ancak barbar milletler bir zaferden sonra ani taşkınlıklar gösterirler. bir fırtınanın kararttığı sellerin geçici böbürlenmesidir bu. uygar milletler, özellikle yaşadığımız çağda, bir kumandanın iyi ya da kötü talihiyle yükselip alçalmazlar. onların insanlık içindeki öz ağırlıkları, herhangi bir savaştan daha büyük olan bir şeyden gelir. onların şerefi, -tanrı'ya şükür!- haysiyeti, ışığı, dehası, kahramanların, fatihlerin, bu kumar oyuncularının, savaşların lotaryasına koyabilecekleri numaralar değildir. çoğu zaman, kaybedilen savaş, kazanılan ilerlemedir. daha az şan şeref, daha çok özgürlük. davul susar, sözü akıl alır. kaybeden kazanır oyunudur bu.
18.03.2009
savaş
ancak barbar milletler bir zaferden sonra ani taşkınlıklar gösterirler. bir fırtınanın kararttığı sellerin geçici böbürlenmesidir bu. uygar milletler, özellikle yaşadığımız çağda, bir kumandanın iyi ya da kötü talihiyle yükselip alçalmazlar. onların insanlık içindeki öz ağırlıkları, herhangi bir savaştan daha büyük olan bir şeyden gelir. onların şerefi, -tanrı'ya şükür!- haysiyeti, ışığı, dehası, kahramanların, fatihlerin, bu kumar oyuncularının, savaşların lotaryasına koyabilecekleri numaralar değildir. çoğu zaman, kaybedilen savaş, kazanılan ilerlemedir. daha az şan şeref, daha çok özgürlük. davul susar, sözü akıl alır. kaybeden kazanır oyunudur bu.
17.03.2009
aşk ve evlilik
cennette neler yapıldığını bilmiyoruz; ama ne yapılmadığını açıkça söylüyorlar: evlenilmiyor, evliliğe teslim olunmuyor.venüs, o iyi huylu güzel kadın, aşk tanrıçasıydı; şirret bir cadaloz olan juno ise evlilik tanrıçası. bu ikisi başından beri birbirlerinin can düşmanı olmuşlardır.
asla fazla olmamakla birlikte birazcık akıl, kadında değer verilen bir özelliktir, tıpkı papağanların ezberledikleri birkaç sözü tekrarlamasından hoşlanmamız gibi.
bir şeyi arzuladığımızda ya da onun peşinden koştuğumuzda, zihinlerimiz o şeyin yalnızca iyi yönleri ya da özellikleri üzerine odaklanır; onu elde ettiğimizdeyse yalnızca kötü yönleri ya da özelliklerine.
insan bugünkü hanımların lütufkârlıklarına baktığında, ksenophanes'in sözünü ettiği kısraklara saygı duymazlık edebilir mi? yeleleri yerindeyken, başka deyişle, güzelliklerini hâlâ korurken bu kısraklar eşeklerin kurlarına asla yüz vermezlermiş.
pek çok erkeğin ve çoğu kadının akıcı konuşmasının ardında konu dağarcıkları ile sözcük dağarcıklarının kısıtlı olması yatar; çünkü dilde yetkin olan ve zihni fikirlerle dolu olan biri, konuşurken, her iki alanda da seçim yaparken tereddütler yaşayacaktır. öte yandan sıradan konuşmacıların yalnızca tek bir fikirler paketi ve bunları iletebileceği tek bir sözcükler dizisi vardır; bu dizi de her zaman dudaklarından dökülmeye hazır bekler.
erkeklerin çoğunda dalkavukluktan hoşlanmanın gerekçesi, kendilerine güvenlerinin az oluşudur; kadınların gerekçesi ise bunun tam tersidir.
kargaşa
16.03.2009
uzman
kadar çok bilim dalı içinde bu yeni adlar ve bilgilerden oluşan sonsuz çağlayanlar dizisi, dehşetengiz bir yeni frankenstein yaratmıştır, diğer adıyla uzman.uzmanlaşma, bir merceğin güneş ışınlarını odaklaması gibi, genellikle pek küçük bir alana ve konuya ilişkin bilgi üzerinde yoğunlaşabilir. ancak, talihsiz bir alışkanlıkla yalnızca konu üzerinde değil, uzmanın üzerinde de yoğunlaşabilir ve bu kişiyi, bir sonbahar yaprağı gibi sarartıp kurutabilir. yalın bir ifadeyle, başka hiçbir şey daha acıklı biçimde suyunu çekip insanı doğal ortamından kopartamaz.
uzun bir süre, çeşitli alanlarda bilgi sahibi bilgin efsanesinin kurbanıydım. bilgi ansiklopedik olarak çok engindir. günümüzde bu bilgiye ancak sibernetik açıdan denetimli bilgisayarlar aracılığıyla egemen olunabilir. tek bir kişi ya da tek bir bilinç asla bu bilgiye erişemez. yine de, bizim gibi eski yalancılık hastaları tüm bilginin tek bir küçük beyinde tutulabileceği düşüncesinden vazgeçmeye yanaşmaz.
içimdeki sözde bilimsel bir tuhaflığın, bir diktatör edasıyla bir ara benden onaylanmış tek bir bilimsel yoldan bilgi edinmemi istemiş olmasından hiç mutlu değilim.
bilgiye ilişkin tüm diktatörce aşırılıkları, saldırıları ve emirleri dengeleyecek bir şeye umutsuzca gereksinim duymaktayız.
sinema
boş vaktim oldukça sinemaya giderim, yumuşak bir karanlığa gömülmüş, makinenin hışırtısını dinleyerek, cismimin değil, ruhumun bir çetin yol üzerinde mola verdiğini hissederim. karanlık, ölümün bir parçasıdır, onun için dinlendiricidir. büyük dinlenme bir karanlık denizine dalıp bir daha ışığa kavuşmamaktan başka nedir?sinemanın diğer bir fazileti de olgun yaşın kafatası içinde bir deste deve dikeni gibi sert duran acıtıcı mantığı yerine, çocuk safdilliğini ve kolayca aldanış kabiliyetini ikame etmesidir. rüya alemi üzerine açılmış sihirli bir pencereyi andıran beyaz perdede koşuşan, dövüşen, düşen, kalkan şu ahmak şahısların tatsız tuhaflıklarından veyahut kovboy atlılarından veya harikulade hırsızlık vakalarından başka türlü tat almak mümkün olur muydu? resmi beyaz perde üzerinde kımıldayan şu rimelle kirpiğinin her teli bir ok gibi dikilmiş güzel kadının gözünden damla damla akan sahte gözyaşları, zevkini ve aklıselimini şapka ve bastonuyla birlikte vestiyere bırakmayan adamı üzüntüden değil, ancak can sıkıntısından ağlatabilir.
sinema böyle yormayan masum bir göz eğlencesi kaldıkça, yorgun başın munis bir sığınağıdır. her zevkini kaybetmiş ruhu çocukluk tazeliğine kavuşturan bu karanlıkta basit müzik tatlı bir ninni vazifesini görür. ben en güzel ve en dinlendirici uykularımı sinemanın ipek yastıklar gibi başın arkasına yığılan yumuşak karanlıklarına borçluyum.
