29.9.15

uzun lafın kısası

andre gorz: yalnızca bir özne anlam yaratabilir.

bertrand russell: bir suçsuzun cezalandırılmasındansa, doksan dokuz suçlunun cezadan kurtulması daha iyidir.

cicero: iftira kadar hızlı çıkan, kolayca ortalığa atılan, çarçabuk kabul edilen, alabildiğine yayılan hiçbir şey yoktur.

erik orsenna: en güzel hikayeler hep daire biçimindedir; kalbimizin en derin noktasına dokunmak için bizleri en uzağa götürür.

hakan günday: üçüncü dünya ülkelerinde rütbe yoktur. tanrı ve kulları vardır.

jean baudrillard: büyük insan zamanının önündedir; akıllı insan zamanında bir şeyler yapar; aptallar da zamanın önünde dikilirler.

klaus schröter: sağlam bir kahkaha dünyadaki en iyi şeydir.

alexandre dumas: mutluluk, büyülü adalarda kapılarını ejderhaların beklediği saraylar gibidir. onu elde etmek için savaşmak gerekir.

mehmed uzun: dünyada hiçbir fikir eseri yoktur ki zulme karşı başkaldırmamış olsun.

oscar lewis: bir kadının mutlu olabilmesi için kendisini iyi giydiren, iyi doyuran ve iyi okşayan bir erkeğe ihtiyacı vardır.

şevket rado: insanlar dünyadan değil, insanlardan şikayetçidirler.

sadık hidayet: bana göre değil bu dünya; bir avuç yüzsüz, dilenci, bilgiç, kabadayı, vicdansız, açgözlü içindi; onlar için kurulmuş bu dünya. yeryüzünün, gökyüzünün güçlülerine avuç açanlar, yaltaklanmayı bilenler için.

27.9.15

kurtlarla kadınlar

clarissa pinkola estes

kurtlar, ilişkilerde son derece iyidir. kurtları gözlemleyen herkes, onların birbirlerine ne kadar derin bir bağlılık duyduklarını görür. eşler, ilişkilerini çoğu zaman yaşam boyu sürdürürler. geçinemeseler de, uyuşmazlıklar olsa da, bağlılıkları sert kışlar, verimli ilkbaharlar, uzun yürüyüşler, yeni yavrular, eski avcılar, sürü dansları ve grup şarkıları boyunca devam eder. insanların ilişkilerdeki ihtiyaçları da bundan farklı değildir.

insanlardan farklı olarak kurtlar; hayatın, enerjinin, gücün, besinin ve fırsatların iniş çıkışlarını şaşırtıcı bulmaz, bunları birer ceza olarak görmezler. zirveler ve vadiler oradadır ve kurtlar buralara mümkün olduğunca verimli, olabildiğince çaba harcamadan inip çıkarlar. içgüdüsel doğanın, tüm olumlu nimetlerden ve tüm olumsuz sonuçlardan geçerek yaşamlarını sürdürme ve bu arada da kendisiyle ve diğerleriyle ilişkiyi koruma gibi mucizevi bir yetenekleri vardır.

kurtlar arasında doğanın ve yazgının döngüleri incelik ve zekayla karşılanır. eşler birbirine kenetlenme ve olabildiğince uzun bir ömür sürme azmine sahiptir. ama insanların, kurtların bu son derece akılcı, korunaklı ve duyarlı tarzında yaşamaları ve sadakat göstermeleri için en çok korktukları şeyle karşılaşmaları gerekir.

kurtların koşup oynarken bedenlerini birbirlerine uydurma tarzlarından etkilenmiştim; yaşlı kurtlar kendi tarzlarında, gençler kendi, sıskalar, şişkolar, uzun bacaklılar, kuyruğu kesikler, sarkık kulaklılar, kırılan bacakları çarpık bir şekilde iyileşenler hep kendi tarzlarına sahiplerdi. hepsinin kendi beden yapıları ve güçleri, kendi güzellikleri vardır. ne, kim ve nasıl olduklarına göre yaşar ve oynarlar. olmadıkları şeyi olmaya çalışmazlar.

kurtların, ne kadar hasta olurlarsa olsunlar, ne kadar köşeye sıkışmış olurlarsa olsunlar, ne kadar yalnız, korkmuş ya da zayıflamış olurlarsa olsunlar devam ettiklerini görmek ilginçtir. kırık bir bacakla bile uzun adımlarla koşarlar. onları üzen ne olursa olsun gayretle bekler, atlatır, yener ve dayanırlar. her şeylerini nefes üstüne nefes almaya verirler. iyi bir yer, iyileştirici bir yer, serpilip gelişmek için bir yer bulana kadar kendilerini oradan oraya sürüklerler.

vahşi doğanın vaadi şudur: kıştan sonra her zaman ilkbahar gelir.

aç ruhlar gibi, kurtlar da acımasız, açgözlü, masum ve korunmasız hayvanları avlayarak yaşayan, öldürmek için öldüren, ne zaman "yeter" deneceğini asla bilmeyen hayvanlar olarak tasvir edilir. görebileceğiniz gibi, kurtların masallarda ve gerçek hayatta çok menfi ve aslında hiç de hak etmedikleri kötü bir ünleri vardır. gerçekteyse kurtlar fedakar toplumsal yaratıklardır. bütün sürü içgüdüsel olarak öylesine sağlıklı bir şekilde örgütlenir ki, kurtlar sadece hayatta kalmak için öldürür. bu normal örüntü, ancak tek bir kurt ya da sürü bir travma yaşadığında gevşer ya da değişir.

kurtların genel hayat kuralları şunlardır: ye, dinlen, aralarda dolaş, sadakat göster, çocukları sev, ay ışığında gevezelik et, kulaklarını ayarla, kemiklere kulak ver, seviş, sık sık ulu.

