29.7.20

devrim

georg büchner

yalnızca suçlular ve sıradan ruhlar kendi saflarında kendi benzerlerinin düşmesini görmekten korkarlar; çünkü artık onları gizleyecek bir suç ortakları sürüsü olmadığında hakikatin ışığına maruz kalacaklardır. mecliste böylesi ruhlar olsa bile kahramanca olanları da var. alçakların sayısı çok değil. sadece birkaç kelleyi uçurursak anavatan kurtulur.

bu toplantıda "kan" sözcüğünü duymaya tahammül edemeyen birkaç hassas kulak varmış gibi görünüyor. bazı genel düşünceler onları doğadan ve zamandan daha acımasız olmadığımıza ikna edebilir. doğa kendi yasalarını sakin sakin ve karşı konulmaz biçimde sürdürür, onlarla çelişen insan yok edilir. havanın bileşenlerindeki bir değişiklik, yerin çekirdeğindeki ateşte bir alevlenme, bir su kütlesinin dengesindeki bir dalgalanma, bir salgın hastalık, volkanik bir patlama, bir taşkın binlerce insanı gömer. sonuç nedir? fiziksel doğada önemsiz, bütün içinde farkına bile varılmayan bir değişiklik arkasında cesetler bırakmasa neredeyse iz bırakmadan geçip gidecektir.

soruyorum şimdi: devriminizdeki ahlaki doğa fiziksel doğadan daha mı özenli olmalı? bir fikir tıpkı bir fizik yasası gibi kendisine karşı koyanı yok etmemeli mi? ahlaki doğanın tüm şeklini, yani insanlığı değiştiren bir olay kanla gerçekleşmemeli mi? dünya tini tıpkı fiziksel alanda volkanları ya da selleri kullandığı ibi düşünsel alanda da kollarımızı kullanır. bir salgın hastalık ya da bir devrim yüzünden ölmelerinin ne önemi var? insanlığın adımları yavaştır, her biri yüzyıllarla sayılabilir ancak, her birinin arkasında kuşakların mezarları vardır. en basit buluşlara ve ilkelere ulaşmak bu yolda sona eren milyonlarca hayata mal olmuştur. tarihin akışının hızlandığı bir dönemde daha fazla insanın soluğunun kesilmesi çok sıradan değil midir?

hızlı ve basit bir sonuca varalım: herkes eşit koşullarda yaratıldığı için doğanın oluşturduğu farklılıklar dışında herkes eşittir. bu yüzden herkesin önceliği olabilir ve hiç kimsenin ayrıcalığı olamaz, ne bir bireyin ne de küçük ya da büyük bir bireyler topluluğunun. gerçekliğe uygulanmış bu ilkenin her bir unsuru kendi insanlarını öldürmüştür. devrim ırmağının her yatakta, her yeni kıvrımda dışarıya cesetler fırlatmasında şaşılacak ne var?

devrim pelias'ın kızları gibidir, insanlığı gençleştirmek için onu parçalar. insanlık ilk kez yaratılıyormuşçasına tufan dalgalarından yükselen yeryüzü gibi kan göllerinden asıl güçlü organlarıyla yükselecek.

27.7.20

eski zamanlarda bir adamın idealleri

bertolt brecht

herkes ne yapacağını şaşırdığında soğukkanlılığını korumak; bizden herkes kuşkuya düştüğünde kendimize olan güvenimizi sarsmamak; ama onların kuşkulanmalarına da karşı çıkmamak; beklemeyi bilmek ve beklemekten yorulmamak; bu konuda söylenen yalanları dinlemek ama yalanlara katılmamak; ya da nefret edilmek ama bu nefreti haklı kılacak biçimde davranmamak ve çok iyi görünüp çok bilgece konuşmamak; düşleyebilmek ama düşlerin tutsağı olmamak; düşünebilmek ama düşünceleri ereğe dönüştürmemek; yenginin ve yenilginin karşısına çıkmak ama bu iki yalancıya da aynı biçimde davranabilmek; söylediğimiz gerçeğin, her söylenene kolayca inananlara tuzak kurulması amacıyla alçakların ağzında değişmesine dayanabilmek; uğruna yaşamımızı adadığımız şeylerin parçalandığını gördükten sonra eğilip parçaları toplayabilmek ve onları kullanılmış aletlerle onarabilmek; tüm kazançları bir yığın yaptıktan sonra, bir çırpıda tehlikeye atabilmek; yitirmek, hep baştan başlayabilmek ve yitirilen üzerine tek sözcük söylememek.

25.7.20

hayal

victor hugo

bizim etten gözlerimiz, başkalarının vicdanının içine girebilecek güçte olsaydı, bir insan hakkında, onun düşündüklerinden çok hayal ettiklerine bakarak çok daha sağlam bir şekilde hüküm verebilirdik. düşüncede irade vardır, hayalde yoktur. tamamen kendiliğinden olan hayal, devasalığı, idealliği içinde bile ruhumuzun çehresini alır ve bunu aynen korur. kaderin ihtişamlı güzelliklerine doğru uzanan enine boyuna düşünülmemiş, ölçüsüz özleyişler kadar ruhumuzun en derin köşesinden doğruca ve samimiyetle çıkan başka bir şey daha yoktur. mantıklı bir şekilde tertiplenmiş, muhakeme edilmiş, düzene sokulmuş fikirlerden çok daha fazla bu özleyişlerde bulabiliriz her insanın hakiki karakterini. ham hayallerimiz bize en çok benzeyen şeylerdir. herkes bilinmeyeni ve imkansızı kendi tabiatına göre hayal eder.

21.7.20

son düşler

giovanni papini

yabani ve vaktinden evvel içselleşmiş bir çocukluktan; çekingenlik, farklılık ve yoksulluğun mecbur bıraktığı aşağılanmış yalnızlıktan; fazlasıyla gözü yüksekte bir ansiklopedicilikte art arda gelen başarısızlıklardan; gri sokaklarda, kül rengi göğün altında, kararmış duvarların arasında derinlemesine düşünülmüş hüzünlü lirizmden; kısıtlı, kırsal, dar ve aşağılayıcı bir yaşamın lanet olası gündeliği içinde çabucak engellenip boğulan kahramanca, onurlu şiirsel bir hayata dair karmaşık coşkulardan ortaya penceresiz bir kale misali kendi içine hapsolmuş ve umutsuz bir kötümserlik çıkmıştı.

zekâ reşit olur olmaz -ergenliğin sonu- hayata anlamını sormuş ve yanıt alamamıştım. kuram hüzne şekil vermişti. var oluşun doğrusunu yanlışını sorgulayış, kış şenliklerinin ikindilerinde fiziksel ve mutlak hüznü beslemişti ve ruh her vaade hayır diyordu; her yalan düşe, her sahte hazza itiraz ediyordu ve gece yarısı rüzgârının bozulmuş bir fener alayından geriye kalan birkaç alevi söndürüşü misali söndürüyordu son düşleri.

kimsenin sana asla acımayacağı kadar, hiç sebepsiz kendine acıma isteği duyulan düşlemli uykusuz gecelerin yorgunluğunu acının doğası üzerine yapılan sorgulamalar takip etmişti; günlerin ve güzlerin sonuna adanan hüzünlü soneleri, hayatı hayvanice kabullenişi herkesin önünde ve mantık çerçevesinde kesinkes protesto etme fikri izlemişti.

tekrar tekrar sorulan o gereksiz soru, tüm zamanların ve tüm bezginlerin bire bir kelimeleriyle çıkmıştı karşıma o yaşta: hayat yaşamaya değer mi?

19.7.20

ideal

georg büchner

söylüyorum size, karşılarına tiyatrolara, konserlere, sanat sergilerine dağılmış ahşap kopyalar halinde çıkmayan hiçbir şeyi ne görürler ne de duyarlar. birisi ipin ucunda sallanan bir kukla oysun tahtadan, ip şiddetle çekildiğinde eklemleri her adımda beş heceli dizelerle gıcırdasın, -nasıl bir karakterdir, nasıl bir tutarlılıktır bu! birisi bir duygu kırıntısı, bir özdeyiş, bir kavram alır da ona ceket pantolon giydirirse, ellerini ayaklarını takar, yüzünü boyar ve bu şeyi üç perde boyunca ortalıkta süründürüp sonunda evlenmesini ya da intihar etmesini sağlarsa -bir ideal! birisi insanın gönlündeki yükseliş ve düşüşleri bülbül sesi çıkaran bir düdük gibi sergileyen bir opera bestelerse -ah bu sanat!

sanatçıların doğayla ilişkileri ressam david'inki gibidir: eylül ayında force hapishanesi'nde sokağa fırlatılan ölüleri soğukkanlılıkla resmetmiş ve "bu kötü heriflerde yaşamın son seğirmelerini yakalıyorum." demişti.