15.03.2009
merkez
insan bütün girift şeylerin merkezinde bulunur. her şeklin, her sesin her hareketin, her vaziyetin üzerimizde bir tesiri vardır. ve bunlar infial, ihtiras gibi ruhumuzun maddi, manevi bir özelliğiyle örtüşür. her şeyden aldığımız tesiri kendi varlığımızla açıklayarak ve izah ederek cansız şeylerde de kendimizinki gibi birer ruh varmış gibi vehmederiz.mesela bir ağacın çırpınarak rüzgârla mücadelesi, gökte bir bulutun koşması bizi onlarda bir canlılık bulunduğu vehmine düşürür. bizden taşan hayatla her şeyi canlı ve anlamlı görürüz. şiiri canlandıran işte bunlardır. gecenin derin sessizliği ve hoşluğu içinde tepemizde pırıldayan yıldızların ince kalpler için ne tatlı bir söyleşmeleri ve şiirleşmeleri vardır. sema kubbesinden şiirler serperek yürüyen ay'ı, bu en yakın uzay komşumuzu, uyuyan sulara akislerini düşürerek bize bakıyor sanırız.
14.03.2009
edebiyat yazıları
umutsuzluk bilinç eksikliğidir. bilincini yeterince derinleştirmemiş, dünyanın nereden gelip nereye gittiğini kavrayamamış insanlar umutsuzdur."söz vermiştim kendi kendime; yazı bile yazmayacaktım. yapamadım. koştum tütüncüye kalem kağıt aldım. oturdum. kalemi yonttuktan sonra tuttum öptüm. yazmasam deli olacaktım." (sait faik)
sanatın en başta gelen işlevi, insan düşüncesini, insan beğenisini geliştirmektir. insanoğlunun, yarattığı bütün güzelliklerden payını alabilmesi gerekir.
kolayca anlaşılabilen şeylerde aslında anlaşılacak bir şey yoktur.
dünyayı değiştiren sanıklardır. bu dünyada sanıklığımıza toz kondurmamak için elimizden geleni yapamıyoruz. sanıklığımızın üstüne titremeliyiz. yaşadığımız dünya düzeni suçludur. bilimde olsun, sanatta olsun değiştiren insanlar sanıktır. baudelaire, rimbaud, darwin bile sanıktır. enteresandır. mayakovski her iki düzende de sanıktı. şeyh bedrettin hala sanıktır. ben de sanıklığımı hep korudum.
bataklık
bu ülkenin koşulları yine en karanlık ahlaki düşüklüğüne ulaştı, insanı bunaltan da bu. böylesine güzel bir ülke ve böylesine düşük ahlaklı bir bataklık, böylesine güzel bir ülke ve böylesine tamamen şiddet dolu ve hain ve kendi kendini yok eden bir toplum.en korkuncu da insanın burada tepetaklak edilmiş bir seyirci olarak bu felakete bakması ve buna karşı elinden hiçbir şeyin gelmemesi.
şu aşağı tabaka denen şey, gerçekten yukarı sınıf gibi hain ve alçak ve aynen onlar gibi sahtekar. zamanımızın en itici alametlerinden biri bu, hep basit denen ve ezilen insanlar denenlerin iyi olduğunun sanılması, ötekilerin de kötü. bu benim bildiğim en iğrenç sahtekarlıklardan biri. insanlar bütünüyle aynı derecede alçak ve hain ve sahtekar.
bugünkü ülkemiz karmaşık bir pislik, bu gülünç ufak devlet, kendini beğenmişlikten kırılan ve şimdi ikinci dünya savaşı denilen savaştan sonra tamamen sakatlanmış olarak kesin düşüşüne ulaşmış olan bu gülünç küçük devlet; düşünmenin öldüğü ve yarım yüzyıldan beri artık yalnızca devlet politikası dar kafalılığın ve devlet inançlı budalalığın egemen olduğu yer, bu ülkede bugün ne yana baksak gülünçlük çukuruna bakıyoruz.
bugünün insanı teslim olmuş, korunmasız bir insandır. tamamen teslim olmuş ve tamamen korunmasız bir insanımız var bugün, daha on yıl önce insanlar yine de kendilerini biraz korunmuş hissediyorlardı ama bugün tamamen korunmasızlığa bırakıldılar. artık kendilerini saklayamazlar, saklanacak bir yer yok artık, korkunç olan da bu.
her şey tamamen saydam ve dolayısıyla da korunmasız oldu; bu, bugün artık hiçbir kaçış olanağının olmaması demek. insanlar bugün her yerde aynı, nerede olurlarsa olsunlar, stresli ve kışkırtılmış ve göçüyor ve kaçıyorlar ve hiçbir delik bulamıyorlar kaçabilecekleri, ölüme gidiş dışında, gerçek bu. endişe verici olan da bu; çünkü dünya artık mahrem bir yer değil, artık yalnızca endişe verici bir yer.
dünya, insanların artık korunmasının olmadığı başlı başına bir endişe, hiç kimsenin korunmadığı bu endişe verici dünyayla yetinmek zorundasınız, isteseniz de istemeseniz de, tepeden tırnağa bu endişe verici dünyaya teslimsiniz ve siz bunun böyle olmadığına inandırılıyorsunuz. o zaman size yalan söyleniyordur. bugün durmadan kulakları tıkarcasına söylenen bu yalan en çok politikacılar ve politik gevezelerin uzmanlık alanı oldu.
ars est celare artem
en büyük tiran bile, insanın kendi kendine işkence aracı olan kıskançlıktan daha acımasız bir işkence bulamamıştır.bazıları cumhuriyetleri el üstünde tutarlar; gerekçeleri de hatiplerin en çok cumhuriyetlerde yetişmeleri ve tiranlığın en büyük düşmanları olmalarıdır; ama kanımca yüzlerce tiranımız olacağına tek bir tiranımız olması yeğdir. ayrıca hatipler halkı her zaman kışkırtma eğilimindedir; halkın kızgınlığıysa kısa süren ama deliliğe benzeyen bir nöbettir.
bu nöbetlerin ardından kuşkusuz, örümcek ağına benzeyen yasalar gelir. ancak bu ağ yalnızca küçük sinekleri yakalayabilir. eşek arıları ve yaban arıları bu ağlardan kurtulmakta zorluk çekmezler; ama elbette hitabette en önemli sanat, sanatı gözden gizlemektir: ars est celare artem.
bilgelerin söylediği gibi, yeryüzünde idamlar bir kez başlamayagörsün, nerede son bulacağını kimsecikler bilemez.
