turan dursun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
turan dursun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5.07.2022

tanrı

turan dursun

tanrı'nın yargısında, işinde aklın yeri olmaz.

bu dünyayı tanrı yaratmışsa kötülükleri neden yaratmış? imtihan için olduğu söyleniyor. imtihan olmasaydı olmaz mıydı? her şey ve herkes tam tanrı'nın istediği gibi iyi olsaydı, öyle yaratılsaydı imtihana gerek kalır mıydı? her şeyi yapan, eden tanrı'ysa insan neden suçlu, günahkar sayılıyor? kader ve kaza karşısında insanın iradesi ne işe yarıyor? sonuçta yine tanrı'nın dediği olduğuna göre, insanın herhangi bir yolu, herhangi bir davranış biçimini seçmesinin ne önemi kalıyor? insanları cehennemde, ateşte yakmak, kader ve kazanın sahibi kendisi olduğu halde böyle bir cezayı insanlara çektirmesi, tanrı'nın yüceliğiyle ve merhametiyle nasıl bağdaşıyor?

bir insanın kimi zamanki görüşü, kimi zamanki görüşüne uymaz. öyleyse, doğru düşünmek için bir yasa gerekli. işte bu yasa, "mantık"tır. doğru düşünmenin yasasıdır mantık. bir düşünme sanatıdır. mantık da öyle bir yasa biçimindeki araçtır ki, bu aracı kullananlar, zihni, düşüncedeki yanlıştan korurlar.

"elden gelen öğün olmaz, o da her zaman bulunmaz." ağanın, beyin keyfi yerindedir. şeyhin de öyle. yok, yokluk nedir bilmezler.

16.01.2021

bir soru

turan dursun

hoca okumaya başlayacaktı ki, birinin bir sorusu oldu:

"hoca efendi benim bir derdim var."

"seninki nedir?"

"elhamdulillah hepimiz şeriat evindeyiz, 'şeriatta ar olmaz' değil mi?"

"hee."

"şimdi ben avradımın memelerini ememem mi?"

"emersen ola ki süt gaçar."

"gaçarsa ne lazım gelir?"

"avradın haram olur."

"ey hele dur hoca, gurban olduğum hoca, avrat benim değil mi, hem emerim, hem gömerim?"

"gömersin, ona şeriat izin verir; ama, emmeye gelince, işte orada şeriat 'dur' diyir."

cemaattekilerin konuşmalarına göre "emme de gömme de olur" görüşü yaygındı. ne ki hocanın fetvası kesindi, kimse karşı çıkmadı artık.

13.01.2019

kulleteyn

turan dursun

edebiyattaki "edeb"li aydınım bilir misin nedir "kulleteyn?" ve bilir misin onu yaratan şeriat nasıl bir ilkelliktir?

"kulleteyn" sözcüğü "iki kulle" (yaklaşık 13 ton) su demek. durağan bir suyun temiz (tahir) sayılabilmesi için şafii mezhebine göre bu kadar olması yeterliydi. daha az olamazdı. bu kadar oldu mu, içinde ne bulunursa bulunsun temizdi artık. pisliklerle dolu bile olsa. doluydu da zaten. ilk görüşte bataklık bile sanılabilirdi. görünüş öyleydi. zaman zaman yıkanan bulaşıkların, su almak için daldırılan yağlı, isli tencerelerin bıraktığı yağlar, isler, bulaşıklar ve atılan türlü pisliklerle vıcık vıcıktı. yüzeyindeki bez, tezek, odun parçaları, kimi kanlı, kimi yeşilimsi, top top ya da uzayıp şuraya buraya tutunmuş "fırtık"lar (sümükler), daha bir nice şey; kalınca bir tabaka oluşturuyordu. şeriatın burada su dediği şeyse, bu tabakanın yer yer bölünüp parçalandığı kesimlerde kendini gösterebiliyordu ancak. türlü renkler arasında. ama mademki şeriat temiz demişti, temizdi. şeriat neye pis diyorsa pis olan da oydu.

ve peygamberin de en sağlam hadis kitaplarında bile yer alan bir açıklaması vardı:

"bir su eğer kulleteyn ölçüleri içinde olursa pis tutmaz."

yiyecek ve içeceklere düşen bir sineğin bir kanadında "zehir", öbür kanadındaysa "panzehir" bulunduğu bildiriliyordu hadiste: "sineğin bir kanadı battığında, öbür kanadını da siz batırın. çünkü bir kanadında zehir, öbür kanadında panzehir var."

