29.12.18

factotum

charles bukowski

cehennemde kahkaha eksik olmaz.

iyi bir sıçıştan sonra elinizi uzatıp tuvalet kağıdı olmadığını keşfetmek kadar berbat bir şey olamaz. dünyanın en korkunç insanı bile kıçını silmeyi hak eder.

herkesin ihtiyacı vardır sevgiye.

yalnızlıkla beslenen biriyim, yalnızlığımı alırsanız yemeğimi ve suyumu almış kadar olursunuz. yalnız kalamadığım her gün gücümden bir şeyler alıp götürür. bununla övünmüyorum ama önemlidir benim için.

insanların ihtiyacı olan şeydir bu: ümit. ümitsizliktir insanları cesaretsiz yapan.

insan ruhunun kökleri midededir. güzel bir bifteği midene indirip viskini içmişsen beş sentlik gofretle beslenen adamdan çok daha iyi yazarsın. aç sanatçı efsanesi bir aldatmacadır. her şeyin bir aldatmaca olduğunu idrak ettiğin an uyanıp insanları kanatmaya, mahvetmeye çalışırsın.

aşk gerçek insanlar içindir.

samimiyetle söylüyorum: yaşam beni dehşete düşürüyordu. yemek, uyumak ve çıplak dolaşmamak için bir insanın yapmak zorunda olduğu şeyler ürkütücüydü. ben de yatakta kalıp içiyordum. içtiğin zaman dünya yine oradaydı, kaybolmuyordu ama boğazına sarılmıyordu en azından.

kadınlar, ne harikulade varlıklardır onlar!

bir gün, evrenin dördüncü boyutuna geçmek mümkün olduğunda, şöyle bir yürüyüşe çıkıp yok olabileceksin. gömülme yok, gözyaşı yok, cennet yok, cehennem yok. insanlar otururken birden, "george'a ne oldu?" diye soracaklar ve biri, "bilmiyorum, bir paket sigara almaya gitmişti." diyecek.

bir kadınla beraber olmak tüm zamanını alıyor insanın. insan mesleğini seçmeli.

büyük aşıkların hepsi aylak insanlardı, keyiflerine düşkündüler. dokuz-beş çalışırken eski aylak günlerimde düzüştüğüm gibi düzüşemiyordum.

çiçekler ölüler için değildir, ölülerin çiçeğe ihtiyaçları yoktur.

evi temizlemeye karar verdim. elektrik süpürgesini çalıştırdım, pencereleri sildim, banyo ve lavaboyu ovdum, mutfak döşemesini cilaladım, örümcekleri ve hamam böceklerini öldürdüm, küllükleri boşaltıp yıkadım, bulaşıkları yıkadım, temiz havlu koyup banyoya tuvalet kağıdı astım. ibneleşmeye başlıyorum diye düşündüm.

düzüşmelerin çoğu anlamsızdır, iş yapmak gibidir, dik ve çamurlu bir tepeye tırmanmak gibi.

bazı işlere girmek kolaydır. bir keresinde bir yere gidip bir iskemleye yığıldığımı ve esnediğimi anımsıyorum. masanın arkasındaki adam, "ne var, ne istiyorsun?" diye sormuştu. "öf, lanet olsun" demiştim, "bir iş istiyorum galiba." "tamam, işe alındın."

kabadayı olmak işe yarıyor. bu dünya güçlülerindir.

los angeles sarı taksi şirketi üçüncü cadde'nin güneyinde bir yerdedir. güneşin altında sıra sıra sarı taksiler dizilidir. amerikan kanser cemiyeti de oralarda bir yerdeydi. bir zamanlar ziyaret etmiştim orayı, ücretsiz olduğunu söylemişlerdi. bir sürü şiş vardı vücudumda, başım dönüyor, kan kusuyordum. oraya gittiğimde üç hafta sonrasına gün verdiler. bütün amerikalı gençler gibi bana da "kanseri erken teşhis et" denmişti. erken teşhis etmek için onlara gittiğimde üç hafta sonrasına gün veriyorlardı. bize söylenenlerle gerçek arasındaki farktır bu.

sarı taksi şirketi'ne giderken kanser cemiyeti binasının önünden geçtiğimde, hayatta istemediğin bir işe girmeye çalışmaktan daha kötü şeyler de var, diye düşündüm.

andre gide: romancının arzusu aslanın ot yemesi değildir. o, kurdu da kuzuyu da tek ve aynı tanrı'nın yarattığını, sonra da "yaptığı işin iyi olduğunu görüp" gülümsediğini bilir.

nerdeyse herkes yazar olduğunu düşünüyordu. kimse dişçi veya otomobil tamircisi olabileceğinden emin değildir ama herkes yazar olabileceğinden emindir. sınıftaki elli kişiden belki de on beşi yazar olduklarını düşünüyordu. herkes konuşabiliyor, sözleri kağıda yazmayı biliyordu, demek ki herkes yazar olabilirdi. ama allaha şükür insanların çoğu yazar değildir, hatta taksi şoförü bile olamazlar ve bazıları -birçoğu- maalesef hiçbir şey değildirler.

çoğu insanın tarzı yoktur.

çoğunuz araba kullanmayı bildiğini sanır. ama işin gerçeği şu ki çoğu insan araba kullanmayı bilmez, direksiyon sallamayı bilir. onlardan biri ne zaman yanımdan geçse her birkaç saniyede bir kaza olmamasına şaşar kalırım. her gün kırmızı ışıkları orda değillermiş gibi geçen iki üç kişi görüyorum. vaaz vermek istemiyorum ama size şunu söyleyebilirim: yaşadıkları hayat insanları çıldırtıyor ve bu, araba kullandıklarında ortaya çıkıyor.

insanlar önemsiz. bir sineğe bile işemem onlar için.

sevmem partileri. dans etmeyi bilmem, insanlar beni ürkütür, özellikle partilerde. seksi, neşeli ve zeki olmaya çalışırlar ama değildirler. olamazlar. durmadan çabalamaları durumu daha da dayanılmaz kılar.

insanların sevgiye ihtiyacı yoktur. başarıya ihtiyaçları vardır, ne şekilde olursa olsun. sevgi de olabilir ama olmayabilir de.

uzun süre, her şey bittikten, acılar çekildikten, dertler tükendikten sonra japon bir kız hayatıma girecek ve her şey güllük gülistanlık olacak gibi bir düşüncem olmuştu. mutlu olmaktan ziyade huzurlu, anlayışlı ve paylaşılan bir ilişki. japon kadınların kemik yapıları harikuladedir. kafatası yapıları ve ciltlerinin yaşlandıkça gerilmesi çok hoştur. amerikan kadınlarının yüzleri sarkar ve dağılır sonunda. kıçları bile dağılır sonunda, iğrenç bir hal alırlar. kültürel farklar da önemliydi: japon kadınları içgüdüsel olarak dünü, bugünü ve yarını kavrar. bilge deyin isterseniz. kalıcı bir güçleri vardır. amerikan kadını sadece bugünü bilir, bir tek gün ters gitti mi darmadağın olurlar.