17.04.2022

arketipler

carl gustav jung

dünya edebiyatındaki mitlerin ve masalların dünyanın neresinde ve ne zaman olursa olsun belirli motifleri içerdiğini saptadıkları, sayısız gözlemler sonucunda ortaya çıkmıştır. aynı motifleri, günümüz insanının fantezilerinde, düşlerinde, hezeyanlarında ve hayale kapılmalarında da görüyoruz. ben, bu tipik imgelere ve onların çağrışımlarına arketipsel düşünceler adını veriyorum.

bu tür düşünceler canlı oldukları oranda duyguların yoğunlaşmasına neden olurlar ve bizi etkileyip büyülerler. ruhun kalıtımsal yapısının içinde var olmasına karşın ifade edilemeyen bilinç dışının bir parçası gibidirler. bu nedenle, herhangi bir yerde ve çağda ansızın ortaya çıkan bu arketipler, içgüdüsel yapıları nedeniyle, duygu farklılıklarının ve duygu egemenliğinin oluşmasında en büyük etkendirler.

mitler bilimin ilk biçimleridir. günün unuttuğu mitleri geceler anlatır. bilincin bayağı ve bakmaya değmez bulduklarını ozanlar görür ve bir kahin gibi onları yeniden yaşama döndürürler.

zihin, gelip geçen kuşaklar gibi, bir şeyi öğrenebilmek için, o şeyin karşıtı, burası ve orası, altı ve üstü, öncesi ve sonrası olduğu varsayımından yola çıkar.

dünya bizim başımıza gelen bir olgudur ve biz çok büyük bir belirsizliğin kurbanları olduğumuz için acı çekeriz. tanrı bir complexio oppositorum olduğuna göre, her şey kelimenin tam anlamıyla olasıdır. gerçek ve düş, iyilik ve kötülük eşdeğerde başımıza gelebilir. bir mit, delphoi kehaneti ya da bir düş gibi iki anlamlıdır ya da iki anlamlı olabilir. mantığı göz ardı edemeyiz ve etmemeliyiz; ama içgüdülerimizin bizim yardımımıza koşacağı umudunu da yitirmememiz gerekir. mantığa aşırı değer verme siyasal mutlakiyete benzer: her ikisinin egemenliğinde de birey kısırlaşır.

tüm yaşamlar sonsuzluğu arzu ettiği için, bir insan baştan, ölümden sonra yaşamla bağlantılı mitlerin ve düşlerin doğamızda olan bir tür savunma fantezileri olduğunu varsayarak bu işi kestirip atabilir. buna verebileceğim tek yanıt mitin kendisidir. en azından, ruhun hiç olmazsa bir parçasının, yer ve zaman yasalarına uymadığını gösteren belirtiler var.

benim de yaşamımdan örnek olarak verdiğim birçok anı, önsezi ve yerle bağlantılı olmayan algılama olaylarının yanı sıra bu deneyimler, ruhun yer ve zaman nedenselliğiyle ilgili yasalara uymadığını kanıtlıyor. bu da, zaman ve yer kavramımızın ve bunun sonucu olarak da nedensellik kavramımızın eksik olduğunu gösterir. dünyanın tam bir resmini alabilmemiz için bir boyuta daha gereksinmemiz var. ancak o zaman olayların tümünü kapsayan eksiksiz bir açıklama getirebiliriz.

rasyonalistler, bugüne dek parapsikolojik olayların olmadığında ısrar ediyorlar; çünkü dünya görüşleri bu sorunsalın var olmasına ya da olmamasına bağlı. bu olaylar doğruysa, görünen dünyanın ardında farklı değerleri olan bir gerçeğin saklı olduğu sorunsalını göz ardı edemeyiz ve yer, zaman ve nedenselliğe dayanan dünyamızın, "ardında ve altında", "burada" ve "orada" ve "daha önce ve daha sonra" kavramlarının önemini yitirdiği başka bir düzenle bağlantılı olduğu gerçeğiyle karşı karşıya kalırız. ruhsal varlığımızın en azından bir parçasının yer ve zamanla göreceli olduğuna kuşkum yok. bu görecelik, bilinçten giderek uzaklaşarak mutlak bir zaman ve yer yokluğuna doğru uzanıyor.

bilinçli olmanın aslında ne anlama geldiğini düşündüğümüzde, kozmosta olan bir olgunun eş zamanda içsel bir imge ürettiğini ve o olgunun bilincimizde de oluştuğunu anlar ve çok şaşarız. bilinç kendini yaratmaz. bilinmeyen derinliklerden kaynaklanır. çocuklukta giderek uyanır ve yaşadığımız sürece her sabah, bilinç dışı bir durum olan uykunun derinlerinden çıkıp uyanır. bilinç dışının asıl rahminden her gün yeniden doğan bir çocuk gibidir.