yüksek dehalar yüce nesnelere ilişkin konularda serbestçe davranmaktan hoşlanır; onlara, saygısızlık edecekleri ya da varlığını reddedecekleri bir tanrı sunulmadığı takdirde, bu kez saygın insanlar, hükümet ya da bakanlıklar hakkında ileri geri konuşmaya başlayacaklardır.
meclisin çıkaracağı bir yasayla fuhuş yapmak, içmek, dolandırmak, yalan söylemek ve çalmak sözcükleri ingilizceden ve sözlüklerden çıkarılacak olsa, ertesi gün herkesin yataklarından namuslu, ölçülü, dürüst, adaletli ve gerçeği, doğruyu savunan kişiler olarak kalkması beklenebilir mi? akla uygun bir mantık yürütme biçimi midir bu?
yalan, bir devlet içindeki bozguna uğramış dünyevi ve asi bir partinin son sığınağıdır.
bir kimse, gençliğinden yaşlılığına tüm düşüncelerini aşk, siyaset, din, eğitim vb. üzerine odaklasa, sonuçta ortaya ne denli büyük tutarsızlıklar ve çelişkiler çıkar!
iyi yönetilen ülkelerde mülkiyet hakkına sınırlamalar getirilir. bunun pek çok nedeni vardır; ama belki de biri üzerine yeterince kafa yorulmamıştır: insanların arzuları kurallarla sınırlandığında, yasaların kendilerine izin verdiği ölçüde mülk edindikten sonra özel çıkarları son bulur ve böylelikle bu insanlar artık kamu çıkarıyla ilgilenmekten başka bir şey yapamazlar.
hırs çoğu zaman insanlara en alçak işleri yaptırır; demek ki insan bedeni yukarılara tırmanırken sürünürken girdiği biçime girer.
12.03.2009
bir mayıs günü bırakıp gittin
albert caraco
"ahir zaman"; hem "yeni, son" anlamında, hem de "dünyanın son günleri, kıyametin kopmak üzere bulunduğu günler veya yıllar" anlamında bir ibaredir.caraco bu iki anlama da denk düşen bir yazar, düşünür. keza, "sınıflandırılamaz"; tıpkı öncelleri gibi, bütün nihilist fikir ve düşünürler, schopenhauer, nietzsche, hatta malthus, cioran. nevi şahsına münhasır şahsiyetler, düşünürler. insanlığın artık rastlamadığımız bir soyu.
yaklaşık dört yüz yıldır türkiye'de yaşayan sefarad bir ailenin oğlu olarak 10 temmuz 1919'da -sürgünler ve göçler zamanında- istanbul'da doğmuş albert caraco. önce orta avrupa'ya -viyana, prag, paris- göç etmiş caraco ailesi, sonra ikinci dünya savaşı arifesinde, nazi tehdidi karşısında güney amerika'ya.
albert caraco'nun mutlak anlamda yazıya adanmış, münzevi yaşamında biyografinin ne kadar önem taşıdığı yine ancak eserlerine bakılarak anlaşılabilir. ama savaş sonrası paris'ine geri dönüşünün onda yarattığı yıkım ve felaket duygusunu, insanlığa dair umutsuzluğunu şahsi kararıyla ölçebiliriz: intihar kesin ve tek sondur. ancak ailesini üzmemek için, bunca yıkımın üzerine bir de bunu eklememek için erteler.
önce annesi ölür. "bayan anne"nin ölümünün hemen ardından yazdığı post mortem, doğmuş olmanın nafile ve telafisiz duygusunun en yeğin ve yoğun anlatılarından biridir: anneden nefretin ve anne sevgisinin incelikli, ender anlatılarından biri. sonra baba ölür. artık daha fazla bekleyecek hiçbir şey kalmamıştır: albert caraco, babasının ölümünden birkaç saat sonra intihar eder (eylül 1971).
bu kadar rasyonel ve tartışmasız, kesin bir hayatın tartışmasızlığından geriye çok sayıda yayımlanmış -ve okuyucu bulamamış- ya da hiç yayımlanmamış sayısız eser kalmıştır. çünkü caraco, yıllar öncesinden kararlaştırdığı intihar -ve ölüm- anını beklerken, tek iş olarak, düzenli ve sistematik olarak yazar; başka bir şey yapmaz, sadece yazar, her gün aynı saatlerde, altı saat yazar, tek bir düzeltme yapmadan yazar, inzivayı -ve dünyayı- yaşar.
hayatından anlayabiliriz: çok kültürlü, çok dilli biridir caraco. ama bir eseri sınıflandırılamaz yapmaya bu kadarı yetmez elbette. yirminci yüzyılın son peygamberi caraco'nun eserinden rahatsız edici hakikatler birer havai fişek gibi fırlar ve patlar. bu fişeklerin soğukluğu, doğrudanlığı, berrak karamsarlığı az rastlanır türdendir. ne nietzsche'de ne de cioran'da rastlarız böylesine.
caraco acı gerçekleri çarpar yüzümüze; hem de klasik yazarlara özgü bir sadelik ve akıl gücüyle. o bir nesnellik fanatiğidir. guy debord'u andıran -doğru çıkan- bir kehanet gücü vardır. bedduası ve laneti nesneldir: ürememize, üretmemize ve tüketmemize itiraz eder. dünyanın sonunu hazırlayan şehirlerimize, üst üste koyduğumuz beton yığınlarına, budala politikacılara ve yok olmaya mahkum kitlelere, sürüleredir onun laneti; böcekleşmiş yığınlara, gökten firar etmiş tanrılara; bu yüzden de doğrudur.
kendini anarşistlere ve nihilistlere yakın hissetse de, geleceğe dair mutlak umutsuzluğu, felaket beklentisi onu geçmişe, reaksiyoner -ikili anlamda: tepkici ve gerici- tavra da yöneltir; kimi ibarelerini monarşi yanlısı hatta ırkçı olarak görebiliriz; ama şimdiki zamana dair yaşadığımız acı gerçeği burada ayırt etmemek imkansızdır.
dünyada en çok sevdiği şeyin, uygarlığın ihanetine uğramış birinin öfkesidir onunki. sınıflandırılamazlık, bu genelleşmiş nefretin ve nerede duracağı belli olmayan sorgulamanın insanda yarattığı tedirginliğin de karşılığıdır.
cinsellikten yahudi sorununa, sembolizmden felsefi meselelere ve edebiyata dek her alanda yazmış, şu ana dek yirmi iki ciltlik eseri yayımlanmış bir yazar olan, ancak pek az tanınan, pek az okunan, tanınmayı ve bilinmeyi ise hem içerik hem de biçim bakımından hak eden albert caraco'nun eserinin en özlü kısmı olan kaos'un kutsal kitabı ideal bir saldırı malzemesi, bir dinamit, bir tahrip kalıbıdır: yoğun, kısa, esinli, terörist, sert, kehanet dolu, provokatif, karanlık, gizli -ve yeterli.
