12.10.19

tenimin altında

doris lessing

"taşrada, içinde biraz hayat belirtisi olan kızlar, seks delisidir."

1919 yılıydı, 29 milyon insanın, bir nedenle o dönemin tarihinin dışında tutulan grip salgını nedeniyle öldüğü yıldı. büyük savaş'ta, çoğu siperlerde olmak üzere 10 milyon insan öldü ve bu istatistiği artık her 11 kasım'da hatırlarız, ancak ispanyol kadını da denilen gripten 29 milyon kişinin öldüğünüyse nadiren.

gerçekten güzel yazılmış bir biyografiden daha iyi ne olabilir?

hepimizi savaş yarattı, savaş büktü ve çarpıttı ama bunu unutmuş gibi görünüyoruz. savaş yüzünden hayatları rayından çıkarıldığı için potansiyelleri asla kullanılmayan insanlar..

kadınlar çoğu zaman hafızalardan, sonra da tarihten silinir giderler.

hatırladığın şeylerin, hatırlamadıklarından daha önemli olduğunu nereden biliyorsun?

lütfen unutmayın, kralın çıplak olduğunu görebilme yeteneği, diğer niteliklerinin fark edilmediği anlamına gelebilir.

yoğun fiziksellik, çocukluğun gerçeği budur.

bir hikâye oluşturduğunuz ve bir sembole veya analojiye ihtiyaç duyduğunuz zaman, yapabileceğiniz en iyi şey, her zaman en eski ve en tanınmış olanı seçmektir.

dünyadaki hiçbir nefret, küçük bir çocuğun çaresiz öfkesi kadar şiddetli değildir.

tabiat insana çocukluğunun ilk yıllarını unutturmakla ne yaptığını biliyor.

becerikli insanlar beceriksizliği anlamazlar, akıllı insanlar aptallığı anlamazlar.

kötü bir kitap size insanlar hakkında değil, sadece yazar hakkında bilgi verir. kötü bir kitap sevgi, nefret, ölüm vs. hakkında pek bilgi vermez. ama kötü bir kitap belirli bir zaman veya yer konusunda - yani tarih konusunda epeyce bilgi verebilir. gerçekler. alışkanlıklar. gelenekler. iyi bir kitap ikisini de yapar.

lakaplar insanlara hadlerini bildirmenin etkili bir yoludur.

bir otobiyografinin doğru olmamasının asıl nedeni, gerçek nedeni, zamanın sübjektif olarak yaşanmasıdır.

o vahşi hicivcinin, hayatın, bizzat kendisinin her gün yaptığı acımasızlığı hiçbir yazar bulup yazamaz.

taşrada insanlara sizi nasıl tanıdıklarını sormayın bile. can sıkıntısı, dedikoduya en güçlü kanatları takar.

herhangi bir savaşa giden veya yakınında bulunan her erkeğin sesinde her zaman o yoğun deneyim pişmanlığı vardır. bizler duygu bağımlısıyız, heyecana meyilliyiz ve eğer bu tehlike ve ölüm anlamına geliyorsa buna hazırız. her nesil, bir önceki neslin nostaljik sesleri tarafından savaşa ikna edilmiştir.

kim bir genç kadından daha coşkulu bir gurur yaşayabilir?

"her kadının bir kürtaj öyküsü vardır."

savaş, turizmin gönderdiğinden daha da fazla insan kitlesini dünyanın orasına burasına gönderir.

gururlu anne babalar genellikle ilk bebeklerinde teorilerle dolu olurlar.

bir romancının yaratıkları hiçbir zaman kendi doğasının -romancının- izin verdiği davranış yelpazesinin dışına çıkamaz.

"taşrada, çenenizi kapalı tutmayı öğreniyorsunuz."

gazeteciler veya tarihçiler geçmişle ilgili bir şey sormaya geldikleri zaman en zor an, onların yüzünde, "buna nasıl inanabildiniz?" ya da bunu nasıl yapabildiniz?" anlamına gelen ifadeyi gördüğüm an oluyor. gerçekler kolaydır. anlaşılması zor olan, bu gerçekleri mümkün kılan atmosferdir. "bakın, biz buna inanmıştık." (o zaman epeyce şapşalmışsınız!) "hayır, anlamıyorsunuz, çok ateşli bir dönemdi." (demek ateşli diyorsunuz!) "o dönemin zehirli havasını solumadan bunu anlamanın zor olduğunu biliyorum."

akıllı bir genç kadının bütün gününü küçücük bir çocukla geçirmesinden daha sıkıcı bir şey olamaz.

hayat, birinin, "sen yukarı çıkmıyor musun tayler?" diye sorması kadar şanslı bir olaya bağlı.

popüler olmayan görüşleri çok uzun süre savunan insanlar rahatsız edici, fanatik, paranoyak hale gelirler.

bugünlerde seksten bahsetmeden bir evliliğin bitişini anlatamazsınız.

