30.9.17

uzun lafın kısası

pittakos: iktidar insanın özünü ortaya koyar.

victor hugo: toplumun bütün bereketli ışımaları bilimden, edebiyattan, sanattan, öğretimden çıkar; insanları yetiştirin, yetiştirin insanları.

diogenes: yararsız çabaları bırakıp doğaya uygun yaşamayı seçenler mutlu yaşar, insanlar aptallıkları yüzünden mutsuz olurlar.

irvine welsh: kim olduğunu ve kim olmadığını anlamaya çalışmak lazım. hayattaki esas macera bu. kendini bir yerde bulduğunda arkada bıraktığın ve hep yanında taşıdığın şeyler vardır.

aristippos: eğitimsiz olmaktansa dilenmek daha iyidir. nitekim berikinin parası yoktur, ötekinin insanlığı.

halil cibran: nasıl bir meyvenin çekirdeği, kalbi güneşi görebilsin diye kabuğunu kırmak zorundaysa, siz de acıyı bilmelisiniz.

mario levi: kaybedilmeyecek servet, elden çıkmayacak zenginlik yoktur. hiç kimse sahip olduklarıyla övünmemeli.

jean paulhan: günümüzde iki edebiyat türü var: okunması olanaksız kötü edebiyat -ama pek çok okunmaktadır- ve kimsenin okumadığı iyi edebiyat.

solon: halk iyi yönetiliyorsa tanrı ve yasaların yararı vardır; ama kötü yönetiliyorsa hiçbir işe yaramazlar.

carl gustav jung: insan, kendisini yargılayamayan bir olgudur ve başkalarının iyi ya da kötü yargılarına bırakılmıştır.

hegel: herkes ister ve inanır ki, ancak kendisinin dünyasıdır en iyi dünya; gene inanır ki, bu dünyayı diğerlerinden daha iyi anlatacak olan da, o en iyisi olandır.

andre breton: güzellik, ya ihtilaçlı bir güzellik olacak ya da hiç olmayacak.

26.9.17

ziyafet

gabriel naude

eğer bu dünyada üstün bir iyiliğin, belli bir mükemmelliğin ve ona eşlik eden mutluluğun tadını çıkarmak mümkünse, sanırım en çok arzu edilen, bilge bir adamın bir kütüphanede bulmak isteyeceği diyalog ile bereketli ve hoş bir ziyafetten başka bir şey değildir. haklı olarak kendini bir kozmopolit ve dünya vatandaşı olarak gördüğünden her şeyi bilebilir, her şeyi görebilir, hiçbir şeyi gözardı edemez; kısaca, bu gönül rahatlığının kesin efendisi olduğu için onu dilediği gibi kullanabilir, istediği zaman alır, canı çektiğince onunla söyleşebilir; üstelik engeller olmadan, zahmet etmeden ve çaba harcamadan ders görebilir ve yeryüzünde, denizde, cennetin en yüksek yerlerinde; olan, olmuş ve olabilecek her şeyin özelliklerini kusursuz bir şekilde bilebilir.

23.9.17

düşlem

cervantes: özgür olmayı öğrenmek, gülümsemeyi öğrenmek demektir.

luis cernuda: istek, yanıtı olmayan bir sorudur.

andre malraux: masal kahramanları aklımızın değil içgüdülerimizin karmaşıklığını simgelerler.

jose ortega y gasset: bugünkü varlığını etkileyen geçmişi, birbirine hiç benzemeyen insanlarına can verecek gücü, yalnız kalmak ya da kendi kabuklarına çekilmek isteyen bireylerine karşı birliği sağlayacak ölçekte tarihsel görevi olmayan toplum, gerçek bir ulus değildir.

henri poincare: her şey düşüncedir.

simone de beauvoir: kadın; bir sevgili, tanrıça, ana, cadı ya da derin bir düşünce olabilir ama hiçbir zaman kendisi olamaz.

novalis: düşümüzde düş gördüğümüzü görmeye başlayınca uyanma zamanı yakındır.

rene char: şiir, tutkunun gerçekleştirilmiş olan aşkıdır.

andre breton: cinsel ilişkinin zorunlu olarak iki insan arasındaki erotik gerilimin azalmasına, yineleme durumunda o iki insanı birbirinden bıktıracak bir azalmaya yol açtığı iddiası, düşünülebilecek en kötü sofizmdir.

dostoyevski: yaşamı, yaşamın anlamından daha çok sevmek zorundayız.

charles baudelaire: düşlem, yeteneklerimizin en bilimsel olanıdır; çünkü evrensel benzeşimi, mistik bir dinin uygunluk diye adlandıracağı şeyi yalnızca o kavrayabilir. doğa bir sözcüktür, bir alegoridir, bir modeldir.