insan katmanlarında gezinen aşırı ahlakçı caraco bir kıyamet habercisidir, yıkım ve felaket kehanetinde bulunur. nietzsche gibi o da ebedi tekerrürden söz eder. kaynağa geri dönüş, ona göre dişi ilkenin egemen olmasıdır. ama onu yeryüzüne bağlayan tek şey edebiyattır. kelimenin tam anlamıyla bir aydınlanma düşünürü, bir ansiklopedist, bir bilgin olan caraco'nun karanlık nihilizminin ürünü olan kesinlikle karanlık, karamsar, insandan kaçan kitapları, hiçbir umuda, hiçbir pozitifliğe yer vermez.
her türden ırkçılığın ve fanatizmin yükselişine tanık olduğundan, her türden hümanizmin imkansızlığını açıkça belirttiğinden dayanması güç, okunması güç -ama mükemmel bir dilde yazılmış- bu kitaplar, özellikle de kaos'un kutsal kitabı, felsefeden ziyade bir ahlak ve tarih kitabıdır. çağdaş dünyanın karanlık ve umutsuz, aynı zamanda peygamberce bir teşhisi, mutlak sonun kesin çağrısı olarak okunabilir.
en sonuncu ve en radikal ahlakçının, öfkeli beddualarla dolu, kısa fragmanlardan oluşan bu kitabı, bir tür kutsal kitap, kıyamet deyişi olarak okunabilir; ama daha ürkütücü; çünkü gerçekçidir. -çünkü zaman dışı bir yerden konuşur caraco. kendini herkesin, her şeyin, politikanın, çıkarın, zamanın dışına yerleştiren, başka bir yerden konuşan biri.
bu sesin karşılık bulmadığını söylemek için henüz erken. aykırı, irkiltici seslerin reddedildiğini, yok sayıldığını biliyoruz. caraco'nun sesi de bize insan denen canlının doğa karşısındaki fuzuli varlığını, yokluğunun doğayı hiç ilgilendirmeyeceğini, belki de rahatlatacağını hatırlatan, bizi haddimizi bilmeye, boyumuzun ölçüsüyle davranmaya davet eden ender metinlerdendir.
insan, tanrı olmasa da edebini takınabilir, takınmalıdır. az sayıda kişinin okuduğu metinlerde edep duygusu, insanlık kadar eski ve ezoterik bir bilgi hep saklıdır; kaos'un kutsal kitabı da bunlardan biri.
10.03.2009
fizikçiler
dünyada kadınların kendilerini kurban edişlerindeki çılgınlıktan daha anlamsız bir şey yoktur.mühendisler sadece formüllerle ilgileniyorlar. onların elektrikle işi, pezevengin fahişeyle işi gibidir. ondan istifade ediyorlar. makineler kuruyorlar ve bir makine ancak icat edilmesini sağlayan bilgiden bağımsızlaştığında kullanılabilir. bu yüzden her eşek bir ampulü yakabilir ya da bir atom bombasını patlatabilir.
insan zaten tımarhanedeyse, geçmişi en iyi deli gibi davranarak silebilir.
bir kere düşünülmüş bulunan bir şey, artık geri alınamaz.
deliler arasında geçen bir eyleme ancak klasik biçim uygun düşer.
bir öykü, ancak gelişmesinde olabilecek en kötü değişme gerçekleştiğinde, sonuna dek düşünülmüş olur.
drama yazarının sanatı, bir eylemde rastlantıyı olabildiğince etkili bir biçimde kullanmaktır.
insanlar ne kadar planlı davranırlarsa, rastlantı da karşılarına o kadar etkili bir biçimde çıkar.
fiziğin içeriği, fizikçileri ilgilendirir; etkisi ise tüm insanları.
herkesi ilgilendiren şeyi, ancak herkes birlikte çözebilir. bir bireyin, herkesi ilgilendiren bir şeyi kendi başına çözme yolundaki her çabası, başarısızlıkla sonuçlanmaya mahkumdur.
neden baba?
"kendini bu kadar önemseme!" derdin sen, biri yakındığında. kimsenin oturmasına izin vermediğin koltuğunda oturur, bastonunu sıska bacaklarının arasında tutar, guttan çarpılmış ellerini bastonun gümüş sapına koyar, başını -her zamanki gibi- aşağıdan öne doğru uzatırdın. (tanrım, seni bir kez olsun karşımda dik dururken görebilseydim, gururuna uygun düşecek biçimde başın yukarıda olarak! bir kerecik olsun! ama kamburlaşmış sırtını bin kez görmüş olmam, bütün öteki anıları sildi, bununla kalmadı, hayal gücümü de sakatladı).hayatın boyunca katlanmak zorunda kaldığın bütün o ağrılar, senin hiç değişmeyen uyarılarına otorite katıyordu. kimse itiraz edemiyordu. sadece dıştan böyle değildi insanlar, içlerinden de itiraz edemiyorlardı. gerçi biz çocuklar senin konuşmanı taklit ediyor, sen yokken alay edip gülüyorduk; hatta annem bile bu yüzden bize söylense de, bazen yüzünden geçen bir gülümsemeyle kendini ele veriyor, biz de büyük bir iştahla saldırıyorduk. ama ancak görünüşte kurtuluyorduk, tanrı'dan korkanların çaresizce sövmesi gibiydi halimiz.
sözünü sayıyordum. yüzüme kırbaç gibi inen yağmur altında, içim sıkılarak okula gittiğim o sabaha kadar saydım. kasvetli sınıflarda, sevimsiz öğretmenlerin karşısında içimin sıkılması neden önemsemem gereken bir şey değildi? ben ondan başka hiçbir şey düşünemezken maria joao'nun bana yüz vermemesini neden önemsememeliydim? neden her şeyin ölçüsü senin ağrıların ve sana bahşettikleri vakar oluyordu?
"sonsuzluğun bakış açısından bakılınca" diye tamamlardın bazen, "önemi azalıyor." maria joao'nun yeni arkadaşına öfkelenerek, onu kıskanarak çıktım okuldan, kararlı adımlarla eve yürüdüm, yemekten sonra karşındaki koltuğa oturdum. "okul değiştirmek istiyorum." dedim sesim titremeden, oysa içimden o kadar güçlü hissetmiyordum kendimi, "bu okul dayanılır gibi değil." "kendini çok önemsiyorsun." dedin bana, bastonunun gümüş sapını okşayarak. "kendimi önemsemezsem neyi önemseyeceğim?" diye sordum. "hem sonsuzluğun bakış açısı diye bir şey yok."
odayı dolduran sessizlik patlayacak gibiydi. daha önce hiç böyle bir şey olmamıştı. terbiyesizce bir şeydi yaptığım, en sevdiği çocuğundan gelmesi, durumu daha da kötüleştiriyordu. herkes öfkeyle patlamanı bekliyordu, patlarken de sesin her zamanki gibi çatallaşacaktı. hiçbir şey olmadı. iki elinle bastonun sapına dayandın. annemin yüzünde daha önce hiç görmediğim bir ifade belirdi. seninle neden evlenmiş olduğunu bu yüz ifadesi anlatıyordu -bunu daha sonra düşündüm. konuşmadan ayağa kalktın, yalnızca ağrıların yüzünden hafifçe inlediğin duyuldu. akşam yemeğine katılmadın. bu aile kurulduğundan beri böyle bir şey görülmemişti.
