mustafa suphi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mustafa suphi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16.02.2014

zihin kuşları

leyla erbil

yasaklar, günahlar ve emirler silsilesiyle karşımıza dikilen din, bizden, allah'a yaranmadan başlayarak iktidara, devlete yaranma söyleminden başka bir dil geliştirmemizi bekleyemez.

carl jung: tımarhanelerdeki her bir hastaya karşı, dışarda 10 deli dolaşır.

biliyoruz ki bu ülkede, hem basılı yayına hem görsel yayına sahip olmaması gereken ilkel (aç) kapitalizm ikisine de sahiptir. devletle de iç içedir! asıl ve son amacı kapitalist sistemin dev şirketlerinin son amacıyla eşleşecektir! daha da devleşip denetimsiz bir boyuta vararak dünyamızı bir baştan bir başa medeia'nın alevden giysisiyle kaplayacaktır.

jorge luis borges: labirentlerden, aynalardan, kaplanlardan, bu gibi şeylerin hepsinden sıkıldım. hele bunları başkaları da kullanmaya başlayınca. işte bu, beni taklit edenlerin bana verdiği bir olanak. taklitçiler insanın edebi hastalıklarını geçiriyorlar. insan şöyle düşünüyor: "dünyada bu işi gören o kadar çok adam var ki, artık benim bununla uğraşmama gerek yok. bırakayım öbür insanlar uğraşsın; iyi ki kurtuldum."

bir toplumun bir alanında temizlik, bir alanında sefillik egemen olamaz.

edward said: ben entelektüelin, zayıf olanların ve temsil edilmeyenlerin safına ait olduğuna eminim. salt hükümet politikalarını eleştirmek değildir bu; daha çok entelektüelin yarım doğrulara ya da basmakalıp fikirlere pabuç bırakmamak için sürekli tetikte olmayı görev edinmesi meselesidir.

"kış mevsiminde kadınla yat çünkü sıcaktır; yaz mevsiminde oğlanla yat çünkü serindir." (kabusname)

george bataille: edebiyat, inorganik olduğu için hiçbir şeyden sorumlu değildir. hiçbir şey ona dayanarak oluşmaz. o her şeyi söyleyebilir. daha doğrusu, eğer edebiyat, ahlaki değerleri en derinlere yerleşmiş insanların kendini ifade edişi olmasaydı -otantik olduğu ölçüde ve kendi bütünlüğü içinde- büyük bir tehlike yaratabilirdi.

franz kafka: yazarın varlığı gerçekten yazı masasına bağlıdır. yazar cinnetten yakasını kurtarmak istiyorsa, doğrusu asla uzak kalamaz yazı masasından; dişiyle tırnağıyla ona tutunması gerekir.

hız, insanla bilginin, insanla insanın arasını açıyor. bu çağda bilgiye yetişmek, her şeyi öğrenip kavramak olası değil artık.

ahmet oktay: bilgisayar teknolojileri gerçekliği ve tarihi uçuculaştırıyor. açlık, kıtlık, savaş, siyasal şiddet ve terör gibi toplumsal olayları elektronik görüntülere dönüştürüyor. bireyler arasındaki birebir ilişki durumunu sınırlandırmakla kalmıyor, toplumsallaşma sürecinden uzaklaştırıyor bireyi. zaman duygusu parçalandığı, olaylar arasındaki olumsal nedensellik ilişkileri kırıldığı için tarih kavramının içeriği de zayıflıyor, anlamlandırıcı olmaktan çıkıyor.

jules de gaultier: insan, olduğundan farklı görür kendini; hem de zorunlu olarak böyle görür ve insan varoluşunun ilkesi de budur.

bizim milli duygumuz din kökenli hoşgörüsüzlük, gaddarlık, aşağılık duygusu ve sinsiliktir.

1980'de başımıza çöreklenen askerlerin dayattığı 1982 anayasa oylamasından istanbul'dan sadece 275.000 mavi (ret) oy çıkmıştı. bu sayı o görkemli işçi bayramı (1977) kutlamasına gelen taksim alanındaki insanlarımızın sayısını bile bulmuyor.

protagoras: insan her şeyin ölçüsüdür.

