21.6.19

haşereler ve mikroplar*

hüseyin rahmi gürpınar

doğa; sineklere, mikroplara bahşettiği rızk kolaylığı nedeniyle bahşettiği bahtiyarlığı diğer mahlukatın pek azına nasip etmiştir. insanlığın hırsızlık hakkında yürürlüğe koyduğu şiddetli kanunlardan bu haşereler muaftır. çünkü akıllıların hiçbiri yürürlükteki kanunların bunları kapsaması ve bunlara tatbik edilmesi imkanını keşfedememiştir.

bu seçkin mahluk için bütün aşçı, sütçü, tatlıcı, manav dükkanlarından rızk toplamak mubah gibidir. müşterilerin gönüllerini bulandırmamak için bu esnaftan bazıları şişe kapanlar, eczalı kâğıtlar, tozlar çeşidinden imha edici araçlarla bunları yok etme yolunu düşünür ise de çoğu da bu konuda kayıtsız bulunur. çünkü  bu haşereler tatlıdan, ekşiden, bütün nefis yiyecekten ne kadar ziftlenseler, yedikleri şeyler ölçüde hiç belli olmaz. mesela bir üzüm küfesini beş yüz arı, sinek istila ile bir saat tıkınsalar, üzümcü tartıda yine bir şey kaybetmez. gayet ustalıklı yerler.

işte bunun için esnafın çoğu bunların üşüşmelerine pek aldırmaz. hücumlarından usanç oluştuğu zaman bir iki defa sineklik sallamakla yetinirler. o anda ölçüde bir eksilme görülmüyor ama bu kanatlı haşereler çeşitli atıktan ve kirden kalkıp yiyeceğe konarak bazı hastalıkların bulaşmasına aracı oluyorlar. bundan birçok sağlık tehlikesi ortaya çıkıyor. bu fenalıktan esnafın haberi yok.

bu çeşit mahlukatın kayıt ve sıkı düzen altına alınması mümkün olamadığı için bunlar âlemin doğal bir çeşnisi olmak ayrıcalığı ile her tarafta dolaşır dururlar. bazen kaynar çorba tenceresinde can verenler, köpek ağzına düşenler, başka kazalara uğrayanlar da olur ama bu olaylar devede kulak, benzerine ibret olacak kadar sık görülen olaylardan değildir.

sözün gelişini başka vadiye kaçırmadan şunu faydalı bir tembih olarak arz edelim ki ulemanın sözüne göre, mikroplar kolaylıkla beslenme konusunda sineklerden daha şanslıymış. çünkü sinek, arı ve karınca çeşidinden haşere, hisselerine düşen rızkı ele geçirmek için etrafı dolaşarak erzak toplamaya uğraştıkları, yani bir dereceye kadar geçim derdiyle uğraştıkları halde mikroplar bulundukları yeri, o noktayı yiyecek yeri kabul ederek rızk arama zahmetiyle yorulmaksızın yaşarmış. fakat allah korusun, böyle üşüşüp kendilerine yemek sofrası edindikleri yerden de artık hayır kalmazmış. cenabı hak kullarını bunların şerrinden korusun, âmin.

sinekler bu ızgara civarındaki kahvehanelerin önlerinde keyif çatan zevk erbabının üzerlerine saldırırlar. fakat bunların kimlerden meydana geldiğini söyledik ya. o yerin güzelliğinden, serinliğinden, kokularından faydalananlar tramvay arabacıları, kondüktörleri, kılavuzlarından ibarettir. bunlar o koca çizmeli ayaklarını yarım arşın ileriye uzatarak ufak bir yoğurt kâsesi büyüklüğündeki okkalı kahve fincanlarını höpürdeterek keyif yetiştirirler. zavallı kahveci on, hatta beş paraya bile böyle kâse kâse kahve satar fakat bunun neresinden ve ne miktar kâr eder bilinmez.