17.7.20

içsel sükunet anları

william s. burroughs

bazen çok temel bir şeyi öğrenme noktasına gelmişim gibi hissediyorum. içsel sükunet anlarına ulaştığım oldu.

fikirlerim suça, inanılmaz keşif seyahatlerine, insanın yapısını darmadağın edecek bir duygu ya da davranış aşırılığına, aşırı bir eylem olarak kendimi ifade etmeye yöneliyor.


aslına bakacak olursanız masum seyirciler diye bir şey yoktur. herbert huncke'ın ebedi sözleriyle, "hepimiz her şeyden dolayı suçluyuz."

bütün dünya bir darağacıdır, hepimiz rolümüzü oynarız. bazıları havlucu oğlandır, diğerleri muzır doktordur, çoğumuz ise hayatın görkemli deliğine mızırdanan pis moruklardan başka bir şey değilizdir.

özünüzü değiştirin. kara boku yakın ki maviye çalsın rengi. insanlığın cambazlık ipinde iğrenmeye yer yoktur. ipin üzerinde kalın biraderler, bacılar ve cinsellik sayımından kaçıp arabölge'nin dağlarını mesken tutanlar.

neon lambalar dünyanın kanında ışıldar. herkes komşusunu, yanan bir şehrin beyaz alevlerinde tuvalet duvarına yazılı bir mesaj gibi apaçık görür.


bütün silahlarını, zırhını yere fırlat; dosdoğru sınır'a yürü.

bir kızılderili kulübesinde öleyim, bir ırmak kenarında sığ bir kumlukta, kodeste ya da dayalı döşeli bir odada tek başıma, bilmediğim bir yerde toprağın üstünde ya da dar bir sokakta ya da metro peronunda, hurdahaş bir arabada ya da uçak enkazında, üzerinden dumanlar çıkan bağırsaklarım kırık metal parçaları üzerine dağılmış bir halde.. neresi olursa olsun da bir hastane yatağında ölmeyeyim.

15.7.20

insan

walter benjamin

hiçbir şey antik insanı modern insandan, onun kendisini kaptırdığı ve sonraki dönemlerin neredeyse hiç tanımadığı kozmik deneyim kadar ayırt etmez.

antik insanların kozmosla alışverişi bambaşkaydı: vecd. çünkü ancak bu deneyim sayesinde en yakınımızdakiyle en uzağımızdaki hakkında kesin bilgi edinebiliriz; biri olmadan öbürünü de tanıyamayız.

yalnızca insan evrensellik ve yoğunluk açısından eksiksiz bir dile sahiptir.

"bu rezil dünyada kaybolmuş, kalabalığın itip kaktığı biriyim ben; geriye, yılların derinliğine baktığında yalnızca düş kırıklığı ve acı, önünde ise yeni hiçbir şey, ne bilgi ne acı içermeyen bir fırtına gören yorgun bir adam."

yüzlerimizdeki kırışıklar, biz evde yokken kapımızı çalmış olan büyük tutkuların, günahların ve sezişlerin kayıtlarıdır.

baudelaire, kalabalık tarafından itilip kakılmış olmayı, hayatını belirleyen tüm deneyimler içinde en belirleyicisi, en benzersizi olarak niteler.

