15.10.18

yan etkiler

woody allen

insan özgürleşmesi, hayatın absürtlüğünün farkına varmaktan geçer.

yakılmayı, toprağa gömülmeye bin kere; her ikisini de karımla bir hafta sonu geçirmeye sonsuz kere tercih ederim.

dünyanın en gelişkin bilgisayarının, bir karıncanın beynine dahi sahip olamadığını biliyoruz. aynı şeyi birçok akrabamız için de söyleyebiliriz ama en azından onları sadece düğünlerde ve özel günlerde görmek zorunda kalıyoruz.

insanın kendi varlığını gözlemlemesi için, önce onunla hiç ilgilenmiyormuş gibi yapması, ardından bulunduğu mekanın diğer köşesine seğirtivermesi ve oradan kendisine bakmaya çalışması gerekir.

siyasi edimler herhangi bir ahlaki sonuç doğurmaz ve hakiki varlığın aleminin dışında yer alır.

sokrates'le tanışmak isterdim. sadece çok büyük bir düşünür olduğu için değil. antik yunanlıların bu en bilgesinin beni kendisine çeken tarafı, ölüm karşısındaki cesaretidir. kararı, ilkelerinden vazgeçmek yerine, bir şeyleri kanıtlamak için canını vermekti. fikir adamı için ölüm son değil, başlangıçtır.

bir adam çok güzel bir şarkı söylerse mest olursun. hiç aralıksız söylerse başına ağrılar girer. hele de susmamaya kararlıysa, sonunda adamı gırtlaklamak istersin. zaten kötülük dediğin, aşırıya kaçmış iyilik değil de nedir?

bir klasiği klasik yapan, bin kez okusan da hep yeni bir şeyler bulabilmendir.

insan eleştirmenleri çok ciddiye almamalı. yazar olabilmek için insan risk alabilmeli ve aptal durumuna düşmekten korkmamalı. "insan esaretine dair"e başlarken aklımda sadece "ve" bağlacı vardı. içinde "ve" geçen bir öykünün çok başarılı olabileceğini biliyordum. gerisi kendiliğinden geldi.

soru cümlelerinin sonuna soru işareti koymayı unutma. nasıl etkili olduğunu tahmin edemezsin.

kadınların yumuşak ve sarmalayıcı bir varlığı vardır.

acı bu ikileme, sevgili okuyucu! benim yaşımdaki adamların büyük bölümünü pençesine alan bir felakettir bu. karşı cinsten tüm beklediğinizi tek bir kişide asla bulamamak nedir, bilir misiniz? bir tarafta, ödün vermenin insanı ürküten boşluğu; diğer tarafta, yasak aşkın ayıplanan ve sinirleri allak bullak eden varlığı. fransızlar haklı mıydı acaba? insanın bir karısı bir de metresi olmalı, böylece farklı ihtiyaçlar için iki taraf arasında iş bölümü mü yapılmalıydı?

modern astronomlara göre uzay bitimlidir. bu çok rahatlatıcı bir bilgidir. özellikle de sürekli bir şeylerini kaybedenler için. evreni düşünürken gözetilmesi gereken önemli bir nokta, genişlemekte olduğu ve günün birinde parçalanıp yok olacağıdır. işte bu yüzden, karşıdaki işyerinde çalışan kız, tüm beklentilerinizi karşılamamasına rağmen bazı iyi özelliklere sahipse, işi daha fazla uzatmayın.

insanın kaderini tayin etmekte özgür olduğu ve ölümün hayatın bir parçası olduğu idrak edilene kadar varlığın tam olarak anlaşılması mümkün değildir.

dünya iyi ve kötü insanlara ayrılmış gibi. iyiler daha huzurlu uyuyorlar, kötülerse uyanık oldukları saatlerin tadını daha iyi çıkarıyorlar.

çaresiz, kaderimle yalnız yüzleşeceğim. tanrı yok. hayatın anlamı yok. hiçbir şey kalıcı değil. büyük shakespeare'in eserleri bile evren yanıp tükendiğinde kül olacak. gerçi titus andronicus gibi oyunları düşününce bu o kadar da kötü bir şey değil ama ya diğerleri? insanlar niye intihar ediyor belli! niye noktalamıyoruz bu saçmalığı? niye hayat denen bu berbat müsamereyi oynamak zorundayız? içimizde bir ses "yaşa!" diyorsa desin. çok ücra bir köşemizden bir komut geliyor sürekli, "yaşamayı sürdür!" diye. cloquet, bu sesin sahibini tanıdı. sigortacısıydı. tabii ya, dedi, "fishbein tazminat ödemek istemiyor."

şu çılgın dünyada güvenli bir şey kaldı mı? bitimli bir dünyada, benim alt ve üst bedenim dikkate alındığında, anlamlı bir şey bulmak nasıl mümkün olabilir?

bilimin bizi yarı yolda bıraktığını düşünürsek bu çok zor bir sorudur. evet, birçok hastalığı alt etmiştir, genetik şifreyi kırmıştır, insanı ay'a bile götürmüştür ama seksen yaşında bir adamı on sekizinde iki garson kızla odaya kapattığınızda pek bir şey olmamaktadır. çünkü gerçek sorunlar hiç değişmez.