30.9.17

uzun lafın kısası

pittakos: iktidar insanın özünü ortaya koyar.

victor hugo: toplumun bütün bereketli ışımaları bilimden, edebiyattan, sanattan, öğretimden çıkar; insanları yetiştirin, yetiştirin insanları.

diogenes: yararsız çabaları bırakıp doğaya uygun yaşamayı seçenler mutlu yaşar, insanlar aptallıkları yüzünden mutsuz olurlar.

irvine welsh: kim olduğunu ve kim olmadığını anlamaya çalışmak lazım. hayattaki esas macera bu. kendini bir yerde bulduğunda arkada bıraktığın ve hep yanında taşıdığın şeyler vardır.

aristippos: eğitimsiz olmaktansa dilenmek daha iyidir. nitekim berikinin parası yoktur, ötekinin insanlığı.

halil cibran: nasıl bir meyvenin çekirdeği, kalbi güneşi görebilsin diye kabuğunu kırmak zorundaysa, siz de acıyı bilmelisiniz.

mario levi: kaybedilmeyecek servet, elden çıkmayacak zenginlik yoktur. hiç kimse sahip olduklarıyla övünmemeli.

jean paulhan: günümüzde iki edebiyat türü var: okunması olanaksız kötü edebiyat -ama pek çok okunmaktadır- ve kimsenin okumadığı iyi edebiyat.

solon: halk iyi yönetiliyorsa tanrı ve yasaların yararı vardır; ama kötü yönetiliyorsa hiçbir işe yaramazlar.

carl gustav jung: insan, kendisini yargılayamayan bir olgudur ve başkalarının iyi ya da kötü yargılarına bırakılmıştır.

hegel: herkes ister ve inanır ki, ancak kendisinin dünyasıdır en iyi dünya; gene inanır ki, bu dünyayı diğerlerinden daha iyi anlatacak olan da, o en iyisi olandır.

andre breton: güzellik, ya ihtilaçlı bir güzellik olacak ya da hiç olmayacak.

intihar

amin maalouf

ölümü son çıkış olarak düşüneceksin. bil ki kimse seni bundan alıkoyamaz ve tam da bu nedenle, elinin altında olduğu için onu yedekte tut, sonuna kadar. diyelim ki geceleyin bir kabus gördün. bunun bir kabus olduğunu, başını oynattığın anda kurtulabileceğini bilirsen her şey daha kolay, daha çekilir hale gelir; hatta bir bakarsın ilk başta en korktuğun şeylerden zevk alır olmuşsun. hayat seni istediği kadar ürkütsün, canını yaksın, en yakınların çirkin maskeler taksınlar. hayat bu, de kendi kendine, ikinci kez çağrılmayacağım bir oyun, bir zevkler ve acılar oyunu, bir inançlar ve aldatmalar oyunu, bir maskeler oyunu, bir aktör ve bir gözlemci olarak sonuna kadar oyna, gözlemcilik daha iyidir, ne zaman istersen bırakabilirsin. beni sorarsan, "imdat çıkışı" sayesinde ayaktayım. çünkü emrimde ve onu kullanmayacağımı biliyorum. ama öteki dünyanın anahtarı bende olmasa kendimi kapanda hissederdim, derhal kaçmak isterdim.

28.9.17

köle ruhlu insan

panait istrati

insanların çoğu köle ruhlu yaratılmıştır. özgür bir kafaya sahip olmak kolay değildir. köle demek, sırf kemerine çalışma zinciri vurulmuş insan demek değildir. kölelik, dünyanın kuruluşundan bu yana yönetilmeye, buyruk almaya yönelik bayağı bir özdür. niteliksiz, alçaklığı benimsemiş hayvansı bir şey. verimli toprağa oranla kum nasılsa, özgür insan karşısında kölenin durumu da aynıdır. köle devingen bir yapıya sahip değildir. kıpırtısızdır. hareketleri ancak başkalarının iradesi doğrultusundadır. tıpkı kuma rüzgarın etki edişi, onu istediği yere sürükleyişi gibi, başkaları bu insanlara istediğini yaptırabilir. o zaman da hareketi körü körünedir. gözü karadır. düşünmeden yapılmış felaket şeylerdir. önüne geleni siler geçer. ister gecekonduda yaşayan bir insan olsun, ister parlamentoda koltuğu bulunan daha sınırlı bir kitleye mensup biri, o her zaman daha güçlü bir elin kendisini yönetmesini bekler. bildiği sadece iki yaşayış biçimi vardır: egemen olmak ya da buyruk altına girmek. bu da kendisine kumanda eden yöneticiye bağlıdır. bu iki egemenlik arasında özgürlükten söz edilebilir mi?

usta ile öğrenci

güven turan

okçuluk, zen'in dışlaştırdığı uğraşlardan biridir. bu konuda alabildiğine ün yapmış ustalardan birine, genç bir zen öğrencisi gelir ve okçuluğu öğrenmek istediğini söyler. usta, öğrenciye boş bir sadak verir. genç birkaç yıl o boş torbayı taşır. sonra usta bir ok verir. gene aradan birkaç yıl geçer, bu kez yay verir usta. öğrenci, bir süre de sadak, ok ve yayla dolaşır. sonra, sırayla, usta oku yaya taktırır, yay çektirir ama oku attırmaz. bunların her biri gene yıllar alır. sonunda usta, öğrencisini alır, bir nişan tahtasının önüne getirip ok atmasını söyler. öğrenci oku yaya takar, gerer ve nişan alıp atar. tam hedeften vurur! öğrenci sevinçle ustaya baktığında, usta üzgün üzgün başını sallayıp "nişan alarak attın!" der, "şimdi her şeye yeniden başlayacağız."

27.9.17

delilik

j.g. ballard: biz ayakdeğirmenine bağlı yaratıklarız: tekdüzelik ve geleneksellik her şeyi yönetiyor. tamamen aklı başında bir toplumda delilik tek özgürlüktür.

susanna tamaro: artık insanın nasıl delirdiğini kolayca anlıyorum; yalnız kalmak ve o sesi kesecek düğmeyi bulamamak yeterli.

turgenyev: hastalıkların nedenlerini aşağı yukarı biliyoruz; ruhsal hastalıklar da yanlış eğitimden, insanların kafalarına çocukluktan beri sokulan saçmalıklardan ileri geliyor; kısacası toplumun bozuk düzeninden. toplumu düzeltelim, bu hastalıklar ortadan kalkar. doğru kurulmuş bir toplumda insan, budala ya da akıllı, iyi ya da kötü olmuş, hiçbir önemi kalmaz.

saul bellow: ihtiyar william james haklıysa, mutluluk enerjinin en üst seviyelerinde yaşamaksa ve dünyaya gelişimizin gayesi mutluluk peşinde koşmaksa, delilik katıksız mutluluktur ve siyasi müeyyidelerle koruma altına alınmalıdır.

hamdi koç: kimse kanserli bir hastayı hastaneye kaldırmayı kendine iş edinmez ama bir deliyi ya da eski bir deliyi bir yere kaldırmak, paketleyip depoya kaldırır gibi ya da kapatmak, herkesin şehvetle yerine getirdiği bir toplumsal görev, bir insanlık borcudur.

joyce carol oates: delirmek, bir şeyin inanmak istediğimiz gibi olduğuna inanmaktır, öyle olmadığını bilmemize karşın. delirmemek ise insanın en derin ve derinlikli isteklerinin gerçekte olanla hiçbir ilgisi olmadığını kabullenmektir.

ursula k. le guin: hangi aklı başında insan bu dünyada yaşar da delirmez ki?

