9.9.18

yıkıntılar

comte de volney

ah! yaşamak düşü sona erince, bütün bu didinmeler yararlı bir iz bırakmazlarsa neye yarar?

ah zavallı insan! yaşamın kör yazgının elinde oyuncak olmuş. uğursuz bir güç, ölümlülerin alınyazısı üzerinde, gelişigüzel yargısını yürütüyor.

bu yeni acayiplik de nedir? bu kıyıcı, gizemli bela nedir? kalabalık bir toplumuz; çalışmaya adam yetmiyor. çok iyi bir toprağımız var, yine de yoksulluk içinde yaşıyoruz. ağır vergiler ödüyoruz, yine de az buluyorlar. dışarda her ulusla barışığız, içerde canımız ve malımız güvende değil. bizi kemiren bu gizli düşman da kimdir?

her inancın ilk koşulu, her dinin ilk dogması kuşkuyu kovar, incelemeyi yasaklar, insanı kendi başına yargı vermekten uzaklaştırırken, zekanın gözünü örten bağı nasıl açmalı?

gerçek, kendisini tanıtmak için ne yapacak? o, mantığa dayanan kanıtlarla ortaya çıkacak olsa, korkak insan kendi bilincini kabul etmiyor. gökten gelen güçlerin yetkisine dayanacak olsa, bir düşünceye saplanmış olan insan, benzeri bir yetkiyle karşı koyuyor. her yeniliği de sövgü sayıyor. böylelikle daldığı düşüncesizlik içinde zincirlerini perçinleyen insan, kendisini, olduğu gibi cehaletinin, tutkularının eline bıraktı.

insan, haksız yakınmasıyla, daha ne zamana dek gökleri rahatsız edecek? daha ne zamana dek, uğradığı yıkımlar için, boş çığlıklarla suçu yazgıya yükleyecek? gözleri aydınlığa, yüreği mantıkla gerçeğin aşıladığı düşüncelere hep böyle kapalı mı kalacak? bu ışık fışkıran gerçek, her yerde ona kendisini gösteriyor; ama onun hiç gördüğü yok. mantığın sesi kulağına bağırıyor da o yine işitmiyor.

insan boş yere, yıkımlarında karanlık ve düşlemsel etkenler görüyor. boş yere, acılarına gizemli nedenler arıyor. evrenin genel düzeni içre insanın durumu elbette ki engellere kul köledir, elbette ki onun yaşamına üstün güçler egemendir. ama bunlar, ne bir kör yazgının buyrukları ne de görülmedik, şaşırtıcı varlıkların hevesleridir. bir parçası olduğu dünya gibi insan da, gidişleri düzenli, sonuçları ve özleri değişmez doğal yasaların boyunduruğu altındadır.

iyiliklerle kötülüklerin ortaklaşa kaynağı olan bu yasalar, hiç de uzak yıldızlarda yazılı ya da gizemli kitaplarda gizlenmiş değildir. yeryüzündeki varlıkların doğalarında, onların yaşamlarıyla birleşmiş olarak, her zaman, her yerde insanın karşısındadırlar. onun duygularını yönetirler, zekasına yol gösterirler; yaptığı her işin cezasını ve ödülünü verirler. insan bu yasaları tanımalıdır. kendisini çevreleyen varlıkların niteliğini, kendi öz niteliğini anlamalıdır. o zaman, acılarının nedenlerini, bunlara ne çareler bulunabileceğini öğrenir.

hayır, hayır; insanın, ne sızlandığı acayiplik yazgının acayipliğidir ne de aklının, içinde yolunu şaşırdığı karanlık, tanrı'nın karanlığıdır. onun yıkımlarının kaynağı göklerin derinliğinde değil, yeryüzünde, yanı başındadır. bu kaynak, hiçbir zaman tanrılığın koynunda gizlenmemiştir, insanın kendi içindedir. onu insan, kendi yüreğinde taşır.

