başlıyordu. o da randevusuna gitmezlik edemezdi. bu sadece tek bir seslik opera olacaktı.

amazon

eduardo galeano

korku saçan kadınlar olan amazonlar, henüz herakles iken herkül'e karşı ve truva savaşı'nda da akhilleus'a karşı savaşmışlardır. erkeklerden nefret ederlerdi ve daha isabetli ok atabilmek için sağ göğüslerini keserlerdi.

amerika kıtasını boydan boya geçen büyük nehre amazon adını veren kişi ispanyol fatih francisco de orellana'dır.

orellana, doğduğu noktadan denize döküldüğü yere kadar bu nehirde seyahat eden ilk avrupalıdır. ispanya'ya eksik bir gözle döndü ve emrindeki askerlerin, çıplak bir halde saldıran, vahşi hayvanlar gibi kükreyen ve canları sevişmek istediğinde bir erkeği kaçırıp bütün gece onu öpücüklere boğduktan sonra şafak vakti öldüren savaşçı kadınların oklarıyla delik deşik edildiğini anlattı.

ve hikayesine belli bir yunan saygınlığı katmak isteyen orellana, onların tanrıça diana'nın hayranlığını kazanmış olan amazonlar olduklarını söyledi ve yurtlarının bulunduğu nehre onların ismini koydu.

asırlar geçti, amazonlarla ilgili başka hiçbir şey işitilmedi ama nehrin ismi öyle kaldı. böcek zehirleri, kimyasal gübreler, madenlerin cıvası ve teknelerin yakıtıyla her gün kirletilmesine rağmen nehir balıklar, kuşlar ve hikayeler yönünden dünyanın en zengin suları olmayı sürdürüyor.

26.10.17

kahraman

james baldwin

ben kendi irade güçlerine, karar alma ve bunu uygulama yeteneklerine güvenen ve bununla gurur duyan insanlardan biriyim ya da öyleydim. bu erdem de, birçok erdem gibi kendi içinde bir belirsizliği saklar. iradeli olduklarına ve kaderlerine hükmedebildiklerine inananlar, bunu ancak kendilerini kandırmakta uzmanlaştıkları oranda sürdürebilirler. bunların kararları aslında gerçek bir karar bile sayılmaz. gerçek bir karar insanı alçak gönüllü yapar, kişi kararının sayısız etmene bağlı olduğunu bilir, bunların kararları gerçekten kaçmak için ustaca kurgulanmış, dünyayı ve kendilerini gerçekte olduğu gibi değil de kafalarında tasarladıkları şekilde göstermeye yarayan incelikle işlenmiş birtakım kaçış sistemleri, hayallerdir.

belki herkesin kendine özgü bir cennet bahçesi vardı -bunu bilemiyorum- ama gerçek olan, kişinin cenneti tam anlamıyla yaşayamadan ateşten kılıcın karşısına dikildiği. ve sonra yaşamın onu cenneti anımsamak ya da onu tamamen unutmak seçeneğiyle karşı karşıya bıraktığı. öyle ya da böyle. anımsamak için güce gerek var; unutmak için ise çok farklı bir güce; her ikisini birden başarabilmek içinse kahraman olmak gerek: anımsamayı seçenler acıyı, içtenliklerinin hiç aralıksız ayaklar altında ezildiğini görmenin acısıyla çılgına dönmeyi göze almalı. unutma yolunu seçenleri bekleyense bir başka çılgınlık tutkusu; acıyı tanımamanın, içtenlikten uzak kalmanın getirdiği çılgınlık. insanlar çoğunlukla ya anılarına bağlı çılgınlar ya da her şeyi unutmaya çalışan çılgınlar oluyor. gerçek kahramanların bu dünyadaki sayısıysa çok düşük.

champollion

carl sagan

1801 yılında joseph fourier adında bir fizikçi fransa'da isere eyaleti belediye başkanıydı. il sınırları içindeki bir okulu teftiş ederken on bir yaşındaki bir öğrencinin zekası ve doğu dillerine yatkınlığı ilgisini çekti.

fourier çocuğu evine bir sohbet için davet etti. çocuk fourier'nin evindeki mısır'dan getirilmiş sanat yapıtları ve eşyası koleksiyonunun etkisi altında kaldı. napolyon'un mısır seferi sırasında bu ülkedeki eski uygarlıklarından kalma astronomi anıtlarının kataloğunu çıkarmakla görevlendirilmişti fourier. hiyeroglif yazıtlar çocuğun merak duygusunu kamçıladı, "peki, bunların anlamı nedir?" diye sorduğunda. "hiç kimse bilmiyor." yanıtını aldı.

bu çocuğun adı jean françois champollion'du. hiç kimsenin okuyamadığı bir dilin gizlerini çözme merakıyla yanıp tutuşan çocuk, doğu dillerine merak sardı ve eski mısır yazısını çözmeye koyuldu. o tarihlerde fransa, napolyon tarafından çalınan, sonra da batılı bilim adamlarının incelemesine sunulan mısır yapıtlarıyla dolup taşıyordu. napolyon'un mısır seferine ilişkin kitabını genç champollion kısa zamanda yuttu. büyüyünce champollion çocukluğunun düşünü gerçekleştirdi: eski mısır hiyeroglif yazısını çözmüştü.

ancak 1828 yılında, yani fourier ile tanıştıktan yirmi yedi yıl sonra, champollion ilk kez mısır'a ayak basabildi. düşlerinin toprağına ayak bastıktan sonra, kahire'den nil nehri yoluyla, uğruna yaşamını adadığı kültürün kaynaklarına gitti. zaman içinde giriştiği bir yolculuktu bu. yabancı bir uygarlığa yapılan yolculuk.. 

"akşam dendera'ya vardık. mehtap muhteşemdi. tapınaklara ulaşabilmemize bir saat kalmıştı. bu denli yaklaşmışken duraksamak olur muydu? biz ölümlüler arasındaki en soğukkanlı yaratığa soruyorum! bir an önce oraya ulaşma dürtüsüne dayanılır mı? o anın insana verdiği emir şöyleydi: bir iki lokma yedikten sonra hemen yola çıkın! muhafızsız ve yalnız, fakat tepeden tırnağa kadar silahlı olarak geniş araziler aştık. tapınak, sonunda kendini gösterdi bize. bu tapınağın boyutları ölçülebilir istenirse. fakat bu tapınak hakkında bir fikir verebilmek olanaksızdır. güzellikle görkemin en yüksek düzeyde buluştuğu bir yer burası. ağzımız iki saat açık kaldı. tapınağın odaları ve bölmeleri arasında oradan oraya koşup durduk. ay ışığında dış duvarları üzerindeki yazıları okumaya çalıştık. tekneye döndüğümüzde sabaha karşı saat üçtü. sabahın yedisinde yine tapınaktaydık. ay ışığında güzel olan güneş ışığında da güzeldi. güneş ışığı bize yazıların ayrıntılarını da gösterdi. avrupa'da bizler cüceleriz ve hiçbir toplum, eski ya da yeni, mimariyi mısırlılar kadar yüce ve görkemli bir anlayışa kavuşturmamıştır. her şeyin otuz metre boyundaki insanlara göre yapılmasını buyurmuşlar."

