17.6.18

güvercin

patrick süskind

öyle sorular vardır ki, sırf sorulmalarıyla kendi kendilerine hayır yanıtını verirler. öyle dilekler de vardır ki, insan bunları dile getirir ve bu arada başka bir insanın gözlerinin içine bakarsa iyiden iyiye boşuna oldukları ortaya çıkar.

yürümek yatıştırır. yürümede sağaltıcı bir güç vardır. düzenli biçimde hep bir ayağı öbürünün ilerisine basma, aynı zamanda kolları ritmik bir biçimde kürek çeker gibi sallayıp soluma sıklığının yükselmesi, nabzın hafifçe uyarılması, gözün ve kulağın yönün saptanmasına ve dengenin korunmasına yönelik etkinlikleri, akıp giden havanın deri yüzeyinde duyumlanışı - bütün bunlar bedenle zihni hiç karşı durulmaz biçimde birbirine yaklaştıran ve ruhu, ne kadar dumura uğramış, zedelenmiş de olsa, büyüten, genişleten olaylardır.

jonathan'ın ruhunda clochard'a karşı her tür gıpta duygusu silinmişti. bugüne kadar içinde zaman zaman, bir insanın hayatının üçte birini bir bankanın kapıları önünde geçirmesinin anlamlı olup olmadığı, arada sırada bir avlu kapısı açıp müdürün limuzini önünde selam durmasının, az bir izin ve en büyük bölümü vergiler, kira, sosyal sigorta payları biçiminde iz bırakmadan kaybolan az bir maaş karşılığında. hep aynı şeyleri yapmasının anlamlı olup olmadığı konusunda hafif bir kuşku kıpırdanmış idiyse - şimdi bu sorunun yanıtı, rue dupin'de içine işleyen o korkunç görünümün açık seçikliğiyle gözlerinin önünde bulunuyordu: evet, anlamlıydı. hem de çok anlamlıydı; çünkü onu, kıçını açıp sokağa sıçmak zorunda kalmaktan koruyordu. kıçını açıp sokağa sıçmak zorunda kalmaktan daha rezilce ne vardı? bu indirilmiş pantolondan, bu çömelişten, bu zoraki, çirkin çıplaklıktan daha aşağılayıcı ne vardı? o ayıp işi bütün dünyanın gözleri önünde görmek zorunluluğundan daha zavallıca, daha küçük düşürücü? defi hacet! daha adı bile açığa vuruyor ne azap olduğunu. ve bu işte de, karşı konulamayacak her zorunlukta olduğu gibi, bir parçacık olsun katlanılır bir şey olabilmesi için, ortada kesinlikle başka insanların olmaması şarttı. ya da en azından yoklarmış görüntüsünün olması: bir orman, eğer şehir dışındaysa insan, açıklık arazide yakalanmışsa bir çalılık ya da en azından bir tarla kanalı ya da akşam alacası ya da hiçbiri yoksa, en az bir kilometre ileride hiç kimsenin görülmediği bir düzlük.

ya şehirde? insanların kaynaştığı şehirde? hiçbir zaman doğru dürüst karanlığın çökmediği şehirde? terk edilmiş bir viraneliğin bile insanı saygısız bakışlardan yeterince korumadığı şehirde? işte orada uzaklığı koruyabilmek için, iyi bir kilidi sürgüsü olan dört duvardan başka çıkar yol yoktu. bu dört duvara, defi haceti için güvenli bir köşeye sahip olmayan, bütün insanların içinde en zavallı, en acınası olanıydı, istediği kadar özgürüm desin. az parayla geçinebilirdi jonathan. eski püskü bir ceketle, lime lime bir pantolonla dolaşmayı gözünün önüne getirebilirdi. gerekirse, olan bütün romantik düş gücünü seferber edecek olursa, bir mukavva parçası üzerinde yatıp kendi evinin mahremiyetinin herhangi bir köşeyle, bir kalorifer dairesi parmaklığıyla ya da metro istasyonunun bir merdiven sahanlığıyla kısıtlamayı bile düşünülür bir şey olarak görebilirdi. ama insan bir büyük -şehirde sıçmak için bile olsun arkasından bir kapıyı çekip kapatamıyorsa- bu isterse ortak bir kat tuvaletinin kapısı olsundu-, bu bir tek, en önemli özgürlük, yani kendi ihtiyaç görme durumunda başka insanların bakışlarından kaçınma özgürlüğü kişinin elinden alınmışsa o zaman bütün öbür özgürlükler değersizdi. o zaman hayatın hiçbir anlamı kalmazdı. o zaman ölüm daha iyiydi. jonathan, insan özgürlüğünün özünü bir kat tuvaleti mülkiyetinin oluşturduğu ve kendisi için bu temel özgürlüğün sağlama bağlanmış olduğu yargısına vardığında derin bir hoşnutluk duydu. evet, hayatına verdiği düzen doğruydu! varlığı, baştan sona başarılı bir insan varlığıydı. ortada üzülecek, kendinde olmayıp başka insanlarda olduğu için gıpta edilecek hiç ama hiçbir şey yoktu.