nicolas chamfort etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nicolas chamfort etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5.03.2017

yalnız yaşam

schopenhauer

insanın bu dünyada yalnızlık ve bayağılıktan birini seçmekten başka şansı yoktur.

insanları arkadaş canlısı kılan, yalnızlığa ve yalnızlık içinde kendi kendilerine katlanma yeteneksizlikleridir. onları hem topluma hem de uzak ülkelere yolculuklara süren, içsel boşlukları ve sıkıntılarıdır. onların zihninde kendi kendilerini devindirecek dişli çark eksiktir. bu yüzden, sürekli dışarıdan ve üstelik çok güçlü, yani özü kendilerininkine benzeyen bir uyarılmaya gereksinirler. bu uyarılma olmadan, zihinleri kendi ağırlığı altında çöker ve ezici bir uyuşukluğa düşer.

tek tek kişilerde, yalnızlık ve kendini yalıtma eğilimi, her zaman kişinin entelektüel değerinin ölçüsüne göre ortaya çıkacaktır. çünkü bu eğilim, salt doğal, doğrudan doğruya gereksinimlerin ortaya çıkardığı bir eğilim değil, daha çok bulunulan deneyimlerin ve bu deneyimler üzerine düşünmenin sonucudur; yani insanların çoğunun ahlaki ve entelektüel açıdan sefil niteliği hakkında ulaşılmış bir kavrayıştır; bu sefillikte en kötüsü, bireylerin birbirlerinin ahlaki ve entelektüel yetersizlikleri üzerinden dolap çevirmeleri ve karşılıklı olarak birbirlerinin ekmeğine yağ sürmeleridir. bunun sonucunda insanların çoğuyla ilişki kurmayı hazzedilmez ve hatta katlanılmaz kılan, her türlü, son derece çirkin olay ortaya çıkmaktadır. bu dünyada zaten çok sayıda kötü şey varken, toplum bunların en kötüsü olarak kalmaktadır. bu yüzden, arkadaş canlısı bir fransız olan voltaire bile, "yeryüzü, kendileriyle konuşmaya değmeyen insanlarla kaynıyor." demiştir.

entelektüel açıdan yüksek bir insana, yalnızlık ikili bir yarar sağlar: birincisi, kendi kendisiyle olmak ve ikincisi, başkalarıyla birlikte olmamak. "tüm belalar, yalnız kalma yeteneğimizin olmayışından gelir başımıza" diyor la bruyere. arkadaş canlılığı, bizi büyük çoğunluğu ahlaki açıdan kötü ve entelektüel açıdan bön ya da yanlış olan varlıklarla ilişki içine soktuğu için, en tehlikeli ve hatta yıkıcı eğilimlerden biridir. arkadaş canlısı olmayan biri, böyle varlıklara gereksinmeyen biridir. kendi başına, topluma gereksinmeyecek denli çok şeye sahip olmak bile yeterince büyük bir mutluluktur; çünkü hemen hemen tüm acılarımız toplumdan kaynaklanır ve mutluluğumuzun sağlıktan sonraki en önemli unsurunu oluşturan zihinsel huzur her toplum tarafından tehlikeye sokulur ve önemli ölçüde bir yalnızlık olmadan var olamaz. zihinsel huzur mutluluğuna nail olabilmek için, kinikler her türlü mülkten uzaklaşırlar. aynı amaçla toplumdan uzaklaşan biri, en bilgece yöntemi seçmiştir.

chamfort: bazen, yalnız yaşayan birinin, toplumu sevmediği söylenir. bu durum, bir kişinin gezintiye çıkmayı sevmediğini söylemeye ve bunun kanıtı olarak da, geceleri bondy ormanında gezmeye çıkmayı sevmediğini göstermeye benzer.

yalnızlık tüm seçkin zihinlerin yazgısıdır. zaman zaman bundan yakınacaklardır; ama her zaman kötünün iyisi diye bunu seçeceklerdir.

iç dünyası zengin bir insan, her şeyden önce acı çekmemeye, kendini ihmal etmemeye, dinginliğe ve kendi başına kalmaya yönelecektir; yani sakin, alçak gönüllü ama olabildiğince engellenmemiş bir yaşam arayacaktır ve buna göre, sözümona insanlarla kimi tanışıklıklardan sonra, kendi köşesine çekilmişliği ve hatta, büyük bir kafaysa eğer, yalnızlığı seçecektir. çünkü bir kişi kendinde ne çok şeye sahipse, dışarıdan o denli az şeye gereksinir ve ötekiler de o denli az onun olabilirler. bu yüzden, zihnin kendinde olağanüstülüğü, toplumdan uzak durmasına yol açar.

