21.2.19

veda divanı

ahmet telli



filler mezarlığında fil ölüleri
ve belki birkaç da şiir bulursunuz
ki o şiirler kendi ölümlerini sezen
birer kuğuydular kuytu sularda

zaman kekemeydi ve tarihe sızan
soytarılar gördük gencömrümüzde

keder de onarır hayatı bazen

ikide bir kaçırma gözlerini herkes bilir
kalbi kırılanın kalp kırmadaki hünerini

bıçakla kesilecek kadar koyuydu karanlık
şehri çakallar basmış pus tutmuş hafızalar
çıplak elleriyle eşeliyor toprağı bir kadın
bir çocuk çığlık çığlığa haykırıyor ıssızlığı

söz çakmak taşından sıçrayan kıvılcım olsa nafiledir
hükmü hengamedir artık kalbim dediğim muallakta
geyiğini yitirmiş dağ, şiirini unutmuş dil neye yarar
hepsi acı bir eyvah olmuştur, sitemkar bir nida

büyükbüyük nine alacakaranlıkta bir gölge gibi kalkıp cezvesini, kallavi fincanını sessizce alırdı tel dolaptan. sonra cezvesini sürmek için maşasıyla külleri bir yana itince ahkerler belirirdi mangalda. öyle göz göz, öyle kıpkızıl, bütün geceyi ısıtan iri ahkerler. ve ben çocuk kalbimle onları mangala düşmüş yıldızlar sanırdım. büyükbüyük ninem, her gece bu yıldızlarda pişirirdi kahvesini.

sözlerin eksilip eskidiği bu gri atlas
karanlık bir vadiye akıyor, bütün
ışıkları söndürülürken belleğimin
ve sen kurtarabilirsin beni ancak
unutmanın bu vahşi saldırısından

eprimiş anılar kalıyor geride
bir de ceylanların ürkek
sıçrayışları tetik boşluğunda

insan yorulur bazen insan olmaktan

hiçbir şey daha kötü olamaz
kötü biten bir aşk sonrasından

hutbeni bitir artık, hırkanı as, asanı al
bir veda sesi ol kendine hoşçakal diyerek

sülfür inceldi ve en yorgun yerinden kırıldı ayna
tenhaydı düşlerim, geceydi, çıkıp geldim işte
su ve ateş bir de gülünç yalnızlığım var sana
getirebildiğim, kokularını yitirmişti çünkü güller

şairler vurulmalıdır, hayat yakışmıyor onlara

ezberlenecek hiçbir şey yok bu dünyada
kirletilmemiş bir bulut bile yok artık

"gülüşünden vurdular kardeşimi!"
(hacı birlik'in ağabeyi)

kendine bir deniz bul artık bir de rüzgar
parçalanacağın bir uçurum bul bu dünyada

saçlarını gittikçe kısalttığın günlerde
sen söylemiştin bu sözleri unutmadım
-her aşk bir ayrılık gizler, ayrılıklarsa
bir merhabanın sıcaklığını taşır kendisinde

hiçbir anını tanımlamaya kalkmadan
kısacık ömürler biçiyoruz kendimize
sonra yolculuklara çıkıyoruz, bir kentten
ötekine giderken özlüyoruz bir başkasını

özlediğimiz birileri olmalı diyordun
yanındayken bile özlediğimiz birileri

tarih mi, yollara düşmenin
kedere benzeyen yeridir tarih

tüm yalnızlıkları mümkün kılan
birileri olmalı ya da kalbini
kederle onaran bir göçebe

ölümsüz olmak kadar ürkünç bir şey
bu dünyaya alışmak duygusu

kalbim, bağışlanmayacak bir şey yap
katlanma kendine ve bu dünyaya

aynı soruyu sormaktan, minör
ağrılardan yoruldum, gitmeliyim buralardan
içimde buharlaşan cıvayı soluyorum artık
yoruldum yoruldum yoruldum
gereklilik kipinde yaşamaktan

aşklar mı diyordun, anladım
senin incindiğin benimse
yollara düştüğümdür yeniden

10.10.10/101 ankara gar önü (mahşer)
kardeşler kardeşler kardeşler
ne tanrı duyuyor çığlığı ne devlet
ölüm de kaybediyor haysiyetini

biten bir aşk için
söylenecek söz şu olmalı:
- güzeldi yine de

hiç kimse bir aşkı onarmaya kalkmasın
kaybedilmeye değer
en güzel anında bitirilmişse eğer