öyle görünüyor ki, kimse ona kendisini iktidarsız hissettirmeyen bir şeyde ustalaşamaz. eğer buna katılıyorsanız, o zaman bu iktidarsızlığın mücadeleye daha başlamadan ya da en başında değil, tam ortasında belirdiğini de göreceksiniz.

hermann lotze: insanın en dikkate değer özelliklerinden biri, tek tek bunca bencilliğin yanı sıra, yaşadığı anın yarına hepten kayıtsız kalmasıdır.

insanın geleneksel düzene karşı beslediği düşmanlık ne kadar büyükse, kendi özel hayatını, geleceğin toplumunda yasakoyucu mertebesine çıkartmak istediği normlar uyarınca o kadar katı bir biçimde düzenleyecektir.

okur, düşünür, aylak ve flaneur de tıpkı afyonkeş, hayalperest ve kendinden geçmiş insan gibi aydınlanmış kişinin örnekleridir. üstelik, daha din dışıdırlar.

bu ülkeye tıkıştırılmış insanlar artık insan kişiliğinin anahatlarını seçemiyorlar. her özgür kişi onlara bir tuhaflık olarak görünüyor.

13.7.20

zamansız gerçekler

marquis de sade: ben bütün insanlığı içeren zamansız gerçekleri yazarım. yemek yer, tuvalete çıkar, seks yapar, öldürür ve ölürüz.

rahip: ama âşık da oluruz. şehirler inşa eder, senfoniler yazar, acıya katlanırız. neden bunları da yazmıyorsun?

de sade: bu bir roman. ahlak risalesi değil.

rahip: ama sanatın işlevi bu değil mi? bizi hayvanlardan öteye taşımak?

de sade: o senin görevin papaz. benimkisi değil. kafamın içinde bir sürü iblis var! tek kurtuluş yolum onları kağıda dökmek.

rahip: değişiklik olsun diye okumayı dene. okuduğundan fazlasını üreten bir yazar. bir amatörün belirtisi. al. incil'le başla. daha neşelidir. üstelik daha güzel yazılmış.

de sade: bu senin tanrı'n mı? kendi oğlunu gerdirmiş biri. bana ne yapacağını düşününce titrerim.

rahip: yazmaya devam ediyorsun.

de sade: ben dünyayı yaratmadım. sadece olanları yazıyorum.

rahip: korkunç şeyler yazıyorsun. kabuslar yazıyorsun. neden? sadece kendi yozlaşmış zevkin için.

de sade: ben gördüklerimi yazıyorum. giyotine gitmeyi. hepimiz toplanmış bıçağın inmesini bekliyoruz. ayaklarımızın altından kan nehirleri akıyor papaz. ben cehennemi gördüm genç adam. sen onu sadece okuyorsun. bu güçlü bir afrodizyak değil mi? başka bir adamın üzerinde güç sahibi olmak?

rahip: hain yazılarını daha fazla yayamayacaksın. şu andan itibaren kendi namussuz adını bile yazmayacaksın.

de sade: inançların benimkilerin karşısında duramayacak kadar kırılgan mı? senin tanrı'n bu kadar dayanıksız mı? bu kadar zayıf mı? ne utanç verici.

rahip: boşuna havaya girme marquis. sen deccal değilsin. sen sadece yazı yazmasını bilen huysuz adamın birisin.

11.7.20

sağduyu

jean meslier

batıl din düşüncesini yok etmek ya da sarsmak için, anlaşılması mümkün olmayan şeyin insan için uygunsuz ve yararsız olduğunu göstermek yetmez mi? en açık ve kesin bilgilerle birleştirilmesi mümkün olmayan bir zatın, kendisine atfedilen eserlerle sürekli çelişme halinde bulunan bir eser sahibinin, çelişkiye düşmeksizin hakkında bir kelime söylenemeyen bir zatın, evrenin muammalarını açıklaması beklenemez. açıklamak şöyle dursun, bu muammaların açıklanmasını daha çok imkansız kılan, mutluluklarını elde etmek ve acılarının sona erdiğini görmek için insanların yüzyıllardan beri bu kadar yararsızca kendisine başvurduğu bir zat hakkında edinilen bir düşüncenin emsalsiz bir düşünce olduğunu anlamak ve böyle bir zatın kendisinin de açıkça bir akıl hastası olmadığını onaylamak için, yalnızca sağduyudan başka bir şey gerekli midir?