26.9.17

neden

lawrence durrell

ölümün en büyük avuntusu, herkesin senin ardından iyi konuşmak zorunda olması.

ne tanrı var ne de yazgı: bunu bir kere kabul ettin mi bazı şeyleri ayırt etmeye başlıyorsun.

paylaşılan, gerçek dünyada bir manyakla bir macera yaşadıysan tıraş olurken aynada kendi yüzüne nesnel olarak bakamıyorsun.

eğer tutkuyu aşırıya kaçırırsan basit bir mistisizme yuvarlanmaya mahkum olursun.

en iyi buluşların hiçbir zaman bulamadığın bir şeyi ararken kazara karşına çıkan yan ürünler oluyor; bir şeyi avlamak için acele yola çıkıyorsun; karşına başka şey çıkıyor, beklenmedik bir şey.

ne kadar uğraşırsan uğraş, delilik, mutluluk ya da ölüm için bir açıklama bulamazsın.

insanın yaşam deneyiminin sonuna geldiğini hissetmesi korkunç bir şey. temelde hiçbir yeni beklenti yok: insan aynı şeyin değişik kombinasyonlarını beklemeli herhalde. insanı bir tür yenilgiye uğratan bir şey. sonra inişe geçiyorsun, bir tür ölüm sonrası hayatı yaşamaya başlıyorsun, kanın soğuk, nabzın düzenli.

her şeyi bilmen gerekirdi; bütün insanlar gibi her şeyi bilecek donanımla geldin bu dünyaya. ama gittikçe artan bir bozulmaya uğradın, hayallerin eski çiçekler gibi yavaşça soldu. neden, neden?

ziyafet

gabriel naude

eğer bu dünyada üstün bir iyiliğin, belli bir mükemmelliğin ve ona eşlik eden mutluluğun tadını çıkarmak mümkünse, sanırım en çok arzu edilen, bilge bir adamın bir kütüphanede bulmak isteyeceği diyalog ile bereketli ve hoş bir ziyafetten başka bir şey değildir. haklı olarak kendini bir kozmopolit ve dünya vatandaşı olarak gördüğünden her şeyi bilebilir, her şeyi görebilir, hiçbir şeyi gözardı edemez; kısaca, bu gönül rahatlığının kesin efendisi olduğu için onu dilediği gibi kullanabilir, istediği zaman alır, canı çektiğince onunla söyleşebilir; üstelik engeller olmadan, zahmet etmeden ve çaba harcamadan ders görebilir ve yeryüzünde, denizde, cennetin en yüksek yerlerinde; olan, olmuş ve olabilecek her şeyin özelliklerini kusursuz bir şekilde bilebilir.

25.9.17

genius.

zeka bir erkeğin en büyüleyici yanıdır.

"sevgi ölümü engeller. sevgi hayattır. her şeyi, anladığım her şeyi sadece sevdiğim için anlıyorum. her şey, var olan her şey sadece sevdiğim için var."

otoriteye ahmakça inanmak gerçeğin en kötü düşmanıdır.

insanlar uygun adım yürümekten ne zevk alıyor? bu, yanlışlıkla onlara büyük bir beyin verildiğini düşünmeme neden oluyor.

mucizelerin sebebini aramak isteyen, filozof olarak doğa olaylarının sebebini anlamaya çalışan ve onlara ahmaklar gibi bakakalmak istemeyenler kısa sürede dine saygısız ve kafir olarak görülür.

milliyetçilik bir çocukluk hastalığıdır. insanoğlunun kızamığıdır.

empedokles nasıl gördüğümüz konusunda yanılıyordu ama evrensel bir gerçeğe rastlamıştı: insan algısı korkutucu derecede dardır. aslında sadece bir parçayı görmüşken bütünü gördüğümüze inanırız.

hiçbir erkek bir kadınla aklı için evlenmemiştir.

"sen karmaşık birisin albert. tuhaflıklarına katlanacak bir kadın bulduysan bu mucize burun kıvrılacak bir şey değil. evlen onunla. büyük bir aile kur. bu dünyadaki tek büyük lütuf ailedir."

her sabah uyanıp sürekli hayatımı ziyan ettiğim korkusunu duymak yerine tutkumun peşinden gitmek istiyorum.

insanın, sadece adını bilerek biri hakkında yapabildiği çıkarımlar inanılmaz.

"hastalarımda şunu fark ettim: yüzeyde onları rahatsız eden her neyse, örneğin konuşma korkusu, bilinç dışında çok daha büyüleyici bir şey gizlidir."

insan korkularından kaçamaz. aşmak için onlarla yüzleşmeli, cehennemlerinin içinden geçmelisiniz.

24.9.17

eğitimin görevi

zygmunt bauman

"hayata hazırlamak" -bütün eğitim faaliyetlerinin sürekli, değişmez görevi- her şeyden önce gündelik hayatı sürdürme yeteneğini, belirsizlik ve müphemlikte, farklı bakış açılarıyla uyum halinde, yanılmaz ve güvenilir otoritelerin yokluğunda geliştirmek anlamına gelmelidir; farklılığa hoşgörü ve farklı olma hakkına saygı gösterme arzusu anlamına gelmelidir; eleştiri ve özeleştiri melekelerini güçlendirme, kişinin yaptığı seçimlerin ve bu seçimlerin yol açtığı sonuçların sorumluluğunu üstlenmesinin gerektirdiği cesaret anlamına gelmelidir; "çerçeveleri değiştirme" ve özgürlükten kaçma ayartısına, yeni ve beklenmedik keyiflerin beraberinde getirdiği kararsızlık endişesiyle birlikte direnme yeteneğinin kazanılması anlamına gelmelidir.

23.9.17

düşlem

cervantes: özgür olmayı öğrenmek, gülümsemeyi öğrenmek demektir.

luis cernuda: istek, yanıtı olmayan bir sorudur.

andre malraux: masal kahramanları aklımızın değil içgüdülerimizin karmaşıklığını simgelerler.

jose ortega y gasset: bugünkü varlığını etkileyen geçmişi, birbirine hiç benzemeyen insanlarına can verecek gücü, yalnız kalmak ya da kendi kabuklarına çekilmek isteyen bireylerine karşı birliği sağlayacak ölçekte tarihsel görevi olmayan toplum, gerçek bir ulus değildir.

henri poincare: her şey düşüncedir.

simone de beauvoir: kadın; bir sevgili, tanrıça, ana, cadı ya da derin bir düşünce olabilir ama hiçbir zaman kendisi olamaz.

novalis: düşümüzde düş gördüğümüzü görmeye başlayınca uyanma zamanı yakındır.

rene char: şiir, tutkunun gerçekleştirilmiş olan aşkıdır.

andre breton: cinsel ilişkinin zorunlu olarak iki insan arasındaki erotik gerilimin azalmasına, yineleme durumunda o iki insanı birbirinden bıktıracak bir azalmaya yol açtığı iddiası, düşünülebilecek en kötü sofizmdir.

dostoyevski: yaşamı, yaşamın anlamından daha çok sevmek zorundayız.

charles baudelaire: düşlem, yeteneklerimizin en bilimsel olanıdır; çünkü evrensel benzeşimi, mistik bir dinin uygunluk diye adlandıracağı şeyi yalnızca o kavrayabilir. doğa bir sözcüktür, bir alegoridir, bir modeldir.

günün birinde

andre malraux

aşağılanmanın karşıtı eşitlik değil kardeşliktir.

her insan kendi gerçeğinin tehdidi altındadır, her an; üstelik kendi gerçeği ne ölümdür ne acıdır, ne şudur ne de bu, sadece şu paradır birader, havaya atılan şu para.

hem etkin hem de kötümser bir adam, önceden bir bağlandığı yoksa, ya faşisttir ya da faşist olacaktır sonunda.

herkes gönlünü coşturan şeyi günün birinde bulmayı gereksinir.

sanat eserlerini başköşeye oturtmak iyi bir şey. kendi kendimizin en temiz köşesine belki her zaman aynı eserlerin yardımıyla ulaşamayız; fakat daima eserlerin yardımıyla ulaşabiliriz.

bir dava ne kadar büyükse ikiyüzlülüğe ve yalana o kadar çok barınak olur.

tıpkı aşkla birleşmiş insanlar gibi, eylemde ve umutta birleşmiş insanlar, tek başlarına asla ulaşamayacakları yerlere varırlar.

bir ahlak anlayışına bağlı yaşamak bir dramdır hep. ister devrim sırasında olsun, ister başka zaman.

yapılabilecek olan beş para da etmese, yapılabilecek olanı düşünecek yerde, olması gerekeni düşünmek düpedüz bir zehirdir.

22.9.17

büyük acılar

oğuz atay

insanlar büyük acılara her zaman ilgi göstermişlerdir. büyük insanlar ve büyük acılar! işte tiyatronun iki temel direği. fakat nerde eski acılar, nerde kralların eski iç çekişleri? nerde büyük ihanetler ve büyük sadakatler? şimdi sıradan vatandaşların okuyucu mektuplarında yer alan dertleriyle seyircide merhamet uyandırmaya çalışıyoruz. yani seyirciye kendisini göstermeye çalışıyoruz. insan kendisi gibi olanlara merhamet eder mi hiç? dilenciler ya da soylu kişilerle doldurmalıyız sahneyi. çünkü insan ya düşkünlere acır ya da yüce varlıkları kıskanır. eskiden tanrılar varmış, insanların kaderine hükmeden tanrılar! ve onların yeryüzündeki gölgesi krallar, imparatorlar! onlar bir iç çekti mi bütün millet inlermiş.

iki kere iki

dostoyevski

insanın yöneldiği tek hedef, hedefini elde etmek için harcadığı sürekli çabadır, başka bir deyişle yaşamın kendisidir. oysa hedef iki kere iki dörtten, bir formülden başka bir şey olamaz; iki kere iki dört ise yaşam değildir, beyler; ancak ölümün başlangıcıdır. insan iki kere iki dörtten, en azından bir korku duymuştur. evet, insanın tek yaptığı şey, iki kere iki dörtlerin peşine düşmek, okyanusları aşmak, bu uğurda seve seve yaşamını vermektir; ama öbür yandan aradığını bulacağı için de ödü patlar. çünkü bulursa arayacak başka bir şeyi kalmayacağını hissetmektedir. işçiler işlerini bitirince para alırlar, daha sonra da gidecekleri bir meyhane, düşecekleri bir de karakol çıkar nasıl olsa. peki ama bizler nerelere gideriz? onun için hedefe her varışta bir tedirginlik duyulur. insanoğlu amacına doğru ilerlemeyi sever; fakat amacını elde etmeyi değil. çok gülünç bir durum doğrusu. insanın yaradılıştan gülünç bir varlık olmasındadır bütün terslik zaten. iki kere iki dört çekilmez bir şey. iki kere iki dört, bana sorarsanız, bir küstahlıktır. iki kere iki dört, ellerini böğrüne dayayarak yolumuzu kesen, sağa sola tükrük atan bir külhanbeyinin ta kendisidir. iki kere iki dördün yetkinliğine -mükemmelliğine- inanırım; ama en çok övülmeye değer bir şey varsa, o da iki kere ikinin beş etmesidir.

21.9.17

bilmece

lawrence durrell

yalnızca düşünmek istediğiniz sayıda gerçeklik vardır.

gerçeğin özü yoktur. gerçek, kadına benzer. bilmece gibi olmasının nedeni budur.

yaşam da ölüm de kaçınılmaz birer şans oyunundan başka bir şey değildir; ikisinin de her an karşımıza çıkabileceği bilinciyle gülümsemeler, konuşmalar daha bir canlanır, ikisi de bundan daha fazlasına değmezler.

insanoğlunun belleği mutsuzlukla aynı yaştadır.

insana kızı, karısından daha yakındır.

ilkin kişiliğimizdeki boşluğu aşkla doldurmaya çabalarız, kısa bir süre bütünlendiğimizi sanır, seviniriz. ama bu, yanılgıdan başka bir şey değildir. çünkü bizi dünyanın bütününe bağlayacağını sandığımız bu şaşılası yaratık, sonunda bizi ondan büsbütün koparmayı başarır. aşk önce birleştirir, sonra ayırır.

tekbiçim kılık, bir yumurta yontusu kadar can sıkıcıdır.

bilim, insan aklının şiiridir; şiirse yürekteki duygulanımların bilimi.

kendi kendileriyle en çok çelişen şeyler doğrulardır.

yaprakları kesilmemiş fransız baskısı kitaplara bayılıyorum. bir bıçakla beni açmayacak kadar tembel bir okuyucu istemezdim.

büyük ruhların beslenmeye gereksinimleri vardır.

avrupa'daki gerçek yıkıntılar, avrupalı büyük adamların yıkıntılarıdır.

