21.10.19

eski ustalar

thomas bernhard

düşünen insan, doğuştan mutsuz bir insandır.

her insanın hayatta kalmak için bir alışkanlığa gereksinimi vardır. alışkanlıkların en delicesi bile olsa ona gereksinimi vardır.

iyi bir doktor sahip olabileceğimiz en iyi şeydir; ama hemen hemen kimsenin iyi bir doktoru yoktur. her zaman tıp dünyasının çaylakları ve şarlatanlarıyladır işimiz.

bizi hiç de ilgilendirmeyen insanlarla neler neler konuşuruz! çünkü dinleyiciye gereksinimimiz vardır. bizim dinleyiciye gereksinimimiz vardır ve bir de destekçiye. ömür boyunca ideal bir destekçi isteğimiz olur; ama onu bulamayız. çünkü ideal bir destekçi yoktur. son derece yalın bir insanı destekçimiz durumuna sokarız ve bu yalın insanı destekçimiz yaptıktan sonra başka bir destekçi ararız, bizim destekçimiz için uygun olan bir başkasını ararız.

biz insanları hep korumamız altına alırız; çünkü bu kadar hain olabileceklerine inanamayız ve asla da inanmak istemeyiz. ta ki gene, bizim inanmak istemediğimiz ölçüde hain olduklarını anlayıncaya kadar. insanlara ne kadar yatırım yaparsak, onlara ne kadar iyi davranırsak, bu bize o derece korkunç biçimde ödetilir.

her şeyin şaşırtıcı olduğu yerde doğal olarak artık şaşırtıcı bir şey kalmaz.

armağan vermek en büyük saçmalıklardan biridir. armağan vermek özünde iğrençtir. armağan vermek korkunç bir alışkanlıktır. doğal olarak da vicdan azabından ve çoğu kez de adi bir yalnız kalma korkusu yüzünden yapılır. kötü bir alışkanlıktır. verilen, yani armağan edilen şeyin kıymeti bilinmez. hep daha fazlası istenir ve gittikçe daha fazlası ve sonunda yalnızca nefret yaratır.

hiçbir şey yazar okuması denen şey kadar iğrenç olamaz. benim için yazar okuması denen şeyden daha çekilmez bir şey yoktur. oturup kendi pisliğini okumak iğrençtir. şarkı söyleyen bir şarkıcı dahi başlı başına çekilmez bir şeydir; ama kendi ürününü matahmış gibi sunan bir yazar çok daha çekilmezdir. dişleri o yalan sözcüklerinin hiçbirini artık ağız boşluklarında tutamasa da sahneye çıkarlar, hangi kent salonunda olursa olsun şarlatanca aptallıklarını okurlar.

yüzyıllardan beri eski ustalar olarak anılanlar yalnızca üstünkörü bir bakışa dayanabiliyorlar. onlara dikkatli baktığımızda ve sonunda onlara gerçekten de son derece dikkatli bakıp uzun süre incelediğimizde yavaş yavaş çözülüyorlar, parçalanıyorlar önümüzde ve kafamızda yavan, hatta çoğu kez son derece adi bir tat bırakıyorlar.

en büyük ve en önemli sanat yapıtı bile sonunda devasa bir adilik ve yalan yığını gibi kafamıza çöküyor, çok büyük bir et yığınının midemize oturması gibi. bir sanat yapıtına hayranlık duyarız ve bu, sonuçta gülünçleşir.

en çok da iyi incelediğimiz şeylerin sonunda düş kırıklığına uğrarız. shakespeare bile uzun süre onu incelediğimizde yıkılır, cümleler sinirimize dokunur, kişiler dramların önünde düşerler ve biz her şeyi yok ederiz.

ömür boyu kendimizi büyük beyinler ve eski ustalar diye anılanların eline bırakırız ve sonradan ölesiye düş kırıklığına uğrarız onlardan, gerektiği anda amaçlarını yerine getiremedikleri için. büyük beyinleri ve eski ustaları istifleriz ve gerekli olan, yaşamda kalma anında onları kendi amacımız için kullanabileceğimizi sanırız. diğer bir anlatımla, onları kendi amacımız için kötüye kullanırız; oysa ölümcül bir yanılsamadır bu.

biz beyin kasamızı bu büyük kafalarla ve eski ustalarla doldururuz ve yaşamsal önemi olan anda onlara başvururuz; ama bu beyin kasasını açtığımızda içi boştur. gerçek bu, biz bu boş kasanın önünde durur ve yalnız ve gerçekten de tamamen çaresiz olduğumuzu görürüz. insan, her alanda ömür boyu istifler ve sonunda eli boş kalakalır.

ben her zaman yalnızca insanlarla ilgilendim. doğa benim ilgimi hiçbir zaman çekmedi. içimdeki her şey insana yönelmişti. ben adeta bir insan fanatiğiyim. doğal olarak insanlık fanatiği değilim; ama bir insan fanatiğiyim. beni her zaman insanlar ilgilendirdi; çünkü doğuştan tiksindim onlardan.

hiçbir şey beni insanların çektiği gibi yoğun olarak çekmedi kendisine. aynı zamanda da hiçbir şeyden insanlardan tiksindiğim gibi köklü biçimde tiksinmedim. insanlardan nefret ediyorum; ama onlar aynı zamanda benim tek yaşam amacım.

insan yığınlarından oldum olası nefret etmişimdir. yaşamım boyunca onlardan uzak durmaya çalıştım. hiçbir zaman, hangisi olursa olsun, bir toplantıya gitmedim kitle nefretim yüzünden.

kitleden nefret ettiğim kadar derinden hiçbir şeyden nefret etmem. kalabalıktan, hiç yanaşmadığım halde kitle ya da kalabalık tarafından eziliyormuşum inancını taşırım hep.

daha çocukken bile kalabalıklardan kaçtım, kalabalıktan nefret ettim, insan topluluklarından, hainlik yığınından ve kafasızlıktan ve yalandan. tek başına bir kişiyi ne kadar sevmek zorunda olsak kitleden o derece nefret ederiz.

bu ülkede bugün nereye bakarsak bakalım, gülünçlüğün bir lağım çukuruna bakıyoruz. bu kadar çok gülünçlük karşısında her sabah yüzümüz kıpkırmızı oluyor sevgili atzbacher, gerçek bu.

ben zamanı yaşayan insanlardan değilim. ben geçmişin tadını çıkaran mutsuzlardanım.

artık bu umutsuzluk işkencesinde varlığımı sürdürüyorum. insanlardan nefret ederiz ve yine de onlarla birlikte olmak isteriz; çünkü yalnız insanlarla ve onların arasında bir şansımız vardır yaşamı sürdürmek ve çıldırmamak için. yalnız olarak uzun süre dayanamayız hayata. biz yalnız olabileceğimizi sanırız, biz terk edilmiş olabileceğimizi sanırız, yalnız sürdürmeyi başaracağımıza inandırırız kendimizi; ama bu bir kuruntudur.

insansız yapabiliriz sanırız, evet hatta tek bir insansız bile yapabiliriz sanırız ve hatta yalnız kendimizle baş başa kalırsak şansımız olur sanırız; ama bu bir kuruntudur. insansız en ufak bir hayatta kalma şansımız yoktur. ne kadar büyük beyinler ve ne kadar eski ustalar almış olsak da yanımıza yoldaş olarak, hiçbiri bir insanın yerini tutmaz.

hızlı ve acısız bir ölüm dileriz kendimize ve yine de, olasılıkla, uzun, yıllarca süren bir hastalığın içine düşeriz.