dendera'daki karnak sütunlarıyla duvarlarındaki yazıları, mısır'ın her yanındaki yazıtları champollion hiç zorluk çekmeden çözebildiğini gördü. ondan önce çok kişi denemişti; fakat başaramamıştı hiyeroglif yazısını çözmeyi. hiyeroglif, "kutsal oyuntular" anlamına gelmekteydi. çoğu araştırmacı ve bilgin bu yazıyı resim şifresi sanmıştı, özellikle kuşlarla dolu olmak üzere eşek arıları, hamam böcekleri, göz küreleri ve dalgalı çizgilerle dolu karmakarışık mecazlar sanmışlardı.

hiyeroglifler konusundaki karışıklık büyüktü. mısırlıları çin'den gelme sömürgeciler sananlar vardı. tersini düşünenler de vardı kuşkusuz. sahte çeviriler cilt cilt dolaşıyordu ellerde. çeviri yapan araştırmacılardan biri, rosetta taşı'na bakıp o ana dek hiyeroglif yazıları çözümlenmemiş bu taştaki yazının anlamını hemen çıkarıvermişti. bakar bakmaz çıkardığı anlamın "uzun uzadıya düşünmenin yol açtığı sistemli hatalardan" koruduğunu, bu nedenle de fazla düşünceye dalmadan daha iyi sonuçlar elde edildiğini söyledi.

champollion hiyerogliflerin resim biçiminde mecazlar olduğu savına karşı koydu. ingiliz fizikçisi thomas young'un zekice suflörlüğü sayesinde champollion şöyle bir fikir silsilesi kurdu: rosetta taşı 1799 yılında bir fransız askeri tarafından nil deltasındaki raşit kasabası müstahkem mevkilerinde bulunmuştu. arapça bilmeyen avrupalılar bu taşa rosetta adını vermişlerdi. eski bir tapınaktan kopmuş bir taş parçasıydı. aynı mesajı üç ayrı dilde anlatıyor gibiydi. üstte hiyeroglif yazısı, orta bölümünde demotik denilen hiyeroglifi andıran bir el yazısı vardı ve sorunun çözümlenmesinde anahtar rolünü gören üçüncü bölümse yunancaydı.

yunancayı iyi bilen champollion söz konusu rosetta taşı'nın kral v. ptolemy epiphanes'in mö 196 yılında taç giyme töreni dolayısıyla yazıldığını anlamıştı. bu vesileyle kral siyasi tutukluları serbest bırakmış, vergi iadesi yapmış, tapınakları donatmış, asileri bağışlamış, askeri hazırlıkları artırmış, kısacası, çağdaş yöneticilerin de iktidarda kalmak için yaptıklarını tekrarlamış.

rosetta taşı'ndaki yazının yunanca bölümünde ptolemy kelimesi birkaç kez geçiyordu. hiyeroglif yazılı metinde de hemen hemen aynı yerlerde etrafı kabartmayla çevrelenmiş bir simge vardı. champollion, bu simgenin ptolemy kelimesi yerine konulduğunu fark etti. eğer böyleyse yazı resim ya da mecaz temeli üzerine oturtulmuş olamaz; tersine, birçok simge, harf ya da hece yerine geçiyor, diye düşündü.

champollion bu arada, yunanca sözcüklerin sayısıyla metin boyu aynı olan hiyeroglif yazısındaki hiyerogliflerin sayısını da karşılaştırmayı akıl etti. şimdi bütün sorun, hangi hiyeroglifin hangi harf yerine kullanıldığını çözmeye kalmıştı. bir şans eseri, champollion öyle bir dikili taşla karşılaşmıştı ki, bunda yunanca yazılı kleopatra adının hiyeroglif yazısındaki karşılığını saptamış bulunuyordu. bu taş philae adında bir yerdeki kazılarda ortaya çıkarılmıştı. ptolemy adıyla kleopatra adında ortak harflerin bulunması, champollion'un hiyeroglif yazısını çözmesine yardımcı oldu.

ptolemy adının ilk harfi p'nin hiyeroglif yazısında bir kareyle simgelendiğini fark eden champollion, böylece ortak yanları saptamaya koyuldu. her iki isimde de l harfi vardı. champollion baktı, l yerine birer aslan yatıyordu hiyeroglif yazısında. a harfi yerine bir kartal konmuştu. böyle böyle hiyeroglif yazısının temel yapısı belirmeye başlamıştı.

mısır hiyeroglif yazısı, temelde basit şifrelerden oluşmuştur. ne var ki, her hiyeroglif bir harf ya da hece değildir. hiyeroglif yazıları arasında resme dayanan anlamlar da bulunur. ptolemy oyuntusunun son bölümü, "çok yaşa, tanrı ptah'ın sevgili oğlu" demektir. kleopatra adının son bölümündeki yarım daireyle yumurta da "isis'in kızı" demektir.

harflerin resimlerle karışık durumda oluşu, champollion'dan önceki araştırmacıların kafalarını karıştırmıştı. şimdi geriye doğru göz atınca kolay gibi görünüyor hiyeroglif yazısı. fakat nice yüzyıllar sürmüştü incelenmesi. yazıyı çevreleyen kabartmalar, hiyeroglif yazısını çözmek için bulunan büyük anahtarların küçük anahtarlarıydı. mısır firavunları kendi isimlerinin etrafını kabartmayla çevrelemeleri, sanki iki bin yıl sonra bu yazıyı çözmeye uğraşanlara sunulan birer önemli anahtar armağanıydı.

champollion karnak'taki büyük hypostyle koridorlarını kendinden öncekileri de büyüleyen hiyeroglif yazıları okuyarak dolaşıyordu. böylece çocukluğunda fourier'e yönelttiği sorunun yanıtını da vermişti. kim bilir duyduğu zevk ne büyüklü! başka bir uygarlıkla iletişim kanalını açmak.. binlerce yıldır tarihi, tıbbını, sihirbazlarının büyücülüğünü, dinini, siyasetini, felsefesini dünyaya anlatamayan bir kültüre böylesine büyük bir kapı aralanmıştı.

sıska bacaklar

tom robbins

hayatın tekinsiz evinde gıcırdamayan tek basamak sanattır.

çıplak demek, sadece üstünde hiç elbise yok demektir. cıbıldak demekse, üstünde hiç elbise yok ve başın derde girmek üzere demektir.

bir zamanlar silahlara "sihirli sopa" denmiştir ama silahlar ancak yarı sihirlidir. yaşamı yok edebilirler ama yaratamazlar.

insanlardaki delice davranışların nedeni, sıklıkla gerçekliği doğru bir şekilde algılayamamalarıdır.

umut ebediyen coşkuyla sürer; ama pes ettiğimizde ve umut etmekten vazgeçtiğimizde, umut etmeyi gerçekten ve içtenlikle bıraktığımızda genellikle her şeyin değişip daha iyiye gittiği de bir gerçek değil midir?

sanatın amacı, hayatın vermediğini vermektir.

gerçek bir çatlağı çatlak bir bilgeden ya da çatlak bir sanatçıdan ayıran şey, onun kontrolden yoksun olmasıdır. çatlağın dünyayla ilgili çarpık algıları bilinçli yahut hayali olarak değiştirilmiş değildir, yanlıştır sadece. deliler yanlış anlamaların ve başına buyruk algılamaların tutsağıdır.

yedi büyük günahın içinde en ehvenişer olanı şehvettir kesinlikle.

eskiden ressamların verdiği partiler dünyanın en iyi partileriydi. çılgın ve yaratıcı partilerdi. romantizm vardı, renkli tavırlar ve zekice konuşmalar vardı.

iyi sanatçıların sanat eseri yapmasının nedeni, bunu yapmaya mecbur olmalarıdır, muhtemelen bunun nedenini yapıt bitinceye kadar anlayamasalar da.

hepimiz çatlağız, ticaret sisteminin bok çukurundaki çatlak sıçanlarız.

bir samuray savaşa gitmeden önce miğferinin içinde tütsü yakar ki, eğer düşmanı kellesini alırsa kokusu burnuna hoş gelsin. öte yandan, kovboyların yıkandığı ya da kabuk gibi giysilerini değiştirdikleri pek vaki değildir. eğer bir samurayın düşmanı kılıcını yitirirse samuray ona yeni bir kılıç verir ki, savaş onurlu ve adil bir şekilde devam edebilsin. kovboyların uzmanlığıysa bir çalının ardına saklanıp düşmanları sırtından vurmaktır.

geri kafalı kültürlerden daha kötüsü yoktur, en azından sanata girdiklerinde.

bir insanın hep arayıp durduğu yapının düzeyi, onun içinde bulunduğu kaosun şiddetiyle doğru orantılıdır.

sanat, insanın galip geleceği tek yerdir.

filistin'in yahut israil'in en büyük problemlerinden biri, ister arap ister yahudi herkesin, dünyaya bağlı fiziksel birer bedende değil, soyut bir şekilde, siyasi ve dinsel birer ideolojide yaşıyor olmasıdır.

insan, gerçekliğin daha geniş bir tanımını benimserse talih sularına daha büyük bir ağ atılmış demektir.

24.10.17

sessiz çığlık

doris lessing

insanın açtığı her kapının ardında tiz, umutsuz ve sessiz çığlıklar vardır.

karasevdanın, biriyle yatmaktan daha iyi tedavisi yoktur.

elli yaşını aşmış bilge, sakin kadın ve erkekler, olgunluğa giden yolda yürürken, arkalarında birçok kanlı beden bırakmışlardır. eğer otuz yıl kadar gözü dönmüş bir yamyam olarak yaşamadıysan, bilge ya da olgun olamazsın.

zaman, düşünce yapraklarımızın unutuluşa doğru taşındığı bir ırmaktır.

tek günah vardır; o da insanın kendisini, en iyiden aşağısının en iyi olduğuna inanmaya zorlamasıdır.

sanat, ihanete uğramış ideallerimizin aynasıdır.

bırakın diktatörlükleri, demokrasilerde bile, toplumda akıntıya karşı durmaya, ne pahasına olursa olsun gerçek uğruna savaşmaya hazır insan sayısı o kadar az ki..

insan, yaşamında önemli olan şeylerin genelde farkında olmaz.

her şey doğru olabilir; hiçbir şeyin aslını öğrenmenin yolu yok. her şey olası; öylesine çılgın bir dünyada yaşıyoruz ki, her şey olası.

enerjinin olduğu yerde mutsuzluk yoktur. bu iki şey asla bir arada olmaz.

insanlar bir şeyi düşleyebiliyorlarsa, buna ulaşacakları zaman da gelecektir.

emir ve sızı

elias canetti

her emir bir moment ve bir sızıdan oluşur. moment, emri alanı eylemde bulunmaya, emrin içeriğine uygun olarak eylemde bulunmaya zorlar; sızı da emre uyanın içinde kalır. emir normal olarak ve beklendiği gibi işlevini gördüğünde, sızıya dair gözle görülebilen hiçbir şey yoktur; sızı saklıdır, orada olduğu sezilmez; varlığını yalnızca, emre uyulmadan önce açığa çıkan belli belirsiz gönülsüzlükle açığa vurur.

ancak sızı, emri uygulayan kişinin yüreğine oturur ve onun içinde değişmeden kalır. insanın bütün psikolojik yapısında sızı kadar değişmez bir şey yoktur. emrin içeriği -gücü, derecesi ve tanımı- verildiği andan itibaren yarattığı sızıda ebediyen sabitleşir ve bu sızı ya da emrin kesin imgesinin minyatürü emri alanda sonsuza kadar kaim; tekrar gün ışığına çıkana kadar yıllar, on yıllar boyunca gömülü kalabilir. ancak bu sızının asla kaybolmayacağını anlamak çok önemlidir. bir emir yerine getirilmesiyle sona ermiş sayılmaz; emir sonsuza kadar saklanır.

yerine getirilmiş olan emir, boyun eğen kişide sızılarını saplanmış olarak bırakır. savuşturulmuş emirlerin depolanmasına gerek yoktur. özgür insan kendisini emirlerden, o emirleri aldıktan sonra kurtaran insan değildir, bu emirleri nasıl savuşturacağını bilendir. ancak kendisini bunlardan kurtarmak için en uzun zamanı harcayan ya da kurtulmayı hiç başaramayan insan hiç kuşku yok ki en az özgür olandır.

insan, emirleri kulaklarını kapayarak savuşturur; onları yerine getirmeyerek de savuşturabilir. sızı -ki bu ne kadar vurgulansa azdır- yalnızca bir emrin gerçekleştirilmesinin sonucunda ortaya çıkar. sızı, insanlarda oluşumuna yol açan dış, yabancı baskının sonucunda gerçekleştirilen eylemin ta kendisidir. yerine getirilen bir emir, kesin şeklini emri uygulayanın üzerine damga gibi basar. bu damganın ne kadar derine ve ne kadar sıkı bir şekilde basıldığı, emrin verildiği güce, söze dökülüşüne, emri verenin üstünlüğüne ve elbette, emrin gerçek içeriğine bağlıdır. her halükarda bir şey orijinal emir kadar ayrı ve yalıtılmış olarak kalır. benim sızı adım verdiğim şey budur. sonunda her insanın çok sayıda sızıyı kendi içinde taşımasının nasıl kaçınılmaz olduğunu artık anlayabiliriz. bu sızıların ısrarcılığı dikkate değer niteliktedir; hiçbir şey insanoğlunun içine bu kadar derine nüfuz edici ve hiçbir şey bu kadar sabit nitelikte değildir.

gerçekleştirilen her emir, bu emri gerçekleştiren insanda bir sızı bırakır. ama bu, onun içinde olsa bile, ona emrin kendisinin, verildiği andaki hali kadar yabancı kalır. bu sızı onun içinde ne kadar uzun süre kalırsa kalsın, asla özümlenmez, yabancı bir cisim gibi kalır. çeşitli sızıların birbiriyle kaynaşıp yeni bir yumak oluşturması gerçekten mümkündür; ama bu yumak da diğerlerinden oldukça ayrı kalır. sızı hiçbir şekilde istenmeyen, yabancı ve insanın kurtulmak isteyeceği bir şey olarak kalır. sızı insanın yaptığı şeydir ve gördüğümüz gibi, verilen emrin yapısına sahiptir. sahibinin içinde bir yabancı gibi, onun otoritesine tabi olmadan yaşar ve böylelikle onda hiçbir suçluluk duygusu yaratmaz. insan kendini değil, sızıyı suçlar; o, daima içinde taşıdığı gerçek suçludur. orijinal emir, uygulayanın gerçek doğasına ne kadar yabancıysa, uygulayanın kendisine yaptırdığı şey konusunda o kadar az suçluluk duyar, sızının varlığı da o kadar özerk ve ayrı kalır.. sızı insanın, hata yapanın kendisi olmadığının kalıcı tanığıdır. insan kendisini kurban olarak hisseder ve böylelikle gerçek kurban için hissedecek duygusu kalmaz.