20.9.17

yaşlanıp saçların ağardığında

william butler yeats



yaşlanıp saçların ağardığında, uyuklarken
ocağın başında, eline al bu kitabı
ve oku yavaş yavaş düşleyerek bir zamanki
yumuşak bakışlarını ve gölgelerinin tatlılığını

kaç kişi senin o mutlu inceliğini sevmişti
kaç kişi güzelliğini, yalan ya da doğru
ama bir kişi senin o gezgin ruhunu
ve değişen yüzünün hüznünü sevdi

şimdi eğil de korlaşmış kütüklere
mırıldan biraz üzgün bir sesle
aşk nasıl alıp başını dağlara gitti
ve gizledi yüzünü sayısız yıldızlarla diye

çocukluk resmi

bilge karasu

bir gün çocukluk resmini çıkardın bir kitabının içinden; kokulu, kırışmış. aldım. konuştuk. o zaman, nihayet çözülebilen iplerini gerisinde sürüyerek açılan bir sal gibi, arzuyu attığımı duydum. gecesi, bir elektrik feneri altında, gözüne kaçan bir kirpikle uğraştım. başını, öylece durgun ve boş, önüme uzatan ikinci çocuk oluyordun. kirpiği çıkardıktan sonra bir an bakmıştım kapalı gözlerine. başlarımızın arasından rüzgar güç süzülecek oldu. nefeslerimiz, nefesimiz ondan kuvvetli idi. açılan gözlerinde iki yumuşak fener gördüm. karanlıkta güneş titredi; deniz, sayısız hayvan yıllarının sesiyle uğuldadı. uzaklaştın. ayrıldık. yürüdün ışığın altından. ardında asfalt, ışıkla beraber eriyordu adımlarının içinden, sessizlikte.

19.9.17

mutluluk

andrey platonov: mutluluk yararlıdır.

boethius: ölümlü yaratıkların tek bir endişesi vardır. bunun için olağanüstü gayret sarf edip türlü türlü işlerin peşine düşer, farklı yollardan ilerler; ama yine de mutluluğun yegane amacına ulaşmak içindir tek çabaları.

charles dickens: zaman olur, cehalet saadettir.

demir özlü: nedir ki mutluluk? hayatta bir şeylerin gelip bulması seni, ummadığın şeylerin olması ya da saplantıların kendi kendini onarması. başka ne olabilir ki?

choderlos de laclos: bir gönülde uyandırılan mutluluk, bağların en güçlüsüdür; gerçekten bağlayabilen bir o vardır.

javier marias: insanların çoğu hazzı elde ettikleri zaman nasıl keyfini süreceklerini bilemezler.

wittgenstein: mutlunun dünyası, mutsuzunkinden başka bir dünyadır.

viktor emil frankl: mutluluk sadece kişinin kendi aşkınlığını yaşamasının, kendini hizmet edilecek bir davaya veya sevilecek bir insana adamasının bir sonucu olarak ortaya çıkabilir.

daniel defoe: hor kullanılmış bir mutluluk, çoğunlukla en büyük yıkımlara yol açar.

walter benjamin: mutlu olmak demek ürküntü duymadan kendinin farkına varabilmektir.

18.9.17

feragat

clarissa pinkola estes

bir kadının, hayatını ve zihnini, yavan topluluk düşünüşünden ayırması ve kendine özgü yeteneklerini geliştirmesi, gösterebileceği en önemli başarılar arasındadır; çünkü bu eylemler, gerek ruhun, gerekse psişenin köleliğin pençesine düşmesini önler. doğası itibariyle bireysel gelişmeyi teşvik eden bir kültür, herhangi bir grup ya da cinsiyetten hiçbir zaman bir köle sınıfı yaratmaz.

çok, çok fazla sayıda kadın, gerekli bilince ulaşmadan önce korkunç bir söz vermişlerdir. genç kadınlar olarak temel bir yüreklendirmeden ve destekten öyle yoksun, üzüntü ve gücenmeyle o kadar doluydular ki, kalemlerini bıraktılar, sözcüklerini kilitlediler, şarkılarını susturdular, sanat çalışmalarını dürdüler ve bunlara bir daha asla dokunmamaya ant içtiler. böyle bir durumdaki kadın, istemeden de olsa, kendi eliyle yaptığı hayatıyla birlikte fırına girmiş demektir. hayatı küle döner.

kendi gerçek ruhsal hayatı için açlık çeken bir kadın dışarıdan derli toplu görünebilir; ama içeride düzinelerce yalvarıp yakaran el ve boş ağızla doludur.

bazı kadınlar gülünç bir para evliliği için sanatlarını bırakırlar, "fazla iyi" eş ya da kız çocuğu olmak amacıyla hayatlarının düşünden vazgeçerler ya da daha kabul edilebilir, doyurucu ve özellikle daha sağlıklı olacağını umdukları bir hayata ulaşmak için gerçek yeteneklerinden feragat ederler.

vahşi benliğe yönelen en sinsi saldırılardan biri, eğer yerine getirilirse bir ödül verileceğini ima ederek kişiyi uygun bir şekilde terbiyeli davranmaya yöneltmektir. bu yöntem iki yaşındaki bir çocuğu odasını temizlemesi için geçici bir süreliğine ikna edebilirse de canlı bir kadının hayatında asla ama asla işe yaramaz. tutarlılık, bir işin sonunu getirme ve örgütlenme, bunların hepsi yaratıcı hayatın gerçekleştirilmesi için esas olmakla birlikte, yaşlı kadının "terbiyeli ol" uyarısı herhangi bir büyüme ve gelişme fırsatını yok eder.

tuzaklara düşmelerine ya da kötü bir şekilde incinmelerine neden olan tinsel/psikolojik sorunlara sahip on kadından dokuzunu, o sırada aç olan ya da geçmişte önemli bir şekilde ruhsal açlık çekmiş olan kadınlar oluşturur.

haklı bir gerekçe olduğunda kaçmamak, depresyona neden olur. saplanıp kalmanın çeşitli yolları vardır. içgüdüsü zedelenmiş kadın yardım istemekte ya da ihtiyaçlarını tanımlamakta sıkıntı çektiği için genellikle kendini ele verir. kaçmaya ya da savaşmaya dönük doğal içgüdüleri büyük ölçüde yavaşlamış ya da tükenmiştir. doyma, tat alma, kuşkulanma, dikkat duyumlarını tanıma, tam olarak ve özgürce sevme dürtüsü ya ketlenmiştir ya da abartılıdır.

vahşi kadın'la zaman geçirmek başlangıçta zordur. zedelenmiş içgüdüleri onarmak, safdillikten uzaklaşmak, zamanla psişenin ve ruhun en derin yönlerini öğrenmek, öğrendiklerimizi elde tutmak, dönüp gitmemek, ne yanda olduğumuzu açıkça söylemek.. tüm bunlar sınırsız ve gizemli bir dayanıklılık ister. orada yaşadığımız bir maceradan sonra alt dünyadan çıkageldiğimizde, dışarıdan bakılınca değişmemiş gibi görünebiliriz; ama içsel olarak engin ve kadınca bir vahşiliği geri almışızdır. yüzeyde hala dostça görünürüz; ama derimizin altında artık kesinlikle evcil değilizdir.

