17.10.18

her şey ayartabilir beni

william butler yeats


ey tutkunun, saygının ve sevginin bildiği
ve gökteki yüceliği simgeleyen varlıklar
ey doğuştan alaycıları insan çabalarının

yaşlı, çok yaşlı adamlardan duydum
her şeyin değiştiğini
ve yitip gittiğini birer birer
pençe gibiydi elleri, su boylarındaki
dikenli ağaçlar gibi
bükülmüştü dizleri
yaşlı, çok yaşlı adamlardan duydum
güzel olan ne varsa yitip gidermiş
sular gibi

neden suçlayayım onu günlerimi kararttı diye
ya da son günlerde birtakım kendini bilmezlere
isteklerine denk yürekleri olsaydı eğer
saldırganlığın en belalısını öğreteceği
ve birbirine katacağı için ortalığı
soyluluğun ateş gibi yalınlaştırdığı aklı
ve gerili bir yay gibi güzelliğiyle
onun gibi soylu, tek başına ve kararlı
bu çağda eşine rastlanmayan bir kişiyi
hangi güç köşesinde tutabilirdi elleri bağlı
ne yapabilirdi böyle biri olduğuna göre
bir başka troya var mıydı yakıp yıkacağı

orada atların yarıştığı çayırlarda
aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç
atlılar dörtnala atlarının sırtında
yüreği ağızlarında arkadan bakanların

bizim de seyircilerimiz vardı eskiden
dinleyen, işimizde bizi yüreklendiren
yoldaşlık ederdik binicilerle
yeryüzü tüccarın, kalem efendisinin
kesik soluklarıyla buğulanmadan

sürdürün türkünüzü
bir yerde doğarken yeni bir ay
göreceğiz uyumanın ölmek olmadığını
duyarak yeryüzünün yeni bir hava tutturduğunu
yeryüzü hep delikanlı çünkü
sonra bağıranlar çıkacak yarışlardaki gibi
ve insanlar olacak bizi yüreklendiren
atını sürüp gidenlerden

her şey ayartabilir beni şu şiir uğraşından
gün olur bir kadının yüzü ya da daha kötüsü
çektiği çile alıklarca yönetilen yurdumun
şimdi daha kolayı yok
elimin alıştığı bu işten
gençken metelik vermezdim türkülere
sazını çalmaz mıydı ozan
kılıç kında beklercesine
razıyım, dilediğim yerine gelsin de tek
balıktan daha soğuk, daha dilsiz, daha sağır olmaya

sen dans et orada kıyıda
senin ne umurunda
rüzgar ya da kükreyen sular
savur tuzlu damlalarla ıslanan
saçlarını havaya
gençsin, nereden bileceksin
soytarının zaferini ya da aşkın
ele geçer geçmez yitirildiğini
en iyi çalışanın ölüp gittiğini
bütün demetlerin dağıldığını
neden korkacakmışsın sen
rüzgarın acımasız uğultusundan

kimse söylemedi mi sana o korkusuz
seven gözlerin daha uyanık olmalı diye
ya da hatırlatmadı mı kimse nasıl umarsız
olduklarını yanarken pervanelerin
ben uyarabilirdim seni; ama gençsin sen
ve başka başka diller konuşuyoruz ikimiz

ah, ne verilse almaya hazırsın sen
ve bütün dünya dost senin gözünde
annen gibi sen de çekeceksin
sen de öyle incineceksin sonunda
ama ben yaşlıyım, sen gençsin
ve barbarca bir dille konuşuyorum ben

ağaçlar güz güzelliğinde
korunun yolları kuru
ekimin alacakaranlığında
duru bir göğü yansıtıyor sular
taşların üzerinden akan sularda
elli dokuz kuğu

düşlerle yıpranmışım ben
havanın aşındırdığı mermer
bir salyangoz kabuğu derelerde
ve bütün gün sabahtan akşama
gözlerim bu kadının güzelliğine takılı

sanki bir kitabı açıp
orada resmini bulmuşum
bakanların gözlerine şölen
ya da dinlemeyi bilen kulaklar
duyduğu için sevinen ve bilgeliğe
aldırmayan bir güzelin

ah keşke karşılaşsaydık
gençliğimin ateşi sönmeden
oysa düşler içinde kocuyorum ben
havanın aşındırdığı mermer
bir salyangoz kabuğu derelerde

birinin güzel bir yüzü vardı
sevimliydi öteki ikisi üçü
ama neye yarar sevimlilik
ve güzel yüz? çünkü ancak
bir gece biçimini koruyabilir
üzerlerinde yatan tavşanın
dağlarda biten otlar

ne korkar, ne de umutlanır
ölmekte olan bir hayvan
insansa her şeyden korkarak
umut içinde bekler sonunu
kaç kez ölmüştür de o
kaç kez dirilmiştir yeniden
yiğit ve onurlu bir insan
yüz yüze gelince katilleriyle
şöyle alaycı bir bakış fırlatır
soluğunu keseceklere
ölümü iliklerine kadar tanır o
çünkü insandır ölümü yaratan

masumların ve güzellerin
tek düşmanıdır zaman

yaşlanıp saçların ağardığında, uyuklarken
ocağın başında, eline al bu kitabı
ve oku yavaş yavaş düşleyerek bir zamanki
yumuşak bakışlarını ve gölgelerinin tatlılığını

şimdi eğil de korlaşmış kütüklere
mırıldan biraz üzgün bir sesle
aşk nasıl alıp başını dağlara gitti
ve gizledi yüzünü sayısız yıldızlarla diye

bir yoksul bedevinin çadırındaymışız gibi
bir zamanlar en olmadık düşlerin yaşanarak
artık tarihe karıştığı bir yerde dolaşıyoruz şimdi

son romantiklerdik biz, konu diye
geleneksel kutsallığı ve güzelliği seçtik
hangi şair adına ne yazılmışsa 
halkın kitabına, en çok ne kutsayabilirse
insan aklını ve yüceltebilirse bir şiiri
ama değişti her şey, binicisiz şimdi o soylu at
bir zamanlar homeros'u taşıdıysa da eyerinde
kuğunun sürüklendiği o karanlık sularda

emek çiçek açmış ya da dans ediyor
bedenin ruhu sevindirmek için incinmediği
güzelliğin kendi umarsızlığından, uykulu bilgeliğin
gece yarısı kandilinin yağından doğmadığı bir yerde

ey kökleri derinde çiçek açan kestane ağacı
yaprak mısın, çiçek mi, yoksa gövde mi
ey müzikle salınan gövde, ey ışıyan bakış
nasıl ayırt edeceğiz dansı dans eden kişiden