kuramsal bağlamda bilinç alanına sınır konamaz; çünkü sonu belli olmayan bir sürece dönüşme kapasitesi vardır. oysa deneysel bağlamda, bilinmeyenle karşılaştığında sınırına ulaşmış olur. bilinmeyen, bilmediğimiz ve bu nedenle bilinç alanının merkezi olan egoyla bağlantısının olamayacağı her şey demektir. iki tür bilinmeyen vardır. birincisi, dışsal olduğu için duyu yoluyla denenir; ikincisi de, hemen o anda deneyimlerinden geçtiğimiz içsel bilinmezlerdir. birinci grup dış dünyadaki, ikincisi de iç dünyadaki bilinmezleri içerir. biz bu ikinci gruba bilinç dışı adını veriyoruz.

bilinç dışı, zaman ve yer görecesi sonucunda, yalnızca duyumsal algılamaları kullanabilen bilinçten çok daha fazla bilgi kaynaklarına sahip olduğu için biz, ölümden sonra yaşamla ilgili mitimizi yalnızca bilinç dışının ani ortaya çıkışları ve düşlerdeki ipuçlarına dayandırabiliriz. bu değinmelere, kanıt bir yana, bir bilgi değeri bile yüklememiz olanaksızdır; ama buna karşın, bunlar mitleri genişletmek için uygun temellerdir. araştırıcı zihnin canlılığı için vazgeçilmez olan hammaddeyi sağlarlar. mitsel imgelerin ara dünyasını kesip attığınız zaman zihin kuramsal katılıklara kurban düşer. buna karşın, mitlerle fazla uğraşmak zayıf ve etkiye açık zihinler için tehlikelidir; çünkü bu tür zihinlerin belirgin olmayan göndermeleri somut bilgi sanmaları ve yalnızca fanteziler üretmeleri olasılığı vardır.

benlik, merkez olan ve düzeni sağlayan arketiptir. kişiliğin tümüdür. simgeleri daire, kare, dörtlük, çocuk, mandala vb.dir.

bütün enerjiler karşıtların ürünleri olduğu gibi, ruhta da içsel kutuplaşma vardır. herakleitos'un uzun bir süre önce anladığı gibi, ruhun canlılığı için vazgeçilmez bir ögedir bu. hem kuramsal hem de işlevsel bağlamda, tüm canlıların yapısında kutuplaşma vardır. bu büyük güçle başa çıkacak olan, ancak binlerce yılda, o da sayısız koruyucu önlemlerle varlığı oluşabilen kırılgan benliktir.

benliğin varoluşunun nedeni de, büyük bir olasılıkla, tüm karşıtların dengeli bir durum içinde olmak isteğinden kaynaklanıyor. denge, sıcakla soğuğun, yüksekle alçağın vs. çatışmasından çıkan enerji alışverişi sonucu kurulur. bilinçli ruhsal yaşamın altında yatan enerji, ondan önce oluşur ve bu nedenle, ilk zamanlarında bilinç dışıdır. bilinçliliğe yaklaştıkça, numenin bağlantıları ilk önce, enerjinin yaşamsal kaynağı gibi görünen mana, tanrı, şeytan vb. doğaüstü yansıtmalar olarak ortaya çıkarlar ve bu süreç, bu doğaüstü biçimler kabul edildiği sürece geçerlidir. bunlar zamanla soluklaşıp güçlerini yitirdiklerinde benliğin, yani gündelik yaşamın içindeki insanın bu enerji kaynağını sahiplendiği anlaşılıyor. bu sahiplenmeyi hiç de açık olmayan ama tam olan şu ifadeyle tanımlayabiliriz: bir yanda bu enerjiyi elde etmeye çalışıp hatta elde ettiğini sanırken, öte yandan bu enerji onu elde eder.

anima ve animus; bir erkeğin bilinç dışı dişi doğasının, bir kadının da bilinç dışı erkek doğasının kişileştirilmesidir. bu çift cinsellik biyolojik bir gerçektir ve dişi ya da erkek olmak bunlardan birini saptayan genlerin sayısına bağlıdır. azınlıkta kalan karşı genler, karşıt bir kişilik oluştururlar ve bu durum genelde bilinç dışı kalır. anima ve animus tipik olarak kendilerini düşlerdeki ve fantezilerdeki kişilikler (düşsel kız, düşsel sevgili vb.) olarak gösterirler. başka bir olasılıkta, bir erkeğin mantığa uymayan duygularında ve bir kadının mantığa uymayan düşüncelerinde ortaya çıkmalarıdır. davranışları düzenledikleri için en etkin iki arketip bunlardır.

her erkek, içinde, o ya da bu kadına ait olmayan sonsuz bir kadın imgesi taşır. bu imge özünde bilinç dışıdır ve erkeğin organik sistemindeki asıl kadın biçiminin, yani bir arketipin, kalıtımsal bir ögesidir. bu asıl resim, kadınlığın tüm atasal deneyimlerinin ve o güne dek kadınlığın bıraktığı izlerin bir birikiminden oluşur. imge bilinç dışı olduğu için sevilene bilinçsizce yansıtılır. tutkuya ya da nefrete neden olan budur.

Hiç yorum yok: