16.10.19

aristos: yaşam üzerine notlar *

john fowles

bütün çatallanan yollar kavşakları düşlerler.

insan bir fail arayıcısıdır. kör bir rüzgarın içindeki bu oluş için, bir salın üzerindeki bu oluş için bir fail ararız. gizemli gücü, neden olanı, tanrıyı, varlığın ve yokluğun gizemli maskesinin ardındaki yüzü ararız.

bütün ciddi bilim adamları ve sanatçılar aynı şeyi isterler: hiç kimsenin değiştirme ihtiyacı duymayacağı bir gerçeği. bütün büyük insani etkinliklerin -sanat, bilim, felsefe, din- başlıca işlevi insanı gerçeğe daha çok yaklaştırmaktır.

teknolojideki bütün büyük başarılarımıza karşın bizler, dar profesyonel alanlarımızın dışında, zihinsel olarak şimdiye değin var olmuş en tembel ve en koyunsu kuşaklardan bir tanesiyiz.

emily dickinson şöyle der: eğer yaz bir önkabul olsaydı, karın ne büyüsü olurdu?

niçin olduğunu hiçbir zaman bilmeyeceğiz, yarını hiçbir zaman bilmeyeceğiz, bir tanrıyı ya da bir tanrının olup olmadığını hiçbir zaman bilmeyeceğiz, kendimizi bile hiçbir zaman bilmeyeceğiz.

dünyamızın çevresindeki bu gizemli duvar ve ona ilişkin algımız bizi hayal kırıklığına uğratmak için değil, bizi yeniden şimdiye, yaşama, şu anki varoluşumuza yöneltmek için oradadır.

şükretmenin olayların gidişini etkileyebileceğini, olmasını istediğimiz şeylere yönelik bu insani tasarımlarımızın süreç içinde bizim lehimize araya girebileceğini varsaymak, en uzak atalarımızdan miras aldığımız bir delilik, bir yanılsamadır.

bir efendinin bizi yönetmesini istiyoruz, ama efendimiz yok. hep nedensel ve hiyerarşik bir tarzda düşünüyoruz.

bütün haz deneyimlerimiz zayıf ancak korkunç şekilde, bir mahkumun son kahvaltısı unsurunu, öleceğini bilen şairin, savaşta ölmeye yazgılı genç askerin yoğunluk duygusunun bir yankısını içerir.

olası tek cennet, içinde bir zamanlar var olduğumu bilemeyeceğim cennettir.

yaşam, ölüme ödediğimiz bedeldir, tersi değil. yaşamımız kötüleştikçe daha fazla öderiz; daha iyiye gittikçe ucuzlar. evrim deneyimin, zekanın, bilginin büyümesidir ve bu büyüme kavrayış anları, daha derin amaçlar, daha doğru davalar, daha istenen etkiler gördüğümüzde ortaya çıkan anlar yaratır. şu anda büyük kavrayış anında durmaktayız: ölümden sonra yaşam yoktur.

kaygı acıya neden olan bir eksikliktir, oyun hazza neden olan bir eksikliktir.

dünyamızda felsefenin filozoflara, toplumbilimin toplumbilimcilere ve ölümün de ölülere bırakılması gerektiği yolunda çok yaygın bir görüş vardır. sanırım bu, zamanımızın büyük sapkınlıklarından -ve tiranlıklarından- biridir.

milliyetçilik, ucuz bir içgüdü ve tehlikeli bir alettir. herhangi bir ülkeden başka ülkelere borçlu olduğu şeyleri çıkarıp alın, sonra da onunla gururlanabilirseniz gururlanın.

yazı yazdığım yerde, yandaki odada hiç kimsenin olmaması benim için ne kadar kesinse bu da çok geçmeden herkes için kesin olacaktır. şurası gerçek ki odaya girmeksizin hiç kimsenin olmadığını kesin biçimde kanıtlayamam; ama bütün durumsal kanıtlar benim inancımı destekler. ölüm her zaman boş olan odadır.

insan daha duyarlı oldukça, kendisinin ve başkalarının bilincine daha fazla vardıkça, bugünün kötü örgütlenmiş dünyasında, daha fazla kaygılı olacaktır.

her çağın kendi mitik mutlu adamı vardır: bilgeliğe sahip adam, dehaya, ermişliğe, güzelliğe, ender olan ve çoğunluğun sahip olamadığı ne varsa ona sahip olan adam. yirminci yüzyılın mutlu adamı paraya sahip olan adamdır.

din, insan için her zaman yoğun biçimde bir özçıkar alanı olmuştur.

kendimizi ne denli küçük hissedersek yaratıcı olmak için o denli az güçlü oluruz. işte bu nedenle boş yeni üslupların, boş yeni modaların ardına takılarak, tıpkı yanan bir binada paniğe kapılmış çocuklar gibi kendimizi her çıkış kapısına atarak kaçmaya uğraşırız.