buna karşılık öteki aşırı uçtaki kişi, sıkıntıya düşer düşmez hemen ne pahasına olursa olsun oyalanmayı ve topluma karışmayı isteyecektir ve her şeyle kolaylıkla yetinecek, kendi kendisinden kaçtığı gibi kaçmayacaktır onlardan. çünkü, herkesin kendine döndüğü yalnızlıkta, bir kişinin kendinde neye sahip olduğu ortaya çıkar: işte aptal adam, kendi zavallı bireyselliğinin sırtından atamayacağı yükü altında inim inim inliyor; öte yanda yüksek yetenekli kişi, en ıssız ortamı bile kendi düşünceleriyle şenliklendiriyor ve canlandırıyor. bu yüzden seneca'nın söylediği çok doğrudur: omnis stultitia laborat fastidio sui (lat. aptallık kendi kendisinden bıkmaktan mustariptir.)

her bir arkadaş canlılığı, kendi entelektüel değeriyle ters orantılıdır ve "o, toplum içine girmekten hoşlanmaz" demek, hemen hemen "o, büyük özellikleri olan bir adamdır" demektir.

bir insan kendinde ne çok şeye sahip olursa, başkaları onun için o kadar az şey ifade ederler. içsel değeri ve zenginliği olan insanları, başka insanlarla bir arada olmayı, belirgin bir kendini yadsımayla aramak bir yana, bu bir arada olmanın istediği fedakarlıkları yapmaktan bile uzak tutan şey, belirli bir her şeye yeterlilik duygusudur. sıradan insanlar bunun tam tersini arkadaş canlılığı ve uyumluluk içinde yaparlar. çünkü bunlar için başkalarına katlanmak, kendi kendilerine katlanmaktan daha kolaydır. dünyada gerçekten değerli olana saygı gösterilmez ve saygı gösterilenin de hiçbir değeri yoktur. bu yüzden kendi köşesine çekilmiş olmak, değerliliğin ve seçkinliğin kanıtı ve sonucudur.

2.01.2017

yalnız insan

alain de botton

"dünyada tek bir seçim vardır; kişi ya yalnız olmayı ya da kalabalığı seçer. çünkü insan başkalarıyla ne kadar az iletişim kurmak zorunda kalırsa o kadar iyi durumda demektir." (schopenhauer)

schopenhauer'a göre aklı başında herkes insanlarla bir süre yaşadıktan ve çalıştıktan sonra "toplumsal yaşamdan elini eteğini çekmek isteyecektir; bir okul müdürü, etrafını saran gürültücü ve yaygaracı çocukların oyununa katılmak konusunda ne kadar niyetsizse, o da etrafındakilerle iletişim kurmak konusunda o kadar niyetsiz ve isteksiz olacaktır."

ancak kişinin insanlardan uzak durmaya karar vermiş olması, illaki yanında hiç arkadaş istemediği anlamına gelmez. insanlardan uzak durma kararı, kişinin elinde olanlarla tatmin olamadığını ima eder aslında. kinikler, tuhaf denebilecek ölçüde yüksek standartları olan insanlardır. chamfort'un sözleriyle ifade edecek olursak:

"yalnız yaşayan bir adamın toplumdan nefret ettiği söylenir çoğu kez. oysa haydutların gezdiği bir ormanda yürümeyi sevmeyen bir adamın yürümekten hiç mi hiç hoşlanmadığını söylemek gibi bir şeydir bu."

2.09.2016

aşkın metafiziği

schopenhauer

tutkulu aşka yücelik kazandıran ve onu şiire konu olmaya layık kılan şey, insanın kendisine ait olmayan şeyleri arayışıdır ve bu çeşit bir arayış, gördüğümüz her büyüklüğü yaratan şeydir.

"kendinde ölçü de düzen de bulunmayan şeyi akılla yönetemezsin."

her aşık, büyük doygunluğuna eriştikten ve ateşini söndürdükten sonra bir aldatılmışlık duygusuna kapılır; çünkü türün bir aldatma aracı olarak kullandığı hayal artık ortadan kalkmıştır.

sanat bakımından başarılı ve güzel olan bir şeyin, içinde bir doğru taşımaması düşünülemez.

chamfort: bir kadınla bir erkek, birbirlerine karşı şiddetli bir tutku duyuyorlarsa, onları ayıran şey ister bir koca, ister ana babaları ya da başka bir şey olsun, onlar yine de doğa gereği birbirlerinindirler ve insanların yasalarına rağmen, tanrısal yasa gereğince birbirlerine aittirler.

jesus sirach: ince vücutlu ve güzel ayaklı bir kadın, gümüş yuvaya oturtulmuş altın sütunlara benzer.

spinoza: aşk, dış bir nedenin eşliğinde ortaya çıkan bir iç ürpertisidir.

şeref, görev duygusu ve sadakat, her çeşit yoldan çıkarmaya ve hatta ölüm tehlikesine karşı koyabildikten sonra, cinsel aşk karşısında yenilgiye uğramaktadır. cinsel aşk söz onusu olunca vicdan dediğimiz şeyin her zamankinden daha az etkili hale geldiğini görürüz.

"aşk yüzünden evlenen, mutsuz bir hayat sürmek zorundadır." (ispanyol atasözü)

rahat bir hayatla tutkulu bir aşkın bir arada bulunabilmesi, güzel rastlantıların en az gerçekleşenlerinden biridir.

boileau: doğrudan başka hiçbir şey güzel değildir; yalnız doğrudur sevilmeye değer.

