21.5.18

insan

gustave flaubert

aç gözlerini, zayıf ve kibir dolu insan, toz zerreciğinin üstüne güçlükle tırmanan zavallı karınca; kendi kendine özgür ve büyük olduğunu söylüyorsun, kendi kendine saygı duyuyorsun, hayatı süresince o kadar aşağılık olan sen, ve kuşkusuz alay etmek için, gelip geçen çürük bedenini selamlıyorsun. ve sonra sanıyorsun ki, büyüklük adını verdiğin bir miktar gurur ve toplumunun özü olan bu alçak çıkar arasında çalkalanan bu kadar güzel bir hayat, ölümsüzlükle taçlanacak.

sana ölümsüzlük mü; sen ki bir maymundan daha azgınsın, ve bir kaplandan daha kötüsün, ve bir yılandan daha sürüngensin? haydi canım! maymun için bir cennet yaratın bana, kaplan ve yılan için, hovardalık, gaddarlık, alçaklık için, bencillik için bir cennet, bu toz zerresi için bir ebediyet, bu hiçlik için ölümsüzlük.

özgür olmakla, iyilik ve kötülük adını verdiğin şeyleri yapabilmekle övünürsün, kuşkusuz daha hızlı mahkum edilmek için, zira sen iyi ne yapmayı bilirsin? hareketlerinden biri bile var mı ki kibir tarafından yönlendirilmesin veya çıkar tarafından hesaplanmış olmasın? sen, özgür! doğar doğmaz, ebeveyninin sakatlıklarına maruz kalırsın. gün ışığını görür görmez, bütün kötülüklerinin, hatta aptallığının tohumunu alırsın. dünyayı, kendini, seni çevreleyen her şeyi yargılamana yol açacak her şeyin, her şeyi karşılaştırmana yarayacak bu unsurun, içinde barındırdığın bu ölçü biriminin tohumunu..

küçük, dar bir kafayla doğdun, iyilik veya kötülükle ilgili, hazır veya senin için hazırlanacak fikirlerle.

sana, babanın sevilmesi ve yaşlandığında bakılması gerektiği söylenecek: ikisini de yapacaksın. ve hatta sana bunların öğretilmesine bile gerek yoktu, değil mi? bu, doğuştan gelen bir erdemdir, yemek yeme ihtiyacı gibi; oysaki senin doğduğun dağın gerisindeki bir yerde, kardeşine, yaşlanan babasını öldürmesi gerektiği öğretilecek, o da öldürecek. zira, bunun doğal olduğunu düşünecek. ve hatta bunun ona öğretilmesine bile gerek yoktu.

seni yetiştirirken, kız kardeşini veya anneni tensel bir aşkla sevmekten uzak durmanı söylecekler, oysaki bütün insanlar gibi sen de bir ensestten üredin, zira ilk erkek ve ilk kadın ve onların çocukları, kız ve erkek kardeşlerdi. üstelik, aynı güneşin battığı başka yerlerde, başka halklar ensesti bir erdem ve kardeş katlini bir ödev gibi görür.

tutumunu belirlemek için seni yönlendirecek ilkelerden bağımsız mısın bakalım? eğitimini sen mi yönetiyorsun? mutlu veya üzgün, veremli veya gürbüz, şefkatli veya hain, ahlaklı veya kötücül bir kişilikle doğmayı isteyen sen miydin? ama evvela, neden doğdun? doğmayı sen mi istedin? bu konuda kimseye danıştın mı? demek ki, kaçınılmaz şekilde doğdun. çünkü bir gün baban, şaraptan ve açık saçık sohbetlerden kızışmış halde içkili bir meclisten döndü ve annen de bunu fırsat bildi, ruhunu oluştururken doğanın verdiği tensel ve hayvansal dürtüler tarafından yönlendirilerek, bütün kadın kurnazlıklarını ortaya koydu ve yeniyetme çağından başlayarak toplu eğlencelerin bitap düşürdüğü bu adamı canlandırmayı başardı.

ne kadar büyük olursan ol, ilk başta salya kadar pis ve idrardan daha pis kokulu bir şeydin. sonra bir solucan gibi dönüşümler geçirdin ve nihayet dünyaya geldin; neredeyse cansız olarak, ağlayarak, bağırarak ve bunca kez yardıma çağırdığın güneşten nefret ediyormuşsun gibi gözlerini yumarak. sana yemek veriyorlar, büyüyorsun, filiz gibi boy atıyorsun; rüzgârın erken çağında seni alıp götürmemesi gerçekten tesadüf; zira neye maruz kalmıyorsun ki? havaya, ateşe, ışığa, gündüze, geceye, soğuğa, sıcağa, seni çevreleyen her şeye, var olan her şeye. bütün bunlar sana hakim oluyor, heyecanlandırıyor. yeşilliği, çiçekleri seviyorsun ve soldukları zaman üzülüyorsun; köpeğini seviyorsun, öldüğü zaman ağlıyorsun; bir örümcek üstüne geliyor, korkuyla geriliyorsun; gölgene bakarken bazen ürperiyorsun ve düşüncen, hiçliğin esrarlarının içine daldığı zaman ürküyorsun ve kuşkudan korkuyorsun.