gülüşü süt mavisi insanlar vardı / nerdeler şimdi
çoğunun adını unuttum çoğunun kimliğinde kazınmış adresler
nevin canına kıydı geçen gün, şiir gibi bir kızdı bilirsin
öner enfarktüs geçirmiş içerde, kesik kesik öksürürdü eskiden
ayşe ise acemi bir sokak yosması artık
bu kent kuşların intiharını umursamıyor artık

aşkı ve çılgınlıkları nasıl da unutmuşuz
oysa sevmeyi, gülümsemeyi bilmiyorsa insan
öfkelenemez bile artık ve kent öfkesiz
insanlara yenilmemiştir hiçbir zaman

ey, dinle hayatın son sözü şudur ki sana
- her mecnun yine de bir çöl bulur kendine

bir tetik düşer soluk soluğa kalır geyik
dağ taş ürperir, sular kirlenir büsbütün
ey acıyı ödünç alan, o artık sende kalsın
sonsuza kadar senin olsun o çığlık

gül diye kokla güz dalgınlıklarını
umut tacirlerine yüz verme sakın
yenilirsen dövüşerek yenilmelisin
hiç kimseye vereceğin hesap kalmamalı

yanında götüreceğin hiçbir şey kalmadı
ellerindeki keder çizgilerinden başka
ey, dinle, hayatın son sözü şudur ki sana
- her mecnun yine de bir çöl bulur kendine

bir şiir yaz ozansan eğer, diyor
ekleyeyim mektubuma ağlasın anam
diyorum ki mahpus arkadaşıma
şiirimiz analar ağlamasın diyedir

umuda bağlanmak umutsuzluktur ancak

durmadan kendini yenilerken hayat
yaşadıklarımızı gözden geçirmenin
ve bedelini ödemenin zamanıdır
her şeyi tersine çevirmenin kaçınılmazlığı
dayatıyor bu körleşmiş sularda
bitmeli bu bekleyiş, bu suskunluk bitmeli
bitmeli bu karanlığın ıslıkları artık

ey tarih, aç solgun yapraklı defterini
ve kaydet dövüşenlerin hikayesini

ey tarih, aç solgun yapraklı defterini
ve oku hayatımızın parçalanmış hikayesini

yolları büsbütün kesse de zulüm
esip dursa da acının çöl ayazı
hangi dağ efkarlıysa ordayız
perişan edilen her şey bizimdir
yağmur oluyoruz hangi ırmak kurusa
gülüşümüz çocuk
adımız eşkıyaya çıkmıştır bizim

zulmün bir engerek yılanı gibi
ağulayarak acılaştırdığı hayat
her sabah harmanisini güneşe asıp
göğsünü bir ana gibi verdi dünyaya
ve biz her sabah her akşam onun
biberli okşayışlarıyla yatırıldık
solgun kundağına umudun

çeliğine öfkenin şahini nakışlanan
bir aşiret hançeridir dadaloğlu
binboğa'dan kıl çadırı sökünce ferman
saplanır bağrına kaltak osmanlının

yitirilince güneş
esmer bir bulutun gölgesinde
düşmesin yüreğine
hüznün bakır çalığına dönen sancısı
güneşi sen çekeceksin buluttan
hayatı sen yeşerteceksin
unutma

ısmarlama sözcüklere bel bağlamadım hiç mi hiç
bu yüzden kötü bulunup geri çevrildiği de oldu
uşaklaşmadı hiçbir şiirim
-onurumdur bu-
yorgun düşse de kimi kez, kırgın olmadı
bir gün sorarlarsa öfkemin hesabını
derim ki yaşadım

ve derim ki
emperyalizme, faşizme
şovenizme sıkılan bir mermi olabilmişse şiirim
geriletmişse acıyı ve zulmü
yırtılıp atılıyorsa küçük burjuva ellerde
şiirimin verilmiş hesabıdır bu

hoşça kal ey hayat, bütün ömürler
gibi bitiyor işte bizim de ömrümüz
bir veda divanının solgun sayfalarıdır
dökülen bu yapraklar ve bir kadının
dünyada bıraktığı dağınık hatıralar

hoşça kalın hanında hamamında konakladığım
karakollarında dayak yediğim, bayraklı
kapılarından uzak durduğum şehirler
ayrılığın da vardır elbet vakti saati
ve gitmek
daima bir itirazdır bu dünyaya