9.7.20

kadınlar

halit ziya uşaklıgil

işte hemen kadınların hepsinde bulunan bir hastalık: fedakâr görünmek.

bir kadın ki sizden kaçınıyor, sizden korkuyor demektir. daha doğrusu size karşı kendisinden korkuyor demektir.

erkekler bir kadını sevebilmek için ona hürmet edebilmelidirler. namuslarından düşen kadınlar için, en şiddetli aşklar arasında bile, onlara bir hor görülme payı ayırmaktan geri kalmazlar.

kadınlık emellerinden el çekmiş bütün çaresiz kadınların kalbinde her türlü mahrumiyetlerin gözyaşları dinebilir; fakat bunlardan biri, analıktan mahrum kalmış olmak acısı, daima zehirden birer damlayla damlayan kapanmak bilmez bir yaradır. sanılır ki tabiat, kadınların ruhuna boş kalmaya tahammül edemeyen bir beşik koymuştur.

daima evde, odaların basık havasında yaşayıp da birden güneşin tufanları altında geniş havalara çıkıveren kadınlar bir serbestlik eğilimiyle kafesinden kaçıp da henüz evin çatısından ayrılmadan bayılıveren kanaryalara benzerler.

kadınlar, bu âlemin kadınları adi bir baştan çıkmış kadın gibi anılmak istemezler. bu öyle bir şey, öyle beklenmedik, öyle birdenbire ortaya çıkıvermiş bir olay olmalı ki her şeyden çok bir kazaya benzemeli.

bir kadın kendisine bütün gençliğinin samimiyetiyle kalbini vermek isteyen, ruhunun bütün sevda ateşiyle ayaklarına atılarak nihayet aşkının feryadını saklamamaya müsaade dileyen bir zavallıya karşı hiçbir zaman tamamıyla kayıtsız kalamaz.

7.7.20

görev

sigmund freud

sırtımıza yüklenen yaşam bizim için fazla ağırdır; pek çok acı, hayal kırıklığı ve üstesinden gelinemeyecek görevler içerir. yaşamı çekilir hale getirmek için bazı yatıştırıcılardan vazgeçemeyiz. theodor fontane, "çeşitli ikameler olmadan yaşayamayız." demişti.

böylesi üç tür yatıştırıcı vardır: zavallılığımızı küçümsememizi sağlayacak muazzam oyalanmalar, bu zavallılığı azaltacak dolaylı tatminler, bizi buna karşı duyarsızlaştıracak keyif verici maddeler.

acı bizi üç yönden kuşatır: kaderi çöküş ve yok oluş olan, uyarı işaretleri olarak ağrı ve kaygıdan da yoksun kalmayan kendi vücudumuz; karşı durulmaz, acımasız, yıkıcı güçlerle bizi mahveden dış dünya ve son olarak da diğer insanlarla ilişkilerimiz. bu son kaynaktan gelen acıyı belki de diğerlerinin hepsinden daha can yakıcı buluruz. başka yerlerden kaynaklanan acılar kadar kaçınılmaz olsa da, bu acıyı gereksiz bir fazlalık olarak görme eğilimindeyizdir.

mutluluk, olanaklı olduğunu kabul ettiğimiz daraltılmış biçimiyle, bireysel libido ekonomisine ait bir sorundur. bu konuda herkese uyabilecek bir öğüt yoktur, herkes hangi özel yoldan mutlu olabileceğini kendi bulmalıdır.

insanları mutluluğa götürebilecek pek çok yol vardır; ama insanı mutluluğa götüreceği kesin olan hiçbir yol yoktur.

5.7.20

hipodrom

charles bukowski

hiç şansı kalmadığını hipodromda geçirilen kötü bir gün sonrasında eve geldiğinde anlar insan.

çoraplar leş, cepte iki üç buruşuk dolar, mucizenin asla gelmeyeceğinin bilincinde ve en kötüsü, son koşuda keriz gibi 11 numaralı ata nasıl oynadığını düşünüp durursun, kazanamayacağını bile bile, 2/9 ile günün en büyük keriz tuzağı, yılların birikimini hiçe sayarak on dolarlık gişeye gitmiş ve kır saçlı gişeciye, "on bire iki ganyan!" demişsin ve gişeci sana yine "on bir mi?" diye sormuş, yanlış bir ata her oynadığında yaptığı gibi.