kendine özgür olduğunu söylüyorsun ve her gün binlerce şey tarafından itilerek hareket ediyorsun. bir kadın görüyorsun ve onu seviyorsun, aşkından ölüyorsun.

damarlarında atan bu kanı durdurmakta özgür müsün, ateş gibi yanan bu beyni sakinleştirmekte, bu kalbi bastırmakta, seni yiyip bitiren bu yakıcı arzuları teskin etmekte özgür müsün? düşüncenden özgür müsün? seni tutan binlerce zincir var, seni dürtükleyen binlerce üvendire var, seni durduran binlerce engel var.

bir adamı ilk kez görüyorsun, çizgilerinden biri seni rahatsız ediyor ve hayat boyu bu adamdan tiksiniyorsun; ki burnu daha küçük olsa belki de ona karşı sevgi besleyecektin. midende yanma var ve belki de iyi niyetle karşılayacak olduğun kişiye karşı hoyratça davranıyorsun. ve bütün bu olaylar kaçınılmaz olarak başka olaylara yol açıyor veya başkalarına ekleniyor ve bunlardan da başka olaylar türüyor. fiziksel ve ahlaksal bünyenin yaratıcısı sen misin? hayır, bünyene ancak, onu isteğine göre yapmış ve biçimlendirmiş olsan tamamen hakim olabilirdin.

bir ruhun olduğu için mi kendine özgür diyorsun? öncelikle, tanımlayamayacağın bu keşfi sen yaptın. içinden gelen bir ses evet diyor. önce yalan söylüyorsun, bir ses zayıf olduğunu söylüyor ve içinde devasa bir boşluk hissediyorsun. bunu, içine attığın bütün şeylerle doldurmak istiyorsun. yanıtın evet olduğuna inansan bile, bundan emin misin? sana öyle olduğunu kim söyledi?

karşıt iki duygu tarafından uzun süre saldırıya uğrayıp da uzun süre tereddüt ettiğin, şüphe ettiğin zaman, duygulardan birine doğru eğiliyorsun, kararının efendisi olduğunu sanıyorsun. ama efendi olmak için, hiçbir eğilim sahibi olmamak gerekirdi. şayet kötülüğün tadı kalbinde kök salmışsa, eğitimin tarafından geliştirilmiş kötü eğilimlerle doğmuşsan, iyilik yapmanın efendisi misin? ve şayet erdemliysen, seni dehşete düşürdüğü halde, suç işleyebilir misin? iyilik ya da kötülük yapmak konusunda özgür müsün? seni hep yönlendiren şey iyilik duygusu olduğuna göre, kötülük yapamazsın.

iyi olduğunu hissettiğin şey kazansa bile, zafer her zaman adaleti sağlar mı? iyi olduğuna hükmettiğin şey mutlak iyilik midir, baki olan, ebedi olan var mıdır?

demek ki insanın etrafında sadece karanlıklar vardır. her şeyin içi boştur ve o sabit bir şey ister. bu devasa belirsizlikte kendi kendine yuvarlanır ve durmak ister. her şeye tutunur ve her şeyi eksiktir: vatan, özgürlük, iman, tanrı, erdem; bunların hepsini almıştır ve bütün bunlar elinden düşmüştür. kristal bir bardağı elinden düşüren ve sebep olduğu bütün parçalara gülen bir deli gibidir.

ama insanın ölümsüz bir ruhu vardır ve tanrı'nın görüntüsünden yapılmıştır. bu iki fikir için kanını dökmüştür, anlamadığı bu iki fikir için: bir ruh, bir tanrı -ama doğru olduklarına kanidir. bu ruh, dünyanın güneşin çevresinde döndüğü gibi, fiziksel varlığımızın çevresinde döndüğü bir özdür. bu ruh soyludur; zira manevi bir ana madde olduğu, dünyevi olmadığı için, aşağılık, adi bir şey barındırmayı başaramaz. öte yandan, bedenimizi yöneten düşünce değil midir? öldürmek istediğimiz zaman kolumuzu kaldıran o değil midir? etimizi hareket ettiren o değil midir? yoksa zihin kötülüğün kaynağıdır da beden onun memuru mudur?