ertesi gün öğle yemeğine oturduğumda bana sakince ve biraz da kederle baktın. "hangi okula gitmeyi düşünüyorsun?" diye sordun. maria joao o gün bana teneffüste portakal isteyip istemediğimi sormuştu. "sorun halloldu." dedim.
bir duyguyu önemsememiz mi yoksa ciddiye alınmayacak bir huysuzluk olarak mı görmemiz gerektiğini nasıl anlarız? onu yapmadan önce neden benimle konuşmadın baba? hiç değilse neden yaptığını bilseydim.
liberalizm
içgüdülerimize karşı bir meydan okuma, kısa ve mucizevi bir başarı, derin icaplarımızın karşı kutbundaki bir istisna hali olan liberalizmin eğretiliği buradan gelir: ona doğal olarak yatkın değilizdir: sadece kuvvetimizin yıpranması bizi liberalizme açık kılar. bir tarafta yücelmek için öte tarafta bozulmak zorunda olan ve erken yaşta çökmediği takdirde hiçbir temsilcisi kendini "insani" ilkelere uydurmayan bir soyun sefaleti. sönmüş bir ateşin, bir dengesizliğin, enerji fazlası değil de noksanlığının sonucu olan hoşgörü, gençlere cazip gelemez. siyasi mücadelelere zarara uğramadan karışılamaz; çağımız, kanlı görüntüsünü o ilkelerin tabulaştırılmasına borçludur: yakın geçmişteki sarsıntılar o ilkelerden, onların bir yanılgıyla çiftleşmesi ve bu yanılgıyı kolayca fiiliyata dökmesinden doğmuştur. bir katliam ümidi ya da fırsatı verin gençlere; sizi körlemesine izleyeceklerdir.
9.03.2009
hileli tartı
neredeyse tüm daimi astsubayların yaptığı gibi o da evlenmişti. ah ne de yalnızdır bu astsubaylar! yalnızca erkekleri görürler, sırf erkekleri. karşılarına çıkan kadınlar, tıpkı kırlangıçlar gibi, yanlarından hızla kaçıp gider. onlar, astsubaylar yani, deyiş yerindeyse, en azından tek bir kırlangıcı olsun alıkoymak için evlenir.bir an gelebilir, ansızın bilinmeyen bir yasa çıkabilir veya yasa söz konusu olmasa bile, söz gelimi bir memurun içinde hiç beklenmedik bir tutku uyanabilir. memurlar da insandır.
gece kolera da dindi. hastalar iyileşti ve hiçbir sağlıklı kişi bir daha hastalanmadı. ölüler unutuldu - her zaman olduğu gibi unutuldular. gömülür ölüler. onlar için gözyaşı dökülür. en sonunda da unutulurlar.
insan tehlikeli bir misafiri nerede saklar? deneyimsiz biri onu kilerde saklardı. ama bu uygun olmazdı. evi aramaya gelseler, jandarmaların ilk gideceği yer kilerdir. kilerden kaçmak mümkün değildi. deneyimli biriyse tehlike içindeki bir misafiri tavan arasına kapatırdı. jandarmanın en son geleceği yer burasıydı. ayrıca yukarıdan sesleri duymak daha kolaydı. "üçüncü olarak orada bir çatı deliği vardı. temiz hava almak ve gerektiğinde tam zamanında kaçmak da mümkündü.
jadlowker niçin nefret ediyordu bugün gökyüzünden? tanrı'nın yukarıda, yıldızların ardında olduğuna inanıyor muydu? belki inanıyordu ama bunu kabul etmek istemiyordu. içindeki bir ses ona, "tanrı orada, tanrı seni görüyor, tanrı senin ne yapmak üzere olduğunu biliyor." deyip duruyordu. ama içindeki başka bir ses cevap veriyordu: "tanrı orada değil, gökyüzü bomboş, yıldızlar soğuk, uzak ve acımasız ve sen istediğini yapabilirsin."
8.03.2009
kumarbaz
saat ondan sonra rulet masalarının başında yalnızca gerçek, gözü dönmüş kumarbazlar kalır. böyleleri için içmelerde yalnız rulet vardır. başka bir şey görmez gözleri. zaten sırf rulet oynamak için gelirler içmelere. çevrelerinde ne olup bitiyor, ilgilenmezler bile. sezon boyunca sabahtan gece geç saatlere dek oynarlar. serbest olsa sabaha dek oynamaya hazırdırlar. saat on iki olunca, rulet masası kapanacağı için canları sıkkın, dağılırlar. saat on iki olmak üzereyken baş krupiye "son üç oyun, baylar!" diye bildirdiği zaman, ceplerindeki bütün parayı bu üç elde oynamak isterler. en çok da o zaman kaybederler kuşkusuz.aslında oldukça sık görülür oyunda bu: şans, söz gelimi kırmızıya bağlanır, 10 hatta 15 kez peş peşe kırmızı kazanır. böyle durumlarda onuncu elden sonra kırmızıya oynamaya hiç kimse cesaret edemez kuşkusuz. ama deneyimli oyuncular kırmızının karşıtı olan siyaha da oynamazlar o zaman. deneyimli oyuncu "rastlantının bu cilvesinin" ne anlama geldiğini bilir. söz gelişi, kırmızının 16 el kazanmasından sonra 17'nci elde yüzde yüz siyah kazanacak gibi gelir insana. buna aldanan acemi oyuncular hemen siyaha atılırlar. her zaman sürdükleri paranın iki üç katını koyarlar, kuşkusuz müthiş kaybederler.
alın yazısı nasıl onunla oynuyorsa, onun da alın yazısıyla oynamasına izin veriyor rulet. rulet sayesinde "duvar"ı aşıyor. mantıksızlığın, eksiksiz olanağın, rastlantının alanı içine düşüyor. "iki kere iki dört eder"in anlamı yok artık. en ustalıklı oyunların bile, rastlantının sayısız kaprisleri karşısında borusu ötmüyor. kumarda ve sadece kumarda hiçbir şey hiçbir şeye bağlı değildir. kumar, fiziksel dünyada ilk özgürlük denemesidir.
fenichel: kumarbaz, tanrıları kendisi hakkında bir karar vermeye zorlar, onların affını umar. kaybetmek bile (idama mahkum edilmekte olduğu gibi) dayanılmaz yükteki süperego basıncının süregelmesine yeğdir.
kafe
işte pırıltılı bir tabir daha: kafe. romantizmden, gelenekten ve tabirleri korunmaya değer kılan her şeyden yoksun. artık "kafe" tabiri, bana makul çağrışımların ötesinde hiçbir şey ifade etmiyor. oysa dünyanın öte yanında ne zaman bu kelimeyi duysam, kafelere giden onca insanı anımsardım. muhayyilem düşünürlere ve züppelere, partizan yazarlara ve suikastçılara, yazar bozuntusu bohemlere takılıp giderdi. oysa burada, dünyanın bulunduğum tarafında ne yazık ki bu isim yerini bulmuyor. kafe: insanların kahve içtiği yer. hiç de değil. böyle bir mekânda asla kahve bulamazsınız. kahve ısmarlayabilirsiniz gerçi, size fincanın içinde kahve olduğu iddia edilen bir şey getirirler. ama tadına bakınca hayal kırıklığına uğrarsınız; çünkü kesinlikle kahve değildir bu.