20.9.17

çocukluk resmi

bilge karasu

bir gün çocukluk resmini çıkardın bir kitabının içinden; kokulu, kırışmış. aldım. konuştuk. o zaman, nihayet çözülebilen iplerini gerisinde sürüyerek açılan bir sal gibi, arzuyu attığımı duydum. gecesi, bir elektrik feneri altında, gözüne kaçan bir kirpikle uğraştım. başını, öylece durgun ve boş, önüme uzatan ikinci çocuk oluyordun. kirpiği çıkardıktan sonra bir an bakmıştım kapalı gözlerine. başlarımızın arasından rüzgar güç süzülecek oldu. nefeslerimiz, nefesimiz ondan kuvvetli idi. açılan gözlerinde iki yumuşak fener gördüm. karanlıkta güneş titredi; deniz, sayısız hayvan yıllarının sesiyle uğuldadı. uzaklaştın. ayrıldık. yürüdün ışığın altından. ardında asfalt, ışıkla beraber eriyordu adımlarının içinden, sessizlikte.

19.9.17

mutluluk

andrey platonov: mutluluk yararlıdır.

boethius: ölümlü yaratıkların tek bir endişesi vardır. bunun için olağanüstü gayret sarf edip türlü türlü işlerin peşine düşer, farklı yollardan ilerler; ama yine de mutluluğun yegane amacına ulaşmak içindir tek çabaları.

charles dickens: zaman olur, cehalet saadettir.

demir özlü: nedir ki mutluluk? hayatta bir şeylerin gelip bulması seni, ummadığın şeylerin olması ya da saplantıların kendi kendini onarması. başka ne olabilir ki?

choderlos de laclos: bir gönülde uyandırılan mutluluk, bağların en güçlüsüdür; gerçekten bağlayabilen bir o vardır.

javier marias: insanların çoğu hazzı elde ettikleri zaman nasıl keyfini süreceklerini bilemezler.

wittgenstein: mutlunun dünyası, mutsuzunkinden başka bir dünyadır.

viktor emil frankl: mutluluk sadece kişinin kendi aşkınlığını yaşamasının, kendini hizmet edilecek bir davaya veya sevilecek bir insana adamasının bir sonucu olarak ortaya çıkabilir.

daniel defoe: hor kullanılmış bir mutluluk, çoğunlukla en büyük yıkımlara yol açar.

walter benjamin: mutlu olmak demek ürküntü duymadan kendinin farkına varabilmektir.

13.9.17

yazmak

paul auster

yazarların çoğu çifte yaşam sürer. akıllı uslu mesleklerde iyi para kazanıp yaşamlarından çaldıkları zamanı yazıya ayırırlar: ya sabahın kör karanlığında ya gece geç vakit ya hafta sonları ya da tatillerde yazarlar.

william carlos williams ve louis-ferdinand celine doktordu. wallace stevens bir sigorta şirketinde çalışırdı. t.s. eliot önce bankerlik, sonra yayıncılık yaptı.

bir yazarın üniversiteye kapanmasını, çevresini kendisi gibi düşünen insanlarla doldurmasını, rahata ve kolaycılığa alışmasını da ilke olarak yanlış buluyorum. böyle bir ortam, insanı kendinden ve yaşamından hoşnut olacağı bir rehavete sürüklemek tehlikesini doğurabilir ve bir yazar o rehavete gömülürse, artık işi bitmiş demektir.

fulke greville: "ben, kara öküzün çiğnediği insanlar için yazıyorum."

para hiçbir zaman yalnızca para demek değildir. para her zaman bir başka şeydir, her zaman daha başka bir şeyler demektir ve son sözü de hep o söyler.

yaşamın bir noktasına gelince bir de bakıyorsun ki, ölülerle geçirmiş olduğun zaman dirilerle geçirdiğinden daha çok.

uykuda sevilen kızlar

yasunari kawabata

en insanlık dışı evren bile alışkanlığın zoruyla insancıl hale gelir.

bu dünyanın karanlıklarında binlerce ahlaksızlık gizlidir.

erkeği "şeytanlar alemi"ne sürükleyen, görünüşe göre, kadın vücududur kesinlikle.

