12.10.13

ölü albayın kızları

katherine mansfield

babalarının ölümünden sonraki hafta hayatlarının en hareketli haftalarından biri olmuştu. yatağa girdikleri zaman bile yatan, dinlenen sadece vücutlarıydı; beyinleri çalışmaya devam ediyordu. bazı şeyler düşünüyor, bazı şeyler konuşuyor, merak ediyor, karar veriyor, hatırlamaya çalışıyorlardı.

constantia bir heykel gibi yatıyordu; elleri iki yanında, ayakları birbirinin üstünde, çarşaf da çenesinde. tavana bakıyordu.

"silindir şapkasını kapıcıya versek babam kızar mı dersin?"

"kapıcıya mı?" josephine şaşırmıştı. "niye kapıcıya? ne olağanüstü bir düşünce!"

"çünkü," dedi constantia yavaşça, "sık sık cenazelere gitmek zorunda kalıyor. baktım da, mezarlıkta sadece onun kafasında melon şapka vardı." durdu. "“o zaman düşünmüştüm, bir silindir şapkası olsa kim bilir ne kadar sevinir diye. hem ona nasıl olsa bir armağan vermemiz gerekiyor. babama karşı çok saygılıydı."

"ama," diye bağırdı josephine, yastığının üstünde dönüp karanlıkta constantia'ya baktı, "babamın başı!" sonra birden korkunç bir an geçirdi, az kaldı kıkır kıkır gülecekti. hani içinden gülmek geldiğinden değil. alışkanlık olmalı.

yıllarca önce, geceleri uyumayıp konuştukları zamanlar, yatakları kahkahalardan sarsılır dururdu. kapıcının başı birden yok olmuş, babasının şapkasının altında bir mum alevi gibi sönüvermişti. kıkırdayacak, gülecekti; parmaklarını kenetledi, kendini tuttu, kaşlarını çatıp karanlığa baktı, bütün sertliğini takınarak, "hatırla," diye mırıldandı.