anne kurtlar yavrularına böyle öğretir: tehditkarsa ve senden büyükse kaç; daha zayıfsa bak ne istiyor; hastaysa yalnız bırak; dikenleri, zehri, sivri dişleri ya da keskin pençeleri varsa geri dön ve ters yöne git; güzel kokuyor ama metal çenelerle sarılıysa onunla birlikte yürü.

sağlıklı kurtlar ve sağlıklı kadınlar belirli ruhsal karakteristikleri paylaşırlar: keskin bir duyarlık, oyuncu bir ruh ve yoğun bir kendini adama kapasitesi. kurtlar ve kadınlar; doğaları, araştırıcılıkları, büyük bir dayanıklılık ve güce sahip olmaları bakımından yakın akrabadırlar. sezgileri çok güçlüdür; yavruları, eşleri ve sürüleriyle yoğun bir biçimde ilgilenirler. sürekli değişen koşullara uyum sağlamakta deneyimlidirler, tuttuklarını koparmalarının yanında çok da cesurdurlar. sağlıklı kadın tıpkı bir kurt gibidir: sağlam, kunt, diri, hayat verici, konumunun bilincinde, yaratıcı, sadık ve göçebedir.

25.9.15

sürgün

michel foucault

iokaste: her şeyden çok bilmek istediğim şudur: sürgün hayatı nasıldır? büyük bir sefalet midir?

polyneikes: en büyüğü. söylendiğinden de kötü.

iokaste: ne açıdan kötü? bir sürgünün kalbini en çok yaralayan şey nedir?

polyneikes: en kötüsü nedir bilir misin? özgürce konuşma hakkından mahrumdur insan.

iokaste: insanın zihninden geçenleri söylemekten men edilmesi.. bu bir kölenin yaşamına benziyor.

polyneikes: insan yönetenlerin aptallığına dayanmak zorunda kalıyor.

iokaste: delilerle deliliklerinde buluşmak. bu, insanı hasta eder.

polyneikes: insan kendi yararı uğruna doğasına karşı geliyor ve köle oluyor böylece.

24.9.15

hasretinden prangalar eskittim

ahmed arif



bin yıl, bahar içre ömrünü sürsün
seni doğuran ana

seni, anlatabilmek seni
iyi çocuklara, kahramanlara
seni, anlatabilmek seni
namussuza, haldan bilmez, kahpe yalana

gitmek
gözlerinde gitmek sürgüne
yatmak
gözlerinde yatmak zindanı
gözlerin hani

tütünü bilir misin
"kız saçı" demiş zeybekler
su içmez her damardan
yerini kolay beğenmez
üşür
naz eder
darılır
iki yaprak arasında kıyılmış
bir parçası var kalbimin
incecik, ak kağıtlara sarılır
dar vakit yanar da verir kendini
dostun susan dudağına

evet, ağlamaklı oluyorum, demdir bu
hani, kurşun sıksan geçmez geceden
anlatamam, nasıl ıssız, karanlık
ve zehir zıkkım cıgaram
gene bir cehennem var yastığımda
gel artık

sus, kimseler duymasın
duymasın, ölürüm ha
aymışam yarı gecede
seni bulmuşam sonra
seni, kaburgamın altın parçası
seni, dişlerinde elma kokusu
bir daha hangi ana doğurur bizi

ne alnımızda bir ayıp
ne koltuk altında
saklı haçımız
biz bu halkı sevdik
ve bu ülkeyi
işte bağışlanmaz

korkunç suçumuz

gör, nasıl yeniden yaratılırım
namuslu, genç ellerinle
kızlarım
oğullarım var gelecekte
her biri vazgeçilmez cihan parçası
kaç bin yıllık hasretimin koncası

gözlerinden
gözlerinden öperim
bir umudum sende
anlıyor musun?

ikilem

william carlos williams


gölge ve karanlık dopdolu düşüncelerle derinleşir
yağmurla çatırtısına karşın
boş bir göğün. var mı kaçmak insanlıktan
şimdi göz boyama devri -bir kez daha
sanki kesinliği gelecek bir yaşamın
ikilemimize bir çözüm getirebilirmiş gibi: nasıl
yayımlanır ne yazdığımızla değil de ne yazmamız gerektiğiyle
olmasaydı yasalar kötüleyici doğrular karşıtı

rosshalde

hermann hesse

insan ne kadar öğrense yine de öğrenmediği çok şey kalıyor.

bazen insanın içindekileri dökmesi çok iyidir. ama bize acı verecek, bizi üzecek şeyleri boyuna eşelemekten sakınmalıyız.

her şey bilinemez ki.. pek çok şey görülebilir yalnız ve güzel oldukları için de sevinmek gerekir, o kadar.

iyi bir eğitim ve sağlam bir irade, bütün kalıtsal yatkınlıklardan daha ağırlıklıdır. doğruluk nedir, dürüstlük nedir, bunu bilebilir ve öğrenebiliriz; önemli olan da budur işte. yoksa insanın içinde atalarından hangi gizleri barındırdığını kimse tam kestiremez; onun için en iyisi bunu kendine pek dert etmemektir.

kendime tanıdığım özgürlükten daha azını sana tanımam haksızlık sayılır.

bütün hastalıklar iyileştirilebilir. bazı kimseler vardır, diş ağrısıyla yatağa girer, birkaç gün içinde bu dünyadan göçüp giderler; bazıları da vardır, en ağır bir hastalığın bütün belirtilerini gösterir; ama hayatta kalırlar.