"kadın sonsuz bir yaratıktır."

bir kadın yaşamındaki büyülü sırrın çok az şey olduğu yolunda bir duygu gelmişti içine.

egushi gibi altmış yedi yaşında bir erkeğin, bütün kadınları birbirine benzer saymaya hakkı vardır.

10.9.17

hasan hüseyin korkmazgil

mehmet h. doğan

arkadaşlarımı ziyarete gittiğim bir cumartesi günü, gazi eğitim enstitüsü'nün bahçesinde havuzun kenarında oturuyorduk. birden karşıdan, uzun, kabarık saçlı birinin hızlı adımlarla, neredeyse koşarcasına bize doğru geldiğini gördüm. yaklaşınca tanıdım bunun hüseyin korkmazgil olduğunu; iki yıl öncesinin kavgaları yeniden mi başlıyor diye düşündüm. ama öyle olmadı, hüseyin yanımıza gelince, sanki iki yıl önce o kavgaları yapan bizler değilmişiz, sanki iki eski dostmuşuz da birbirimizi ne zamandır görmüyormuşuz gibi boynuma sarıldı, uzun uzun kollarında sıktı beni. bir yandan da, çok değişmiş olduğunu, artık eskisi gibi düşünmediğini, bizlerin o zaman çok haklı olduğumuzu, bizlere çok haksızlık etmiş olduklarını anlatan şeyler söylüyordu. sonra oturup anlattı: nazım hikmet'in şiirlerini okuduğu için polis peşindeymiş; okulda dolabını, yatağını karıştırıyorlar, yasak yayın arıyorlarmış ikide bir. bunlardan yılmayacağını söylüyordu.

okulda sağ-sol kavgalarının en çok kızıştığı bir gün bizim sınıfı bastılar, dövmek istediler bizi. "komünistlerin kanını içeceğiz!" diye bağırıyorlardı. hüseyin korkmazgil yine en öndeydi.

6.9.17

27. gün

che guevara

dörtte, tırmanacak bir yer bulmak için yeniden yürüyüşe geçtik, bunu yedide başardık fakat niyet ettiğimizin tersine karşımızda zararsız gibi görünen çıplak bir tepecik vardı. hava kuvvetlerinden kurtulmak için seyrek bir ormanda biraz tırmandık ve orada, tepecikte bir yol olduğunu keşfettik, gerçi bütün gün boyunca oradan tek kişi geçmedi. hava kararırken bir köylüyle bir asker tepeciğin ortalarında meydana çıktılar ve orada bizi görmeden bir süre eğlendiler. aniceto bir keşiften dönerken yakındaki bir evde büyük bir asker grubu görmüştü: o yol bizim için en kolay olandı ve şimdi kesilmişti. sabah eşyaları güneşte parlayan destek grubunun yakındaki bir tepeye çıktığını gördük. sonra, gün ortasında aralıklı silah sesleri işitildi ve parıltılar görüldü, sonra da, ateş sesleriyle birlikte "işte orada", "çık oradan", "çık oradan yoksa"  gibi bağırtılar işitildi. adamın akıbetini öğrenemedik, camba olabileceğini tahmin ettik. hava kararınca öbür taraftan suya inebilmek için yola çıktık ve öncekinden biraz daha sık bir fundalıkta durduk; su için aynı kanyona dönmek gerekiyordu, bulunduğumuz yerdeki kaya çıkıntısı aşağıya inmemize engel oluyordu. radyo, galindo bölüğüyle çarpışmış olduğumuz haberini geçti, teşhis edilmek üzere valle grande'ye nakledilecek üç ölü bırakmıştık. anlaşılan camba ve leon'u ele geçirememişlerdi. bu kez kaybımız büyüktü; en önemli kayıp coco'ydu, miguel ile julio ise müthiş savaşçılardı ve üçünün de insan olarak değeri ölçülemezdi. leon iyi bir ressamdı. yükseklik 1800 metre.