16.9.17

gece

franz kafka

geceleyin bir sokakta dolaşmaya çıkarız da, adamın biri uzakta boy göstererek -çünkü önümüzde sokak bayır yukarı çıkmaktadır ve ayrıca dolunay vardır- karşıdan koşup bize doğru yaklaşırsa, ister zayıf ve pejmürde kılıklı biri olsun, isterse ardı sıra seğirten biri yakalayın diye bağırsın, onu tutmaya kalkmaz, koşarak yoluna devam etmesine karşı durmayız. çünkü vakit gece olup sokak önümüz sıra dolunayda bayır yukarı çıkıyorsa, buna karşı elden ne gelir! hem belki bu iki kişi söz konusu kovalamacayı kendileri için bir eğlence diye düzenlemiştir; belki her ikisi de bir üçüncü kişinin peşine düşmüştür; belki birincisi suçsuz yere kovalanmaktadır; belki arkadan gelen bir cinayet işler, biz de suç ortağı oluruz, belki ikisinin de hiç haberi yoktur birbirinden ve her biri davranışının sorumluluğunu kendisi yüklenerek yatmak üzere evine yollanmaktadır; belki uyurgezer kimselerdir ikisi de; belki birincisinin üzerinde silah vardır. ve nihayet yorgun olamaz mıyız? yorgun düşecek kadar şarap içmedik mi? derken, arkadan gelen ikincisini de göremez olup seviniriz.

fıkra

vladimir nabokov

bir vakitler bir dostum vardı; melek yüzlü, panter vücutlu, dünya güzeli bir delikanlı. bir gün, konserve kutusu açarken elini kesti. şeftali konservesi, hani kocaman, yumuşak, kaygan yarım şeftaliler vardır ya, ağzınızda şapırdar, boğazınızdan aşağı boğum boğum yuvarlanır. oğlan birkaç gün sonra kan zehirlenmesinden öldü. ne ahmakça bir şey değil mi? ama bir yandan da.. evet, garip ama gerçek. olaya bir sanat eseri gibi baktığınızda, o çocuk yaşayıp yaşlansaydı, yaşamının aldığı biçim bu kadar kusursuz olamazdı. hayat dediğimiz fıkraya anlam kazandıran ölümdür çoğu kez.

15.9.17

evlilik

hans habe: evlilik, acının yumuşak örgüsüdür.

elia kazan: bir kişinin bir başka kişiden ihtiyaç duyduğu her şeyi sağlaması, elde etmesi olanaksızdır. kimsede apaçık kabul etmeye yürek bulunmayan şey budur.

thomas hardy: insanlar, doğal güçlere karşı koyamayacaklarını bile bile, birçoğu da bir aylık mutluluğu bir ömür boyu rahatsız olmak pahasına elde ettiklerini belki bildikleri halde, gene de evleniyorlar.

ahmet ada: cemal süreya, evliliğin aşkı yok ettiği kanısındaydı: "aşk, meşru bir şey olamaz. o da şiir gibi, meşrulaşınca ölür. aşk da şiir de uzlaşıcı olunca ölür."

mo yan: nezaket olmadan da karı koca olunmaz, düşman olunmadan da. iyi günde, kötü günde. horoza varırsan horozun, köpeğe varırsan köpeğin peşinden gidersin.

louis aragon: her insanda, kendi çehresinden bile daha derin, daha kalıcı bir iş, yani küçücük alışkanlıklar, "mani" dediğimiz küçüklükler yaşar. aslında evlilik dediğimiz şey, bu küçüklüklere, bu alışkanlıklara duyulan nefretin izdüşümüdür; bozulmadan sürüp giden sevgiler de, aynı alışkanlıklara bakarken gösterdiğimiz anlayış ve yumuşaklığın eseridir.

christine arnothy: evlilik, ancak her şey karşılıklı ve açıkça söylendiği zaman iyi işleyen bir kurumdur. evlilikte aşk, hiçbir zaman temel bir mesele olmamıştır.

neval el-saadavi: cennette nikahlı eşler için yer yoktur. aksi takdirde dünyadaki yaşantımız ile cennetteki arasında ne fark olurdu?

saul bellow: sen kendine benzeyen bir kadın arayıp duruyorsun. öyle bir canlı yok. ama kızlar sana "arayışın sona erdi. işte buradayım. o benim." diyeceklerdir. sonra sıra sözleşmeyi imzalamaya gelir. kimse sözünü tutmaz elbette ve cehennem acıları başlar.

tramvay

alfred adler

bir tramvaya binerken ayağı kayan yaşlı bir kadın karlar içine yuvarlanır. düştüğü yerden kendi gücüyle kalkamaz bir türlü, yoldan geçen onca insandan da hiçbiri koşup kadına yardım edeyim demez. neden sonra biri gelip kadını kaldırır yerden. derken ileriden bir başkası seğirterek yaklaşır, besbelli o zamana kadar bir yerde gizlenmiştir; kadına yardım elini uzatan kişiyi selamlayarak şöyle der: "hele şükür, sizin gibi bir insan evladı çıktı. beş dakikadır şuracıkta dikilmiş, acaba kimse kadıncağızın yardımına koşacak mı diye bekliyorum. ilk gelen siz oldunuz."

14.9.17

savaş

franz kafka

bir savaşı sürdürüyoruz. (nihai sorunun saldırısına uğradığımda silahlarımı kuşanmak için ardıma bakar fakat hangi silahı kuşanacağıma karar veremem. kararımı versem de benim olmayan silahları seçmeye yazgılıyım; çünkü hepimiz müşterek bir depodan silahlanıyoruz.)

tek başıma, bana ait bir savaşı sürdürebilmem mümkün değil; özgür olduğum yanılgısına kapılabilsem, çevremde benden başkasını görmesem, zaman yitirmeden görürüm ki, layıkıyla kavrayamadığım ya da hiç anlamadığım genel durumun yüklediği bir görevdir başladığım.

bunun kanıtladığı, savaştaki öncülerin, arkadan yaklaşan süvarilerin, pusuda bekleyen keskin nişancıların, savaşa özgü alışılmış sapkınlıkların var olduğu gerçeğidir; aynı zamanda kimsenin tek başına, özgür bir savaş sürdüremeyeceği gerçeğidir de. kendini beğenmişliğe atılmış bir tokat. elbette, aynı zamanda pek gerekli, gerçeklikle uyumunu yitirmemiş bir cesaret aşısı.

doğru yoldan sapıyorum. kendinizi beğenerek kapıldığınız kibir nöbetlerinden sonra derin bir nefes alın.