kaynakta, tence de ruhça da çırılçıplak yaratılan insan, karmakarışık ve yabanıl toprağın üstünde, kendisini rastlantıya bırakılmış buldu. bilinmez gücün yarattıktan sonra yüzüstü bıraktığı bu öksüz, hiçbir zaman yanında gereksinmelerini kendisine bildirmek, görevlerini öğretmek için göklerden inmiş varlıklar görmedi. gereksinmelerini bilmeyi yalnızca duygularına borçlu oldu, görevlerini de yalnızca gereksinmeleri doğurdu.

tıpkı öteki hayvanlar gibi, geçmişin deneyimi ve geleceğin öngörüsü olmadan, ancak kendi doğasının duygulanımlarıyla yönetilerek, ormanlar içinde başıboş dolaştı. açlığın acısından yiyecek peşine düştü, geçimini sağladı. havanın soğuğuna, sıcağına karşı gövdesini örtmek istedi; kendisine giyecekler yaptı. güçlü bir zevkin çekişiyle, kendisine benzeyen bir yaratığa yaklaştı, soyunu sürekli kıldı.

beni çevreleyen nimetleri ortaya çıkaran benim. mutluluğumu kendim yaptım: güvenli ev, kullanışlı giyecekler, bol ve sağlıklı yiyecekler, sevimli kırlar, verimli yamaçlar, kalabalık imparatorluklar, hepsi benim yapıtlarımdır. bensiz bu yeryüzü karışıklık içinde kalır; pis bir bataklıktan, yabanıl bir ormandan, korkunç bir çölden başka bir şey olmazdı.

insanı, insanın tasarladığı gibi yaratmış olan, tanrı değildir. aslında kendi tasarladığı gibi tanrı'yı düşünen, insandır. insan kendi ruhunu ona mal etti, kendi eğilimlerini ona yükledi. bu karışıklık içinde kendi ilkeleriyle kendisini çelişki durumunda görünce de, ikiyüzlü bir gönül alçaklığına bürünerek, aklına iktidarsızlık damgasını vurdu; kavrayışının saçmalıklarına tanrı'nın gizemi adını verdi.

bütün tanrı bilimiyle ilgili kanılar düşlemden başka bir şey değildir. tanrıların nitelikleriyle, eylemleriyle, yaşamlarıyla ilgili bütün bu masallar, yalnızca eğretileme ve söylence örnekleridir. bunların altında çok ince ahlak düşünceleri, ögelerin düzenli çalışmasında göze çarpan doğa eylemlerinin bilgisi, yıldızların hareketleri saklıdır. gerçek olan, her şeyin hiçliğe döndüğüdür. her şey bir kuruntu, bir görünüş, bir düştür. manevi beden değişimi, maddi beden değişiminin mecazi anlamından başka bir şey değildir.

bu sürüp giden oluşumla, aynı cismin asla yok olmayan ögeleri, o cisim dağılınca, başka ortamlara geçerler, başka bireşimler oluştururlar. ruh, yalnızca maddelerdeki özelliklerle ögelerin içinde bulundukları cisimlerde kendiliğinden bir devinim yaratarak düzenli çalışmalarından çıkan bir yaşam ilkesidir.

organların düzenli çalışmasından çıkan, onlarla gelişen, onlarla uyuyan bu ürünün, onlar yok olduktan sonra da yaşayacağını varsaymak, belki tatlı bir düşlemdir; ama sapıtmış bir imgelemden çıkma, gerçek bir düşlem. tanrı'nın kendisi de güdücü ilkeden, varlıkların içine dağılmış gizli güçten, onların özellikleriyle yasalarının toplamından, canlandırıcı ilkeden; tek sözle, evrenin ruhundan başka bir şey değildir.

insan yaşadığı zamandan hoşnut olmazsa, geçmişte yalancı bir yetkinlik bularak üzüntüsünü gizlemeye çalışır. dirilere olan hıncından dolayı ölüleri över, babalarının kemikleriyle çocuklarını döver.

insanın mutluluğunu sağlam temellere dayamak ve ona gerçek zevkler vermek gibi derin ve ince bir işte, ahmaklık, bilimle bilgeliğe üstün olmaya; körlük, önlemi yenmeye kalmadan güneş yolunu değiştirecektir.

ah! yeryüzünde derin düşünceli, gözüpek insanlar olsa.. öyle büyük, öyle onurlu işler var ki.. ama şimdiden yazgı saati çalıyor, savaş çığlığı kulağıma çarpıyor. yıkım neredeyse başlayacak.

sultan, ordularına boşuna karşı çıkıyor; onun cahil askerleri yenilip dağıldılar. uyruklarını boşuna çağırıyor. yürekler donmuş, uyruklar karşılık veriyor: "alnımızda böyle yazılı, efendimiz kim olursa olsun, ne çıkar? onun değişmesiyle bir şey yitirmeyiz."

gerçek inananlar gökleri ve peygamberi boşuna yardıma çağırıyorlar. peygamber ölmüş, gökler de acımasızca yanıt veriyor: "bizi yardıma çağırmayı bırakın; acılarınızı kendiniz doğurduğunuz gibi, kendi kendinize iyi edin. doğa yasalar koydu; onları uygulamak size düşer. inceleyin, düşünün, deneyimlerden yararlanın."

insanı yıkıma götüren kendi deliliğidir, kurtaracak da kendi bilgeliği. halklar cahil mi, okuyup öğrensinler. önderleri mi bozulmuş, kendilerini düzelterek iyileşmeye baksınlar. çünkü doğa şu kararı vermiştir: topluluğun acıları hırstan ve cehaletten geldiğine göre, insanlar aydın ve bilge olmadıkça aralarındaki ilişkilerin, örgütlerindeki yasaların bilgisine dayanan adalet sanatını uygulamadıkça, acı çekmekten kurtulamayacaklardır. barışa, mutluluğa kavuşanlar, adaletten ayrılmayanlardır.

ah! şu anda, insan mutluluğundan artık umudumu kestim. onun acıları kendi benliğinden geldiğine, bunlara çareyi yalnızca kendisi bulabileceğine göre, yazık onun geçireceği yaşama!

güçlü olanların hırsını kim dizginleyebilecek? zayıfın cehaletini kim aydınlatacak? yığınlara haklarını kim öğretecek? önderleri görevlerini yapmaya kim zorlayacak?

insanlar her zaman acı içinde kalacaklar. insanın insanı ezmesinin, bir ulusun başka bir ulusa saldırmasının sonu gelmeyecek. hiçbir zaman, bu ülkeler için o şanlı bolluk günleri geri gelmeyecek. yazık! fatihler gelecekler, ezenleri kovarak yerlerine geçecekler; ama onların yetkisini alırken hırslarını da alacaklar. kıyıcılık yine o kıyıcılık, yeryüzü yalnızca kıyıcılarını değiştirecek.

içime umutsuzluk çöktü; insanın içyüzünü öğrenince, yönetenlerin bozukluğu, yönetilenlerin aşağılıklığı beni yaşamdan iğrendirdi. kıyıcılığın ya ortağı ya da kurbanı olmaktan başka tutulacak yol yoksa, erdemli kişiye kemiklerini mezardakilerin kemikleriyle birleştirmekten başka ne kalıyor?

insanın benliği böyle: bir başarı ona kendisine güvenmenin sarhoşluğunu veriyor; bir başarısızlık onu yıkıyor, umutsuzluğa düşürüyor; her zaman yaşadığı anın duyusuna bağlı kalarak, olayları, niteliklerine göre değil, tutkusunun dileğine uyarak yargılıyor.

çürümüş toplumlardan ayrılacağım; ruhun tokluk yüzünden bozulduğu saraylardan, yoksulluk yüzünden bayağılaştığı kulübelerden uzaklaşacağım. ıssız yerlere gidip yıkıntılar içinde yaşayacağım. eski anıtlardan geçmiş zamanların bilgeliğini soracağım. eskiden asya'da devletlerin yüceliğini, halkların ününü oluşturmuş olan ruhu mezarların içinden çağıracağım. yasa koyucularının da kemiklerine, imparatorlukların neden yükselip yıkıldıklarını, ulusların gönencini ve yıkımlarını doğuran nedenleri, toplumlarda barışın, insanların mutluluğunun hangi ilkelere dayanması gerektiğini soracağım.