bir insan sızılarla öylesine kalbura dönebilir ki artık bu sızılardan başka hiçbir şeye ilgisi kalmaz ve hiçbir şey hissedemez. o zaman yeni emirlere karşı kendisini savunması bir ölüm kalım meselesi olur. bunları kabul etmek zorunda kalmamak için duymamaya çalışır. emirleri duymamak elinden gelmezse, onları anlamayı reddeder. anlamaya zorlanırsa, kendisinden yapması istenenin tersini yaparak, bariz bir biçimde onları savuşturur: ileri adım atması söylendiğinde geri adım atar ve geri adım atması söylendiğinde de ileri adım atar. böyle yapmakla emirden kurtulduğu söylenemez. onunki beceriksizce ve güçsüzce bir tepkidir; ama gene de, kendi tarzında, emrin içeriğiyle belirlenmiştir. psikiyatride, negativizm adı verilen bu reaksiyon, şizofrenide özellikle önemli bir rol oynar.

şizofrenlerle ilgili olarak en çarpıcı şey irtibattan yoksun olmalarıdır; şizofrenler diğer insanlardan çok daha yalıtılmıştır. sık sık, sanki anlayamıyorlarmış ve anlamak da istemiyorlarmış gibi, sanki kendileriyle diğer insanlar arasında hiçbir bağlantı olamazmış gibi kendi içlerinde felç olmuş görünümü verirler. inatçılıklarıyla heykelleri andırırlar; taşlaşamayacakları hiçbir tutum yoktur. ne var ki aynı insanlar, hastalığın başka aşamalarında birdenbire tam tersi biçimde davranırlar.

fantastik ölçülere ulaşabilen bir kolaylıkla etki altında kalma hali sergilerler. onlara gösterilen ya da onlardan talep edilen bir şeyi o kadar çabuk ve mükemmel bir biçimde yaparlar ki sanki insan onların içindeymiş ve onların yerine bunu kendi yapmış gibi olur. ani hizmetçilik nöbetlerine, birinin kendisini isimlendirdiği gibi "telkin edilen köleliğe" yenik düşerler. birer heykelken gereksiz yere hizmet aşkıyla dolu köleye döner, onlardan istenen her neyse yaptıklarını çoğunlukla aptalca görünen bir tarzda abartırlar.

bir kitlenin içinde herkes eşittir; hiç kimsenin bir başkasına emir verme hakkı yoktur; ya da herkesin herkese emir verdiği söylenebilir. yalnızca yeni sızılar oluşmamakla kalmaz, aynı zamanda bu süre içinde eskilerin hepsinden o an için kurtulunur. sanki insanlar, sızılarını evlerinin bodrumlarında bırakıp dışarı çıkmış gibidirler. onları kapatan, bağlayan ve üzerlerinde yük oluşturan bu her şeyin dışına çıkma, insanların kitle içinde hissettikleri sevincin asıl nedenidir. birey kendisini başka hiçbir yerde daha özgür hissetmez; bir kitlenin parçası olarak kalmaya umarsızca çalışıyorsa, bu, kendisini daha sonra neyin beklediğini iyi bildiğindendir. evine, kendisine dönünce, hepsini; sınırları, yükleri ve sızıları yine orada bulur.

hiç kimsenin kitleye, sızılarla sarılmış olan ve bunlar yüzünden kendisini boğulmuş hisseden şizofrenden çok ihtiyacı yoktur. kitleyi dışarıda bulamaz ve bu yüzden kendi içindeki bir kitleye teslim olur.

23.10.17

az gelişmiş

oğuz atay

ey zavallı milletim, dinle! senin hakkında, az gelişmiştir, geri kalmıştır gibi söylentiler dolaşıyor. ey sevgili milletim! neden böyle yapıyorsun? neden az gelişiyorsun? niçin bizden geri kalıyorsun? bizler bu kadar gelişirken geri kaldığın için hiç utanmıyor musun? hiç düşünmüyor musun ki sen neden geri kalıyorsun diye durmadan düşünmek yüzünden, biz de istediğimiz kadar ilerleyemiyoruz. bu milletin hali ne olacak diye hayatı kendimize zehir ediyoruz. fakir fukaranın hayatını anlatan zengin yazarlarımıza gece kulüplerinde içtikleri viskileri zehir oluyor. zengin takımının hayatını gözlerimizin önüne sermeye çalışan meteliksiz yazarlarımız da aslında şu fakir milleti düşündükleri için, küçük meyhanelerinde ağız tadıyla içemiyorlar. ey şu fakir milletim! aslında seni anlatmıyoruz. sefil ruhlarımızın korkak karanlığını anlatıyoruz. işte onun için sana yanaşamıyoruz. senin yanında bir sığıntı gibi yaşıyoruz. hiç utanmıyor musun? hiç utanmıyoruz.

22.10.17

deneyim şarkıları

william blake


kemiklerimi donduran
parçala bu ağır zinciri
bencil! beyhude!
o özgür aşk! ebedi yıkım!
köleliğin kuşattığı.

aşk yalnızca özü arar memnun etmek
kendi sevinciyle kuşatmak için bir diğerini
başkalarının sevincinde yitirir teselliyi
ve nefretinde cennetin, bir cehennem kurar.

zira her nerede güneş ışısa
nereye bir damla yağmur yağsa
ne akıl almaz yoksulluk olur
ne de bebeler aç kalır orada.

sanırlar ki bir kötülük yok yaptıklarında
hani mutluyum ya, dans ederim, şarkı söylerim
ve şükretmeye giderler onlar, tanrıya, papaza ve krala
perişanlığımız üstüne bir cennet kuranlara.

merhamet olmazdı bir daha
yoksul bırakmasaydık kimseyi
ve merhamete gerek duyulmazdı
mutlu yaşasaydı herkes bizim gibi

ve karşılıklı korku barış getirir
çoğalana dek bencil sevdalar
zulüm örter kapanı o zaman
ve özenle serper yemlerini.

nasıl gelir yaz sevinçle
ya yaz meyveleri nasıl belirir
nasıl kutsarız olgun seneyi
ve devşiririz acıların yok ettiğini
kavurucu kış yelleri estiğinde

20.10.17

hastane

bilge karasu

hastane, ciddi bir yerdir. ölümü geciktirmeye çalışanların yeridir orası. sellemehüsselam girilmez. girmenin haracını vermek gerekir; bu haracın hemen hemen tümü yüz suyudur. ama yüz suyunun da çeşitleri vardır. hastane, ölümü geciktirmeye çalışanların, daha doğrusu, yazgısının kendisine haksızlık ettiğini düşünüp bu yazgının ancak değiştirilmek, en azından el katılmakla gerçek yazgı olarak gerçekleşeceğine inananların umut bağladığı, tıp adı verilen gizli dinin, hekimleri, hemşireleri, hastabakıcıları, laboratuvarları, gizemsel bir gizlilik içinde korunan karanlık ya da yarı karanlık odaları, aygıtları, işçileriyle, sözün kısası irili ufaklı kulları, rahipleriyle, yürütüldüğü yerdir. bir tapınağa girmenin töresini bilmek gerek. ama bundan ötesi de var: girilen yerin, girdiğimiz anda bizi "ne" kıldığı.

19.10.17

aşk

thomas hardy

onunla birlikte bayır yukarı yürürken gabriel yakında başına geçeceği öbür çiftliğin işlerinden söz açtı. birbirlerine besledikleri duygulardan pek az konuştular. böyle eski, denenmiş iki dost arasında süslü sözlerin ve şairce yeminlerin gereği galiba yoktu. onlarınki gibi sevgiler, eğer doğacaksa, iki kişinin önce birbirlerinin kötü huylarını tanıyıp, iyi yönlerini en son öğrenmeleriyle doğar.

aşk, katı, gündelik gerçek yığınlarının arasındaki çatlaklarda yeşerir. çoğunlukla iki kişinin amaç ve işlerinin benzerliğinden doğan bu sıkı dostluk, bu can yoldaşlığı, yazık ki kadınla erkek arasındaki aşklarda pek seyrek bulunur. çünkü kadınlar ve erkekler çalışma amacıyla değil, yalnızca zevk amacıyla bir araya gelirler. gene de uygun koşulların böyle bir can yoldaşlığına zemin hazırladığı yerde bu çok yönlü duygunun, ölüm kadar güçlü olan tek aşk olduğu görülür, öyle bir aşk ki, sular söndüremez, seller boğamaz ve çoğunlukla aşk adı verilen öbür duygular bunun yanında buhar kadar cılız ve uçucu kalır.

18.10.17

evlilik

thomas bernhard

evlilik birlikteliği, evliliğin sonuna kadar haksız işkence demektir. iki insanın durumlarının dayanılmayacak kadar, kaya tabakaları gibi iç içe geçmesi. siyahın aniden artık siyah olmayışı, çocuğun artık bir mutluluk olmayışı. bir çamur birikintisine dönüşür çok geçmeden evlilik, iki partnerin de hiçbir şey söylemeden içine baktıkları. ve her şey anlaşmalı bir yer altı suyu akıntısıdır. neden? gündüz düşleri ansızın doğru çıkar, tahminler acı gerçeğe dönüşür. rüyada yenilen darbeler, birdenbire başın arkasında acı verirler. bellek yolculuklara ilişkindir, hiç de yalnızlık olmayan yalnızlığa geri dönüşlere. büyük şehrin ortasında birdenbire bir rüzgar eser, çoktan tarihe karıştığına inanılan. ama ağaçlar silkelenemez artık, aşırı olgunlaşmış meyveler silkelenerek yere düşürülemez. hayır. bir köpek baldır kemiğine saldırır ve insanda bir burukluk yaratır. orada bir duvarcı, bir iskelenin üstünde oturur, orada demir yolundan biri durur ve saate bakar. şimdiden yorulduğu için, şurada, yukarıda biri çatıda bir pencere camıyla yürür. eşya taşıma halatlı vasıfsız işçilerin kutulardan ve masalardan iyi anladığını düşünür insan ve kendisi başka hiçbir insanın olmadığı kadar mutsuzdur. ve dünya, sevgilisinin peşinden koşan kötü bir anne gibi acımasızca yalnız bıraktığı kendi tiyatro oyunundan millerce uzaktadır.

tanrılar ve köpekler

jack london

tüm köpekler tanrılarına hayrandırlar.

köpeklerin özel bir zekaları vardır. bu yüzden efendilerine karşı duydukları derin ve kahramanca sınırsız sevgi nedeniyle bu sözcük, onlarca daha yaygın bir anlam taşır. insan kendini köpeğinin efendisi olarak görür. köpek ise insanı tanrı gibi yüceltir.

yarı tanrı insanlar bile, karar verirken neyin etkisi altında kaldıklarını anlayamazlar.

köpeklere yiyecek vererek sevgilerinin kazanılacağını söylemek doğru değildir.

ama, sevgilim, aslında deniz kabuğundan duyulan ses, denizin sesidir, yani, kabuktan çıkıyormuş gibi gelir.

önsezi, bizi gerçeklerden uzaklaştıran tehlikeli bir yetidir.

bazen yürek akla üstün gelebilir. genelde haksız olmasına karşın yürek her zaman haklıdır.

17.10.17

deniz balığının öyküsü

bilge karasu

adamın biri bir deniz balığı tutmuş günün birinde, o kadar sevmiş ki hep yanında kalsın istemiş. her gün suyunu tazelemiş, denizden kova kova çekip taşıyarak. bir süre sonra usanmış deniz suyu taşımaktan, musluk suyunu denemiş. balık biraz tedirgin olmuş ama alışmış sonunda tatlı suya. gel zaman git zaman adamın içine merak olmuş, tatlı suya alışan balık havaya da alışır mı diye. balık önce boğulayazmış, debelenmiş, sonunda havaya da alışmış. günlerden bir gün adamın denize gideceği tutmuş. balığı da yanında. koymuş onu çakıllığın gölgeli bir köşesine, kendi de denize girmiş. çocuklar geçiyormuş oradan. balığı görmüşler. nasılsa, acımışlar, bu balık karaya vurmuş, yazık, denize atalım demişler. adam deliler gibi yüzüp yetişesiye balık boğuluvermiş denizde.

via ali poyrazoğlu

yıllar değerini artırır insanların

william butler yeats



düşlerle yıpranmışım ben
havanın aşındırdığı mermer
bir salyangoz kabuğu derelerde
ve bütün gün sabahtan akşama
gözlerim bu kadının güzelliğine takılı

sanki bir kitabı açıp
orada resmini bulmuşum
bakanların gözlerine şölen
ya da dinlemeyi bilen kulaklar
duyduğu için sevinen ve bilgeliğe
aldırmayan bir güzelin

oysa oysa
bir düş mü bu benim gördüğüm, yoksa gerçek mi
ah keşke karşılaşsaydık
gençliğimin ateşi sönmeden
oysa düşler içinde kocuyorum ben
havanın aşındırdığı mermer
bir salyangoz kabuğu derelerde

16.10.17

sakıncalı piyade

uğur mumcu

faşizme geçit yok! bu geçidi tıkayacak en iyi engel, faşizmin alay konusu hırtlıklarını ortaya koymaktır.

ihtilal nasıl yapılır? nasıl yapılacak, bir gece ansızın, elinizde silah hükümeti alaşağı edersiniz, olup biter. şunun şurasında düşünecek ne var? türkiye'de ihtilaller de son derece demokratik yöntemlerle yapılmaktadır. bu bakımdan dünyada eşine pek rastlanmayan ilginç ülkelerden biriyiz. ihtilalleri bile mısır'daki sağır sultan'ın duyacağı biçimde, herkesin gözü önünde milli birlik ve beraberlik içinde planlayıp örgütleriz.