"taşrada eğer genç bir kadın, bir örgüte giriyorsa, erkek arıyordur." "taşrada bir kadın, sadece başka bir erkek bulduğu için kocasını terk eder."

balzac'ın, "eğer bir erkek ardışık akşamlarda karısını iki farklı şekilde tatmin edemiyorsa, çok erken evlenmiş demektir," yazısını okuduğum

taşrada hiçbir şeyi gizli tutabileceğinizi sanmayın.

"tenimin altındasın
yüreğimin ta içinde
öylesine içinde ki benim bir parçam oldun
tenimin altındasın
denedim teslim olmamayı" (cole porter)

"yumurta kırmadan omlet yapamazsınız."

aslında, komünistlerin sebep olduğu canavarlıklar, cinayetler ve yıkımlar nazilerin ve faşistlerinkinden çok daha fazla.

insanın hiçbir şekilde kontrol edemediği bir süreçten daha acımasız hiçbir şey yok.

insanın kendisinin daha iyi olduğuna inanma ihtiyacı o kadar güçlüdür ki, 1992 kadar yakın bir zamanda, komünistler tarafından yapılan bütün cinayet, işkence, kasıtlı soykırım fırtınaları sonrasında komünist bir kadın yanıma gelip: "gerçeğe sırtını nasıl çevirirsin? senin iyi biri olduğunu sanıyordum." dedi.

en güçlü fikirler, kesin gözüyle bakılanlardır.

utangaçlık kabuklarını kırıp dışarı çıkmakta zorlanan erkekler, yatakta yatan hasta kızlara iyi davranmaktan keyif alırlar.

önce sessiz kalarak, sonra da birkaç belirleyici sözle araya girerek insanları etkilemekten daha kolay bir şey yoktur.

her yerde, dünyanın her tarafında sessiz bir acı, mutsuzluk çölleri..

alay etme maksatlı vurgulu ritimle okunmaya çok az şiir katlanabilir.

hafıza büyük bir komedi ustasıdır.

büyük tarlanın kenarındaki ormanlığın bir köşesinde, tüfeğimi elimde gevşek bir şekilde tutarak duruyordum ve bir anda, hayatımda ilk kez görüyormuşum gibi, bacaklarımı fark ettim. çok güzeller, diye düşündüm. esmer, ince, düzgün bacaklar. elbisemi yukarı çektim ve külotuma kadar kendime baktım. vücudumla gurur duydum. başka hiçbir kıvanç bir kızın, bunun kendi vücudu, bunların onun düzgün bacakları olduğunu anladığı ana benzemez. her bakımdan dergilerdeki modeller kadar güzeldim. ama giysilerim.. paramız yoktu. hiç.. hiçbir şey satın almıyorduk. her şeyi, en ufak parçaları bile annem dikiyordu. ama yaptığı elbiseler küçük kızlara göreydi ve her gün o hüzünlü gözlerinin, benim yeni inceliğimi, yeni bedenimi nasıl kınadığını izledim.

acı veren, hatta korkunç bir olay yıllar sonra gayet saçma görünebilir.

bir çocuğun doğumu, annesiyle babasının meselesi değildir. çocuk bütün dünyaya, insan toplumuna doğar.

"bizi gerçek insanlığa iten şey, doğum sancılarımızdır."

yeni başlayan bir yazarın en kötü düşmanının, onu seven arkadaşlar olduğuna inanıyorum.

aslında doğduğumuzda sahip olduğumuz özelliklerimize yapabileceğimiz pek bir şey yok. birden fazla çocuk doğuran hiçbir kadın, karakterin doğuştan gelmediği, yapıldığı doktrinini kabul etmez. bir bebeği ilk kez kollarınıza aldığınız zaman, o insanı, gerçek doğasını tutarsınız. sonradan ne yaparsanız yapın, kökeni, temeli, esası odur.

her grup, hangi konuyla ilgilenirse ilgilensin, nasıl başlarsa başlasın, dini veya mistik bir gruba dönüşür.

yazarların psikolojik doğası, yazdığınız şeyle aranıza belirli bir mesafe koyar. yazma süreci tamamen mesafe koymaktır. yazar için, değerli olması bundandır, bu sürecin sonucunda ortaya çıkanı okuyanlar içinse yazma sürecini değerli yapan işlenmemişi, kişiseli, incelenmemişi alıp genele taşımasıdır.

"hiçbir zaman yeterince altın takmış olamazsınız."

yirmilerindeki insanlar, arkadaşlarının (düşüp kalktıkları maceraperestlerin, bu çoğunlukla yönsüz, hünersiz veya devrimci dostların veya oyun arkadaşlarının) gün gelip de şehrin ileri gelenleri olarak dünyayı yöneteceklerine zorlukla inanırlar.