hangi atların kazanacağını bilmez ama hangi atların kesin kaybedeceğini iyi bilir ve başını sallayıp yirmiliği almış, sonra dışarı çıkıp o köpeğin sonuncu gelişini izlemek, hiçbir çaba göstermeksizin, beynin, "hay amına koyayım, aklımı kaçırmış olmalıyım." derken o köpeğin haylaz haylaz gezinişini izlemek.

hipodroma yıllarını vermiş bir dostumla konuştum bu meseleyi. o da birçok kez aynı şeyi yapmış. buna "ölüm isteği" diyor, ki hayli bayat, esniyoruz artık bu saptamayı duyduğumuzda; ama tuhaf bir şekilde hâlâ geçerli bir yanı var. koşullar ilerledikçe insan sıkılıp oyunu olduğu gibi küpeşteden denize fırlatmak istiyor, kazanırken de kapılıyor insan bu hisse kaybederken de. sonra gelsin yanlış bahisler.

ama bana kalırsa daha ciddi bir sorun aslında başka bir yerde olma arzusu: -bir koltuğa oturup faulkner okumak ya da çocuğunuzun boya kalemleri ile resim yapmaktır istediğiniz, hipodrom bir iştir sonuçta, hem de hayli güç bir iş. bu duyguya kapılmışsam ve formumdaysam hipodromu terk ederim.

bu duyguya kapılmışsam ve formumda değilsem yanlış atlara oynamaya başlarım. insanın idrak etmesi gereken bir diğer şey de ne olursa olsun kazanmanın zor olduğudur, kaybetmekse çok kolay. büyük amerikan kaybedeni olmak iş değildir -herkes yapabilir, neredeyse herkes yapıyor zaten.

atların üstesinden gelmeyi başaran adam aklına koyduğu her şeyi yapabilir, hipodrom değildir onun yeri. şövalesi ile paris'te resim yapmalı ya da east village'da avantgarde bir senfoni bestelemelidir. ya da bir kadını mutlu etmelidir ya da dağda bir mağarada bir başına yaşamalıdır.

ama hipodroma gitmek insana kendini ve kalabalığı idrak etme olanağı tanır. günümüzde yazmayı beceremeyip hemingway'e bok atmaya bayılan bir çok eleştirmen var ve koca oğlan yazarlık kariyerinin ortasından sonuna kadar gerçekten kötü şeyler de yazdı, aklının cıvataları gevşiyordu ama o haliyle bile diğerleri onun yanında edebi çişlerini yapmak için ellerini kaldırıp izin isteyen okul çocuklarından farksızdılar.

ernie'nin boğa güreşlerine neden gittiğini biliyorum -basit: yazmasına yardım ediyordu, tamirciydi ernie. kağıt üstünde tamirat yapmayı seviyordu, boğa güreşleri onun için her şeyin resmedildiği bir tuvaldi. dağları aşarken filinin kıçını tokatlayan hannibal ya da ucuz bir otel odasında kadınını döven bir ayyaş. hem daktilonun başına geçtiğinde ayakta yazardı, silah gibi kullanırdı daktiloyu, boğa güreşleri herhangi bir şeye eklemlenmiş her şeydi. dolgun bir güneş gibi kafasındaydı her şey: yazdı.

bana gelince, hipodrom bana çabucak nerede zayıf, nerede güçlü olduğumu söyler ve o gün kendimi nasıl hissettiğimi ve ne kadar değiştiğimizi, sürekli değiştiğimizi ve bunun ne kadar farkında olmadığımızı. ve kalabalığın soyulması yüzyılın korku gösterisidir. hepsi kaybeder, bakın onlara, bakabilirseniz.

hipodromda geçireceğiniz bir gün size üniversitede dört yılda öğreneceğinizden daha fazlasını öğretebilir. üniversitede yaratıcı yazı dersi veriyor olsaydım öğrencilerin haftada bir kez hipodroma gitmelerini ve her koşuya iki dolardan az olmamak kaydı ile oynamalarını dersin olmazsa olmaz koşullarından biri yapardım, plase oynamak yok. plase oynayanlar aslında evde kalmak isteyip bunu nasıl yapacaklarını bilmeyenlerdir.

yaratıcı yazı dersi verirken görebiliyorum kendimi:

"evet bayan thompson, nasıl gitti?"

"18 dolar kaybettim."

"son koşuda hangi ata oynadınız?"