23.9.15

insanın taşrası

elias canetti

kitaplar olmazsa hazlar kurur.

ermiş kişi, bütün ahlaki acıları kendisine karşı yöneltmeyi başarmış olan kişidir.

küçük insan, birilerinin peşinden gittiği için, kendi peşinden gelenlerini yaratır.

içinde yaşadığımız dünyanın durumunu göremeyenin o dünya üzerine yazacak hemen hiçbir şeyi yoktur.

bilge, yaşamı boyunca bir çocuk olarak kalır.

bir savaş, hep insanlık adalet düşüncesine sanki daha hiç varmamışçasına cereyan eder.

birbirinizin karşısına çıplak çıkmak zorunda olsaydınız birbirinizi gırtlaklamak daha zor gelirdi. şu öldürücü üniformalar!

mit, insanların yaratabilecekleri en kalıcı şeydir.

her aptal, istediği anda en karmaşık kafayı bile kargaşaya sürükleyebilir.

gerçek sanat, sevmenin beraberinde getireceği nefreti biriktirmeksizin sevebilmek olurdu.

gözleri görmeyen adam, tanrı'dan bağışlanma diliyor.

tarihten artık bir şeyler çıkaramayanların işi bitiktir, ulusların da.

artık hiçbir haritaya bakamıyorum. kentlerin adları yanık et kokuyor.

bir yaşamın asıl bütünlüğü, gizli bir bütünlüktür ve en etkin olduğu nokta da kendini kasti olmaksızın gizlediği noktadır.

en güç şey, insanın zaten bildiği bir şeyi hep yeniden keşfetmesidir.

sana korkunç gelen, sonradan kendini yalın hakikat olarak sergiler.

yalnızca inançsız olanın mucize beklemeye hakkı vardır.

varlığını tanıdığımız her yeni insan bizi değiştirir.

insan çok yönü, binlerce yönü bulunan bir varlıktır; en büyük şansı ve mutluluk kaynağı da budur ve insan ancak belli bir süre sanki böyle bir varlık değilmiş gibi yaşayabilir.

yaşamın en büyük çabası, kendini ölüme alıştırmamaktır.

iyiliğin maskesi yoktur ve iyilik alkışa tahammül edemez.

en büyük olan, her türlü büyüklüğü gereksiz kılacak kadar küçülmüş olandır.

her sistemin umut verici yanı, o sistemden dışlanmış olanlardır.

insanlar, en zararsız biçimde gelişigüzel konuşurlarken kendilerini nasıl da ele verdiklerini sezmezler.

saklan, yoksa hiçbir şey öğrenemezsin.

bin yıllık imparatorluklar olmuştur: platon'un, aristo'nun ve konfüçyüs'ünkiler.

her kim ki anlaşılmıştır, yanlış anlaşılmıştır. her şey sadece yanlış anlamalar doğrultusunda etkinliğini sürdürür.

artık ölünmediğinde, acaba kaç kişi yaşamı hala yaşanmaya değer bulacaktır?

22.9.15

nazım hikmet

ataol behramoğlu

nazım hikmet: şiir silahıyla yapılacak muhasebe, çok daha geniş meseleleri çok daha kısa, belki teferruatsız fakat kuvvetle, ana hattında vermek gibi bir imkana sahiptir.

nazım hikmet: tolstoy'dan sonra yazı yazan ve insanları sanat hokkabazlıklarına başvurmadan ve sade şekiller içinde oldukları ve hatta olacakları gibi vermeye çalışan her yazıcıda, tolstoy'u isterse hiç okumamış olsun mutlaka onun izlerini bulursun. çünkü bu dehşetli adam, bir sanat devrinin başlangıcıdır; hem de kemale ermiş bir başlangıç.

nazım hikmet: insan dediğin, her şeyden önce; sosyal, tarihi, konkre bir varlıktır. bütün tarih devrelerinde insan sosyal çevrelerin, sosyal sınıfının da insanıdır. ben, mücerret, bütün devirler ve bütün sosyal şartlar için bir ve aynı olan insandan bahseden edebiyatı, felsefeyi anlamam. mücerret insan benim anladığım manada, sahici insanın gölgesi bile değildir. bize sahici insanların içini, dışını, kavgalarını, ihtiraslarını anlatan bir edebiyat lazım.

nazım hikmet: hayatımı ve sanatımı, yaratıcı, geniş halk yığınlarının hayatına ve yaratıcılığına bağlamışım. insanlarımı seviyorum, bütün zaafları ve kepazeliklerine rağmen onlara güveniyorum; tarihi onlar yapmışlardır ve onlar yapacaklardır. işte sanatım aydınlıksa, ümitliyse, palavracı değilse bundan dolayıdır. halbuki şairlerimizin çoğu bu bakımdan şaşkın bir durumdadır. kafaları karmakarışık ve yürekleri sosyal durumlarından gelen bir kahredici şüphe içindedir.

yazık, yazık bize ki asırlarca aldandık
karanlıkta çizilen izleri görmek için
görüp yüz sürmek için
yazık, yazık bize ki bir çırağ gibi yandık
ne gökten necat geldi ne bir parça merhamet
çalışan esirlere musa, isa, muhammet
sade bir satır dua, bir tütsü buhur verdi
masal cennetlerinin yollarını gösterdi (nazım hikmet)

nazım hikmet: dönemlerinin karanlık güçleriyle savaşan sanatçılara her ülkede ve her çağda rastlanır. insanların mutluluğu ve dünyada güzel bir yaşam için savaşa giren bu ilerici sanatçılar her zaman karanlık güçlerce kuşatılmış, kovuşturulmuş, baskıya uğratılmış, hapsedilmiş ve öldürülmüşlerdir. fakat onlar hiçbir baskı ve tehdidin, hiçbir ölümün, hiçbir yalanın; tarihin akışını iyiye, güzele, haklıya ve mutluluğa yönelişini durduramayacağını bilirler.

bu bahçe, bu nemli toprak, bu yasemin kokusu, bu mehtaplı gece
pırıldamakta devam edecek ben basıp gidince de
çünkü o ben gelmeden, ben geldikten sonra da bana bağlı olmadan vardı
ve bende bu aslın sureti çıktı sadece (nazım hikmet)

ataol behramoğlu: yazarların, sanatçıların, her türlü yaratıcılık alanında ürün vermiş kişilerin varislerinin, onların yakın ya da uzak akrabaları olması beni yadırgatıyor. bir örnek: cemal süreya'nın ölümüne büyük olasılıkla, kendisiyle karşıt görüşteki oğlu neden oldu. bu oğul yaşıyor olsa, şairin tek ve en yakın varisi olacaktı. ve belki de babasının ürünlerinin yayınına izin vermeyecekti.