27.05.2015

schopenhauer

alain de botton

arthur schopenhauer 1788'de danzig'de doğar. daha sonraki yıllarda bu olayı pişmanlıkla anacaktır:

"hiçliğin o keyifli dinginliğini yok yere bozan bir olay diye niteleyebiliriz hayatımızı. insan varoluşu bir tür hata olmalı. insan varoluşuyla ilgili şöyle söylenebilir: bugün kötü, yarın daha da kötü olacak ve en kötüsü olana dek de böylece sürüp gidecek."

schopenhauer'ın babası heinrich zengin bir tüccar, kocasından 20 yaş küçük annesi johanna ise aklı havada, sosyal ortamlara pek meraklı bir kadındır. anne babasından fazla ilgi göremeyen schopenhauer felsefe tarihinin en karamsar filozoflarından biri olmaya adaydır:

"daha 6 yaşında bir çocuktum; annemle babam bir akşam yürüyüşten döndüklerinde beni derin bir keder içinde buldular."

schopenhauer’ın annesi oğlunun, "insanın sefaleti üzerine" bu denli "tutkuyla kafa yormasından" rahatsızlık duymaktadır.

babasının intiharından sonra (heinrich'in cesedi aileye ait ambarın hemen yakınındaki kanalda bulunmuştu) 17 yaşındaki schopenhauer, hayatını hiç çalışmadan sürdürmesine yetecek kadar büyük bir servete kavuşur. yine de bunu düşünmek onu rahatlatmaya yetmez. filozof o dönemi şöyle anıyor:

"17 yaşındaydım, doğru dürüst bir okul eğitimi almamıştım; ama yaşamın sefaleti beni ele geçirmişti; tıpkı gençliğinde hastalığı, yaşlılığı, acıyı ve ölümü gören buddha'ya olduğu gibi. aslında bu dünya sevgi dolu bir yaratıcının değil; varlıklara, ıstırap çektiklerini görmek için can veren şeytanın eseriydi. bütün gördüklerim bu düşünceye işaret ediyordu; sonunda bunun doğru olduğuna inandım."

schopenhauer, ingilizce öğrenmek üzere wimbledon'a, eagle house adlı bir yatılı okula gönderilir. arkadaşı lorenz meyer ondan aldığı bir mektuba şöyle yanıt veriyor: "ingiltere'de kaldığın süre içinde ingiliz ulusundan tümüyle nefret etmeye başlaman üzücü." duyduğu bütün nefrete karşın schopenhauer ingiliz dilini neredeyse kusursuz biçimde öğrenir; öyle ki konuştuğu zaman pek çok kişi onun ingiliz olduğunu sanır.

schopenhauer göttingen üniversitesi'nde okumaya başlar ve filozof olmaya karar verir: "hayatı yaşamak üzüntü verici bir şey; ben de hayatımı hayat üzerine düşünerek geçirmeye karar verdim."

bir kır gezisine gitmek için plan yaptıkları sırada, erkek arkadaşlarından biri, "geziye getirecek birkaç kadın bulmaya çalışmalıyız." deyince, schopenhauer geziyi iptal eder ve şöyle der: "hayat o kadar kısa, tahmin edilemez ve uçucu ki böyle büyük bir çaba göstermeye hiç değmez."

1813'te schopenhauer weimar'a annesini ziyarete gider. johanna schopenhauer, şehrin en ünlü kişisiyle, goethe ile arkadaş olmuştur. goethe düzenli olarak johanna'yı ziyarete gelmektedir. goethe ile tanışmasından sonra schopenhauer onu şöyle anlatıyor: "sakin, hoşsohbet, nazik ve arkadaş canlısı: adı sonsuza dek övgüyle anılsın!" goethe ise schopenhauer için şunları yazıyor: "genç schopenhauer hayli garip ve ilginç biri gibi geldi bana." filozof weimar'dan ayrılırken, goethe onun için 2 dize yazar:

"keyif almak istiyorsan hayattan
değer vermelisin dünyaya"

schopenhauer şiirden pek etkilenmez ve goethe'nin bu öğüdünü not ettiği sayfanın yan tarafına chamfort'tan bir alıntı yapar: "insanları oldukları gibi kabul etmek, onları olmadıkları bir kişi gibi görmekten yeğdir."

schopenhauer "irade ve tasarım olarak dünya" adlı yapıtını bitirdiğinde kitabın bir başyapıt olduğundan emindir. bu, niçin arkadaşsız kaldığını açıklıyor: "bir dahinin hoşsohbet olması pek de mümkün değil; hangi diyalog dahinin kendi monoloğundan daha zekice ve eğlenceli olabilir ki?"

kitabın bitişini kutlamak için italya'ya gider. sanat, doğa ve iklim onu keyiflendirir. floransa'yı, roma'yı, napoli'yi ve venedik'i ziyaret eder. bu kentlerdeki resepsiyonlarda pek çok çekici kadınla tanışır: "hepsinden çok hoşlandım, -ah bir de beni isteselerdi." kadınlar tarafından sürekli reddedilince o da şu görüşü geliştirir:

"bir tek, cinsel güdülerle bulanıklaşmış erkek zekası, bu ufak tefek, dar omuzlu, geniş kalçalı ve kısa bacaklı cinsi, cins-i latif diye adlandırabilir."

irade ve tasarım olarak dünya adlı yapıtı basılır. kitabın yalnızca 230 kopyası satılır. "her yaşam öyküsü, acıların öyküsüdür. yılanlardan, kurbağalardan oluşan bu kuşağı kendi eşitim gibi görme yanılsamasından bir kurtulabilsem, bunun bana çok faydası olurdu."

schopenhauer berlin'de üniversite hocası olarak "genel felsefe: dünyanın ve insan aklının özüne ilişkin kuram" başlıklı dersler vermeye başlar. derse yalnızca 5 öğrenci katılır. biraz ötedeki binada ise rakibi hegel 300 kişilik bir öğrenci grubuna ders anlatmaktadır. schopenhauer, hegel'in felsefesini şöyle değerlendiriyor:

"hegel felsefesinin temelleri, saçma sapan fantezilerden, baş aşağı çevrilmiş bir dünyadan ve felsefi maskaralıktan ibaret. içeriği, bütün kalın kafalıların şimdiye kadar uğraşıp bir araya getirdikleri sözcüklerin en boşlarından, en anlamsızlarından oluşuyor, sunumu ise inanılmaz derecede itici ve anlaşılmaz bir laf kalabalığı; insana bir akıl hastasının abuk sabuk sözlerini hatırlatıyor."

schopenhauer 19 yaşındaki şarkıcı caroline medon'a aşık olur. ilişki, aralıklarla 10 yıl kadar sürer ama filozofun ilişkiyi resmileştirmek gibi bir niyeti yoktur: "evlenmek, iki kişinin birbirleri için iğrenç birer nesneye dönüşmelerini sağlamak üzere mümkün olan ne varsa yapmaktır."

"eğer bu dünyayı tanrı yarattıysa ben tanrı'nın yerinde olmak istemezdim; bu çaresizlik, bu acılar kalbimi kırardı."

"ne zaman öğreneceğim; opera için teleskop, tavşan avı için havan topu ne kadar fazlaysa, günlük hayat meseleleri için de benim aklım ve ruhum o kadar fazla."

schopenhauer 40 yaşına girer: "hiçbir değerli insan yoktur ki, 40 yaşından sonra biraz olsun insanlardan nefret etmeye başlamasın." (chamfort)

berlin'de yaşayan 43 yaşındaki schopenhauer evlenmeyi bir kez daha düşünmeye başlar. dikkatini 17 yaşına yeni basmış, güzel, neşeli bir kız olan flora weiss'a çevirir. bir sandal partisinde, kızı etkilemeye çalışan filozof ona gülümseyerek bir salkım beyaz üzüm uzatır. flora, günlüğünde bu olaydan şöyle söz ediyor: "üzümleri yemek istemedim. yaşlı schopenhauer onlara dokunduğu için midem bulandı. avucumu açtım, salkım yavaşça kayarak suya düştü."

schopenhauer hemen berlin'den ayrılır: "dünyanın gerçek, içkin bir değeri yok; dünya aslında isteklerle, yanılsamalarla dönüyor."

filozof, 50.000 kişinin yaşadığı bir kent olan frankfurt'a, mütevazı bir apartman dairesine yerleşir. kıta avrupasında bankacılığın merkezi olarak ün yapmış kentin sakinlerinden şöyle söz eder: "küçük, resmi, ruh inceliğinden yoksun, yaşadıkları kentle ilgili şişinip duran, köylü gururu taşıyan bu insanların yanına bile yaklaşmak istemiyorum."

bundan sonra schopenhauer bir dizi kaniş besleyip en yakın dostluklarını onlarla kuracaktır. ona göre hayvanlarda, insanların sahip olmadığı bir zarafet ve yumuşak başlılık vardır: "hangi hayvana baksam büyük keyif alıyorum; onlara bakmak beni mutlu ediyor."

filozofun hiç aksatmadığı bir günlük rutini vardır. sabahları 3 saat yazı yazar, 1 saat flüt çalar, sonra beyaz kravatını takarak rossmarkt'taki englischer hof adlı lokantada öğle yemeğine gider. çok iştahlıdır. yemek yerken büyük beyaz peçetesini yakasına takar ve çevresindekilerle hiç ilgilenmez ama kahve içerken ara sıra diğer müşterilerle sohbet eder. bunlardan biri onu şöyle tarif ediyor: "insana komik gelecek kadar asık suratlı ama aslında zararsız ve tatlı-sert biri."

