11.2.19

toplumsal cinsiyet ve iktidar

r.w. connell

yeni bir gelişim ne denli radikal olursa, eski çerçeveleri de o denli beraberinde taşır.

"nükleer savaş durumunda yapmanız gereken, çocuklarınıza veda öpücüğü vermektir."

john stuart mill: oy kullanma hakkı erkeklere tanındığına göre, hangi koşullar altında ve hangi sınırlar içinde olursa olsun, aynı hakkın kadınlara da tanınmamasını haklı çıkaracak en ufak bir neden yoktur.

toplumsal cinsiyet üretim ilişkilerinin bir parçasıdır ve başından beri böyle olmuştur. yoksa yeniden üretimleri sırasında bir karışma söz konusu değildir.

çoğu yazar -hatalı bir biçimde- üreme biyolojisinin insanları basit ama tam olarak iki farklı kategoriye ayırdığını varsaymaktadır.

kategoricilik iktidarı kabul edebilir ama pratik politika unsurunu (seçim, kuşku, strateji, planlama, hata ve dönüşüm gibi) analizinden siler atar. geleneksel popüler kültürdeki "cinslerin savaşı" komedisi, tam da bu tür bir silme işlemiyle cinsel politikanın düşüdür. kocalar yanılır, karılar dırlanır, kaynanalar çekiştirir, kızlar kırıştırır, oğlanlar çocukluktan çıkamaz ve bu kesinlikle hep böyle gider. insanlar ne tür girişimlerde bulunurlarsa bulunsunlar hiçbir şey değişmez. kategoriciliğin daha karmaşık biçimlerinde pratik politikayı marjinalleştiren keyif değil mantıktır.

toplumsal cinsiyet seçilebilir bir şeydir.

herhangi bir öneme sahip işi almak için girilen rekabette erkekler kendine güvenme ve iddialı olma açısından daha üstündür. kendilerini hormonları yüzünden sürekli zayıf düştükleri bir iktidar çekişmesinde tüketmektense, tabi kılındıkları bir konumu kabul etmek kadınlar için akılcıdır. işte bu yüzden, yuva yapmayı kadınlara, iş dünyasının rekabetçi uğraşını erkeklere tahsis eden toplumsal düzenlemelerimiz var.

tüm toplumlar, kendilerini ve üyelerini yeniden üretmek ve bu yüzden de yeni insanlar üreten cinsel ve toplumsal ilişkileri barındırıp ayakta tutmak zorundadır. işte bu nedenle, tüm toplumların kendilerini cinsiyetin biyolojik olgularıyla bağdaştırması gerekir. bundan genellikle, tüm toplumların çekirdek aile veya onun bir türü üzerinde temellenmek zorunda olduğu düşüncesi çıkarılmaktadır.

anke erhardt /heino meyer-bahlburg: toplumsal cinsiyet kimliğinin gelişmesi, büyük ölçüde çocuğu yetiştirenin cinsiyetine bağlı gibi görünüyor. (hormonal belirlenime göre değil).

toplum, cinsiyetler arasındaki ayrımı kültürel olarak ayrıntılandırır. giysi bildik bir örnektir. insan vücudunun ortalama biçim ve görünümü açısından erkekler ve kadınlar arasında çok az farklılık vardır. toplum, söz gelimi kadınların göğüslerini veya erkeklerin penislerini vurgulayan giysilerle bu farklılıkları abartır ya da kadınlara etek, erkeklere de pantolon giydirerek onları kategorikleştirir.

"erkekler ve kadınlar arasındaki fiziğe ve mizaca ilişkin farklılıklar, kültür tarafından evrensel erkek egemenliğine doğru artırılmaktadır."

jean-paul sartre: bizler özgür olmaya mahkum edildik.

katı bir cinsiyet kimliği ve yaşam boyu iki cinsten birinin üyesi olma zorunluluğu, batı avrupa kültür tarihinin erken dönemlerinde bugünkü biçimiyle varsayılmıyordu.

neyin doğal olduğu ve doğal farklılıkların nelerden oluştuğuna ilişkin kavrayışımızın kendisi kültürel bir oluşum, toplumsal cinsiyete ilişkin kendimize özgü düşünüş biçimimizin bir parçasıdır.

tarih, toplumsal pratik aracılığıyla doğal olanın aşılmasına dayanır.