özgürlüksüz bir dünyada istenç özgürlüğü susuz bir dünyadaki balık gibidir.

yurttaşlık duygusunun körelmesi çağımızın en çarpıcı fenomenlerinden birisidir. insan siyasal bir varlıktır ve bu körleşmeye neden olan şey, başka alanlarda nemo (hiç kimselik) ile uğraşırken ne denli başarılı olursak olalım, hemen hemen hepimizin de siyaset makinesindeki zavallı çark dişlerinden ibaret olduğumuz gerçeğidir.

horatius: kutsanmış ayaktakımından nefret ediyorum, benden uzak tutun onları.

elli yaşındaki aydın bir adam seçmen kabininde, on beş yaşındayken okulu terk etmiş olan ve üzerinde oy verdiği gerçek sorunlar hakkında bir papağandan daha çok şey bilmeyen tezgahtar bir kızcağızla eşittir. ne var ki bu durumda zalimlik vardır, ironi ve saçmalık vardır. zeki bir adam bir kara cahille aynı değildir; gelgelelim seçmen kabini bunu söyler.

kapitalizmin büyük kötülüğü onda sadece mutluluk kaynaklarına eş ölçüde erişme olanağına sahip olamayışımız değil, içinde başlıca mutluluk kaynağının ona erişme olduğu bir dünya yaratılmış olmasıdır.

napolyon bir zamanlar şöyle demişti: "toplum, servet eşitsizliği olmaksızın ve servet eşitsizliği de din olmaksızın var olamaz."

sorunumuz, bilinç öncesi geçmişimizin ödül göreceliğini yeniden inşa etmek; hem hasedin hem de mutluluğun erdemlerini yalıtmak, birinden yıkıcı saldırganlığı ve ötekinden yıkıcı bencilliği uzaklaştırmak ve onları, aralarında etkileşen şeyler durumuna getirmektir. her şeyden önce de bunu heyecanla, kanla ve şantajla değil, bilimle, akılla ve iyilikle yapmaktır.

modern toplumun bütünsel eğilimi nesnel güzelliği zorla boğazlarımızdan aşağı tıkmasıdır.

ne denli aptal olursak olalım, içinde açık bir biçimde iyi bir eylem tarzı gördüğümüz ama yine de yapmaktan kaçındığımız basit durumlar vardır; ne denli bencil olursak olalım, hiçbir özveri gerektirmeyen ama yine de kaçındığımız iyi eylem tarzları vardır.

sahip olunan, her zaman sahip olandır.

haz topluluk saygısından, kişisel minnetten, öz çıkardan (karşılığında iyilik umudu); ölümden sonra hoş bir yaşam umudundan; eğer kültürel çevre tarafından böyle bir duygu "oluşturulmuş" ise suç duygusundan kurtulmuş olmaktan gelir.

kamusal bir iyilik için iyilik yapmak iyilik yapmak değildir: kamusal ödül için bir şey yapmaktır.

insanlık yüksek bir bina gibidir. kat kat bir yapı iskelesine gereksinim duyar. din üzerine din, felsefe üzerine felsefe; yirminci kat birinci katın yapı iskelesinden inşa edilemez. büyük dinler çoğunluğu bakmaktan ve düşünmekten alıkoyar.

ernst mach şöyle der: bir bilgi hiçbir zaman doğru ya da yanlış değildir, sadece biyolojik olarak ve evrimsel olarak daha fazla ya da daha az yararlıdır.

bir hristiyan şöyle der: "herkes iyi olsa herkes mutlu olurdu."
bir sosyalist şöyle der: "herkes mutlu olsa herkes iyi olurdu."
bir faşist şöyle der: "herkes devlete itaat etse herkes hem mutlu hem iyi olurdu."
bir lama şöyle der: "herkes benim gibi olsa mutluluk ve iyiliğin önemi kalmazdı."
bir hümanist şöyle der: "mutluluk ve iyilik daha fazla çözümleme gerektirir."
bu sonuncusu en az yadsınabilir olan görüştür.

var olan bütün yasalar sonuçta sıkıyönetim yasalarıdır ve adalet her zaman yasadan daha büyüktür.