4.9.17

cehennem

tom robbins

ruh, sıcak ve ağırlığa sahip bir şeydir. tinse soğuktur, soyut ve kopuktur. ruh, dünyaya ve dünyanın sularına bağlıdır. tinse göğe ve göğün gazlarına bağlıdır. gazlardan ateş çıkar. ateş gücü yani. bütün siyasetlerin doğal uzantısının savaş olduğu görülür. din bir kez siyasallaştı mı, onun faaliyetinin de er ya da geç savaşa yol açacağı söylenebilir. "savaş cehennemdir." bu yüzden, dinsel inanç bizi dosdoğru cehenneme gönderir. tarih, hiçbir tereddüde yer bırakmayacak şekilde doğrular bu görüşü. modern dinlerin her biri tanrının kendilerini, sadece kendilerini tuttuğunu söyleyerek övünür ve bunlara bağlananlar da bu dinlerin arsız iddialarını desteklemek için ölmeye yahut öldürmeye oldukça hazırdırlar.

sinema

bertrand russell

modern dünyada birörnekliği meydana getiren bütün güçler içinde belki de en büyüğü sinemadır; zira sinemanın etkileyiciliği sadece amerika sınırları içinde kalmayıp dünyanın dört bir yanına girebilmektedir. geniş anlamda sinema, orta doğu'da halkların nelerden hoşlandığı konusunda hollywood'un görüşünü temsil eder. aşk ve evlilikle ilgili duygularımız hep bu reçeteye göre standartlaştırılmaktadır. hollywood, gerek zenginlerin zevklerini, gerek zengin olmak için benimsenmesi gereken yöntemleri gösterişiyle, gençlerin gözünde çağdaşlığın son sözünü temsil etmektedir. öyle sanıyorum ki, sesli sinemalar çok geçmeden evrensel bir dilin benimsenmesine yol açacak ve bu evrensel dil hollywood dili olacaktır.

ağaçkakan

tom robbins

eğer dürüstsen sahip olduğun değerlerle er ya da geç yüzleşmen gerekir.

topluluk ahlakı, mahremiyete yönelik bir saldırıdır.

diğer insanların kanunlarına tabi yaşayan tüm insanlar kurbandır. 

totalitarizmi doğuran kötülük değil, sıkıcılıktır. 

bir suçlu ile kanun kaçağı arasındaki fark, suçluların sık sık kurban olması, kanun kaçaklarının ise asla kurban olmamasıdır. gerçek bir kanun kaçağı olma yönünde atılacak ilk adım, kurban edilmeyi reddetmektir.

kanun kaçakları, hayat süpermarketindeki konserve açacaklarıdır.

köpek balıkları denizin suçlularıdır. yunuslar ise kanun kaçaklarıdır.

kanun kaçağı ele geçirilemez olandır. o ancak öteki kişilerin tavırlarıyla cezalandırılabilir. 

genç kızların yere mendil atıp onu yerden alan beyefendiyle tanışmayı amaçladıkları kadar salak bir dönem yaşanmış mıydı gerçekten? 

insanları kısıtlayan, kişilik eksikliği. insanları kısıtlayan, kendi filmlerini yönetmek bir yana, o filmde başrol oynayacak büzüğe ya da düş gücüne bile sahip olmamaları. 

düşünceler ustalar, dogma ise müritler tarafından oluşturulur.

bu dünyada iki tür insan var: hayata bakıp balkabağının üzerindeki kırağıyı görenler ile bakıp da pastanın üstündeki salyayı görenler.

    - sigara içen birini öpmek kül tablası yalamak gibi bir şey.

    + kendini üstün gören, hoşgörüsüz birini öpmenin de firavunfaresi kıçı yalamaya benzediğini işitmiştim.

    - ben firavunfaresi kıçı değilim.

    + ben de kül tablası değilim.