12 mart muhtırası, bir askeri darbe başlatmıştır. bu tarihten sonra, rejimin niteliği değişmiştir artık. hukuk devleti de ortadan kaldırılmıştır. bunun için, yapılan edilenler hep kuvvete dayanır. kuvvetin başladığı yerde ise hukuk yoktur.

"her türlü ihtiyacı devlet tarafından karşılanan rütbesiz askere er denir." iç hizmet yasası'nın bu hükmüne bir fıkra eklemek gerekir: "sakıncalı erler bu hükmün dışındadır."

evet, evet. ne olursa olsun, ben patnos dağlarında halk çocuklarıyla er olarak askerlik yapmayı, emekli olduktan sonra, siyasal iktidarın uzattığı yönetim kurullarında, on binlerce lira para alan orgeneral olmaya değişmem.

ölüm

william butler yeats


ne korkar, ne de umutlanır
ölmekte olan bir hayvan
insansa her şeyden korkarak
umut içinde bekler sonunu
kaç kez ölmüştür de o
kaç kez dirilmiştir yeniden
yiğit ve onurlu bir insan
yüz yüze gelince katilleriyle
şöyle alaycı bir bakış fırlatır
soluğunu keseceklere
ölümü iliklerine kadar tanır o
çünkü insandır ölümü yaratan

13.10.17

yüzüncü ad

amin maalouf

din kindar olduğunda, hamdolsun kuşku duyanlara!

ancak yeniden yazmaya başlama gayretini gösterdiğimde yeniden yaşamaya da başladım. sözcükler yeniden sözcük oldu, güller yeniden gül.

aşk her zaman davetsiz bir konuktur. rastlantı ete kemiğe bürünür; tutku bükemediği bileği öper.

başkaları konuştukları gibi yazarlar, ben sustuğum gibi yazıyorum.

yalnızca bir iki kitap okudum; cahilliğime bir sınır koymak için.

biz, sen ve ben, yakınlarımızın aptallığının kurbanıyız.

bir imam kalksın istiyor kimileri
ve söz alsın suskun kalabalığın önünde
boş hayal! imam yoktur akıldan başka
yalnız o, gece gündüz yol gösterir bize

bütün sırlar, sonunda açığa çıkar.

keşke her gün dünya bizden habersiz olabilse, bugün habersiz olduğu gibi! keşke her gün, böyle yarı gölgede, bütün kehanetlere boşverip yaşayabilsek, sevişebilsek! dinsizlerin şarabıyla ve hükümlü aşklarla sarhoş olabilsek!

eğer insanların her zaman akıllarıyla hareket ettiklerini varsayarsak, dünyanın gidişatından hiçbir şey anlayamayız. akılsızlık tarihin en güçlü ilkesidir.

ne tuhaf bir zaman bu bizimkisi; iyilik, kötülüğün yaldızları altında saklanmak zorunda kalıyor.

felaketlerin üstünden aşabilmek için kimi zaman, yeri doldurulmaz bir köprü kurmaktır kendi kendine yalan söylemek.

ölümlülerin onuru, kararsızlıklarındadır belki de.

nezaket, biraz yavaşlıkla çok daha iyi gider.

çiçekli bir çayırdı sevgili; ellerim, dudaklarımsa, bir kovanın arıları gibiydi.

düşler, evlerden ve edep gereklerinden bağımsızdır, her türlü yeminden, her türlü gönül borcundan bağımsızdır.

12.10.17

çiçek dürbünü

robert musil

bir insanın güzelliği neredeyse tümüyle kanıtlanabilir ve tikel olanda değil ama küçük çirkinliklerden bile yararlanan o sihirli şeylerde yatar.

en uzun ömürlü olan şey onurdur.

bilmek bir tutumdur, bir tutkudur. aslında onaylanamayacak bir tutumdur; çünkü içki tutkusu, cinsellik tutkusu ve zorbalık tutkusu gibi, bilmek zorunda olmak tutkusu da ortaya dengesiz bir karakter çıkarır.

gerçek yaşam yalınlaştırıcıdır.

insan, kesinliğe veya güzelliğe yönelik tutkulu bir gereksinimden, yuvarlanıp gitmenin yeni bir ruhla girişilecek bütün çabalardan daha çok hoşa gittiği bir noktaya varabilir.

insan ancak yalan söylediğinde hep bir adım ilerliyor.

bakışları ilk kez dünyayı sınayan bir insanın iç dünyasında tek güzel ve kesin olan, bir şeyler için seçilmiş olmaya ilişkin o gerilim dolu duygudur.

gerçekleştirilmesi güç olan herkese çekici gelir ve insanlar gerçekten elde edebileceklerini küçük görürler.

bir ressam, bir güzellik doktorudur.

eylem insanları sözcüklerin insanlarıyla bir araya geldiklerinde, en derinde yatan duyguları kötümserlik değil midir?

bir insanın gerçek öneminin büyük bir bölümü, onun kendini çağdaşlarına anlatabilmesinden kaynaklanır.

hayat, insanın etrafında düşünür ve ona, aklı kullandığı takdirde ancak güçlükle bir kaleydoskopa benzer olmaktan uzak bir biçimde bir araya getirebildiği bağlantıları bağışlar.

hugh ve armande

vladimir nabokov

dağlarda, elverişli noktalarda, granit kalbin özel zulalarında, bitişikteki kayaların beneklerine benzetilerek boyanmış çelik yüzeylerin arkasında ne güçlü sözler, ne silahlar saklıdır! ne var ki, kısa nişanlılık ve evlilik günlerinde sevgisini dile getirmek istediğinde hugh person onu inandıracak, onu duygulandıracak, onun katı kara gözlerini parlak yaşlarla dolduracak sözcükleri nerede arayacağını bilmiyordu. öte yandan, iyisini kötüsünü tartıp dökmeden rastgele söylediği bir şey, entipüften bir söz, o ruhu kurumuş, aslında mutsuz kadının birdenbire histeri derecesinde mutlu olmasını sağlardı. bilinçli girişimler sonuçsuz kalıyordu. hugh, bazen olduğu gibi, saatlerin en sıkıntılısında, zerre kadar cinsel niyet taşımaksızın, okumayı bırakıp onun odasına girer ve kendinden geçmiş, tanımsız, yere inmiş bir tembel hayvan gibi dizleriyle dirseklerinin üstünde, iniltili bir sesle derin sevgisini dile getirerek ona doğru ilerlerse, soğuk armande, ayağa kalkmasını ve soytarılık yapmaktan vazgeçmesini söylerdi ona. düşünüp bulabildiği en ateşli seslenişler -prensim, sevgilim, meleğim, hayvanım, eşsiz yaratığım- onu çileden çıkartmaktan başka bir işe yaramıyordu. "niçin" diye soruyordu armande, "bir beyefendinin bir hanımla konuştuğu şekilde doğal, insan gibi konuşmuyorsun benimle; öyle soytarıca hareketler yapmak zorunda mısın; niçin ciddi, sade ve inanılır olmuyorsun?" ama sevgi, hugh'un söylediğine göre, asla inanılır olamazdı; gerçek yaşam gülünçtü, sevgiye saf köylüler gülerdi. hugh, armande'nin eteğinin ucunu öpmeye ya da pantolonunun ütü çizgisini, öfkeli ayağının iç yanını, parmağını ısırmaya çalışırdı -ve bet sesiyle ağlamaklı, alışılmadık, ender, kanıksanmış hiçbir şeyleri ve her şeyleri kendi kulağına mırıldana mırıldana yerde sürünürken, yalın sevgi ifadesi, sanki, görünürde dişiden eser yokken yalnızca erkeğin yaptığı bir tür yoz kuş gösterisine dönüşüyordu -uzun boyun dosdoğru yapılır, sonra bükülür, gaga daldırılır, boyun yeniden dosdoğru yapılır. bütün bunlar, kendisinden utanmasına neden oluyordu; ama hugh duramıyordu. armande ise anlayamıyordu; çünkü hugh, öyle zamanlarda doğru sözcüğü, doğru nilüferi hiç bulup çıkaramadı.

ulysses

james joyce

hayat en büyük öğretmendir.

ruhlarımız, günahlarımızın utancıyla yaralı, kene gibi yapışır bize, sevgilisine yapışan bir kadın gibi.

muhammet, kediyi uyandırmasın diye cübbesinin bir parçasını kesmiş.

ölüm, en yüksek yaşam biçimidir.

masum bir insanın haksız yere mahkum edilmesindense doksan dokuz suçlunun serbest bırakılması daha evladır.

kendisinde olmayan bir şeyi veremez hiç kimse.

bir erkeğin karısını arkadaşına sunmasından daha büyük bir sevgi olamaz.

deha sahibi bir insan hata yapmaz. onun hataları istençlidir ve yaratıcılığının kapılarıdır.

tanrıdan sonra en büyük yaratıcı shakespeare'dir.

bazıları başka insanların gözündeki çöpü görür de kendi gözündeki merteği görmez.

bir kusur, kadındaysa on kat daha kötüdür.

derler ki, irlanda, yahudilere hiç zulmetmemiş biricik ülke olma şerefine sahiptir. zira, onları hiç içeri sokmamış da, ondan.

bir adamın en zayıf noktası karısıdır.

en küçük kardeş daima uyuyan güzelle evlenir ve en büyük mükafatı kazanır.

içgüdülerdir dünyaya hükmeden. yaşamda. ölümde.

11.10.17

sisyphe

özdemir asaf


seni öylesine düşündüm ki
öylesine, yaşama'dan önce
senden başka bir şey yok sanki
ama nasıl da varsın derim sana
düşüncelerimce
seni öylesine, buldum ki
öylesine, kendimden fazla
yalnız sensin gölgesiz
ayrılmamacasına, yanımda
akların arasında karan
karaların ortasında akınla
öylesine istedim ki seni
senden önce
öylesine, her şeyin içinde
öylesine dışında
gün, gece
seni öylesine yaşadım ki
inan
artık nereye baktığım belli değil
ne yaptığım belli değil
vardığım sonrasızlıktan

10.10.17

golgi aygıtı

richard dawkins

üniversite öğrencisi olduğum yıllarda, oxford üniversitesi zooloji bölümü'nün ünlü ve deneyimli üyelerinden birisinin hikayesine tanık olmuştum.

bu şahıs senelerce golgi aygıtının olmadığına tutkuyla inanmış ve bunu öğrencilerine aktarmıştı. ona göre bu bir yapay doku, bir yanılsamaydı.

o yıllarda zooloji bölümündeki herkesin keyifle katıldığı bir etkinlik vardı. her pazartesi, öğleden sonra ziyarete gelen konferansçıların araştırma konuşmaları dinlenirdi.

yine bir pazartesi günüydü ve bu sefer konuşma yapacak kişi amerikalı bir hücre biyoloğuydu ve konferansın konusu golgi aygıtının gerçekliğini bütünüyle ortaya koyan bir kanıt üzerineydi.

konferans bittiğinde yaşlı adam hızla konuşma kürsüsüne yaklaştı ve amerikalının elini sıkarak ona -tutkuyla- şöyle dedi:

"sevgili dostum, sana çok teşekkür ederim. bu geçen elli senede bir hayli yanılmışım."

coşkuyla alkışladık.

tutucular bunu asla yapamazlar. pratikte bütün bilim adamları da öyle. ancak yine de bunu bir ideal olarak görüp sözde bağlılık gösterirler. politikacılar ise bu tarz bir itirafı genellikle döneklik olarak görürler.

sizinle paylaştığım bu anımı hatırladığımda hâlâ duygulanırım ve boğazım düğümlenir.

epigraflar

demokritos: bir şeyin nedenini öğrenmeyi kral olmaya yeğlerim.

hippokrates: insanlar sara hastalığının nedenini tanrılara bağlıyor; çünkü ne olduğunu anlayamıyorlar. fakat anlamadıkları her şeyin nedenini tanrıya bağlarlarsa tanrısal işlerin sonu gelmez.

christiaan huygens: dünya benim ülkem ve bilim benim dinimdir.

pascal: mekan olarak evren, dört bir yanımı çevreleyip beni bir atom zerreciği gibi yutuyor; ama ben zihinsel düşüncemle dünyayı kavrıyorum.

thomas henry huxley: bilinende sınır vardır, bilinmeyende yoktur. insan aklı anlaşılmazlığın engin okyanusunda barınacak bir ada sağlar. her kuşağa düşen iş, bu okyanustaki adaya biraz daha toprak katarak onu büyütmektir.

anaksimenes: önümde ölüm ve sürekli kölelik bulunduğuna göre, yıldızların gizlerini araştırma zahmetine neden gireyim?

chuang tzu: ölü bir çocuktan daha uzun yaşamış kimse yoktur.

demokritos: yaşamın tümü anlayarak ve eğlenerek geçirilmelidir. anlamak ve eğlenmek aynı şeylerdir. eğlencesiz bir yaşam, meyhaneye rastlamadan uzun uzadıya gidilen yola benzer.

jinasena: bazı akılsızlar dünyanın bir yaratıcının elinden çıktığını söylüyorlar. dünyanın yaratıldığı görüşü yanlıştır, reddedilmelidir. dünyayı tanrı yarattıysa, yaratılıştan önce neredeydi? şunu bil ki dünya yaratılmış değildir. zaman gibi dünya da yaratılmamıştır. bir başlangıcı ve sonu yoktur ve kurallara bağlıdır.

9.10.17

inanç

leyla erbil: ölümün kaçınılmazlığı, insanın bu evrensel korkusunu karşılayamayan sistemler; yani onları aldatmaya çalışmayan onurlu eleştirel akıl her vakit durup durup mistisizmin kucağına düşüyor. zayıf ve sakatlanmış olan insanın bu zaafı yüzünden kurtuluşu da erteleniyor. dinler bu yüzden yok olmuyor. mistiklere her vakit bir yer var böyle adaletsiz bir dünyada. esrarlar, sırlar, gizemler, mucizeler, fallar, tarotlar, yıldızlar..

ihsan oktay anar: birçok kişi için, insan olmanın zevkini ve keyfini çıkarmak değil, hayatı sürdürmek ve korumak daha önemli görünüyor. ne pahasına olursa olsun yaşamaya çalışmakla, doğrusu çok büyük bir mutluluğu kaçırıyorlar. acı ve ölüm korkuları onları yönetiyor. işin kötüsü, bu korkuya tanrı diyorlar. oysa dünyayı korkuyla değil, bir insanın gözleriyle görselerdi, tanrı'yı görmüş olurlardı.

halide edip adıvar: geceleri bilhassa yatsı namazından sonra seccadede oturur, çocuk dilimle içimde ukde olan meseleler hakkında allah'la konuşur dururdum. en fazla, insanları hayvanlara ve insanları insanlara eziyet etmeye sevk eden nedenleri anlamak isterdim. hepsini kendi yaratmış olduğu halde, allah'ın neden müslüman olmayanları cehenneme gönderdiğini bilmek isterdim. fakat yarım küsur asırdan beri daima herhangi bir din, hatta siyasi inançlardan insanların kendilerinden olmayanları ahrette veya dünyada neden cehenneme göndermek istediklerini öğrenmiş değilim.