1925'teki takrir-i sükun kanunu sadece isyanları değil solu da temizliyor. daha da öncesi var: yükselen işçi hareketlerini ve yayılan sol hareketi denetime alabilmek amacıyla kurdurulan resmi komünist fırkası, mustafa suphi ve 15 arkadaşının öldürülmesi, "türkiye halk iştirakiyyun partisi"nin kapatılması, 1922'de 300 komünist ve sendika yöneticisinin tutuklanması, milletlerarası işçi birliği'nin kapatılması, şefik hüsnü'nün, nazım hikmet'in, sadrettin celal'in, giderek yüzlerce, binlerce, on binlerce insanımızın başına gelenler.

samuel beckett: nothing is more real than nothing.

bence mustafa kemal'in tamamlamak fırsatını bulamadığı, bulsaydı çok daha olumlu bir yerlere götürebileceği proje tam da karşıta, bağnazlığa, orta çağ kuyusunun dibine düştü. gördüğüm kadarıyla bu kafalar iktidarı bütünüyle ele geçirirlerse, bir süre sonra aynı insanlar (bu yeni ümmet) kendilerini bu kez de şeriatın boyunduruğundan kurtaracak zorlu savaşlar vermek zorunda kalacaklar. bunun sadece türkiye'de değil, tüm dünyada da yaşanacağından kaygı duyuyorum.

ölümün kaçınılmazlığı, insanın bu evrensel korkusunu karşılayamayan sistemler; yani onları aldatmaya çalışmayan onurlu eleştirel akıl her vakit durup durup mistisizmin kucağına düşüyor. zayıf ve sakatlanmış olan insanın bu zaafı yüzünden kurtuluşu da erteleniyor. dinler bu yüzden yok olmuyor. mistiklere her vakit bir yer var böyle adaletsiz bir dünyada. esrarlar, sırlar, gizemler, mucizeler, fallar, tarotlar, yıldızlar.. 

1.03.2011

mustafa suphi

nazım hikmet

"mustafa suphi'leri öldürdüler."

"kim bu mustafa suphi'ler?"

"türk bolşevikleri."

"nerede, nasıl öldürdüler? niçin öldürdüler?"

"bolşevik oldukları için."

çamlık bir tepeye gelmişiz. yusuf:

"rusya'dan çağırmış adamları mustafa kemal" dedi. "suphi esir kalmış rusya'da, sonra bolşeviklere katılmış. aralarında istanbul'dan gelenler de varmış. bakü'de bir kongre mi ne yapılmış da, onun için gitmişler oraya."

"sonra?"

"davetiyeyi alınca mustafa kemal'den, gelmişler sınıra, kazım karabekir paşa karşılamış."

çamların altına oturduk. hava da bir güzel. karadeniz'den bir de yel esiyor püfür püfür.

"erzurum'da hacılara, hocalara, ite köpeğe, 'muhafazayı mukaddesat cemiyeti' diye galiba bir cemiyet kurdurmuşlar. daha şehrin kapısında yuhalamış, taşa tutmuşlar suphi'lerin yaylılarını. 'camilerimize eşek bağlayacaklar!' 'karılarımızın başını açacaklar!' 'bize şapka giydirecekler!' diye bağırırlarmış. karabekir de, silahlarını alıp trabzon'a sevk etmiş suphi'leri."

karadeniz sağa, sola, ileriye bomboş uzanıp gidiyor alabildiğine. ne bir vapur dumanı ne de bir yelken.

"burada hepsini, değirmendere'de, geceleyin, bir motora bindirmişler. ocak ayının 28'inde oluyor bu iş. burada bir yahya kahya var, kayıkçılar kahyası, it mi it. topal osman'ın adamı. suphi'lerin motoru az açıldıktan sonra, yahya kahya adamlarını başka bir motora yüklüyor. bunlar sürmene açıklarında rampa ediyor öteki motora. suphi'ler 15 kişiydi diyorlar. suphi karısını da getirmiş. karı rus. boğuşma iki saat kadar sürmüş, diyorlar. bir aralık suphi bir tüfek geçiriyor eline. tam ateş edecek, trabzon'un itlerinden faik adında bir hergele, arkadan, ensesinden, tabancayla vuruyor suphi'yi. ötekileri de bıçaklayıp, boğup, ayaklarına taş, demir bağlayıp denize atıyorlar. rus kadınını trabzon'a getirmişler. güzel kadınmış. yahya'nın evinde hapis. burada, bu iş üstüne, bir şeyler olacak diye korkuyor hala ankara."