her anne, mikrokozmosta evrimsel bir sistemdir; olanı sevmekten başka bir seçimi yoktur; çirkin ya da kibirli, suçlu ya da bencil, aptal ya da özürlü çocuğunu sevecektir. analık bütün hoşgörü alıştırmalarının en temel olanıdır ve öğrenmemiz gereken biçimiyle hoşgörü, hâlâ bütün insani bilgeliklerin en temel olanıdır.

seks bir hazlar, ihtiyaçlar alışverişidir; sevgi karşılıksız bir vermedir. seksin büyük simyasının özü budur ve her zina onun saflığını bozar, her sadakatsizlik ona ihanet eder, her zalimlik onu bulutlandırır.

kısa yaşamımız bir kez yanıp kül olunca, ölüm sonu gelmeyen bir uykudur.

ticaretin amacı her zaman olası her hazzı pazarlamak ve olabildiğince çok kişiye satmak olmuştur. üretici ve perakendeciler nötraldirler, hiçbir ahlaklılık iddiasında bulunmazlar; sadece halkın arzusunu tatmin ederler. ne var ki bize ticaret tarafından gitgide artan bir şekilde önerilen şey haz değil, onun yeniden üretimidir. saman yığınları arasında öten tarla kuşu değil, bir plaktaki tarla kuşudur; özgün bir renoir değil onun basılı bir "kopya"sıdır; tiyatrodaki bir oyun değil, onun bir "televizyon versiyonu"dur; gerçek çorba değil, "hazır" çorbadır; bermuda adaları değil, onlar üzerine belgesel bir filmdir.

uzay yolculuklarına harcanan insani ve ekonomik servet ile nükleer silah yarışı, uygarlık insanlık tarihinde yok olma noktasına gelmişken boş şeylerle uğraşmanın en görkemli örneğidir.

insanlar yiyecekten daha fazla şeye ihtiyaç duyarlar ve ihtiyaç duydukları bütün öteki şeyler ancak, kalabalık en az olduğunda; yani, barış, eğitim, yaşanacak yer ve bireysellik olduğunda en iyi gerçekleşebilir.

biz istemek üzere tasanmlanmışızdır: isteyecek hiçbir şey olmazsa, rüzgarsız bir dünyadaki rüzgar değirmenleri gibi oluruz.

hiçliğe doğru inşa ederiz, sürekli inşa ederiz.

insan sürekli bir eksikliktir, sonsuz bir yoksunluktur, bireysel şeylere görünüşte sonsuz bir kayıtsızlık içinde bulunan görünüşte sonsuz bir okyanusta sürüklenmektedir.

düşman mezarlarında dökülen gözyaşları çoğu kez tuhaf bir biçimde içtendir, kendi yuvasız kalmış enerjimize ağlarız.

sonuç olarak niçin var olduğumuzu, niçin herhangi bir şeyin var olduğunu ya da olması gerektiğini hiçbir zaman bilemeyeceğiz. bütün bilimimiz, bütün sanatımız, maddenin bütün engin yapısı, temellerini bu anlamsızlıktan alıyor; onun hakkında ileri sürebileceğimiz biricik varsayımlar onun maddenin süregiden varoluşu için hem zorunlu hem de duygudaş olduğudur.

ölüm hücresinde doğmuşuz gibi; tehlikeli bir çağa, kaçınılmaz bir felakete; anlamlı tek özellikleri gülünç bir biçimde kısa ömürlü olmak ve zevk alma gücünün tamamen ortadan kalkmasıyla son bulmak olan bir varlığa mahkum olmuşuz gibi davranıyoruz.

bizi oyan şey, bir kunduracı tığı gibi, aynı anda iki doğrultuda işliyor. bizim sadece istediğimiz her şeyi elde edebilme konusunda çileden çıkartıcı bir yeteneksizliğimiz yok, aynı zamanda, elde etmeyi istediğimiz şeylerin, şöyle bir farkına varılan, ama çok daha zengin bir insan gerçekliği açısından, değersiz olduklarını, içimizi delik deşik eden bir korkuyla da hissediyoruz.

dünyada hiçbir zaman bu kadar çok içi boş insan olmamıştı ve bu dünya tıpkı boş deniz kabuklarıyla dolu büyük ve yükselen bir kıyıya benziyor.

* "aristos" sözcüğü eski yunancadan alınmıştır. sözcük tekildir ve kabaca, "belli bir durum için en iyi" anlamına gelir.