4.10.2015

hafız ile hatun

turan dursun

hafız'la hatun, kars'ın kağızman ilçesinin bir köyünde birlikte büyümüşlerdi. büyüdükten sonra da hafız'ın "gözü düşmüştü" hatun'a. ama hatun'u elde edememişti. karşılaşmışlardı birçok kez. hele bir keresinde:

"kız hatın, kürd'ün kızı! kız niye bana gelmirsin?"

"kala kala sana mı kaldım fırtıklı celal?"

"senin çatalına korum ha!"

"şimdi sana gösteririm itin eniği!"

gerçekten de göstermişti. büyükçe bir taş aldı eline. kaçan oğlanın ardına düştü. o kaçtı, bu kovaladı. çıldırmış gibi kaçan, bir yandan da "çatalını çatalını" diyerek sesini yükselten oğlan birden kapaklandı o hızla. yüzüstü çok kötü düşmüştü. arkası üstüne döndü ama toparlayamadı kendini. hatun yetişti. hemen atlayıp çıktı üstüne. ağzına doğru ayırdığı bacaklarını yaklaştırdı ve "işte gör çatalımı fırtıklı!" diyerek culladı (sidikledi). "korkusuz zeyneb karı"nın kızı olduğunu kanıtlarcasına. zeyneb karı, erkekler bile korkusundan "evinde hamur teknisine abdestini ederken" kışın çıkardı dışarı, sopayla ya da tüfekle "kurt" kovalardı. celali kürtlerindendi. sonra hep birlikte sivas'a gittiler.

8.12.2014

üçten dokuza

turan dursun

"müftü efendi, gurban olim, ben bir poh yedim!"

"ne yedin, ne yedin?"

"bir poh yedim de ağzımdan şart çıhtı!"

"tevbe esteğfirullah. ola sen ne diyirsin?"

"hele dur ki gurban olim, başıma neler geldi! başım bata!"

"söle hele ne oldu oğul!"

iriyarı, kemikli, çilli, gür kaşlı, uzun bıyıklı genç bir adam.

"yüzüm ayağın altına" (yani utanıyorum beni bağışla) diyerek başladığı olayı anlattı:

tezekliklerden komşu karısının tezek çaldığını görmüş. bir ses çıkarmamış, iki ses çıkarmamış, sonunda dayanamayıp uyarmış; bir daha çalmamasını söylemiş. gelin görün ki kadın suçunu kabul etmemiş, üstelik de "melek gibi" yüzüne hiç de yakışmayacak biçimde bağırmış çağırmış. adama "iftira" bile atmaya kalkmış. adam da kızınca demiş ki:

"eğer bir daha tezeğimizden çalarsan ben de seni yatırıp sikmezsem üçten dokuza şart olsun!"

"üçten dokuza şart" ağır bir şey. karının, yani bunu ağzından kaçıran kişinin karısının "üç talakla boş" olmasına yol açabilecek bir durum söz konusu. adam eğer, tezek çaldığını söylediği kadını, dediği gibi "yatırıp şey etmezse" kendi karısı "üçten dokuza" yani bütünüyle "boş" olacak.

soruyordu adam:

"şimdi söle gurban olim, ben şimdi ne poh yiyim?"

"oğul senin işin zor."

adamın karısı da durumun ciddiliğini kavramış olmalı ki, söylediğine göre kadın, "aman herif, get o karıyı şey et de bu beladan gurtulah" demiş. şimdi adam ne yapsın? tezeği çalan kadını nasıl tutsun da "yatırıp şey etsin?" haydi yatırıp dediğini yaptı diyelim, bu bir "zina" olmaz mı?

"müftü efendi, gurban olim, kitapta bir yerini bul, beni gurtar. ben de sene bir koç getiririm."

"senin koçun senin olsun oğul. koçu moçu bırah da, ağzından tam nası çıhtıysa onu söle!"

"söledim gurban olim, tam söledim. işte öle dedim."

genç adam bir daha anlattı söylediklerini. müftü yüzünü buruşturdu, kafasını kaşıdı. sonra raftaki kitaplardan birine, "ali efendi fetavası"na uzandı. alıp karıştırdı, karıştırdı. sonunda bir çözüm buldu.

