7.12.18

erbain

ismet özel



insan
eşref-i mahlukattır, derdi babam
bu sözün sözler içinde bir yeri vardı
ama bir eylül günü bilek damarlarımı kestiğim zaman
bu söz asıl anlamını kavradı
geçti çıvgınların, çıbanların, reklamların arasından
geçti tarih denilen tamahkâr tüccarı
kararmış rakamların yarıklarından sızarak
bu söz yüreğime kadar alçaldı
damar kesildi, kandır akacak
ama kan kesilince damardan sıcak
sımsıcak kelimeler boşandı
aşk için karnıma ve göğsüme
ölüm için yüreğime sürdüğüm ecza uçtu birden
aşk ve ölüm bana yeniden
su ve ateş ve toprak
yeniden yorumlandı

yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir?
yaşamayabileydim yazar mıydım hiç şiir?
- yaşama!
- ya bileydim?
yazar: mıydım
hiç: şiir.

karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında
öyle yoruldum ki yoruldum dünyayı tanımaktan

senin kuşların olurdu mevsimi yolculuklara çağıran
içli taşra kızların, gizemli ev içleri
kapıların olurdu korkudan çok denizlere açılan
o denize açılan ellerin nerde şimdi

ya güneş ya da morluk onu ben yağmurladım
takvimlere kinle baktığı zamansızlık içinde
belki de yumuşak tüylerini öptü akşamın
ya da oğlaklar sığınıyor çiçekliğine

ve hâlâ ay dağınık saçlara benzer oralarda
serçelerin ayaklarına bağladığı karanlık
kimseyi çağıramaz kendi adıyla

genç kızlıkla yarışan güvercin kanatları denize uygun adımlarla ilerler artık. deniz aynı denizdir göz açtırmaz taylara, aynı denizdir lekeleri silinmez. artık senin tüylerin sabahı diri kılar, uykuma kamalar uzatır senin tüylerin. ve o ayakları dayanıklı serçeler ezgilerimin son mızraklarıdır. bitmeyen sığınağıdır ellerimin.

kargaşa. ve kolayca yıkılan inançlarım benim, benim en sağlam, en dağınık ellerim. sabahı nasıl tetikte bekliyorum. şafakla damar damara seviştiğini görmek için bilgeliğin. ve onarıyorum nasıl hızla kendi gücümü. nasıl bir soylu boşluğa çılgınca kanıyorum. ey yangınlar artığı! her yangından arta kalan bir şey, her yangından arta kalan gerçek şey. çoğalt beni.

çünkü her yerde bir göğün ufak kaldığı vardı
-akşama özgü göğsümü açardım
ey mutlu serin penceresi doğanın-

ben nereye adımı yazsam
nereyi göstersem parmaklarımla
orası şapkalar yüklü bir vagondur

aşk bir tanım değil midir
kusturucu güzellikler ardından

çünkü çocuklar yağız bir öpüşle korunur
ben yakarım çağımın ellerini. ben bekleyenim.
gecenin kıyısında benden konuşulur.

sarp bir güvercin düşüyor yüreğimden
buna dayanmalıyım
ölünce bir partizan gibi ölmeliyim
sabahın kuşluk vaktine savrulan
savrulan savrulan ergen ölüleri gibi
kentin şarkısını söylediğim zaman
yağız bir kımıltı oluyor sesim

yüzümü kınından çıkaran sensin
pencereyi getiren aklıma
sanki güzmüş
sevecenliğe sarınmak istiyormuş gibi
sanki canım
yüzümü sensin biriktiren kitaplara
çocuklar sinemada bir atlı alkışlıyor
bu yüzden seviyorum seni

bereketli kuşlar serpeceğim ayaklarıma
genzimi yakarak
bir cinayet türküsü söyleyeceğim ben de
ölürsem bir partizan gibi öleceğim
azgın bir gebelik halinde

merak
bir devrimcinin hazırlığıdır
ve alçacık bir sesle uçar üzerimden
kanser, begonya, ölüm.