öğle yemeğinden sonra schopenhauer yakınlardaki casino society adlı kulübe giderek kütüphaneye geçer. orada, dünyada yaşanan üzücü olaylardan kendisini en iyi biçimde haberdar edeceğine inandığı gazeteyi, yani the times'ı okur. üç sularında köpeğini de alarak main ırmağı kıyısında 2 saatlik bir yürüyüşe çıkar, yürürken sürekli bir şeyler mırıldanır. akşam operaya ya da tiyatroya gider. geç gelenlerin, durmadan hareket edenlerin ve öksürenlerin çıkardığı seslerden deliye döner:

"uzun zamandır şuna inanıyorum: insanın dayanabileceği gürültü miktarı ile zihinsel yetileri arasında bir ters orantı vardır. kapıyı eliyle yavaşça kapatmak yerine gürültüyle çarpan bir insan yalnızca terbiyesiz değil; aynı zamanda bayağı ve dar görüşlüdür. ancak düşünen canlıların bilincine ıslık çalmak, kahkahalar atmak, bağırıp çağırmak, çekiçle ya da kırbaçla vurmak vs. suretiyle dalıverme hakkını kendinde bulan bir tek kişi bile kalmadığında uygar olabiliriz."

giderek daha fazla zamanını yalnız geçirmektedir. annesinin oğluyla ilgili ciddi kaygıları vardır: "bir tek insan bile görmeden 2 ay odandan çıkmıyorsun. bu hiç iyi değil, oğlum. çok üzülüyorum. insan kendini dış dünyadan bu şekilde yalıtamaz, yalıtmamalı." schopenhauer gün içinde uzun uzun uyur: "eğer yaşamak, var olmak çok keyifli olsaydı, herkes uykudaki bilinçsizlik haline geçmek için isteksiz davranır, büyük bir mutlulukla uykudan uyanırdı. ama durum bunun tam tersi: herkes uyumak için büyük bir istek, uyanmak içinse isteksizlik duyuyor."

"irade ve tasarım olarak dünya" adlı yapıtının yeni baskısı çıkar. bu yapıtın ikinci cildi de yayımlanır. schopenhauer yapıtın ön sözünde şöyle diyor: "tamamladığım bu yapıtı çağdaşlarıma ya da vatandaşlarıma değil, bütün insanlığa bırakıyorum. yapıtımın değeri çok sonra anlaşılacaktır; hangi biçimde sunulursa sunulsun iyinin kaçınılmaz kaderi budur." gerçekten de kitap 300 kopyadan az satar.

deneme ve aforizmalardan oluşan "parerga ve paralipomena" adlı kitabı yayımlanır. kitabın çok satmasına en çok yazarın kendisi şaşırır.

schopenhauer’ın ünü avrupa'da yayılır. kendisi bundan "ünün komedisi" diye söz eder. bonn, breslau ve jena üniversitelerinde ders vermesi için öneriler gelir. filozof hayranlarından da mektup almaya başlar. silesialı bir kadın filozofa örtük önerilerle dolu upuzun bir mektup yollar. bohemia'dan bir adam schopenhauer’ın portresinin önüne her gün bir çelenk koyduğunu anlatır. felsefeye ilgi duyan frankfurtlular, filozofa olan saygılarını göstermek için kaniş satın almaya başlarlar.

"koskoca bir ömür boyu önemsiz, dikkate alınmayan biri olarak yaşıyorsun; tam perde kapanırken davullarla, çalgılarla çıkageliyor, sonra da bunun önemli bir şey olduğunu düşünüyorlar."

ün kadınların schopenhauer'a daha fazla ilgi göstermesini sağladıkça filozofun kadınlarla ilgili düşünceleri de yumuşar. önceden, "kadınlar, çocuk gibi, aptal ve basiretsiz, yani tek kelimeyle koca birer bebek oldukları için, özellikle ilk çocukluk dönemimizde bize bakıcılık ya da öğretmenlik yapmaya çok uygundurlar." diyen filozof artık kadınların egolarından vazgeçebilme ve kavrama yeteneklerinden sözetmeye başlamıştır. schopenhauer’ın felsefesine hayran olan ve napolyon'un soyundan gelen çekici bir kadın heykeltıraş, elizabeth ney, 1859'un ekim ayında frankfurt'a gelerek bir ay kadar filozofun evinde kalır ve onun bir büstünü yapar.

"bütün gün evimde çalışıyor. ben öğle yemeğinden dönünce kanepeye oturup birlikte kahve içiyoruz. evliymişim hissine kapılıyorum."

schopenhauer’ın giderek bozulmaya başlayan sağlığı sonun yakın olduğuna işaret etmektedir: "toprak altındaki kurtların bedenimi kemirip yok edeceği düşüncesine katlanabilirim; ama felsefe hocalarının felsefemi lokma lokma yutacaklarını düşününce korkudan taş kesiliyorum."

1860 eylül ayının sonunda, main ırmağı kıyısında yaptığı yürüyüşten dönünce, soluk soluğa kaldığından yakınır, derken "insan varoluşunun bir tür hata olduğuna" inanarak ölür.