3.9.17

yeni bir yaşam

jiddu krishnamurti

yaşam ıstırap çekmek, zevk ile acı, umut ile hayal kırıklığı arasındaki bitmeyen kavgadır.

yaratıcı olmak demek inisiyatifle, sevgiyle, nezaketle, duygudaşlıkla ve anlayışla dolu olmak demektir.

ne kadar çok şeye sahip olursak o kadar parçalanırız. ne kadar fazla mal mülk, ün, deneyim, bilgi edinirsek o kadar çabuk bozuluruz.

kişinin her zaman kendisiyle, kendi görüntüsüyle, kıyafetleriyle ilgilenmesi -ki çoğumuz şu veya bu şekilde bunu yapıyoruz- duyarsız olmak demektir; çünkü o zaman zihin ve kalp kapanır ve kişi tüm güzellik algısını kaybeder.

yoksulluk toplumun suçudur. açgözlü ve kurnaz insanların diğerlerini sömürüp yükseldikleri bir toplumun kabahatidir yoksulluk.

karakter sadece geleneklerin bizden yapmamızı ve yapmamamızı istediği şeyleri tekrarlamak değil, özgün bir şeyler yapmaktır.

iyi bir mevkiye, çok güzel bir eve, muhteşem bir bahçeye, zarif kıyafetlere sahip olabilirsiniz; başbakan olabilirsiniz ama sevgi olmadan bunların hiçbiri bir anlam ifade etmez.

insanın yardımseverlikten bir çıkar umup ummadığı ve kendisini aç insanları doyurmaya iten dürtünün ne olduğu konusunda çok uyanık olması gerekir.

anlamak demek sözcüklerin, ön yargıların ve dürtülerin engellemesi olmaksızın bir şeyin hakikatini doğrudan görmek demektir.

sadelik zihnin deneyimin ve anıların yükünden kurtulmasıdır. gerçek sadelik bilgiden, anımsamaktan, deneyim toplamaktan kurtulmaktır.

2.9.17

ahlak

nietzsche

ahlak ilkin, topluluğun varlığını sürdürmenin ve çöküşünü önlemenin bir aracıdır; bundan sonra topluluğun varlığını belirli bir düzeyde ve belirli bir iyilikte sürdürmenin aracıdır. ahlakın güdüleri korku ve umuttur; üstelik aykırı, tek yanlı, kişisel olana duyulan eğilim hâlâ çok güçlü olduğundan, bu güdüler de bir o denli haşin, güçlü, kabadırlar. caydırıcı yöntemlerin yumuşak olanları etkili olmadığı ve varlığını sürdürmenin ikili tarzına başka türlü ulaşılmadığı sürece, en dehşet verici olanlarından yararlanılmalıdır. bu araçların en güçlülerinden biri de, sonsuz bir cehennemi içeren bir öteki dünyanın icat edilmesidir. orada ruh işkenceleri ve bunu yapacak cellatlar gereklidir. ahlakın başka basamakları ve belirtilen amaca götüren araçlar da bir tanrının buyruklarıdır -musa'nın yasası gibi- daha başka ve daha yüksek basamakları da mutlak bir ödev kavramının "yapmalısın" diyen buyruklarıdır. tüm bunlar henüz oldukça kaba yontulmuş ama geniş basamaklardır; çünkü insanlar daha ince, daha dar olanlarına basmayı henüz bilmezler. sonra bir eğilim, bir beğeni ve sonunda bir kavrayış ahlakı gelir, ki bu diğer tüm aldatıcı ahlak güdülerinin üstündedir; ama insanlığın uzun yıllar boyunca başka güdülere sahip olamayacağını da anlamıştır.

1.9.17

kalbim unut bu şiiri

ahmet telli


sülfür inceldi ve en yorgun yerinden kırıldı ayna
tenhaydı düşlerim, geceydi, çıkıp geldim işte

unutulmuş aşklar gibidir
kapağı açılmayan kitaplar

bir kahkahayla çekip giderim karlı ovalardan
şairler vurulmalıdır, hayat yakışmıyor onlara

biten bir aşk için söylenecek söz şu olmalı:
- güzeldi yine de

gidersen kim sular fesleğenleri
kuşlar nereye sığınır akşam olunca
sessizliği dinliyorum şimdi ve soluğunu
sustuğun yerde bir şeyler kırılıyor
bekleyiş diyorum caddelere, dalıp gidiyorsun
adını yazıyorum bütün otobüs duraklarına  
öpüştüğümüz her yer adınla anılıyor
bir de seni ekliyorum susuşlarıma