sen şimdi sevincimin akranısın
ey kanıma çakıllar karıştıran isyan
doğrusu seni toprağı eller gibi sevdim
yaralarımı onduranımsın
yatağımı hiç boş bırakmayan

benim harcım değil bir yar sevmek gizliden

ey bayırdan ve yokuştan uzaklara
ey çırpınan bir geyiktir memelerin
karnın ısırgan otları gibi aklımda

sana bir karşılık vereceğim
toprağın deşen boğuk sesimle
sana bir karşılık vereceğim
amansız kum fırtınası altında
sana bir karşılık vereceğim
birbiri üstüne yığılırken günler
ey taşan suların imkanı
ey taşan suların bekareti sana
bir karşılık vereceğim

demirden sağanaklar altında uyur sevdiğim
göğsünde hazin ayak izleri eski şubatların

yokum arkadaş düşünmekle varılan tada
hayata yalnızca kafanı banmak
gövdende namusluca güdebilmek sevinci
elbet burkulup kalmaktan iyi
kara gözlerimde uğuldayan bu değil ancak
elde tüfenk, elde alet, yürekte kor
cebelleşmek yalanla, kirle, tahvilatlarla
damarlarına papatyalar doldurarak
bir serinlik olup dünyaya sokulmak

yürüyorum
azarlanıyorum fışkıran başaklarla
iki bomba gibi taşıyorum koltuğumdaki bir çift somunu
hurdahaş bir sancıyla geçiyorum badem çiçekleri altından
gözlerim nemli değil
gözlerim namlu

şayaktan bir sabah örtüsü takılıyor aklıma
kağnılar ve mali sermaye üstüne düşündüklerim
halkın alkışlarıyla kuracağı dünya üstüne düşündüklerim
ve artık sarışın olmayan
gövdemi dünyaya bulayan sevgilim
sarışın yapraklarıyla dökülüyor aklıma

partizanlığım dalaşmak istiyor anla
bu sarsak hırgürüyle dünyanın

adını "bir gün fazla yaşamak" koyduk
ey merak, ey zafer haykırışı, oğlum
ellerin ve doğurtucu erkin baş döndüren macerası
ey toprağın ve rahmin tükenmez hünerleri
güz ki ancak hainin yüreğini soğutur
bir korkağı mahzun kılar kırlangıç sürüleri
sabırla, kin tutarak
gülen günlere ulaşan sesleri bulduk
adına "yaşamak" diyoruz
"düşmana inat bir gün fazla yaşamak!"

neden büyük ırmaklardan bile heyecanlıydı
karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak

bu yürek gökle barışkın yaşamaya alışmış bir kere
ve inatla çevrilmiş toprağın çılgarına
yazık ki uzaktır kuşları, sokaklarıyla bizim olan şehir
ama ancak laneti hırsla tırpanlayamamak koyuyor insana
öpüşler, yatağa birden yuvarlanışlar
sevgiyle hatırlansa bile hatta

benim rengimle kim yarışabilir
sancımı kimler alt edebilir ben halka bakınca
ben ki kazdım, küredim, ellerimle boşalttım geceyi
yıldızları, hüznü ordan fırlatıp attım
sonra ordan fırtınalı bir tüzeyle halka bakınca
yeniden yaralandım dünya ırmaklarından

benim bu sası karanlığa zorla, zorlayarak
tutuşmuş bir gül sıkıştırmak boynumun borcu

savaşın, sevdanın rengi
her güzellik bu rengin ardındadır
yaşamak bir başına bu rengi geçebilmez
"ölümden korkup da sonunu sayan
ölür gider yar koynuna giremez."

gece arsızca kükrüyor paslı beyninde şehrin
küfre yaklaştıkça inancım artıyor

sözlerimin anlamı beni ürkütüyor
böylesine hazırlıklı değilim daha
bilmek. bu da ürkütüyor. gene de biliyorum:
kapanmaz yağmurun açtığı yaralar

baktım akşam herkesin kabul ettiği kadar akşamdı
hiçbir meşru yanı kalmamıştı hayatımın

yargı kesin: acı duymak ruhun fiyakasıdır
kin susturur insanı, adına çıdam denir
susulunca tutulan çetele simsiyahtır
o siyah öç almakçasına gür ve bereketlidir

o zaman
senin çardağına çıkarken
karıştırırken şarapla kendimi sana
varsın gün geçtikçe her şeyde biraz kahır
biraz bakır çalığı olsun lokmamızda
bana soru sor artık
beni kurtarma, konuştur
beni yaz geceleri patlayan sağanaklara bağışla

ki ölüm her yerde uyanıktır
alestadır korkunun yardakçıları
tez kızaran güllerden kendini sakın
sevgiler ürkütsün seni, aşk ayrı
aşktır diye geri geldin o çekiç seslerine
bıraktın vazgeçilmez ırmakları
gönlüne kar yağdırıyorsa çocuk sesleri yetsin
dikkat et hiçbir şey ıslatmasın namluları