13.9.17

rubailer

ömer hayyam



şu uçsuz bucaksız evrende mutlu olan
bulunur belki yalnız iki türlü insan
dünyayı tanıyan ve kendini bilenle
dünya yansa, dünyanın farkında olmayan

doğa, esinidir sanatın ve bilimin
onunla yakından ilgilenir her bilgin
doğa işte budur ey softa! oysa senin
ya dışkı ya fışkıdır akıl erdirdiğin

"esirgeyen, bağışlayansın" der dururum
çünkü, her nimete sayende kavuşurum
yüz yıl günah işleyeyim de, öyle affet
-affın suçumdan yüceyse- görmüş olurum

âşıklar meclisinden sen kaldın da uzak
o güzelle sevgide olamadın ortak
molla da oldun, imam da oldun, şeyh oldun
olamadığın bir tek şey var: adam olmak

suda kiremit mi sektirip durayım ben
bıktım, usandım dinlisinden, dinsizinden
"hayyam cehenneme gidecek" diyorlarmış
cehenneme giden kim, kim cennetten dönen

götürün muhammed mustafa'ya bir selam
saygı göstererek şunu deyin tastamam
"ey efendiler efendisi, şeriatta
ekşi ayran helal de, saf şarap mı haram?"

damla ağladı, niçin uzak diye deniz
deniz güldü: "uzak değiliz, birlikteyiz"
-hüda yaradan demektir, cüda ayrılık-
tek harf farkıyla tanrı'dan ayrı düştük biz

aslı yok derdine daldığın şu dünyanın
yararı yok, boş yere gam yemesin canın
geçen geçmiş, elde yok, gelecek gelmemiş
olmayanla dertlenme, hoş geçsin zamanın

eğer son yargı gününün şafağında
mezarımızdakilerle birlikte doğrulacaksak
yanıma bir testi şiraz şarabı
ve güzel bir saki koyun

yazmak

paul auster

yazarların çoğu çifte yaşam sürer. akıllı uslu mesleklerde iyi para kazanıp yaşamlarından çaldıkları zamanı yazıya ayırırlar: ya sabahın kör karanlığında ya gece geç vakit ya hafta sonları ya da tatillerde yazarlar.

william carlos williams ve louis-ferdinand celine doktordu. wallace stevens bir sigorta şirketinde çalışırdı. t.s. eliot önce bankerlik, sonra yayıncılık yaptı.

bir yazarın üniversiteye kapanmasını, çevresini kendisi gibi düşünen insanlarla doldurmasını, rahata ve kolaycılığa alışmasını da ilke olarak yanlış buluyorum. böyle bir ortam, insanı kendinden ve yaşamından hoşnut olacağı bir rehavete sürüklemek tehlikesini doğurabilir ve bir yazar o rehavete gömülürse, artık işi bitmiş demektir.

fulke greville: "ben, kara öküzün çiğnediği insanlar için yazıyorum."

para hiçbir zaman yalnızca para demek değildir. para her zaman bir başka şeydir, her zaman daha başka bir şeyler demektir ve son sözü de hep o söyler.

yaşamın bir noktasına gelince bir de bakıyorsun ki, ölülerle geçirmiş olduğun zaman dirilerle geçirdiğinden daha çok.

uykuda sevilen kızlar

yasunari kawabata

en insanlık dışı evren bile alışkanlığın zoruyla insancıl hale gelir.

bu dünyanın karanlıklarında binlerce ahlaksızlık gizlidir.

erkeği "şeytanlar alemi"ne sürükleyen, görünüşe göre, kadın vücududur kesinlikle.

"kadın sonsuz bir yaratıktır."

bir kadın yaşamındaki büyülü sırrın çok az şey olduğu yolunda bir duygu gelmişti içine.

egushi gibi altmış yedi yaşında bir erkeğin, bütün kadınları birbirine benzer saymaya hakkı vardır.

hayata dair

bion

en çok sıkıntı çeken, en büyük mutluluğa ulaşmak isteyendir.

çirkin bir kadınla evlenirsen cezanı bulursun, güzel bir kadınla evlenirsen başkalarıyla ortak olursun.

yaşlılık kötülüklerin limanıdır; çünkü bütün kötülükler buraya sığınır.

ün, yılların anasıdır; güzellik, başkasına ait bir "iyi"dir; zenginlik başarının kamçısıdır.

kendini beğenmişlik gelişime engel olur.

eli sıkı adam servet edinmez, servet onu edinir.

cimriler mallarıyla kendilerininmiş gibi ilgilenirler; ama sanki başkalarının malıymış gibi bir yararını görmezler.

insan gençliğinde yiğittir, yaşlandığında ise akıl yanı doruğa çıkar.

aşağı tabaka konuşma özgürlüğünün kötü bir eşlikçisidir; çünkü yürekli olsa bile adamı köle yapar.

12.9.17

çifte yaşam

alain touraine

müslüman kadınların bazıları için, aşılacak engellerin zorluğuna karşın, kişisel yaşamlarının inşası sürecine girişmek mümkün müdür? esas engel, cinselliğin denetimi, bekaret zorunluluğu, jinekologlar tarafından ve gerdek gecesi sonrasında, kanla lekelenmiş çarşafın gösterilmesiyle, bunun denetlenmesidir. kadınlar açısından, özellikle türk ailelerde sıklıkla var olmayan bir sosyal güvenliğin yerini alan bir aile dayanışması gibi kabul edilen, aileler tarafından önceden ayarlanan evliliklerden çok, mahrem yaşamlarının böylece denetlenmesi daha inciticidir. yalanlar, çifte yaşam, kızlık zarının uzman bir cerrah tarafından dikilmesi ve nihayet ailenin bölünmesi, kızların erişkin yaşama atılmalarını bir drama dönüştürür. ailenin güçlü olmasının ve kızların ebeveynlerine aşırı duygulu bağlarla bağlı olmaları, bu dramları daha da acılı bir hale getirir. genç erkekler (erkek kardeşler) kızlar kadar kötü muamele görmediği ve tersine, kız kardeşlerini şiddetle suçladıkları ama aslında onlar aile yaşamının kurallarına karşı çok daha ağır eylemlerde bulundukları için de acılıdır. birçok kez, özellikle tartışma gruplarında sorgulanan kadınlar, aile sorunlarından söz ederken gözyaşlarına boğuldular ve uzun süre çözümleme çalışmasını olanaksız kılacak bir duygu uyandırdılar.