"trabzon'da bizden kimse var mı?"

"bilmem."

karadeniz hep öyle bomboş, apaydınlık yayılıp gidiyor.

2.09.2010

ordu devlet siyaset

şaban iba

ittihat ve terakki, 1. dünya savaşı'nın bitimindeki kesin yenilgiye kadar kendi yapısına uygun yarı askeri diktatörlüğü sürdürdü. alman militarizminin etkisiyle işi alman hayranlığına ve işbirlikçiliğine vardıran ittihatçılar, imparatorluğu askeri zaferlerle kurtarmayı ve ihya etmeyi düşünüyordu.

yurt dışında ve anadolu'da gelişmekte olan komünist hareketleri provoke etmek için mustafa kemal resmi bir tkp kurarak komüntern'e üyelik için başvurmuş fakat kabul edilmemişti. ankara'daki komünistler ise türkiye halk komünist partisi'ni kuruyorlardı. hükümet bu partiyi istiklal mahkemelerine sevk ediyor ve yargılamalar sonucu kapatılıyordu.

mustafa suphi ve arkadaşları trabzon'a varırlar. trabzon'da onları bekleyen jandarmalar tarafından silahları alınır, dövülür ve elleri kelepçelenerek daha önceden hazırlanmış bir motora bindirilir ve motor hemen denize açılır. arkasından başka bir motor hareket eder ve bu motordakiler tarafından mustafa suphi ve arkadaşları süngülenerek öldürülür. (1921)

mustafa suphi ve arkadaşlarının anadolu'ya gelişinin doğuracağı sonuçları değerlendiren tbmm hükümeti, kars'a girişleri sırasında kazım karabekir'e "suphi ve arkadaşlarının ankara'ya gelişlerinin önlenmesi ve duruma göre davranılması" emrini verir. hükümetin emrini yerine getiren karabekir, trabzon'da önceden hazırladığı bu komplo ile onları yok eder.

abd'nin yeni stratejisi, sovyetler birliği'ne komşu olan türkiye'de deniz ve hava üslerine sahip olmasını gerektiriyordu. abd türkiye'den üs vermesini istemiş, bu da olmayınca türkiye'yi nato'ya almıştı.

6-7 eylül olayları: kıbrıs sorunu dolayısıyla londra'da türk ve yunan dışişleri bakanları görüşme halindeyken, selanik'te atatürk'ün doğduğu eve bomba atıldı ve istanbul'da halk galeyana getirilerek ayaklandı. olay hükümetin bir provokasyonuydu. amaç bir halk gösterisi ile londra'daki görüşmeleri etkilemekti. polisin yukarıdan bir emirle müdahale etmediği olaylar kısa zamanda büyüdü ve rum azınlığa karşı tam bir talana dönüştü. daha sonra, bu bombanın bir mit elemanı tarafından atıldığı ortaya çıkmıştır.

ismet inönü: şartlar tamam olduğu zaman, milletler için ihtilal meşru bir haktır. bu yolda devam ederseniz ben de sizi kurtaramam.

ülke, cumhuriyet tarihinin en demokratik dönemini 1960'lar boyunca yaşadı.

albay talat aydemir 22 şubat 1962 ve 21 mayıs 1963'te iki kez darbe girişiminde bulundu. kalıcı bir askeri diktatörlüğü amaçlıyordu. iki müdahale de inönü ve ordu içindeki hükümete ve hiyerarşiye bağlı subaylar tarafından önlendi. darbeciler hızla yargılandı ve 7 idam kararı, 30 müebbet kararı verildi. 1293 harbiyeli beraat ettirildi fakat hepsi de ordudan atıldı. 7 idamdan 4'ü talat aydemir, fethi gürcan, erol dinçer ve osman deniz'in kararlarıydı. millet meclisi erol dinçer'in, cumhuriyet senatosu da osman deniz'in idam kararlarını onaylamadı. 26 haziran 1963'te fethi gürcan'ın, 5 temmuz 1963'te talat aydemir'in infazları yapıldı.