10.05.2015

statü endişesi

alain de botton

statü endişesi, başarılı bir yaşamla başarısız bir yaşam arasındaki farkı idrak ettiğimiz zaman ödediğimiz bedeldir.

henry david thoreau: insan, vazgeçebildiği eşya oranında zengindir. lüks ürünlerin ve sözümona bize rahat yaşamlar sunan hizmetlerin çoğu, hiçbir biçimde vazgeçilmez değildir. bütün bunlar insanlığın gelişimine ket vurur.

dünya azıcık iyiye gidiyorsa eğer, bunun nedeni, tarihte kendine bir yer edinememiş eylemlerdir. eğer her şey senin için ve benim için olabileceği kadar kötü bir hal almamışsa, bu, gizliden gizliye sadık hayatlar yaşamış ve şimdi hiç ziyaret edilmeyen mezarlarında yatan insanlar sayesindedir.

karl marx: her çağın egemen düşünceleri, egemen sınıfın düşünceleridir.

bir şeyi yüceltmeye son vermenin en hızlı yolu ona sahip olmaktır; tıpkı bir insanı yüceltmeyi engellemenin en hızlı yolunun onunla evlenmek olması gibi.

mizah, en güçlü eleştiri yollarından biridir; ukalalığa, zalimliğe, burnu büyüklüğe karşı bir silahtır; erdemden ve iyi duygulardan uzak kalındığında şikayet etmenin bir yoludur.

epiktetos: beni zengin yapan, toplumda edindiğim yer değil, kendi yargılarımdır, kendi yanımda taşıdıklarımdır. yalnızca bunlar tam anlamıyla bana aittir ve elimden alınamazlar.

hepimiz birtakım başarılar elde ederek ya da belli bazı şeylere sahip olarak sürekli bir tatmin hissine kavuşacağımız düşüncesini taşırız. hepimiz, mutluluğun dik ve yaman yokuşunu bir süre tırmandıktan sonra dümdüz ve uçsuz bucaksız bir platoyla karşılaşacağımızı zannederiz. o dik yokuşun sonunda sürekli bir tatmin bizi beklemektedir. oysa bize şu hiçbir zaman hatırlatılmaz: zirveye ulaştıktan çok kısa bir süre sonra yeniden inişe geçecek, kendimizi yine endişenin ve arzunun yere yakın topraklarında bulacağız.

la rochefoucauld: dünya, nitelikli olanı değil, çoğu kez nitelikli görüntüsü vereni ödüllendirir.

bütün o arzuladığımız hedefler, bize bir kere başarılı olduktan sonra durup dinlenebileceğimizi vaat ederler. ancak vaatlerini hiçbir zaman gerçekleştirmezler.

henry david thoreau: para, ruhun ihtiyaçlarından hiçbiri için lazım değildir insana.

sevgi, bir kişinin başka bir kişinin varlığına gösterdiği saygı ve hassasiyettir.

chamfort: doğa bana "fakir olma" demedi, "zengin ol" da demedi; ama "özgür ol" diye yalvarıyor.

araçların en zarifi ve en donanımlısı bile bize güzel bir ilişkinin yaşattığı doyumu sağlayamaz; bir kavganın veya ayrılığın yaşattığı hüsrana deva olamaz.

thomas browne: zamanın bize sunduğu afyonun panzehiri yoktur. nesiller gelir geçer, bazı ağaçlar yaşamını sürdürür, en eski aileler bile üç tane meşenin ömrü kadar yaşayamazlar.

31.07.2009

uzun lafın kısası

jorge semprun:
 bilgeliğin doruğu, peşlerinden koşarken gözden kaybetmeyecek kadar büyük düşlere sahip olmaktır.

vasili grossman: faşizmin en büyük düşmanı insandır.

chamfort: hiçbir değerli insan yoktur ki kırk yaşından sonra biraz olsun insanlardan nefret etmeye başlamasın.

gandhi: insanın kendi meşru ihtiyaçlarının çok ötesinde servet sahibi olması hırsızlıktır.

liam o'flaherty: yoksullar kuşlara benzer. yavrularına yiyecek toplamak için şafakla birlikte yola düşerler.

jeremy clarkson: suyun üzerinde yürümeye çalışırsanız batarsınız. öldüğünüzde ise yeniden dünyaya gelemezsiniz. her şey bu kadar basittir.

marquis de condorcet: filozofların aydınlatmadığı toplumu şarlatanlar aldatır.

margaret atwood: hepimiz zaman içinde sıkışıp kalmışız, kehribara hapsedilmiş sineklerden çok -o denli sert ve berrak bir hapishane değil bizimkisi- şeker pekmezine yapışıp kalmış fareler gibiyiz.

louis aragon: insanın günü gününe uymaz; bugün zenginlikler içinde yüzer, yarın sefaletin koynundadır.

balzac: acılarını belirtmelerine engel olan bir utanç vardır soylu ruhlarda. bunları haz dolu bir acımayla sevdiklerinden gururla gizlerler.

lou andreas-salome: inan bana, dünya sana armağanlar sunacak değildir; yaşanacak bir hayatın olsun istiyorsan bu hayatı çalacaksın.

nilgün marmara: hayatın neresinden dönülse kârdır.