10.9.17

sevgi

paulo coelho

sevgi bir alışkanlık, bir yükümlülük ya da bir borç değildir. aşk şarkılarında söylenenler değildir. sevgi sevgidir. tanımı yoktur. sev ve fazla soru sorma. yalnızca sev.

sevgi istenemez; çünkü başlı başına bir amaçtır. sevgi ihanet edemez; çünkü sahip olmayla hiçbir ilgisi yoktur. sevgi hapsedilemez; çünkü bir ırmaktır. sevgi taşar, sel olur. onu hapsetmeye kalkan, onu besleyen pınarın önünü keser; bir yere kapatılan su ise durgunlaşır, bozulur ve kokar.

nefret, bir insanı olgunlaştırdığında, sevmenin birçok yolundan birine dönüşür.

insan sevgiyi ya hisseder ya da hissetmez, bu dünyada onu sana hissettirecek bir güç yoktur. birbirimizi seviyormuş gibi yapabiliriz. birbirimize alışabiliriz. bir ömür boyu birlikte yaşayabilir, çocuklar yetiştirebilir, her gece sevişebilir, orgazma ulaşabilir; ama yine de bütün bu yaptıklarımızda korkunç bir boşluk olduğunu, çok önemli bir şeyin eksik kaldığını düşünebiliriz.

sevgiye tümüyle teslim olmak, kendi rahatımız ve karar verme yeteneğimiz de dahil her şeyden vazgeçmek demektir. sözcüğün en derin anlamında sevmek demektir bu. sevgi gelir, yerleşir ve her şeyi yönetmeye başlar. bu sudan bir kez içen, susuzluğunu başka pınarlarda dindiremez.

hasan hüseyin korkmazgil

mehmet h. doğan

arkadaşlarımı ziyarete gittiğim bir cumartesi günü, gazi eğitim enstitüsü'nün bahçesinde havuzun kenarında oturuyorduk. birden karşıdan, uzun, kabarık saçlı birinin hızlı adımlarla, neredeyse koşarcasına bize doğru geldiğini gördüm. yaklaşınca tanıdım bunun hüseyin korkmazgil olduğunu; iki yıl öncesinin kavgaları yeniden mi başlıyor diye düşündüm. ama öyle olmadı, hüseyin yanımıza gelince, sanki iki yıl önce o kavgaları yapan bizler değilmişiz, sanki iki eski dostmuşuz da birbirimizi ne zamandır görmüyormuşuz gibi boynuma sarıldı, uzun uzun kollarında sıktı beni. bir yandan da, çok değişmiş olduğunu, artık eskisi gibi düşünmediğini, bizlerin o zaman çok haklı olduğumuzu, bizlere çok haksızlık etmiş olduklarını anlatan şeyler söylüyordu. sonra oturup anlattı: nazım hikmet'in şiirlerini okuduğu için polis peşindeymiş; okulda dolabını, yatağını karıştırıyorlar, yasak yayın arıyorlarmış ikide bir. bunlardan yılmayacağını söylüyordu.

okulda sağ-sol kavgalarının en çok kızıştığı bir gün bizim sınıfı bastılar, dövmek istediler bizi. "komünistlerin kanını içeceğiz!" diye bağırıyorlardı. hüseyin korkmazgil yine en öndeydi.

8.9.17

esrime

jack kerouac

sadece bir an için hep ulaşmak istediğim o esrime noktasına ulaştım: kronolojik zamandan zamansız gölgelere doğru bir adım, ölümlü alemin çıplaklığının yarattığı bir şaşkınlık, hareket etmem için topuklarıma vuran ölüm hissi, kendi kendini takip eden bir hortlaktı bu ve ben meleklerin, yaratılmamış boşluğun kutsal hiçliğine doğru kanatlandıkları tahtadan dayanağa doğru koşuyordum, aydınlık zihin özünde yanan güçlü ve tarifsiz ışıklara, cennetin büyülü pervane kurtçuğunda açan sayısız lotus çiçeğiyle dolu topraklara doğru. tanımsız bir uğultu duyuyordum, sanki bir kargaşa vardı; ama kulaklarımda değildi, her yeri sarmıştı, sesle ilgisi olmayan bir şeydi. kimbilir kaç kere ölmüş ve yeniden doğmuştum; ama hatırlamıyordum; çünkü hayattan ölüme ve ölümden hayata geçmek ürkütücü derecede kolaydı, hiçliğe doğru sihirli bir hareket, o kadar, milyonlarca defa uyuyup uyanmak gibi, mutlak bir kayıtsızlık ve derin bir bilinçsizlikle. şunu fark ettim: sırf içkin zihin durağan olduğu için böyle dalgalanıyordu ölüm ve doğum, tıpkı rüzgarın sakin, berrak, ayna gibi bir su birikintisine vurması gibi. tatlı ve canlı bir mutluluk hissediyordum, damardan yüksek dozda eroin basmış gibiydim veya akşamüstü bir yudum şarap içmiştim sanki ve içim ürperiyordu; ayaklarım karıncalanıyordu. o an öleceğimi sandım. ama ölmedim, tam yedi kilometre yürüyüp izmarit toplamaya devam ettim, bulduğum on uzun izmaritle marylou'nun oteldeki odasına döndüm ve tütünleri eskimiş pipomun içine boşaltıp yaktım. olan biteni anlayamayacak kadar gençtim.

6.9.17

yeniden doğum

clarissa pinkola estes

uyku yeniden doğumun simgesidir. yaratılış mitlerinde, bir süreliğine bir dönüşüm meydana gelirken ruhlar uyumaya giderler; çünkü uykuda yeniden yaratılırız, yenileniriz. en katılaşmış, yaşayan en zalim ve acımasız kişilere bile, uyurken ve kalktığı sırada bakışlarınızı yöneltirseniz, onlarda bir an için bozulmamış çocuk tinini, saf masumiyeti görürsünüz. uykuda yeniden bir şirinlik haline gireriz. uykuda yeniden yaratılırız. içeriden dışarıya doğru, masumlar kadar taze ve yeni olarak yeniden bütünleniriz.

bir kuvveti, yaratığı, kişiyi ya da şeyi adlandırmanın pek çok anlamı vardır. adların büyülü ya da uğurlu anlamlarından ötürü dikkatle seçildikleri kültürlerde bir kimsenin gerçek adını bilmek, o kişinin hayat yolunu ve ruhsal özelliklerini bilmek demektir. gerçek adın genellikle gizli tutulmasının nedeni, o kişinin adın gücüyle birlikte büyüyebilmesi, kimsenin hakaret etmemesi ya da zihninin çelinmemesi ve tinsel otoritesinin tam olarak gelişebilmesi için adın sahibini korumaktır. insan çok isteyebilir ve hatta bunun için gücünü de kullanabilir; ama hiç kimse karşısındakinin adını bilmeden, derinlemesine bir ilişki kuramaz. adlara sıkı sıkıya sarılın; adlar her şeydir.

psişik olarak en olumsuz anlamıyla kış, dokunduğu her şeye ölümün öpücüğünü getirir. soğukluk, herhangi bir ilişkinin bitişini ifade eder. eğer bir şeyi öldürmek isterseniz, ona karşı soğuk durmanız yeterlidir. insan, duygu, düşünce ya da eylem bakımından donuklaştığında, ilişkinin var olması da olanaksızlaşır. insanlar kendilerindeki bir şeyi terk etmek ya da birini soğukta dışarıda bırakmak istediklerinde onu görmezden gelirler, davet etmezler, dışarıda tutarlar, seslerini duymamak ya da görmemek için yollarını bile değiştirirler.

27. gün

che guevara

dörtte, tırmanacak bir yer bulmak için yeniden yürüyüşe geçtik, bunu yedide başardık fakat niyet ettiğimizin tersine karşımızda zararsız gibi görünen çıplak bir tepecik vardı. hava kuvvetlerinden kurtulmak için seyrek bir ormanda biraz tırmandık ve orada, tepecikte bir yol olduğunu keşfettik, gerçi bütün gün boyunca oradan tek kişi geçmedi. hava kararırken bir köylüyle bir asker tepeciğin ortalarında meydana çıktılar ve orada bizi görmeden bir süre eğlendiler. aniceto bir keşiften dönerken yakındaki bir evde büyük bir asker grubu görmüştü: o yol bizim için en kolay olandı ve şimdi kesilmişti. sabah eşyaları güneşte parlayan destek grubunun yakındaki bir tepeye çıktığını gördük. sonra, gün ortasında aralıklı silah sesleri işitildi ve parıltılar görüldü, sonra da, ateş sesleriyle birlikte "işte orada", "çık oradan", "çık oradan yoksa"  gibi bağırtılar işitildi. adamın akıbetini öğrenemedik, camba olabileceğini tahmin ettik. hava kararınca öbür taraftan suya inebilmek için yola çıktık ve öncekinden biraz daha sık bir fundalıkta durduk; su için aynı kanyona dönmek gerekiyordu, bulunduğumuz yerdeki kaya çıkıntısı aşağıya inmemize engel oluyordu. radyo, galindo bölüğüyle çarpışmış olduğumuz haberini geçti, teşhis edilmek üzere valle grande'ye nakledilecek üç ölü bırakmıştık. anlaşılan camba ve leon'u ele geçirememişlerdi. bu kez kaybımız büyüktü; en önemli kayıp coco'ydu, miguel ile julio ise müthiş savaşçılardı ve üçünün de insan olarak değeri ölçülemezdi. leon iyi bir ressamdı. yükseklik 1800 metre.

4.9.17

cehennem

tom robbins

ruh, sıcak ve ağırlığa sahip bir şeydir. tinse soğuktur, soyut ve kopuktur. ruh, dünyaya ve dünyanın sularına bağlıdır. tinse göğe ve göğün gazlarına bağlıdır. gazlardan ateş çıkar. ateş gücü yani. bütün siyasetlerin doğal uzantısının savaş olduğu görülür. din bir kez siyasallaştı mı, onun faaliyetinin de er ya da geç savaşa yol açacağı söylenebilir. "savaş cehennemdir." bu yüzden, dinsel inanç bizi dosdoğru cehenneme gönderir. tarih, hiçbir tereddüde yer bırakmayacak şekilde doğrular bu görüşü. modern dinlerin her biri tanrının kendilerini, sadece kendilerini tuttuğunu söyleyerek övünür ve bunlara bağlananlar da bu dinlerin arsız iddialarını desteklemek için ölmeye yahut öldürmeye oldukça hazırdırlar.

sinema

bertrand russell

modern dünyada birörnekliği meydana getiren bütün güçler içinde belki de en büyüğü sinemadır; zira sinemanın etkileyiciliği sadece amerika sınırları içinde kalmayıp dünyanın dört bir yanına girebilmektedir. geniş anlamda sinema, orta doğu'da halkların nelerden hoşlandığı konusunda hollywood'un görüşünü temsil eder. aşk ve evlilikle ilgili duygularımız hep bu reçeteye göre standartlaştırılmaktadır. hollywood, gerek zenginlerin zevklerini, gerek zengin olmak için benimsenmesi gereken yöntemleri gösterişiyle, gençlerin gözünde çağdaşlığın son sözünü temsil etmektedir. öyle sanıyorum ki, sesli sinemalar çok geçmeden evrensel bir dilin benimsenmesine yol açacak ve bu evrensel dil hollywood dili olacaktır.

ağaçkakan

tom robbins

eğer dürüstsen sahip olduğun değerlerle er ya da geç yüzleşmen gerekir.

topluluk ahlakı, mahremiyete yönelik bir saldırıdır.

diğer insanların kanunlarına tabi yaşayan tüm insanlar kurbandır. 

totalitarizmi doğuran kötülük değil, sıkıcılıktır. 

bir suçlu ile kanun kaçağı arasındaki fark, suçluların sık sık kurban olması, kanun kaçaklarının ise asla kurban olmamasıdır. gerçek bir kanun kaçağı olma yönünde atılacak ilk adım, kurban edilmeyi reddetmektir.

kanun kaçakları, hayat süpermarketindeki konserve açacaklarıdır.

köpek balıkları denizin suçlularıdır. yunuslar ise kanun kaçaklarıdır.

kanun kaçağı ele geçirilemez olandır. o ancak öteki kişilerin tavırlarıyla cezalandırılabilir. 

genç kızların yere mendil atıp onu yerden alan beyefendiyle tanışmayı amaçladıkları kadar salak bir dönem yaşanmış mıydı gerçekten? 

insanları kısıtlayan, kişilik eksikliği. insanları kısıtlayan, kendi filmlerini yönetmek bir yana, o filmde başrol oynayacak büzüğe ya da düş gücüne bile sahip olmamaları. 

düşünceler ustalar, dogma ise müritler tarafından oluşturulur.

bu dünyada iki tür insan var: hayata bakıp balkabağının üzerindeki kırağıyı görenler ile bakıp da pastanın üstündeki salyayı görenler.

    - sigara içen birini öpmek kül tablası yalamak gibi bir şey.

    + kendini üstün gören, hoşgörüsüz birini öpmenin de firavunfaresi kıçı yalamaya benzediğini işitmiştim.

    - ben firavunfaresi kıçı değilim.

    + ben de kül tablası değilim.