12 eylül'ün arkasında abd'nin olduğu tartışılmaz bir gerçekti. 12 eylül abd'nin ortadoğu'daki çıkarları için gerekliydi. 12 eylülcülere her istediğini yaptırdı. cuntaya da en geniş desteği verdi. ardından önce anap'ın kuruluşunu ve seçimlere katılmasını sağladı. seçimlerde de özal'ı destekledi. çünkü abd, özal'ı bir geçiş dönemi adamı olarak hazırlamıştı. 

emekli olan birçok general çeşitli holdinglerin yönetim kurullarında yüksek maaşlı görevler alarak tekelci sermaye için yaptıklarının karşılığını görmüştü. bir kısmı da sonraki süreçte anap, dyp ve rp'de siyasete atılacaktı.

turgut özal: mess başkanı, tekelci sermayenin en güvenilir adamı. demirel tarafından ekonomiyi yönetmek üzere başbakanlık müsteşarlığına getirildi. dünya bankası ve imf reçeteleri hayata geçirildi. serbest piyasa ekonomisi uygulandı. büyük bir devalüasyon yapıldı. temel ihtiyaç maddelerinin fiyatları ve hayat pahalılığı sürekli arttı. yabancı sermayenin oranı konusundaki sınırlamalar kaldırıldı. kit'ler tasfiye edilmeye başlandı. yeni para-kredi ve faiz politikalarıyla kara para denilen gayrimeşru kazançlar aklandı. bu kararların bütün yükü başta işçi sınıfı ve emekçi kitleler olmak üzere halkın omuzlarına yıkıldı.

her askeri müdahale bir diğerine zemin ve gerekçe yarattı. ordunun devlet içindeki özerkliği genişletildi ve yasal güvenceye bağlandı. hiçbiri askeri otoriteyi sivil otoriteye tabi kılacak bir düzenlemeyi içermedi. bu nedenle her dönemde devletin ve toplumun militarizasyonu çabaları ile askeri müdahale tehdidi devam etti. böylece askeri müdahaleler toplumun özgürleşmesinin ve siyasetin toplumsallaşmasının önündeki en büyük engeli oluşturdu.

tsk'nın görevi, türk yurdunu ve anayasa ile tayin edilmiş olan tc'yi korumak ve kollamaktır ilkesi askeri müdahalelerde hukuki dayanak olarak kullanılacaktı.

21.07.2008

tarihten notlar

leyla erbil

1980'de başımıza çöreklenen askerlerin dayattığı 1982 anayasa oylamasından istanbul'dan sadece 275.000 mavi (ret) oy çıkmıştı. bu sayı o görkemli işçi bayramı (1977) kutlamasına gelen taksim alanındaki insanlarımızın sayısını bile bulmuyor.

1925'teki takrir-i sükun kanunu sadece isyanları değil solu da temizliyor. daha da öncesi var: yükselen işçi hareketlerini ve yayılan sol hareketi denetime alabilmek amacıyla kurdurulan resmi komünist fırkası, mustafa suphi ve 15 arkadaşının öldürülmesi, "türkiye halk iştirakiyyun partisi"nin kapatılması, 1922'de 300 komünist ve sendika yöneticisinin tutuklanması, milletler arası işçi birliği'nin kapatılması, şefik hüsnü'nün, nazım hikmet'in, sadrettin celal'in, giderek yüzlerce, binlerce, on binlerce insanımızın başına gelenler.

bence mustafa kemal'in tamamlamak fırsatını bulamadığı, bulsaydı çok daha olumlu bir yerlere götürebileceği proje tam da karşıta, bağnazlığa, orta çağ kuyusunun dibine düştü. gördüğüm kadarıyla bu kafalar iktidarı bütünüyle ele geçirirlerse, bir süre sonra aynı insanlar (bu yeni ümmet) kendilerini bu kez de şeriatın boyunduruğundan kurtaracak zorlu savaşlar vermek zorunda kalacaklar. bunun sadece türkiye'de değil, tüm dünyada da yaşanacağından kaygı duyuyorum.