4.07.2009

kadınlar okulu

andre gide

insan kocamış bir çocuktan başka bir şey değil.

bencillik bazı bazı bağlılık ve aşk görünüşüne bürünebilir. yararlı olduğunu düşünmek zevkini tatmak için, bağlanmaktan hoşlanır insan, bağlılığından söz edilmesinden de hoşlanır.

değerli bir kimseyi sevmek kadar hiçbir şey öğretemez alçakgönüllülüğü.

dostluk aşkın bekleme odasıdır.

"karşı gelmek, aşağılamadan etkilendiğimizi kabul etmektir."

insan aşkının özelliği, bizi kendimiz konusunda olduğu gibi, sevdiğimiz varlığın kusurları konusunda da kör etmektir.

iyileşmenin ilk koşulu, bu iyileşmeye inanmaktır.

içtenlik aşkı, varlığımızı hileli birçok yanlılığa sürükler; çünkü kendimizi içgüdülere bırakmayagörelim, hiçbir kurala uymak istemeyen ruhun ister istemez tutarsız ve bölünmüş olduğunu anlarız. görev duygusu o olmayınca ruhun kendi bilincine varamayacağı, dolayısıyla kurtulamayacağı birliği ister bizden ve elde eder. bundan sonra ruh kendini her gün, her an eşit ve aynı bulmuş, bulmamış, önemi yoktur; belki dalgalanır; ama belli bir eksen çevresinde dalgalanır; görev duygusu toparlar onu.

en çok konuşanlar, en etkin olanlar değildir her zaman.

chamfort: bir insan kırkına gelip de insanlardan soğumamışsa, insanları hiçbir zaman sevmemiş demektir.

aldanmak giriştiğimiz her işte
şaşmaz yazgısı hepimizin
sabah parlak işler tasarlar
gün boyunca budalalık ederim (voltaire)

öyküm ancak tümüyle içten olursa bir anlam taşır.

sanat hiçbir zaman ar duygusuyla iyi geçinememiştir.

önemli olan başkalarının kanısı değil, olayın kendisidir.

çiçekler insanı beslemez, doğrudur; ama yaşamın sevincini oluştururlar. en güzel, en hoş kokulu çiçek bahçelerini bir bostana dönüştürdüğünüz zaman, bana yiyecek bir şeyler verirsiniz kuşkusuz ama yaşama hazzını da elimden almış olursunuz.

charlotte bronte: insanların aradıklarını dinlenişte bulmaları gerektiğini söylemek boştur; eylemdir onlara gereken; bunu onlara yaşam sağlamazsa, kendileri yaratacaklardır.

nice insanlara sırf hasta ve zavallı oldukları için ilgi gösteririz; ama iyileştiler mi, zenginleştiler mi hemen tiksintici görünürler gözümüze.

10.06.2009

yerleşik düşünceler sözlüğü

gustave flaubert

gerçek acı, dışavurulmayan acıdır hep.

ahmaklar, bizim gibi düşünmeyenlerdir.

aktrisler, korkunç şehvet düşkünüdürler; zevk ve eğlenceye dalarlar, milyonları yiyip yutarlar; sonunda da düşkünlerevinde ölürler.

geniş ve çıplak bir alın deha belirtisidir.

amerika, adaletsizliğe iyi bir örnektir: kristof kolomb tarafından keşfedilmiş ama adını amerigo vespucci'den almıştır.

eski olan her şey aşınmıştır; aşınmış olan her şey de eskidir.

at, gücünün farkında olsaydı, binicisinin onu sürmesine izin vermezdi.

eğer bedenimizin nasıl oluştuğunu bilseydik tek bir hareket yapmaya cesaret edemezdik.

yüzü çiçek bozuğu olan kadınların tümü şehvet düşkünüdür.

dehaya hayranlık duymak boşunadır; deha bir nevrozdur.

edebiyat, aylakların uğraşıdır.

gerilla; düşmana, düzenli ordudan daha çok zarar verir.

kafiye, akıl ile hiçbir zaman uyum içinde değildir.

maske, insanı zeki gösterir.

"bahse girerim ki kamuya mal olmuş her düşünce, benimsenmiş her uzlaşım bir saçmalıktır; çünkü çoğunluğa uygun gelmiştir." (chamfort)

satmak ve satın almak yaşamın amacıdır.

kadın sanatçı orospunun tekinden başka bir şey değildir.

tavşan, gözleri açık uyur.

timsah, insanı kendine çekmek için çocukların bağırışlarını taklit eder.

utanma, kadının en güzel süsüdür.

uygulama, kuramdan üstündür.

güzel bir yazı insanı her şeye ulaştırır.