gayle rubin: erkekler ve kadınlar kuşkusuz birbirinden farklıdır. ama gece ve gündüz, yeryüzü ve gökyüzü, yin ve yang, yaşam ve ölüm gibi bir farklılık değildir bu. doğrusu, doğadan doğru bakıldığında, erkekler ve kadınlar birbirlerine örneğin dağlar, kangurular veya hindistan cevizi ağaçları gibi başka şeylere olduklarından daha yakındırlar. kişiye özel toplumsal cinsiyet kimliği, doğal farklılıkların ifadesi olmanın ötesinde doğal benzerliklerin bastırılmasıdır da.

eşcinsel erkeklerin toplumsal düzeyde tanımlanması kadınsı, eşcinsel kadınlarınki de erkeksi oluyor; ama aslında eşcinsel ve heteroseksüel insanlar arasında hiçbir fiziksel veya fizyolojik farklılık yok.

toplumsal bir yapının şifresini çözmeye yönelik girişimler genellikle kurumların analiziyle başlar.

emma goldman: yalnızca kendisini evlilik içinde veya dışında bir adama veya birçok adama satıp satmadığının ölçüsüne ilişkin bir  sorun bu. reformcularımız bunu kabul etsin ya da etmesin, fahişelikten sorumlu olan, kadınların ekonomik ve toplumsal aşağılıklığıdır.

gerçek toplumsal mücadeleler, önceden kestirilebilir ya da standart sonuçlara sahip olmazlar; hatta bazen de kendilerini açığa çıkaran koşulları değiştirebilirler. diğer bir deyişle, pratiğe ve yapısal dönüşüme ilişkin uzun dönemli bir tarihsel dinamik söz konusudur.

sigmund freud: gözleri gören, kulakları işiten bir insan, hiçbir ölümlünün sır tutamayacağına gönül rahatlığıyla inanabilir. çünkü sır verilen kişi tek kelime etmese de parmaklarıyla konuşur; ihanet, gözeneklerinin tek tek her birinden dışarı sızar.

çoğu durumda şiddet içeren rejimler, tasarlandığı biçimde işlemektedir: rahibe okulları rahibeler üretir, okul öğrenciler üretir, erkek çocuk babasının imgesi olacak biçimde yetişir.

simone de beauvoir: psikanalist, kız çocuğunu, genç kızı, anne ve babayla özdeşleşmeye kışkırtılmış, "erkeksi" ve "kadınsı" eğilimler arasında bocalayan biri olarak tanımlar. oysa ben onu, nesne rolü, yani kendisine sunulan "öteki" ile özgürlük iddiası arasında bocalıyor olarak görüyorum.

cinsel özgürleşme kavramı, doğuştan sahip olunan bir erotizmin zincirlerinden koparılması meselesi değil, -erotik olanlar da dahil olmak üzere- yabancılaşmaların sökülüp atılması ve doğuştan sahip olunan özgürlüğün gerçekleştirilmesi meselesidir.

emma goldman: bir kadın, işçi olarak konumunu, önüne çıkan ilk fırsatta terk edeceği geçici bir konum olarak görür. erkeklerle karşılaştırıldığında kadınları örgütlemenin son derece zor olmasının nedeni budur. "neden sendikaya üye olayım ki? nasıl olsa yuva kuracağım." bebekliğinden beri kendisine, temel ödev olarak peşine düşmesi öğretilen şey bu değil mi zaten?

dünya hazır olduğunda düşünceler de devrimci bir güce dönüştürülebilir. sorun ise düşünceler kadar hazır olunup olunmadığının da anlaşılmasıdır.

feministlere yönelik en eski alay, onların, kadınları erkeklere ve erkekleri de kadınlara dönüştürmeye çalıştıkları şeklindedir. bir anlamda bu doğrudur: iş bölümünün yeniden biçimlenmesi, kadınların uzlaşımsal olarak erkeksi sayılan işleri yapması anlamına gelmelidir. yine de yetmişlerin başlarında genellikle savunulan türden "rolleri tersine çevirme", bir strateji olarak yetersiz olduğunu kanıtlamıştı. feminizm, taktik olmayan nedenlerle de, uzlaşımsal olarak kadınsı olduğu düşünülen nitelikleri ve uygulamaları da elinde tutmaya çalışmaktadır. böylece hareket kendisini, iş bölümü ve cinsel karaktere ait uzlaşımsal toplumsal cinsiyet sınırları boyunca ortaya koyduğu ve biseksüellik de kendisini cinsel bir pratik olarak öne sürdüğü ölçüde, kateksis yapısının sınırları boyunca ilerler bir halde bulmuştur.