bakalım bu ruh, bu bilinç nasıl da oynak, esnek, ne kadar da gevşek ve şekillendirilebilir; üstüne abanan bedenin altında ne kadar da kolay bükülüyor ya da eğilen bedenin üstüne nasıl da yükleniyor; bu ruh nasıl da çıkarcı ve alçak, nasıl da sürünüyor, dalkavukluk ediyor, nasıl yalan söylüyor, nasıl aldatıyor! bedeni, eli, kafayı ve dili satan o; kan isteyen ve altın talep eden o; her zaman tatminsiz olan ve sonsuzluğu içinde her şeye tamah eden o; bir susuzluk gibi, sıradan bir hararet gibi, bizi yiyip bitiren bir ateş, bizi üstünde döndüren bir mil gibi tam orta yerimizde.

sen büyüksün, insan! şüphesiz bedenin sayesinde değil; ama seni, sana göre, doğanın kralı yapan bu zihin sayesinde; büyüksün, hakimsin ve güçlüsün.

her gün, gerçekten de dünyayı altüst ediyorsun, kanallar kazıyorsun, saraylar inşa ediyorsun, ırmakları taşların arasına hapsediyorsun, otu topluyorsun, eziyorsun ve yiyiyorsun; gemilerinin omurgasıyla okyanus'u karıştırıyor ve bütün bunların güzel olduğunu sanıyorsun. yediğin vahşi hayvandan daha iyi olduğunu sanıyorsun, rüzgârların sürüklediği yapraktan daha özgür, kulelerin üstünde süzülen kartaldan daha büyük, ekmeğini ve elmaslarını çıkardığın topraktan ve üstünde yol aldığın okyanus'tan daha güçlü. ama heyhat! yerinden oynattığın toprak geri geliyor, kendi kendinden yeniden doğuyor, kanalların yıkılıyor, nehirler tarlalarını ve şehirlerini işgal ediyor, saraylarının taşları yerlerinden çıkıyor ve kendiliğinden düşüyor, taçlarının ve tahtlarının üstünde karıncalar koşturuyor, bütün filoların gelse, okyanusun sathında bir yağmur damlasından veya bir kuşun kanat çırpışından daha fazla iz bırakmayı başaramaz. ve sen de çağların okyanusunun üstünde, geminin dalgaların üstünde bıraktığından daha fazla iz bırakmadan geçip gidiyorsun.

kendini büyük sanıyorsun; çünkü dur durak bilmeden çalışıyorsun ama bu çalışma, zayıflığının bir göstergesi. demek ki bütün bu gereksiz şeyleri alınterin pahasına öğrenmeye mahkumdun. doğmadan önce köleydin ve yaşamadan önce bedbaht. yıldızlara bakarken gururla gülümsüyorsun; çünkü onlara isim verdin, mesafelerini ölçtün, sonsuzu ölçmek ve uzayı zihninin sınırları içine hapsetmek istermişsin gibi. yanılıyorsun! bu ışıklı dünyaların arkasında sonsuz başkaları olmadığını, ve böylece devam etmediğini sana kim söyledi?

hesapların belki de birkaç arşın yükseklikte duruyor ve o yükseklikte yeni bir olgu ölçeği başlıyor? kullandığın kelimelerin değerini sen kendin anlıyor musun: şümul, uzay? onlar senden ve kürenden daha engin. büyüksün ve ölüyorsun, köpek ve karınca gibi, onlardan daha fazla pişmanlıkla ve sonra çürüyorsun ve sana soruyorum, solucanlar seni yedikten, vücudun mezarın rutubetinde eridikten, ve artık tozun bile kalmadıktan sonra, sen neredesin, insan? hatta ruhun nerede? eylemlerini harekete geçiren, kalbini nefrete, kıskançlığa, bütün tutkulara teslim eden o ruh, seni satan ve sana bunca alçaklığı yaptıran o ruh nerede şimdi? o ruhu karşılamaya yetecek kadar aziz bir yer var mı?

kendine saygı duyuyor ve kendini bir tanrı gibi onurlandırıyorsun, insanın saygınlığı fikrini icat ettin, seni görünce doğada hiçbir şeyin sahip olamayacağı o fikri; onurlandırılmak istiyorsun ve kendi kendini onurlandırıyorsun, hatta, hayatı boyunca bu kadar adi olan bu bedenin, yok olduğunda onurlandırılmasını istiyorsun. çürüyerek bozulan insani leşinin önünde şapka çıkarılmasını istiyorsun, her ne kadar şu an, yaşarken senin olduğundan daha saf olsa da. bu mu büyüklüğün? -toz zerresinin büyüklüğü! hiçin ihtişamı!