"sen o karıya 'ben de seni yatırıp sikmezsem' deriken bir zamana bağlamadın degil mi?"

"nası yani?"

"yani 'elan günü seni yatırıp sikmezsem..' demedin?"

"heyir, öle demedim."

"elese korkhma."

"aman gurban olim müftü efendi, allah senden razı olsun, ben gurtulacam hee?"

"hee. yalınız o karı ölürse o zamana kadar dediğini yapmadığın için karın boş olur."

"ölmez, o karı ölmez. ne baba deyir ki ölsün?"

"haydi get bi daha ele halt etme."

"allah razı olsun, allah çocuklarını bağışlasın."

adam müftünün elini öperken son derece memnundu.

21.09.2012

safo ile türko

turan dursun

türko, metin ezberi için safo'ların ahırına gitmişti yine. safo yine gelip dikilmişti karşısına.

"yeter çok çalıştın, biraz dinlen."

"ezberleyeceklerim var daha."

"sonra ezberlersin."

safo gidip iyice yaklaştı ona. anasıyla babasının "şey etmeleri"nden söz açtı. bakıştılar, gülüştüler. safo'dan bir öneri:

"biz de onlar gibi yapalım mı?"

"olmaz."

"niye?"

"birden çıkıp gelirler, görürler."

"gelmezler. çünkü sabo (kötürüm kız kardeş) uyuyor. babamla anam da dayımlara gittiler. akşama kadar da gelmiyecekler."

"ya gelirlerse?"

"vallaha gelmezler."

"günah olur."

"olmaz, biz daha çocuğuz."

"çocuklara da günah olurmuş."

"kim diyor?"

"şeriat kitabı. evlenecek yaşa geldiler mi, çocuklara da günah olacağını söylüyor."

"biz o yaşa gelmedik ki!"

"sen o yaşa gelmişsin. geçmişsin bile."

"ben daha 12 yaşındayım."

"şeriatımıza göre, kızlar 9 yaşına geldiler mi, evlenecek çağa gelmiş olurlar."

"yaa?!!"

"vallaha. peygamberimiz aişe 6 yaşındayken evlenmiş. ama aişe anamız 9 yaşına basınca zifaf olmuşlar."

"peygamberimiz kaç yaşındaymış o sıra?"

"52 yaşında."

"bunu da kitap mı yazıyor?"

"evet. hadis kitapları. buhari'de bile var."

"buhari ne demek?"

"büyük hadis kitabı."

"şimdi bir babamla anam gibi yapsak günah olur, öyle mi?"

"evet. sana günah olur."

"sana olmaz mı?"

"benim yaşım küçük. oğlanlar 12 yaşına basmayınca evlenecek yaşa gelmiş olmazlar. ama ben 'faki' olduğum için biraz da bana yazılır günah."

"günah yazılırsa ne olur?"

"cehenneme atarlar."

"kimler atar?"

"zebaniler. azap melekleri."

"pis zebaniler."

"kız öyle söyleme. meleklere öyle söylenmez."

"onlar da yakmasınlar insanları."

"onlara allah emrediyor."

19.09.2011

hafız celal

turan dursun


hafız celal, köyden biraz uzakta otlayan ineği tutmuş, uygun bir yere götürmüş. bir yar'ın altına. kimsenin kolayca göremeyeceği bir yer. oh ne güzel. bir de söğüt ağacı. bir ip aramış ineği bağlamak için. bulamayınca şalvarının uçkurunu çıkarıp onunla bağlamış söğüde. ineği yar'a yanaştırmış. güzel. yanaşmaya çalışmış. ama olmuyor, inek yüksek geliyor. taş maş getirip ayağının altına koymuş. bu kez olmuş gibi olmuş; ama yine de tam değil. işte yar'ın eteğinde uygun bir yükseklik. hem de merdiven gibi. kim yapmışsa allah razı olsun! çok uygunmuş. biraz da kendisi yontarak, kazıyarak kendine göre uygunlaştırmış. şimdi iyice tamam. ve başlamış ineğe gönlünce yanaşmaya. hem de ne yanaşma. inek de tam "inek". mübarek hayvan, boynunu uzatmış ileriye. arkasını da hafız'a vermiş. "teslimiyet" buna derler. işin kıvamını bozmamak için kıpırdamamış bile. ve keyfine sınır olmayan hafız celal başlamış "şey" etmeye. bir gidip gelmiş.