üstat

marcus tullius cicero

tartışırken iddiaya güç kazandırmak için otoriter davranışa ağırlık verilmemelidir. çünkü öğretmek iddiasında olanların otoriter davranışları, öğrenmek isteyenlerin öğrenmelerini engelleyen bir ortam yaratır. öğrenmek isteyenlerin bu duruma düşürülmesi, onları kendi yargılarını kullanmaktan alıkoyar ve üstat olarak karşılarında bulunan kişinin her sözünü sorunu çözümleyici bir yargı olarak kabul ederler. doğruyu söylemek gerekirse, tartışma sırasında bir savın gerekçesi sorulduğunda "üstadımız böyle dedi." şeklinde yanıt verdikleri söylenen pisagorcuların yöntemlerini kabule taraftar değilim. yargısı önceden verilmiş bir düşünce demek, aklın desteğinden yoksun bir otorite kurmak demektir.

nükleer tehdit

carl sagan

savaş psikolojik anlamda bir cinayet fermanıdır. mutluluğumuz ve refahımız tehdit edilince, beslediğimiz umutlara meydan okununca cinayet bile işleyebilecek hiddete kapılırız; daha doğrusu bazılarımız kapılır. bu tahrikler devletler için söz konusu olduğunda, onlar da çoğunlukla iktidar ya da kişisel hırsla hareket edenlerin körüklemeleriyle cinayet işleme hiddetine kapılıyorlar. cinayet teknolojisi ve savaşla verilen ceza biçimleri şiddetlendikçe çok kalabalık insan yığınlarının hep birden cinayet turnikesine koşulduğu görülüyor.

kitle iletişim araçları genellikle devletin elinde bulunduğundan bunun düzenlenmesi kolay oluyor. (nükleer savaşta durum değişiktir; çünkü çok az sayıda kişinin başlatabileceği bir savaştır). bu noktada hırslı yanımızla varlığımızın iyi yanı diye adlandırdığımız yanı arasında bir çatışmaya tanık oluyoruz; buna beynimizin iç bölümündeki sürüngenlik döneminden kalma ve cinayete varan hiddetlerin yatağı r-kompleksi bölümüyle daha yakın tarihlerde gelişen beynimizin memeli ve insansı dönemi bölümlerinin, yani limbik sistemle beyin kabuğu arasındaki çatışma da diyebiliriz.

insanlar küçük topluluklar halinde yaşarlarken ve silahlarımız ilkelken, müthiş hiddete kapılan bir savaşçının bile öldürebileceği insan sayısı birkaç kişiydi. teknolojimiz geliştikçe savaş araç gereçlerimiz de gelişti. aynı kısa dönemde biz de geliştik. hiddetimizi, düş kırıklıklarımızı ve umutsuzluğa kapılışımızı akılla yonttuk. düne dek çok yaygın olan gezegen çapındaki adaletsizlikleri azalttık. ne var ki şimdi elimizdeki silahlar milyarlarca insanı bir anda öldürebiliyor. çok mu çabuk geliştik dersiniz? akla yeterince yer verebiliyor muyuz?

savaşların nedenlerini cesaretle inceleyebildik mi? nükleer savaştan caydırma stratejisi dediğimiz durumun henüz insanlaşmamış atalarımızda görülen davranışa dayandırılarak sürdürülmesi ilginçtir. çağımızın politikacılarından olan henry kissinger şöyle diyor bir kitabında: "caydırma, her şeyden önce psikolojik ölçütlere dayanır. caydırma amacıyla kullanılan bir blöfün ciddiye alınması, ciddi bir tehdidin blöf olarak kabul edilmesinden daha yararlıdır."

gerçekten etkili bir nükleer blöfün içinde mantıkdışı tutumlar da yer alır ki, karşı tarafı nükleer savaşın dehşetinden uzaklaştırsın. bunun üzerine olası düşman mantıkdışı davranışların varmış gibi sunulduğu topyekün bir çatışmaya girişmektense bazı noktalarda geri adım atmaya razı olur. mantıkdışı davranışınızın inandırıcılığının en büyük tehlikesi, inandırıcı görünmek için rolünüzü çok iyi oynamanız gerektiğidir. bir süre sonra bu inandırıcılığa siz de alışırsınız ve artık rol olmaktan çıkıverir.

abd'yle rusya'nın önderliğindeki topyekün dehşet dengesi, yerküremiz insanlarını rehin tutmaktadır. her iki taraf da karşı tarafa, hangi davranışı yapmasının mümkün olduğuna ilişkin sınırları çizmektedir. olası düşman o sınır aşıldığında nükleer savaşın başlayacağına inanır duruma getirilmiştir. ne var ki sınırın tanımlanışı zaman zaman değişiyor. taraflardan her biri, karşı tarafın yeni sınırları kavradığından emin olmalıdır. her iki taraf kendi askeri avantajını artırma eğilimindedir. ama bunu yaparken karşı tarafı da fazla telaşlandırmamaya özen gösterir. her iki taraf da karşı tarafın tahammül sınırlarını sürekli olarak keşfe çalışır: küba'daki füze bunalımında, uydu imha edici silahların denenmesinde, kuzey kutbunda nükleer bomba taşıyan uçakların uçuşlarında, vietnam ve afganistan savaşlarında olduğu gibi; bunlar uzun ve hazin listeden birkaç seçmedir.

yerküremizdeki topyekün dehşet dengesi, korunması çok zor ve nazik bir dengedir. herhangi bir hata yapılmamasına, ilişkilerin bozulmamasına, sürüngen yanımızın ihtiraslarının ciddi biçimde dürtülmemesine bağlıdır.

her büyük devlet kitlesel imha silahları yapımı ve istifçiliği için geniş reklam kampanyalarına dayanan haklı nedenler ilan eder. bu arada olası düşmanların sürüngenlikten kalma yapısını hatırlatırcasına onların kişilik ve kültür noksanlıklarından, dünyayı ele geçirme niyetlerinden söz açarak kendi niyetinden hiç söz etmez. her devletin yasakladığı sınırlar çizilmiştir. bu sınırın ötesindeki konularda yurttaşlarının kafa yormasına izin vermez. rusya'da bu konular kapitalizm, tanrı ve ulusal egemenliğin yitirilmemesidir. amerika'daysa sosyalizm, dinsizlik ve ulusal egemenliğin yitirilmemesidir. dünyanın her yerinde hep aynı şey..