"tek-göz jack'e."

"kerizlenmişsiniz, bayan thompson. atın iki buçuk kiloluk handikapı vardı ve bu ahaliyi çeker; ama aynı zamanda koşulların izin verdiği ölçüde sınıf atlamak demektir. sınıf atlayan bir at ancak kağıt üzerinde şansı yoksa kazanabilir. tek-göz jack'in hız ortalaması da hayli yüksekti, ki ahaliyi çeken başka bir unsurdur; ancak hız ortalaması iki yüz metre üzerinden hesaplanmıştı. iki yüz metre üzerinden hesaplanan hız ortalaması koşunun tamamı üzerinden hesaplanan hız ortalamasından her zaman daha yüksektir. dahası, hesaplarınızı dikkatli yapsaydınız atın bir sprinter olduğunu görürdünüz. 1/3 ile sonuncu gelmesi sürpriz değil."

"sizinki nasıl gitti."

"yüz kırk dolar içerdeyim."

"son koşuda kime oynadınız?"

"tek-göz jack'e. ders bitmiştir."

3.7.20

insansız

thomas bernhard

ben zamanı yaşayan insanlardan değilim. ben geçmişin tadını çıkaran mutsuzlardanım.

ben her zaman yalnızca insanlarla ilgilendim. doğa benim ilgimi hiçbir zaman çekmedi. içimdeki her şey insana yönelmişti. ben adeta bir insan fanatiğiyim. doğal olarak insanlık fanatiği değilim; ama bir insan fanatiğiyim. beni her zaman insanlar ilgilendirdi; çünkü doğuştan tiksindim onlardan.

hiçbir şey beni insanların çektiği gibi yoğun olarak çekmedi kendisine. aynı zamanda da hiçbir şeyden insanlardan tiksindiğim gibi köklü biçimde tiksinmedim. insanlardan nefret ediyorum; ama onlar aynı zamanda benim tek yaşam amacım.

insan yığınlarından oldum olası nefret etmişimdir. yaşamım boyunca onlardan uzak durmaya çalıştım. hiçbir zaman, hangisi olursa olsun, bir toplantıya gitmedim kitle nefretim yüzünden.

kitleden nefret ettiğim kadar derinden hiçbir şeyden nefret etmem. kalabalıktan, hiç yanaşmadığım halde kitle ya da kalabalık tarafından eziliyormuşum inancını taşırım hep.

daha çocukken bile kalabalıklardan kaçtım, kalabalıktan nefret ettim, insan topluluklarından, hainlik yığınından ve kafasızlıktan ve yalandan. tek başına bir kişiyi ne kadar sevmek zorunda olsak kitleden o derece nefret ederiz.

artık bu umutsuzluk işkencesinde varlığımı sürdürüyorum. insanlardan nefret ederiz ve yine de onlarla birlikte olmak isteriz; çünkü yalnız insanlarla ve onların arasında bir şansımız vardır yaşamı sürdürmek ve çıldırmamak için. yalnız olarak uzun süre dayanamayız hayata. biz yalnız olabileceğimizi sanırız, biz terk edilmiş olabileceğimizi sanırız, yalnız sürdürmeyi başaracağımıza inandırırız kendimizi; ama bu bir kuruntudur.

insansız yapabiliriz sanırız, evet hatta tek bir insansız bile yapabiliriz sanırız ve hatta yalnız kendimizle baş başa kalırsak şansımız olur sanırız; ama bu bir kuruntudur. insansız en ufak bir hayatta kalma şansımız yoktur. ne kadar büyük beyinler ve ne kadar eski ustalar almış olsak da yanımıza yoldaş olarak, hiçbiri bir insanın yerini tutmaz.

hızlı ve acısız bir ölüm dileriz kendimize ve yine de, olasılıkla, uzun, yıllarca süren bir hastalığın içine düşeriz.

1.7.20

tentation

özdemir asaf


bana yaşadığın şehrin kapılarını aç
sana diyeceklerim söylemekle bitmez
yıllardır yaşamamdan çaldığım zamanlar
adına düğümlendi

bana yaşadığın şehrin kapılarını aç
başka şehirleri özleyelim orada seninle
bu evler, bu sokaklar, bu meydanlar
ikimize yetmez