26.5.18

ölüm

hüseyin rahmi gürpınar

şu düştüğümüz değersiz insan hayatı içinde ömür devresini tamamıyla geçiren kaç mahluka tesadüf ediyoruz? hayat, sayısız can düşmanına aralıksız karşı koyarak devam edilen pek nazik bir geçittir. etten kemikten yaratılmış şu aciz vücutlarımızın ne kadar zararlı, öldürücü mikroplara yemek olmaya yatkın bulunduğunu, vücut makinesi dediğimiz ve bir saat gibi tıkır tıkır işleyen iç organlarımızın ne kadar ufak arızalarla çalışmayı durdurmak tehlikesinde olduğunu bilsek belki bir an ferah ferah nefes almaya bile korkardık.

bugüne kadar yaptığımız işlerde rehberimiz olan ikiyüzlülüğü, beyhude tesellileri bırakarak geleceği vakti saniyesiyle bize haber veren ölüme yiğitçe kollarımızı açalım. ne evlat anasına babasına, ne velileri evladına, ne hiçbir âşık sevgilisine ağlamaya vakit bulabilecek, hep bir anda "kün fe-yekûn" olacağız. bu kadar yiğitlikler, kahramanlıklar ve hayret edilecek deha eserleri gösteren çok gayretli kimseler de, korkaklar, katiller, zalimler, tahripkârlarla beraber mahvolacaklar.

yeryüzü üzerinde çeşitli iklimleri, bereketli toprağı, suyunun ve havasının hoşluğuyla, eşsiz güzellikleriyle benzersiz olan dünyamız kucak kucak servet, saadet bağışlamak için bize her an kucak açarken biz onun bu sürüp giden büyük şefkatine layık evladı olmak hasletini gösteremedik. daima cehaletle, bağnazlıkla, en çirkin hislerle, düşmanlıklarla birbirimizi yedik.

dünyamız bizi insan mutluluğunun başarı ve zafer doruğuna yükseltmek için bütün tabii kaynakları ve teşvik vasıtalarını daima gözlerimizin önünde bulundurduğu halde biz onun bu vadettiği nimetlere haksızlık ederek adeta nankörlükle karşılık verdik. aynı meşru refahın, aynı insani amaçların, istisnasız kardeşliğin asırlardan beri bencilliğin insanlar arasına koyduğu cahilce, haince farkları söküp atacak hakça eşitliğin hep birlikte hizmetkârı olma faziletini gösteremedik. anlayamadık. insanlık, kardeşlik sevgisinin samimi lezzetini tadamadık. bugüne kadar düşmanca ve dirliksiz yaşadıysak şimdi gerçek kardeşliğin lezzeti damağımızda kalmış olarak ölelim.

bu milyarlarca dünya sakinlerinin, paha biçilmez güzelliklerin, bunca fen ve sanat hazinelerinin matemini tutmak için geride tek canlı kalmayacak. çekim kanunlarını, fizik, kimya esaslarını ortaya koyan ve bunca nazariyeler keşfeden fen adamlarının hep bu ilerleme arzusuna yaraşır çalışmaları bu feci sona varmak için miydi?

bugün dünyamız şifa bulmaz bir derde tutulmuş bir hasta gibi ölüme mahkum. en âlim, en fenne hakim olan, en soylu evladı başı ucunda ümitsizce gözyaşı döküyor. felaketin ağırlığı, büyüklüğü karşısında insan gücü o kadar küçük, o kadar aciz kalıyor ki.. bunu tarif için bir oran, bir ölçü aramak bile çocukluk olur.

hep sıradan ölümle bitip yeri hendek olacak yaradılışta, hepsi bu arzuda bir alay ahmaktan başka bir şey değiliz.

her hazanda birbiri üzerine dökülen ağaç yaprakları gibi insanlar da birbiri ardına toprağa yatarak yok oluyor. bu değişmez, umumi bir kanun. niçin endişe etmeli? şu dünyada erilen başka ne var? hayat yalan, ölüm hakikat.

ölüm ne kadar muhakkak olsa da insan yine bir kurtuluş çaresi aramaktan kendini alamıyor.

ey bu dünyanın seçkin evladı olan âlimler, yazarlar, şairler! aklınıza gelen bunca derin fikrin küllerini kıyamet rüzgârı nereye savuracak? şefkatli anneniz için yazacağınız ağıdı hangi kederli ele terk edeceksiniz? bu kadar medeniyet eserinin mezarı olan bu yanmış dünyaya, göklerdeki meleklerden, birer fatiha hediye etmesini rica için kim bir mezar taşı kitabesi yazacak?

ömrün bu zulüm, saldırı ve sefaletlerini görmedense gençliğin aldatıcı, ilk neşe ve lezzetleri içinde şu dünyadan çekilip gitmek daha bahtiyarlık değil midir?