saşa markus: nazım hikmet derinliğine gerçekçi bir oyun yazarı. tüm oyunları çok güzel yazılmış yapıtlardır. hatta neden bir tiyatrosu olmadığına, bir tiyatroda çalışmadığına şaşıyorum. size belki abartılmış gibi gelebilir; ama inanınız ki içtenlikle söylüyorum: eğer yaşasa ve bir tiyatroda çalışsaydı çağdaş bir shakespeare olabilirdi. erken ölümü dünya tiyatrosu açısından büyük bir kayıptır.

vera tulyakova hikmet: bizim öykümüz bitti nazım. senin yaşamın şimdi başlıyor. seni doğuran ülkenin önünde saygıyla eğiliyor ve inanıyorum ki, büyük insanlık geleceğe doğru taşıyıp götürecek seni. mutlu ol, nazım hikmet!

21.9.15

ilk aşk

frida kahlo

ilk aşk kedi gibi sessizce yanaştı.

onun gelişini ne gördüm ne de duydum. aşk yavaş yavaş içime yayıldı; cupid okunu bilincime saplamadan önce, aşkın varlığının farkına varmamdan, bu varlığı olduğu gibi çerçeveleyip kendime itiraf etmemden önce bir süre içimde öyle kaldı.

o, en iyi dostumdu.

aşka doğru kayma, bilgim dışında gerçekleşti. tıpkı iki fotoğraf negatifinin kazara üst üste gelmesi gibi.

ondan başka hiçbir şey düşünemez oldum. gündelik küçük kaygılarımdan her kurtuluşumda aklım hep ona gidiyordu.

her şeyden önce, son derece güzeldi. bir insanda en önemli şeyin dış görünüş olmadığını kabul ediyorum. yine de, beni ilk etkileyenin, onun görüntüsü, yüzü, ifadesi ve davranışları olduğunu reddedemem. bugün bile düşündüğümde yeni şeyler aklıma geliyor. kim ne derse desin, görüntü düşünceden önce yer alıyor.

orta çağ'da, tartışmasız herkes "bir ateşin gözlerden çıkarak bakışlarla iletildiği ve yüreğe değin indiği"ni kabul ediyordu. bunu bir yerlerde okumuştum ve doğruluğuna inanıyorum. gözleri simsiyahtı, çok güzeldi.

varlığı belli bir romantizmin yanı sıra, büyük bir duyarlılık ve şehveti de taşıyordu. olağanüstü güzel konuşuyor, coşku dolu şeyler söylüyor ve bunları iletmeyi biliyordu. doğal olarak geniş bir dinleyici kitlesi vardı; gerektiğinde bu kitleyi şiddetle incitmeyi de biliyordu.

bütün bunların yanı sıra, son derece ince ve zarifti. evet, biraz kasıntıydı ama bu hali ona öylesine yakışıyordu ki, hiç kimse, hele ben, bu konuda onu eleştiremiyorduk. biraz ispanyol, caballero (süvari) bir yanı vardı.

ondan başka hiçbir şey düşünemez olmuştum.

ona baktığımda, hele bir de o güzel bakışları bana çevrildiğinde yüreğimin göğsümden çıkacak gibi olduğunu hissediyordum. gözbebeğinin en küçük kıvılcımında, kirpiklerinin en ufak hareketinde aşkın dilini çözmeye çalışıyordum.

bu söylediklerim pek de doğru sayılmaz. yüreğimin atışı, o yanımda olmadığı zaman da hızlanıyordu. görüntüsü aklıma takıldığında, onu görme arzusu bir dalga gibi tüm bedenimi kapladığında, ona mektup yazdığım ya da ondan bir mektup beklediğimde, bana önerdiği bir kitabı okuduğum ya da sözünü ettiği bir tabloyu incelediğimde, birkaç saat önce ortaya attığı tema üzerinde yeni düşünceler geliştirmeye çalıştığımda ya da herhangi birisi onun adını andığında kalbim yerinden fırlıyordu.

bana öyle geliyor ki aşkı bu güçlü atışlarda, tensel anlamda gerçek olan bu yürek atışlarında tanıdım.

önceleri kendimi korumaya çalıştım. artık yalnızca kendim için var olmadığımdan dolayı aptal olduğumu düşünüyordum. hem yalnız değildim hem de elim kolum bağlıydı. bu, gururum açısından inanılmaz bir şeydi. onu bin bir yolla ruhumdan savıyor; engeller, büyüler ve dualarla dolu bir sürü iç labirentten geçerek ondan kurtulmaya çalışıyordum. yeniden çocukluğa dönüyor ya da aldırmaz biçimde kendimi yetişkinlik yaşamıma doğru salıveriyordum. o andan kaçmak için çabalıyor, başaramıyordum. varlığını tüm kişiliğim, hareketlerim ve sözcüklerimde sürdürüyordu. kişisel bütünlüğüm çerçevesinde her şey yalnızca onun için mevcut ve yalnızca ona yönelik gibiydi. görünürdeki amaçlarım, ne türden olurlarsa olsunlar, bana sırt çeviriyorlardı. bir yandan kişiliksizleşiyor, öte yandan her adımda doğaüstü bir güçle donanıyordum. bu gerçekten de bir takıntı, rahatsız edici, kapsayıcı bir hazdı. ama aynı zamanda bir tür deri değiştirmeydi sanki. işte böyle bir şeydi.

* alejandro gomes arias.

