9.5.18

graziella

alphonse de lamartine

siyasal özgürlük duygusu, imkan sahibi insanların bu özlemi, halkın içine kadar işlemez.

gençliğin ilk hayali olması, ancak yüreğin solup ruhun gücünü yitirdiği, cesaretin kırıldığı vakit yok olması; özgürlüğün, insanın kutsal ülküsü olduğunun kanıtıdır. yirmi yaşında olup da cumhuriyetçi olmayan bir tek ruh yoktur. köleleşip de yıpranmayan tek yürek yoktur.

emek ve cesaretle yeniden satın alabileceği şeylerin uğruna gözyaşı dökmemeli insan.

yalnızca üzüntüyle harcanan insan hayatı geri gelmez. bir günlük gözyaşı, bir yıllık çalışmadan daha çok güç tükettirir.

insan her yerde insandır. hassas yaradılışı hep aynı içgüdüleri barındırır; ister roma'nın parthenon'unda, saint-pierre'inde olsun, ister procida'nın kayaları üzerindeki fakir bir balıkçının kayığında.

iştahın baharat eklediği ve uzuvların sapasağlam olduğu durumda, en sıradan besinler bile vücuda yeterli gelir ve onu yeniler.

adı sanı duyulmamış insanlar böyle zamanlarda ortaya çıkar, isimleriyle olduğu gibi dehalarıyla da kitleleri uyandırır, zorbalıkla mücadele eder, ulusları kurtarırlar; ardından da istikrarsız ve nankör halklar yüzünden değerini bilmeyen zamanın ve öçlerini alacak gelecek kuşaklar karşısında idam sehpasının kurbanı oluverirler.

halkın vatanı içgüdülerinde, kahramanlığı duygularında ve dramı bakışlarındadır. akılda kalan büyük yıkımlar ve güzel ölümlerdir.

şairler dehayı uzaklarda ararlar, oysa o yürektedir.

toplumun üst sınıflarında samimi bir arkadaşlığın kurulması için gerekli görülen zaman, alt sınıflarda söz konusu bile değildir. duygular menfaatlerle kirletilmediği için, kalplar güvenle açılır ve çabucak kaynaşır. akrabalık kurmaya doğal insanlar için sekiz gün bile yeterliyken, sosyete insanları için sekiz yıl bile azdır.

dünyanın bütün altınları hassas bir insanın bir kalp atışını, bakışındaki bir sevgi ışığını satın almaya az gelir.

güzellik duygusunun; bizim gökyüzümüzün altındakinden daha canlı ve hayatın yalnızca aşk olduğu iklimlerde, giyim kuşam lüks değildir kadınların gözlerinde. bu onların ilk ve neredeyse tek ihtiyacıdır.

insan kendi içini kemiren şeyi dışa vuramadıkça rahatlayamaz. insanın düşüncesini yazıyla ifade etmesi, kendini tanıması ve varlığının farkında olması için gerek duyduğu bir aynadır.

kendini eserlerinde görmedikçe yaşadığını hissedemez insan. ruhun da beden gibi olgunluk, ergenlik dönemi geçirmesi gerekir.

şiir, aşkın doğacağı genç bir kalpten başka hiçbir yerde daha anlamlı, daha ahenkli olamaz.

şiir, bütün tutkuların önsezisi gibidir. daha sonra, hatıralarına ve matemine dönüşür. böylece hayatın iki uç döneminde ağlatır şiir; gençleri ümitle, yaşlıları pişmanlıkla.

insan boşluğa ne kadar bakarsa baksın, onu ne kadar kucaklarsa kucaklasın, doğa onun için ruhunu içine kattığı iki üç noktadan ibarettir. sizi seven kalbi hayatınızdan çıkarın, geriye ne kalır? doğada da durum aynıdır. düşüncenizdeki, hayalinizdeki kenti, evi silin doğadan, bakışınızın ne huzur bulabileceği ne de dibini görebileceği parlak bir boşluk kalır yalnızca. bunun ardından yaradılışın en yüce sahnelerinin gezginler tarafından değişik görülmesine şaşırılır mı? herkes kendi bakış açısını taşır yanında. ruhun üzerindeki bir bulut yeryüzünü ufuktaki bir buluttan daha fazla kaplar ve soldurur. manzara izleyenin gözündedir.

zaman, aynı diğer deniz gibi, kalıntılarımızla taşan bir denizdir.

her şeyin uğruna ağlayamayız. her insanın kendi acıları, her asrın kendi acımaları olur; bu da yeter zaten.

bir gün seversen sen de göreceksin ki hepsinin söndüğünü sandığımızda bile ruhumuzun derinliklerinde bir kıvılcım yanmaya devam eder.

ruh, sevdiğine içini dökmeye yetmeyen dudakların mırıltısı ve uykuya dalan bir çocuğun belirsiz seslerle kekelemesiyle, yalnızca bir defa tamamen bir başka ruha akar.

ah! toy bir adam sevme yeteneğinden nasıl da yoksundur! hiçbir şeyin değerini bilmez. gerçek mutluluğu ancak kaybettikten sonra tanır. ormanlardaki genç bitkilerde bolca usare ve kararsız gölgeler vardır; ama yaşlı bir meşenin kalbinde çok daha fazla ateş bulunur.

gerçek aşk hayatın olgun meyvesidir. on sekiz yaşında onu tanıyamazsınız, hayal edersiniz. bitkiler aleminde, meyve oluşurken, yapraklar dökülür; belki insanlar aleminde de aynıdır.

boş bir kibrim vardı o zaman ve yalnızca o vardı. bu boş gurur, insanların kusurlarının en aptalcası ve en acımasızıdır. çünkü insanı mutluluktan utandırır.

insan kalbinde, tesadüfen ama saygıyla çınlatılan birkaç basit nota koca bir yüzyılı ağlatmaya, hatta aşk kadar popüler, duygular kadar cana yakın olmasına yeterlidir. sanatta yücelik yorucu, güzellik kandırıcıdır; yalnızca dokunaklı olan yanılgıya düşürmez. duygulandırmayı, etkilemeyi bilen her şeyi bilendir. bir damla gözyaşında, dünyanın bütün müzelerindekinden ve bütün kütüphanelerindekinden daha çok yetenek vardır. insan, meyvesini düşürmek için sallanan bir ağaç gibidir: gözyaşını dökmeden sarsamazsınız insanı.