her şey yolunda giderken, aman o da ne: tepesinde biri. nereden çıktın sen be allah'ın belası! yar'ın üstünde. kendi deyimiyle "kıllı kürt". ne fena, ne korkunç şey! ne yapsın şimdi? toparlanmaya çalışmış. uçkurunu inekten alıp şalvarına geçirmeye davranmış. ne var ki daha toparlanamadan "kıllı kürd"ü karşısında bulmuş: kulleteynin ayrılmaz taharetçilerinden husso. dikilmiş duruyor. son derece soğukkanlı. o denli de ürkünç. azrail aleyhisselam'ın ikiz kardeşi. elinden kurtulup kaçmak olanaksız. hiç mi hiç konuşmadan heykel gibi durmuş bir süre. sonra giydiği şalvarını bağlamaya çalışan hafız'a onu çıkarmasını söylemiş. ne yani, ne yapmak istiyor bu azman?

ne yapmak istediğini hiç konuşmadan anlatmış: "sen benim ineğimi becerdin, ben de seni becereceğim!" anlamında. çok soğuk ve keskin biçimde. aman zaman yok. adalet mi bu, ineğe karşı insan? öyle ama ne yapılabilir?

celal düşünmüş; belanın böylesinin işaretine boyun eğmekten başka yol bulamayıp sıyırmış bacağındakini. "inek" gibi o da teslim olmuş. hem de tanrının işine bakın ki "allahın kıllı kürdü"ne. bir de bakmış ki gerçekten de kıllı kıllı bacaklar. yalnızca bacaklar mı, orası da ve altı üstü de. "aman allahım!"

husso girişmiş. yine hiç konuşmadan. ve bir güzel becermiş. asıl inekse başını çevirip bakıyormuş olan bitene. melül melül. artık olan olmuş. hiç değilse başkaları görüp duymasa. hafız şalvarını ivedi ivedi giymiş, uçkurunu takıp bağlamış. yürüyüp gitmeye hazırlanırken, ah işte birileri daha. ulan bu it sürü nereden de çıkar böyle? bir anlık şaşkınlıktan sonra tüymüş. ardına bakmadan. gelin görün ki iş duyulmuş. celal belki de kaçarmış şimdi. yani artık kartallı'da kalamayabilirmiş. olayı örtbas etsinler diye gidip "hüküm" sahibi kimselere yalvarıyormuş. molla nasır'a, şeyh şaban'a, molla zeki'ye.

18.11.2008

kulleteyn

turan dursun

karının üstüne çıktın mı, karı altında yayla gibi olmalı.

bu dünyayı tanrı yaratmışsa kötülükleri neden yaratmış? imtihan için olduğu söyleniyor. imtihan olmasaydı olmaz mıydı? her şey ve herkes tam tanrı'nın istediği gibi iyi olsaydı, öyle yaratılsaydı, imtihana gerek kalır mıydı? her şeyi yapan, eden tanrı'ysa insan neden suçlu, günahkar sayılıyor? kader ve kaza karşısında, insanın iradesi ne işe yarıyor? sonuçta yine tanrı'nın dediği olduğuna göre, insanın herhangi bir yolu, herhangi bir davranış biçimini seçmesinin ne önemi kalıyor? insanları cehennemde, ateşte yakmak, kader ve kazanın sahibi kendisi olduğu halde böyle bir cezayı insanlara çektirmesi, tanrı'nın yüceliğiyle ve merhametiyle nasıl bağdaşıyor?

tanrı'nın yargısında, işinde aklın yeri olmaz.

bir insanın kimi zamanki görüşü, kimi zamanki görüşüne uymaz. öyleyse, doğru düşünmek için bir yasa (kanun) gerekli. işte bu yasa, "mantık"tır. doğru düşünmenin yasasıdır mantık. bir düşünme sanatıdır. mantık da öyle bir yasa biçimindeki araçtır ki, bu aracı kullananlar, zihni, düşüncedeki yanlıştan korurlar.

"elden gelen öğün olmaz, o da her zaman bulunmaz." ağanın, beyin keyfi yerindedir. şeyhin de öyle. yok, yokluk nedir bilmezler.