20.9.15

ölen adam

d.h. lawrence

bizler kısa günü daha büyük günün içine alıp küçük yaşamayı daha büyük yaşamanın döngüsü içine yerleştirmedikçe her şey, her şey bir yıkımdır.

söz, akşamüstleri insanı ısıran tatarcıktan başka bir şey değildir. sözler insana, tatarcıklar gibi eziyet eder, mezarına değin kovalarlar onu. ama mezardan öteye de gidemezler.

hiçbir şey bu kuduran garip dünyada yalnız kalmak, bu kudurmuşluk karşısında ayrı durmak kadar güzel değildir.

güneş onu okşamak için üzerine doğru eğildiği zaman bir kız güneşe açılmalıdır. 

bütün kadınlar erkeklere verilmek için mi doğarlar? azdır yeniden doğan erkeği bekleyen kadınlar. çünkü lotus, güneşin bütün parlak sıcaklığına gene de cevap vermez. koyu, gizlenmiş başını karanlığın içine doğru kıvırır yalnız, kıpırdamaz. ta ki gecenin içinde, öldürülmüş, artık parlamaz olmuş o görünmez azrak güneşlerden biri, görünmez erguvanlar içinde yıldızlar arasından kalka, menekşe gibi, azrak erguvan ışınlarını gecenin içine sala. bunların etkisinde lotus, bir okşayışa cevap verir gibi kımıldar, suların içinden yükselir, eğik başını kaldırır, başka hiçbir çiçeğin bilmediği bir bolartı ile açılır, keskin mutluluk ışınlarını yayar, başka hiçbir çiçekte olmayan yumuşak, altın derinliklerini ölüp dirilmiş, gösterişsiz mor-kara güneşin sellerinin işlemesine sunar. ama antonius gibi, gösterişin kısa, altın, gündüz güneşleri, caesar gibi, gücün sert kış güneşleri karşısında, lotus canlanmaz, hiç canlanmayacaktır da. böyle güneşler, tomurcuğu yırtar ancak. ah, sen yeniden doğanı bekle, tomurcuğun canlanmasını bekle.

geri çekiliş ilerlemeyi öldürür.

görkemden yuğrulu yazgılar vardır. bütün küçüklük, bayağılık, acı çekme kargışlılığımızın üstünde. görkemden yuğrulu yazgılar vardır; ama daha büyük bir güç de vardır.

dirimimle dirilişimin tohumunu ektim; bugünün seçilmiş kadını üzerine, dünyalar durdukça duracak değinişimi yerleştirdim; onun kokusunu, gülün yağı gibi etimde taşıyorum. varlığımın can alacak noktasında değer taşıyor bu kadın benim için. ama akıcı, altın yılan, ağacımın dibinde uyumak için yeniden çörekleniyor.

yakın olalım, uzak olalım; aramızdaki her şey iyidir. güneşler, mevsimleri erişince geri dönerler. ben de, bir daha geleceğim.

19.9.15

düşünmek istemiyorum

ilhan berk

bu dünya kadar eski bir şey yok. gök sayrılı. güneş sıradan. ağaçlar acemi. her sabah devesiyle işe gidiyor bir bedevi. her akşam kuşunu dolaştırıyor iki çinli.

bir yinelemedir dünya. bin yıl sonrayı görüyor bir ağaç. bin yıl sonrayı bir dinozor. gazali, kendini 7'ye benzetirdi. homeros her sabah yürürdü.

göz için yeni bir şey yok.

korkunçluk bunda.

zaman benim tarlamdır mı diyordu goethe? bilmek istemiyorum. oturduğu yerden montevideo'yu görüyor bir ev. sandalye kentsoylu. pencere feodal. su, belleksiz çıktı. tin yalnız. ben çocukken ırmak olmak istedim. ırmaklar hep çağırdı beni. düşünmek istemiyorum. dünya benim yerime düşünüyor.

söz öldü.

tunç: monarşik.

demir: demokratik.

bir akşam durup dururken dünyanın yaşlandığını gördüm. görmek yordu beni.

kral lear

william shakespeare



en sefil dilencinin bile
ihtiyacından fazlası bulunur çıkınında

kudret kapılırsa yaltaklanmalara
görev sesini duyurmaktan korkar mı sanırsın
yücelik aklını kaçırırsa
dürüstlük namus borcu olur

özüne yabancı kalan düşüncelerle karıştırıldı mı
sevgi, sevgi olmaktan çıkar

zaman ikiyüzlülüğün gizlediğini
nasıl olsa bir gün ortaya çıkarır

kusurlarını örtenin sonu nasıl olsa utançtır

talih, o usta orospu
almaz yatağına yoksulu

zillet, insanın en aşağılık bir yaratık olduğunu
yüzüne çarpmak ister gibi
onu hayvana yaklaştıran yoksul, sefil bir kılığa sokar

hastalık hep ihmale uğratır sağlığın borçlu olduğu görevleri
baskı altında kalan benliğimiz
bedenimizle birlikte sarsınca ruhumuzu
gerçek kimliğimizi yitiririz

dilbazlıktan yoksun oluşumdur bana mutluluk veren
beni zenginleştiren şey

göze iyi görünür kötü kişiler
daha kötüleri varsa eğer
en kötü olmamak da
bir bakıma övgüye değer

aynanın karşısında kırıtmayan
bir tek kadın yoktur dünyada

talihten en yoksul, en aşağıda olan kimse
hep bir umut ile yaşar, çekinmez hiçbir şeyden

bir dirhemcik bile aklı olanlar
yağmur yağsa da, rüzgar esse de
uydurmalı mutluluğu kaderine
her gün yağar çünkü yağmurlar

ruh huzurluysa beden duyarlıdır

kendi başına acı çeken, ruhunda acıyı daha fazla duyar
çünkü geridedir her türlü tasasız şeyler
geçmişte kalmıştır mutlu bakışlar
ancak acının ortağı, dayanmanın dostu varsa
ruhun da çilesi hafifler

yolum kalmadı ki göze ihtiyacım olsun
zaten görebildiğim zamanlar da yolumda tökezledim
varlık, çoğu kez aşırı güven veriyor herkese
oysa yokluk, düşkünlük yararlı oluyor bizlere

varlığın kaynağını küçümseyen kimse
engel, sınır tanımaz yolu üstünde

insanın hayal gücü öylesine etkili ki
tüm canlılığına karşın, hayat denen o hazineyi
bazen aşırıp soyuveriyor
hayatın kendi buna karşı koyamayınca