6.03.2009
şaka
her zaman basit, dürüst bir insanın özlemini çektim. bir numaracı, bir züppe değil.plutarkhos: rastgele bir davranış ya da söz, basit bir şaka, bir kişiliği çoğu kere en kanlı savaşlardan, en unutulmaz kuşatmalardan daha iyi tanıtır.
insanlara sevinç aşılamaya çalışanlar, çoğunlukla en kasvetli kişilerdir.
çarpık bir değerle gerçek yüzü ortaya çıkmış bir hayal aynı acınacak görünüştedir, birbirlerine benzerler, ikisini birbirine karıştırmaktan kolay şey yoktur.
iyimserlik insan türünün afyonudur.
hayatın en önemli anlarının dönüşü yoktur. insanın insan olabilmesi için bilinçle kaçınılmaz yoldan geçmesi gerekir. sunulan kadehi son damlasına kadar içmelidir. en önemlisi de hile yoluna sapmamaktır. görmezlikten gelmemelidir kaçınılmazı. çağdaş insan içtenlikten yoksun. engellerin çevresini dolanmak, bedelini ödemeden hayattan ölüme geçmek için uğraşır durur. halk adamı çok daha doğru. en önemli anların sonuna kadar şarkı söyleyerek gider.
insanlar, cenaze ve evlenme törenlerinden asla vazgeçmezler.
kadında, ne anlama geldiğini, nasıl biri olduğunu değil neden bana ilgi gösterdiğini, benim için ne demek olduğunu önemserim. onda, ikimizin karşılıklı kişiliğine bağlanırım.
"sorarım size aziz dostum:
neden bu yiğit delikanlı bu namuslu kızla
evlenmeyi istiyor
çiçeği için mi, yoksa meyvesi mi dilediği?"
"herkes bilir, açar bütün güzelliği
bütün parlaklığıyla bir çiçek
yürekleri ferahlatır
ama solar çiçek de
ve ardında meyvesi kalır
nişanlımızı çiçeği değil meyvesi için isteriz
çünkü meyvesindedir umudumuz"
insanın gerçeği isteklerinin ya da idealinin hamurunda yoğurmak gibi akıl almaz bir eğilimi vardır.
pek çok kişi, birleşmeden sonra kafaca da beraberliği sağladıklarını zanneder. bu yanıltıcı inanç onları kolayca başka bir yanılgıya sürükler: kendiliğinden senli benli olma hakkını kazanmaya.
insanlar kendiliğinden kimseyi bağışlayamazlar; buna güçleri yetmez.
yarını düşünüp meraklanmayınız; çünkü yarın, kendine düşeni nasılsa yerine getirecektir. her günün derdi kendine yeter.
insanlar birtakım değerlerin kölesidir. biri onlara şöyle ya da böyle olmak gerektiğini söylemiştir; ne olduklarını, ne olabileceklerini ölüm döşeğine kadar öğrenemeden verilen örneğe uygun yaşar giderler. aslında hiç kimse değildir böyleleri; belirsizlik, sis, kaos içinde yuvarlanırlar.
fırtına
klee'nin "angelus novus" adlı bir tablosu var. bakışlarını ayıramadığı bir şeyden sanki uzaklaşıp gitmek üzere olan bir meleği tasvir ediyor: gözleri faltaşı gibi, ağzı açık, kanatları gerilmiş. tarih meleğinin görünüşü de ancak böyle olabilir, yüzü geçmişe çevrilmiş. bize bir olaylar zinciri gibi görünenleri, o tek bir felaket olarak görür, yıkıntıları durmadan üst üste yığıp ayaklarının önüne fırlatan bir felaket. biraz daha kalmak isterdi melek, ölüleri hayata döndürmek, kırık parçaları yeniden birleştirmek.. ama cennet'ten kopup gelen bir fırtına kanatlarını öyle şiddetle yakalamıştır ki, bir daha kapayamaz onları. yıkıntılar gözlerinin önünde göğe doğru yükselirken, fırtınayla birlikte çaresiz, sırtını döndüğü geleceğe sürüklenir. işte ilerleme dediğimiz şey, bu fırtınadır.
4.03.2009
istanbullular
çoğu kez insanlar aslında birlikte yaramazlık yapacak, beraber ortak bir dil geliştirecek, yan yana eğlenecek, dinlenecek ve haz alarak sevişecekleri "o biri"ne hiç rastlayamadan ölüp gidiyorlar.hayatta en büyük mucize küçükken iyi bir öğretmene rastlamaktır.
dünyayı, memleketini, kendini merak etmeyen, araştırmadan her duyduğuna inanan, adil ve mütevazı olmayan, adam değildir. ne kadar büyük olursan ol, kibirli olursan bitersin.
erkek milleti aferin salağıdır.
bir erkeğin varoluşuna karşı en büyük tehditlerden biri kafa karışıklığından gelir. aynı anda iki şeyi düşünmenin bile huzur bozucu olduğu bir tasarımda, birkaç sorun ve sorumluluk erkeğin beyninde iç kargaşaya, iç parçalanmalara, bozulup-dağılmalara yol açabilir. bir erkek beyni bir anda ancak bir şeye odaklanmak üzere tasarlanmıştır ve bunu çok iyi başarır.
özel yeteneklerle doğan insanların çok şanslı olduğunu düşünenlerin hepsi, bunun bazen ne büyük bir ceza olduğunu hiç anlamayacak kadar sağlıklı ve normal insanlardır.
insan ancak kendine benzeyen bir şehre dönerken kendi hatalarını affetmeye benzer bir acı çeker. bu biraz da vazgeçilememiş eski bir sevgiliye dönüşün kırık ama eşsiz tutkusuyla heyecanlanmak gibidir.
dönmek, aynı zamanda yad etmenin eşanlamlısı olarak hatırlamak anlamını da taşır. hatırlamak için geriye dönmek gerekir; tarihe, bireysel ve toplumsal geçmişe. yani, dönmeden hatırlanmaz. hatırlamak, dönmeden gerçekleşemez. geçmişi anlamayan bugünü anlayamaz.
cesaret, zamanında kullanılmazsa bir intihar silahına dönüşür.
dünyayı idare etmekle övünen biz saf erkeklerin asıl zaferi, kadınları idare etmeyi öğrendiğimizde olacaktır beyler!