31.12.2008

uzun lafın kısası

spinoza:
 üzülme, öfkelenme; sadece anla!

alain de botton: gerçek saygınlık çoğunluğun iradesinden değil, sağlam bir akılyürütmeden kaynaklanır.

johannes mario simmel: sefalet, umutsuzları eninde sonunda müthiş kötülüklere iten bir şeydir. sefalet, bütün kötülüklerin kaynağıdır.

chamfort: kolay şey değildir mutluluk; kendimizde bulmak zor, başka yerde bulmak imkansızdır.

georges bataille: özgürlük, her kavrayışın parçalandığı sınırların ucunda yaşama özgürlüğü değilse hiçbir şeydir.

mark twain: açlıktan ölmek üzere bir köpeği alır da bakar diriltirseniz sizi ısırmaz. köpek ile insan arasındaki temel ayrım da budur.

noam chomsky: birileri azıcık sistemin dışına çıktığında hemen kutularına geri konulur; çünkü birer hizmetçidirler. gerçek iktidar başka bir yerdedir.

juvenalis: insanların kasasında ne kadar para varsa, uyandırdıkları güven de o kadardır.

ray bradbury: iyi yazarlar yaşama sık sık dokunurlar. ortalama yazarlar üstüne hafifçe dokunup geçerler. kötü olanlar ona tecavüz edip leşini sineklere bırakır.

leyla erbil: yaralı doğar bütün insanlar; anlaşılmak, sevilmek, sevecenlik dilenir ömrünce.

victor hugo: bir çocuğun hakkı, insan olmaktır. insanı insan yapan ışıktır, aydınlanmayı sağlayan eğitimdir.

j.d. salinger: bir zen budizm ustasına sormuşlar vaktiyle, bu dünyada en değerli şey nedir diye. usta, ölmüş bir kedidir demiş; çünkü kimse ona bir fiyat biçemezmiş.

30.09.2008

uzun lafın kısası

adalet ağaoğlu:
 aşkın düğünü, kendisidir.

edward evans-pritchard: din; korkunun, kuşkunun, girişim yokluğunun, bilgisizliğin ve ilkel insanın deneyim eksikliğinin bir ürünüdür.

emma goldman: büyük çoğunluk hiçbir şeye sahip değilken bir avuç azınlığın her şeye sahip olması suçtur.

ingrid noll: eften püftendir, eften püften insan elinden çıkanlar.

marquis de sade: bir mucize sayesinde itibar kazanmak için sadece iki şey gereklidir: bir şarlatan ve birkaç aptal kadın.

norman mailer: diğer ruhlarla birlikte yaşanamaz; gerçekten acı bir ruhu olan birini bulmak gerekir, o ruh çirkin ve kötü olsa bile.

remarque: hayatta ilerlemek istersen dış görünüşüne büyük önem vermelisin.

friedrich engels: gelecek dünya savaşı, dünya yüzeyinden yalnız gerici sınıfları ve hükümdar soylarını değil, bütün gerici halkları da silecektir.

stefan zweig: bize en şaşırtıcı görünen şeyler, çoğunlukla en doğal olanlardır.

victor hugo: çocuğunu kaybeden bir anne için yaşanan her yeni gün ilk gün gibidir. bu acı hiç yaşlanmaz. yas giysileri yıpranıp ağarsa da yürek hep karanlıkta kalır.

gogol: baylar, bu dünyada yaşamak can sıkıcı bir şeydir.

chamfort: toplum, çevre, salonlar, dünya denilen şey, sefil bir tiyatro oyunudur; ilgi çekmeyen, yalnızca makineler, kostümler ve dekorlar sayesinde biraz tutunan, kötü bir operadır.

31.08.2008

uzun lafın kısası

karl marx: 
emek bütün zenginliklerin ve kültürün kaynağıdır.


jean baudrillard: kitlelerin yazabilecekleri bir tarihleri yoktur. ne gelecekleri ne de geçmişleri vardır.

julien hugsley: zincirin en tehlikeli halkası itaattir.

chamfort: kamuya malolmuş her düşünce, benimsenmiş her uzlaşım bir saçmalıktır; çünkü çoğunluğa uygun gelmiştir.

robert walser: her halükarda bir erkek için dünyadaki en öğretici şey kadınlardır.

j.d. salinger: bir kitabı okuyup bitirdiğiniz zaman, bunu yazan keşke çok yakın bir arkadaşım olsaydı da, canım her istediğinde onu telefonla arayıp konuşabilseydim diyorsanız, o kitap bence gerçekten iyidir. ama öylesi pek bulunmuyor.

marquis de sade: davranışın senin basitliğine kurulmuş bir tuzaktır.

ilhan selçuk: anadolu çocuklarını küçük yaştan devşirip kuran ve hafız kursuyla imam ve hatip turnikesinden geçiremediği gün, şeriatçının siyasal tabanı eriyecektir.

stendhal: başkasına şöyle bir dokunup geçen şey beni ölesiye yaralar.

stefan zweig: dünyada bir şeyi yarım söylemek ya da yarım bırakmak kadar kötü bir şey yoktur. her kötülük bu yarım işlerden çıkar.

abbe pierre/albert jacquard: tiranın esas özelliği düşünmeyi engellemesidir.

victor hugo: işini bilirliğin bulunduğu yerde mutlaka küçüklük vardır. yani, işini bilir kişiler demek, pespayeler demektir.