"boş kap çok ses çıkarır."
(ingiliz deyişi)

tefeci, onu dolandıranı astırır
lime lime giysiler, en ufak, en önemsiz hataları bile gösterir
ama günahına altın kaplat da gör
adaletin güçlü, uzun kılıcı bir şey yapamadan kırılır
bir de sen o günahı paçavralara sar
bir cücenin saman çöpü bile onu deler

ağlayarak geldik bu dünyaya
yazık, doğduğumuz güne yazık

doğduğumuzda ağlarız
çünkü bu büyük maskaralar sahnesine çıkarız

hayat o kadar tatlı ki
her an ölüm acısıyla bin kez ölürüz de
göze alamayız hemen ölmeyi

insanlar, bu dünyaya gelişlerine katlandıkları gibi
göçüp gitmeye de katlanabilmelidirler
önemli olan hazırlıklı olmaktır ölüm gelince

dünya, dünya, ah dünya
senden nefret etmemize neden olan şey talihimizin cilvesidir
yoksa böylesine boyun eğmezdik yaşlanmaya, ölüme

18.9.15

mor

inci aral

hayatta en zor şey, insanın hak etmediği acılara düştüğünde bile hayatı sevmesidir.

en karmaşık, en zor insanlar bile sevgiyle ele alındıklarında anlaşılabilirler.

her çocuk bir mucizedir.

rüyalar çoğu zaman gerçekten daha gerçektirler. insanın en karmaşık, en dokunulmamış eğilim, arzu ve kaygılarını ortaya koyarlar; bozulup eğrilmemiş, törpülenip yavanlaşmamış derin içselliğini. kalıpların, yasakların içinde ketlenen, bastırılan duyguların, denetim ortadan kalktığında sere serpe ortaya dökülen gündelik tutanaklarıdır onlar.

dünyayla olan ilişkilerine paranın hükmettiği sıradan insanlar bütün değerlerini yitirirler.

insanın büyüdüğü evin kokusu, çocukluğuyla ilgili en güçlü ve yaralayıcı çağrışımlarla dolu oluyor.

insanın en özel duyguları kendisi için bile bütünüyle aydınlıkta değildir.

halk dediğin nedir ki? çocukluktan kurtulamamış, cahil, iki torba fasulyeye kanmaya hazır bir yığın!

erkekler zayıf yanlarını kendilerine itiraf etmekten çekinirler.

kadınların tutkuyla bağlı oldukları erkeklerden -gerektiğinde- öç alma yeteneklerinin sınırsızlığını hangi erkek hayal edebilir ki?

sessizlik insancıldır. sessizlik insanın ayak basılmamış bölgesidir.

aşk, yalnızlığımızın farkına varmak dışında nedir ki?

hepimiz türlü yaralarla yaşıyoruz ve hayatın üstesinden gelmeye çalışıyoruz. doğumlar, düğünler, şenlikler bizi yalnızlığımızdan, acılarımızdan kısa süre de olsa kurtaran şeylerdir. insan yeterince bütün doğmamıştır; çoğu kez de kendi sorunlarını çözmede yetersizdir. insan öldüğü zaman bile gözlerini kapatıp bedenini kabre koyacak birine ihtiyacı vardır.

nedeni ve biçimi ne olursa olsun her intihar bir cinayettir. ustaca, iz bırakmadan işlenmiş -faili meçhul- bir cinayet.

insan yanlış yerden hayata başlamışsa, neyi tutsa elinde kalıyor.

çalışmanın, dürüstlüğün, iyi ahlak ve insanlık diye bellenen her şeyin bu kadar ucuzladığı, yerlerde süründüğü, üstelik kötülüğün makbul sayılıp alkışlandığı yerde insan neye tutunabilir, hangi umuda sarılabilir ki?

17.9.15

aforizmalar

~criminal minds

diane arbus: fotoğraf sır içinde sırdan ibarettir. ne kadar çok şey söylerse o kadar az bilirsin.

w.h. auden: cinayet, toplumu bozduğu ve yaraladığı için eşsizdir. bu nedenle toplum, kurbanın yerine geçerek onun adına hesap sormalı ya da affetmelidir.

albert pine: kendimiz için yaptığımız şeyler bizimle birlikte ölür; başkaları ve dünya için yaptıklarımız ise kalıcı ve ölümsüzdür.

joseph conrad: kötülüğün kaynağının doğaüstü bir güç olduğuna inanmak gerekmez. yalnız bir adam her türlü kötülüğü yapabilir.

nietzsche: bir şeyin mantıksızlığı varlığının kanıtı değil, aksine koşuludur.

albert einstein: hayal gücü bilgiden çok daha önemlidir. bilgi sınırlıdır; fakat hayal gücü dünyalar kadardır.

rose kennedy: kuşlar fırtınanın ardından cıvıldarlar. neden insanlar da gün ışığının onlara sunduğu hazların tadına varmazlar?

william faulkner: sadece akranlarından veya atalarından daha iyi olmak için canını sıkma; kendinden daha iyi olmaya çalış.