özü çiftcinseldir doğanın; her şey ve herkes kendi karşıtını taşır her zerresinde.
yetişkinler kendi ses tonlarının ve beden dillerinin çocuklar tarafından dikkatle okunduğunu unuturlar.
sevdiği bir erkekten isteyerek bir bebek sahibi olan kadın, dünyanın en güçlü insanıdır.
aynaya bakıp da orada kendini bulamayan birinin yaşadığı dehşet, hayatı boyunca bir gün aniden karşısına dikilecek bir hayaleti beklemek gibi ürperticidir. sanki insanın gölgesi çalınmıştır ve ölene dek bir daha asla geri dönmeyecektir.
kırık hayaller yorgunluğu, kırk yaşından sonra kanser kadar ürküten, uykusuzluk hastalığı kadar sinsi ama kaçınılamaz bir birikim oluşturur.
mükemmellik hastalığına çocukken tutulanların hiçbiri yüzleşmeye tahammül edemez.
korku, insan aklının boşluklarını çabucak ve iştahla doldurur.
insanın kendi kafasında yarattığı tehlikeyle başa çıkması bazen gerçek tehlikeden daha zordur.
dahi, ortalama bir öğrencinin bir yahudi anne tarafından yetiştirilmiş olanıdır.
insan en çok kendine dair soruların yanıtlarından ürker.
en zeki, en yetenekli, en okumuş kadınların içinde bile saklı bir iç çekişle bekleyen, aslında peri masallarından rüyalarına sızmış sihirli bir erkektir. kız çocuklarının hemen tümünün kalpleri paramparça, delik deşik yaşlı kadınlar olarak gömülmelerinin asıl nedeni, bu peri masallarıyla vaat edilen yakışıklı, anlayışlı, sevecen, sabırlı, güvenilir, ahlaklı prens-erkeklerin gerçekte asla varolmayışlarıdır.
kral
kralların ellerinin en uzak noktalara dek ulaşabildiğini sıkça duymuşuzdur; keşke kulakları da o kadar uzak noktalara ulaşabilseydi.prenslerin bebekliklerinde, çocukluklarında ve gençliklerinde pek çok olağanüstü düşünce ve bilgelik örneği sergiledikleri, insanları şaşırtan ve kendilerine hayran bırakan sözler söyledikleri anlatılır. bu denli umut vaat eden prensin ardından bu denli utanç verici kralın gelmesi ne tuhaftır! bu prensler erken yaşta ölmüş olsalar, olağanüstü bilgelik ve erdem örnekleri olurlardı. yaşadıklarındaysa, gene gerçekten olağanüstülük taşıyorlar; ama başka türden bir olağanüstülük oluyor bu.
politika, sözcüğün en yaygın kullanımı açısından bakıldığında, yozlaşmadan başka bir şey ifade etmez; dolayısıyla iyi bir kralın ya da iyi bir bakanın işine yaramaz. işte tam da bu nedenledir ki, saraylar politikayla dolup taşar.
3.03.2009
fantastik ışık
terry pratchett
gürültünün karşıtının sessizlik olduğu söylenir. bu doğru değildir. sessizlik sadece gürültünün yokluğudur.
kalem kılıçtan keskindir. ancak ve ancak kılıç çok küçükse ve kalem çok keskinse.
bir büyücü akşam yemeğinde kırık camlar aramaktan usanmışsa yaşamaktan usanmıştır.
ticaret birliği konferansı kardeşlik yardım gecesi dışında hiçbir yerde kıdemli büyücülerin toplantısındaki kadar çok güvensizlik ve kuşku bulunamaz.
ben tarot kartlarına inanmam. evrenin damıtılmış bilgeliği olduğu hakkındaki laflar, bir ton zırvadan başka bir şey değil.
ışık güçlü bir büyü alanıyla karşılaştığında tüm aceleciliğini yitirir.
savaşçılarla büyücülerin geçinemedikleri iyi bilinen bir gerçektir; çünkü bir taraf diğerini aynı anda hem yürüyüp hem konuşamayan kana susamış aptallar olarak düşünürken, öbürü de doğal olarak, çok şey geveleyip uzun elbiseler giyen bir bölük adama kuşkuyla yaklaşır.
ah, der büyücüler, eğer biz öyle olacaksak, genç erkekler pagan derneği'ndeki şu iri çivi başlarıyla süslü tasmalar ve yağlanmış kaslara ne demeli? buna kahraman şöyle cevap verir: mistik güçlerinin emildiği gerekçesiyle bir kadının yanına yaklaşamayan bir grup pısırıktan gelen oldukça iyi bir iddia. doğru, der büyücüler, bu işi bitiriyor, siz ve sizin deriyi andıran keseleriniz. ah evet, der kahramanlar, niçin siz... vesaire. bu tür bir şey yüzyıllardır süregeldi ve büyüsel uyum kuralları nedeniyle büyük toprak parçalarını yaşanmaz halde bırakan çok sayıda büyük savaşa neden oldu.
her akıllı insanın içinde dışarı çıkmak için mücadele eden bir deli vardır.
hiç kimse bütünüyle akıllı bir insandan daha çabuk deliremez.
2.03.2009
yıllar
hırsızları hep öteki insanlardan daha çok sevmişimdir.eğer yazılmış olsa bütün konuşulanlar saçma görünürdü.
yaşam olağan boyutlarına kavuşmuştu. her şey bir kez daha yerli yerine dönmüştü. tekneler yüzüyordu; adamlar yürüyor; küçük oğlanlar gölde ufak balıkları tutmaya çalışıyor; gölün suları masmavi masmavi dalgalanıyordu. her şey ilkbaharın canlılığı, gücü, doğurganlığıyla doluydu.
aşk iki taraf için de aynı anda bitmelidir.
ilkbahar her zaman hüzünlüdür. her şey geçer, her şey değişir.
ölümün ürpertisi, tıpkı donmuş çizmeleri eğer gibi içine işlemeden önce, gündelik akışın dışına çıkmak, baş belası tatsız bir iş. gülümsemek, eğilmek, canın sıkılırken karşındakini eğlendiğine inandırmak, nasıl da acı verici. bütün yollar, her yol acı verici.
dinleneyim, dinleneyim, bırakın dinleneyim. nasıl uyuşulacağı, hissetmenin nasıl durdurulacağı, çocuk doğuran kadınların çığlığı buydu; dinlenmek, varoluşu durdurmak. orta çağ'da bu hücreydi, manastırdı; şimdi de laboratuvar. meslek; yaşamamak için, hissetmemek için, para kazanmaktı, hep para ve sonunda, yaşlanıp yıprandığım zaman tıpkı at gibi, hayır, şimdi inek.. çünkü artık hiç hayvan satışı olmuyor. hiç satış olmuyor.
dünyanın zavallılığı beni şaşkına çeviriyor ve isyana sürüklüyor.
doktorlar insan bedeni üzerine çok az şey bilirler; akıl konusundaysa kesinlikle hiçbir şey.
sarı sıvıda yükselen kabarcıkları izledi. onlar için hava hoş, diye düşündü; onlar günlerini yaşadılar; ama benim için değil, benim kuşağım için değil. onun için coşarak akan bir kaynağın fışkırmasında, sıçramasında (kabarcıkların yükselmesini izliyordu) bir yaşam biçimlendi, bir başka yaşam; değişik bir yaşam. salonlar, yankılanan megafonlar değil; önderlerin peşinde, sürü sürü, grup grup, dernek olup, kılıklara bürünerek değil. hayır, içeriden başlamak, dış görünüşün canını cehenneme yollamak, diye düşündü, başını kaldırıp güzel bir alnı ama güçsüz çenesi olan delikanlıya bakarak. siyah gömlekler, yeşil gömlekler, kırmızı gömlekler değil -hep toplumun gözü önünde yapmacık tavırlar takınarak; hepsi eveleme geveleme. niçin engelleri devirip işleri basitleştirmeyelim? ama tümü tek bir pelteden bir dünya oluşturulsa, diye düşündü, muhallebiden bir dünya, beyaz yatak örtüsünden bir dünya olurdu o. north pargiter'in simgelerini, özelliklerini korumak -maggie'nin güldüğü adamın, şapkasını elinde tutan fransız'ın; ama aynı zamanda ayrılmak, insan bilincinde yeni bir dalga oluşturmak, hem kabarcık, hem ırmak olmak -kendim ve dünya olmak birlikte aynı anda -bardağını kaldırdı. berrak, sarı sıvıya bakarak, kimliksiz olarak, dedi. ama ne demek istiyorum ki, diye merak etti -ben, törenlerden kuşku duyan, dini ölmüş olan ben; uygunsuz olan, adamın dediği gibi, hiçbir yere uymayan ben? durakladı. elinde bardak vardı işte; kafasının içinde bir tümce. ve başka tümceler de kurmak istiyordu. ama nasıl yapabilirim, diye düşündü -elinde ipek mendiliyle oturan eleanor'a baktı- neyin katı ve sağlam, neyin gerçek olduğunu bilmedikçe, kendi yaşamımda, başka insanların yaşamlarında.
balta girmemiş bir ormanın ortasında bulunduğu duygusuna kapıldı; karanlığın yüreğinde, ışığa doğru bir şeyleri kesip yolunu açarak; ama üzerine çullanıp onu bağlayan, bağlayan insan istemlerinden, insan seslerinden, insan bedenlerinden oluşma yaban çalıları geçmek için elinde yalnızca kırık dökük tümceler, tek tek sözcükler dışında hiçbir şey olmadan.. dinledi.
güç
meğerse âdemoğlu hileden ibaretmiş.tabiatta kendinden zayıfını yutma kuralı en küçük mikroplardan en büyük hatta en yüksek canlılara kadar geçerlidir. cemiyetler, ükümetler, devletler de böyledir. bir devlet, adaletin harfi harfine işlediğine kefil olmak için mahkemeler açıyor, kanunlar yapıyor. komşusundan bir tavuk çalan bir fakiri, aç bir insanı cezalandırıyor. fakat kendinden küçük veya kuvvetsiz komşu bir devleti yutma ve memleketine katmak hırsından, bu adaletsiz düşüncesinden bir türlü kendini kurtaramıyor.
insani işlerdeki bu garabet bazen o derecelere varıyor ki hak ile haksızlığın, hakça sahip olmayla çalmanın, gaspın sınırlarının nerelerde başlayıp nerelerde bittiğini belirlemekten insan aciz kalıyor.
bu âna kadar şahit olduğumuz numunelere bakınca "hak"kı kuvvetin doğurduğu anlaşılıyor. kuvvetli olan haklı oluyor. o derecede ki acizlere, zayıflara hakkı en kuvvetli olan dağıtıyor. kuvvetlinin görüşü hak oluyor. bir zayıf, kuvvetlinin görüşünü hak olarak kabul etmek mecburiyetinde bulundukça hürriyet, adalet yerleşmiş olamaz. o kuvveti imkân derecesinde herkese dağıtmanın yolunu bulmak gerekir.
insanlığın selamet ve saadetinin böyle kardeşlik ve tam eşitlikte olduğu artık anlaşıldı. insanlar neden şimdiye kadar bu büyük hakikati idrak etmeyerek varlıklarını sürdürmeyi birbirine karşı düşmanlıkta, savaşmakta, kan dökmekte görmek gibi yanlış bir yola gitmişler? medeniyetin, yetkinleşme fikrinin gayesi birbirini öldürmeye uğraşmak mıdır? yoksa umumi kardeşliğin kurulmasına çare aramak mı? neden insan öldürmek tekniğinde en usta olan, savaş aletleri en mükemmel bulunan milletler, en medeni, en gelişmiş sayılıyorlar?
şimdiki milletlerin hiçbiri meğerse medeni sıfatına layık değilmiş. düşünülse vahşilik bakımından bugünkü gelişmiş insanların mağaralarda, taş kovuklarında adeta inlerde mekan tutup da üzerlerine saldırdıkları avlarını tırnaklarıyla, dişleriyle paralayarak yiyen vahşi atalarından çok farkları yok.
bu kadar düşmanlık eden insanların nasıl olup da birbirini mahvetmeyerek asırlardan beri bir arada yaşayabilmiş olduklarına hayret ettim.
1.03.2009
donnie brasco
orduda, tanımadığın adamlar, seni tanımadığın insanları öldürmeye yollar."öz oğlum bir uyuşturucu bağımlısı. inanabiliyor musun?"
- onu bir ara uyarmalısın.
"uyarmaktan ellerim çürüdü."
donnie, çağrıldım. bu dünyada, bir yere çağrıldığın zaman, içeri canlı girer, ölü çıkarsın. ve bunu senin en iyi dostun yapar.
"unut gitsin" ne demek? "unut gitsin" dersin, biriyle anlaşırsan. mesela, "raquel welch'in kıçı harikadır." "unut gitsin" dersin. ama, aynı fikirde değilsen, mesela, "bir lincoln cadillac'tan daha iyidir" gibi, "unut gitsin" dersin. ama aynı zamanda, bir şey dünyanın en harika şeyiyse, "şu kırmızı biberler! unut gitsin!" dersin. anladın mı? aynı zamanda, "cehenneme git" anlamındadır. mesela, "paulie, şeyin 3 cm." dersin. ve paulie, "unut gitsin" diye cevap verir. bazen de sadece "unut gitsin" anlamındadır.
genellikle, aynasızlar oldukça aptaldır. bir şeyler döndüğünü hissetmeleri üç ay sürer. sonra arama izni çıkartırlar ve fotoğraflarla ne istiyorlarsa.. üç ay fotoğraf çekmekle geçer. bu kadar sürer.
alçak gönüllü insanlar dünyayı miras almak istiyorlarsa, lanet olası sıraya girmek zorundalar!