16.9.15

sartre: tarihin sorumluluğunu almak

zeynep direk / gaye çankaya

entelektüel, hatalarından çok şey öğrendiğimiz, ufuk açıcı, yeni fikirler doğurucu şekilde yanılabilen ve bir yere kadar takip etmeyi içimize sindirmiş olduğumuz kimsedir. (zeynep direk)

dünya benim bilincimde değil, onu gördüğüm, ona dokunduğum, onu soluduğum yerdedir, dışarıdadır. (jean hyppolite)

başkasının bakışının nesnesi olmak özgürlüğün kaybıdır. (zeynep direk)

praksis, insanlığın ölçüsü ve hakikatin temelidir. (sartre)

geçmiş, yaşama şansım olmadan olmak zorunda olduğumdur. (sartre)

düşmanımdaki karşıt insanın insani olmayışını yok ederken, aslında ondaki insanlığı yok edip onun insani olmayışını kendimde gerçekleştirmekten başka bir şey yapmış olamam. (sartre)

diyalektik, bir sentezin zamanı olarak gelecek eşzamanlılığın kuruluş imkanıdır. çünkü bu zeminlerin birbirlerini nasıl koşulladığını zaman ötesi bir formülde arayamayız; geçmiş ise kendinde'nin alanıdır. eşsüremli ve artsüremli ögelerin birlikte incelenmesi, pratik alanın maddi sentezi ile bir projenin geleceğe yönelen sentezi, ileriye gidişli ve geri dönüşlü bir yöntemin ontolojik imkanı olan bu gelecek ile mümkündür. (yusuf yıldırım)

sinoplu diyojen, zenon bir dersinde hareketin olanaksızlığını anlatırken, ileri geri yürüyerek ve gürültü çıkararak, zenon'un tezlerinin tersine, hareketin olanaklı olduğunu ispatlamıştı. zenon'un öğrencileri kendisini durdurmaya çalışınca, neden argümanlarımı engelliyorsunuz diyerek kızdığı rivayet edilir. (aliş sağıroğlu)

tarih, marksizmin basite indirgenen yorumunun zannettiğinden daha karmaşıktır ve insan, sadece doğaya, kendisini doğuran toplumsal ortama ve diğer insanlara karşı değil, aynı zamanda kendini öteki haline getiren kendi eylemine karşı da mücadele etmek zorundadır. (sartre)

"insanın özü, bir özünün olmamasıdır."

başkası, benim olanaklarımın gizli ölümüdür. (sartre)

"devrimci insan öncelikle, yaptığı şeyin anlamının bilincine biraz olsun varmayı başarabilen insandır."

umut, insanın amacıyla arasındaki bağdır; amaca ulaşılmasa bile varolan bağ. (sartre)

* katkılar: ömer albayrak, aliş sağıroğlu, francis jeanson, michel kail, devrim çetinkasap, richard sobel, yusuf yıldırım.

15.9.15

şibumi

trevanian

biz artık orta düzeydeki insanların çağında yaşıyoruz. orta düzeydeki insan sıkıcı, renksiz, aptal gibi görünür; fakat ölümsüz tekdüzeliğine devam eder. hiç bıkmaz. amipler her zaman kaplanlardan çok yaşar. çünkü durmadan bölünür, yenilenirler. o ölümsüz tekdüzelikleriyle. kalabalıklar zorbaların en sonuncusu olacaktır.

gözlerini bir an için sanata çevir. bak, kabuki can çekişirken, no beri yanda sürünürken şiddet romanları kalabalıkları nasıl da peşinden sürüklüyor! dikkat edersen hiçbir yazar romanına kahraman olarak gerçekten üstün bir insan tipi seçmeye cesaret edemiyor. çünkü seçerse, kalabalığın içinde bulunan orta düzeydeki insan öfkelenecek, utanacak ve kendisini savunması için kendi yojimbo'sunu, yani eleştirmenleri ortaya sürecektir.

kalabalığın çıkardığı gürültü mantıksızdır ama kulakları sağır edecek kadar güçlüdür. beyinleri yoksa da binlerce kolları vardır. bunları seni yakalamak, çekmek, aşağıya indirmek ve batırmak için kullanırlar.

onlarla temastan kaçın. kendini bir terbiye örtüsünün altına sakla. onlara aptal ve uzak görün. içlerine girme. ayrı yaşa ve şibumi'yi incele. hepsinden önemlisi de, seni çeşitli yemler kullanarak öfkeye ve saldırıya itmelerine izin verme. saklan.

* şibumi: içine kapalı, gösterişsiz güzellik.

türkü söylüyor otlar

doris lessing

hiç kimse günde on iki saat çalışıp sonra da zihinsel etkinliklerde bulunacak kadar zinde kalamaz.

"bir uygarlığın zayıflıkları hakkında en iyi yargıyı, başarısızlıklarına ve uyuşmazlıklarına bakarak verebiliriz."

gerçeğin tek bir yüzü vardır.

insanın kendisi hakkında oluşturduğu resmi ister hakikat yararına olsun, ister daha soyut bir nedenle, yerle bir etmek korkunçtur.

kadınların cinsel ilişkiden kendini çekme, ona karşı bağışık olma gibi öylesine olağanüstü bir yetenekleri vardır ki, bunu yaparken, erkekleri, kendilerini kazık yemiş ve aşağılanmış hisseder; ancak yakınacak somut bir şey bulamazlar.

yönetim değişikliği her zaman sorunlar yaratır.

afrika'da beyaz bir adam, kazayla bir yerlinin gözlerine bakıp da orada bir insan olduğunu görürse -ki bu onun kaçındığı en önemli şeydir- yadsıdığı suçluluk duygusu öylesine bir öfkeyle geri teper ki, yapacağı tek şey kırbacını indirmektir.

derinliklerinde kötü eğilimleri, yanlışları olan iki insanın, gerek duydukları biçimde ve yaşama örüntülerinin gerektirdiği biçimde birbirlerini mutsuzlaştırarak ve buna karşın, birbirlerine bir yerde de uyarak sürdürdüğü sayısız evlilik vardır dünyada.

kuşkusuz her cinayet tatsızdır.

gerektiğinden ya da isteyerek, tek başına yaşayan ve komşularının yaşamını kendilerine dert etmeyen insanlar, diğerlerinin kendileri hakkında konuştuğunu duyduklarında, hep rahatsız, mutsuz olurlar. uyuyan bir adamın gözünü açıp da yatağının çevresinde onu gözetleyen bir kalabalıkla karşılaşmasını andırır bu.

14.9.15

kızıma mektuplar

maya angelou

bilgeliğin esası, sadeliktedir.

tüm büyük sanatçılar aynı kaynaktan beslenir: insan kalbi. çünkü farklılıklarımızdan çok benzerliklerimizi anlatır o bize.

hayat gemim, sakin ve yumuşak denizlerde yürümeyebilir. yaşamımdaki mücadeleci günler parlak ve umut vaat edici olmayabilir. fırtınalı ya da güneşli günlerde, muhteşem ya da yalnız gecelerde, minnettar tutumumu her zaman korudum. karamsar olmakta ısrar etsem bile, her günün bir yarını vardır.

cehaletin sunduğu saçmalıklarla karşılaşmak, nerede yaşarsanız yaşayın mümkündür.

şimdiye kadar pek çok hata yaptım ve şüphesiz ölmeden önce birçok hata daha yapacağım. acıyı gördüğümde, beceriksizliğimin öfkeye yol açtığını anladığımda, sorumluluğumu kabul edip önce kendimi affetmeyi, sonra da düşüncesizliğimin zarar verdiği herkesten özür dilemeyi öğrendim. geçmişi yaşanmamış kılamayacağıma göre ve pişmanlıktan başka elimde tanrı'ya sunabileceğim bir şey olmadığı için içten özürlerimin kabul edilmiş olmasını umuyorum.

başına gelen bütün olayları kontrol edemeyebilirsin; ancak bunların senden bir şeyler almasına engel olmayı seçebilirsin. birinin bulutundaki gökkuşağı olmaya çalış. şikayet etme. hoşlanmadığın şeyleri değiştirmek için her türlü çabayı göster. eğer bir değişiklik yapamıyorsan, düşünce şeklini değiştir. yeni bir çözüm bulabilirsin.

asla sızlanma. sızlanmak, bir zalime etrafta bir kurban olduğunu haber verir.

ölmeden önce insanlık adına muhteşem bir şey yapmak için elinden geleni yap.

hayırseverlerin söylediği aslında şudur: "görünüşe göre ben ihtiyaç duyduğumdan fazlasına sahibim ve sen de ihtiyaç duyduğundan daha azına sahipsin. ben kendimdeki fazlalıkları seninle paylaşmak istiyorum."

insanlara gerçekleri söylediğinizde, insanların sizden uzaklaşmaya başlayacaklarını bilmeniz gerekir; çünkü onların da kendilerine acı veren dizleri ve ağrıyan başları vardır ve sizinkileri bilmek istemeyeceklerdir. ama bir de şöyle düşünün: insanlar sizden uzaklaşırsa, size gerçekten sıkıntı veren şeye yoğunlaşıp bir çare aramaya daha çok vaktiniz olacaktır.

herhangi bir şey yazmaya karar verdiğimde, aldığım tüm övgülere rağmen içimi bir güvensizlik hissi kaplar. eyvah, şimdi bir şarlatan olduğumu, gerçekten yazı yazamadığımı, iyi yazı yazamadığımı anlayacaklar, diye düşünürüm. perişan bir duruma gelirim ve sonra, yeni bir sarı bloknot çıkarır ve o boş sayfaya yaklaşırken, ne kadar şanslı olduğumu düşünürüm.

bazı sanatçılar tüm insanlara, tüm dünyaya, tüm zamanlara aittir.

insan yüreği o kadar narin ve hassastır ki, bir şey uğruna çabalarken sendelememesi için teşvik edilmeye ihtiyaç duyar. insan yüreği o kadar sağlam ve serttir ki, bir kere cesaret buldu mu, yolundan şaşmaz bir ısrarla ritmine devam eder. insan yüreğine cesaret veren şeylerden biri de müziktir. çağlar boyunca büyürken ve yaşarken dinlemek için şarkılar yaptık.

bir dostumu veya sevdiğimi o dönüşü olmayan topraklara göndermekte çok zorlanıyorum. "ölüm, zehrini nereye akıttın?" sorusunu, "kalbimin, zihnimin ve anılarımın içine" diye cevaplıyorum.

asıl coşku, arayışın kendisindedir.

13.9.15

dieppe

samuel beckett


gene son cezir
ölü çakıl
döner sonra adımlar
uyanan şehre

kum akıntısında benim yolum
kumul ve çakıl arasında
yaz yağmuru yağar hayatıma
ömrümse başından sonuna
yağmadan kaçınma

huzurum orda dağılan sisin ortasında
bu uzun devingen eşikleri aşındırmaktan vazgeçtiğim
ve açılan ve kapanan bir kapının
boşluğunu yaşayabildiğim zaman

ne yapabilirdim bu dünya olmadan yüzsüz umursamaz
ki son bulacak oysa her anın boşlukta
varoluşun cehaletinde eridiği bir an
sonunda gövde ve gölgeyi birlikte yutan
bu dalga olmadan
ne yapabilirdim çağıltıların yittiği bu sessizlik olmadan
yürek çarpıntıları çılgınlıklar imdada aşka
cürufların tozları üzerinde uyanan
bu gökyüzü olmadan

ne yapabilirdim dün ne yaptıysam aynını ve evvelsi gün
ölüm ışığımın çatlağından bakıyorum
bana benzer bir başka aylaklık arıyorum
tüm yaşamların ötesine girdap olmuş geçerken
sarsıcı bir boşlukta
sesler arasında sessiz
gizliliğimi dolduran

sevgilim ölsün isterdim
ve yağmurlar yağsın mezarına ve benim üzerime
beni ilk ve son kez sevenin yasını tutarken
yürürken sokaklarda