sinekler bu ağaların orasına burasına konar. lakin bunların elleri o kadar nasırlanmış, yüzleri o geçim zahmetlerinin sıcak ve soğuk havasıyla öylesine sertleşmiştir ki sinek gezintisi bunlara vız gelir. bir şey hissetmezler. sinekler, o köseleşmiş enselerde, o pöstekileşmiş yanaklarda, o abanozlaşmış parmaklarda rızk tanesi toplamak üzere bir iki kolaçan ederler. fakat hiçbir tarafa diş geçiremezler; çünkü tramvay idaresi bunlardaki hayat özsuyunu o her günkü sıkıntı ve üzüntüyle kurutmuş gibidir. 

sinekler hiçbir yöne hortum işletemeyince kahve fincanına arsızlanmaya başlarlar. kenarında bir iki piyasa falan derken ayakları mı kayar, nasıl olur, cup diye içine düşerler. bunun kaza olduğuna kimsenin şüphesi yok; çünkü hayatından bezmiş olarak intihara cüret edecek kadar sineklerde henüz yüksek düşünceler olmadığını herkes bilir.

intihar çoğunlukla geçim darlığından yahut sevda yüzünden ileri gelir. avrupa'da, özellikle ingiltere'de bazı lordlar, kontlar varlıklarının çokluğuna rağmen bunları harcayacak yer bulamamak sıkıntısıyla intihar ederlermiş. bu rivayet bize yalan hatta rüya gibi gelir. çünkü doğu'da hüküm bütün bütün aksinedir.

zavallı sinek, içinde kahveden ziyade kaynamış arpa bulunan o koyu renkli sıcak havuza düşünce kurtulmak ümidiyle vızır vızır en kesin narasını atmaya başlar. ne yazık ki, boru sesiyle duyma nezaketinden kendinde eser kalmamış olan tramvay ispiri (sürücüsü) bu vızıltıyı duymaz. kazazede son umutsuz gayretiyle debelene debelene canını kurtarmaya çalışırken birinciden büyük ikinci bir kazaya uğrar. ispir fincanı höpürdetir. çok defa sinekçeğiz ilk nefeste gırtlağa iner. oradan uğurlar olsun, ikinci istasyonda mideyi bulur. nadiren arabacı kahve yudumu içinde yabancı bir cisim hisseder. dilinin ucuyla boğulmuş olanı dışarı çıkarır, parmağına alır.

kazazede siyah yahut yaldızlı parlak çeşidinden midir? sakırga mıdır nedir?  kimliğini araştırmayı hiç merak etmeksizin bir fiske ile zavallıyı karşıya fırlatır. fakat o sinekten de artık hayır kalmaz.

bu boğulma hadisesi bir fincanda bazen iki üç defa tekrar eder. fakat müşteri aynı kayıtsızlıkla sinekleri ya yutar ya çıkarır. o kadar küçük bir şeyden tiksinmeye düşmek münasebetsizliğinde bulunmaz. bu hali pek tabii görür. iğrenmeye kalksa bundan kimi sorumlu tutmalı? havadaki sinek fincana düşmüş. o kahveyi murdar saymak lazım gelse, kahve içmekten vazgeçmekten başka çare kalmaz. 

çiftini on paraya ufak kâse büyüklüğünde fincanlarla kahve içip de her sinek düşünce fincanların içindekini yenilemeye kalkışmak pek insafsızlık olur değil mi? ama herif içine arpa katıyormuş. arpa bedava mı? onu yemeye hak kazanabilmek için tramvay beygirleri ne azap, ne yorgunluk çekiyorlar. kira hayvanları hep bu nimeti yemek hülyasıyla nal paralıyorlar da, zavallıların içinde sahiplerinin avuçlarından bunu koklaya koklaya yiyenler akran arasında bahtiyar sayılıyorlar.

arabacı üç beş ahbabıyla bir iki söz edip birkaç sinek yutuncaya kadar hareket nöbeti de gelir. o pis kahvenin içilme süresi, bu adam için tramvay ispirliği denilen yorucu sanatın o bitmez tükenmez seferleri arasında nasıl gönül okşayan bir ara olur bilseniz! zavallı ayağa kalkar, dirseklerini kıvırıp kollarını uzatarak bir iki gerinir. o kısa dinlenme ve o acı kahve ile yeni bir seferin sıkıntısına göğüs germek için gereken kuvveti kazanır. ağır, bir çeşit gururlu adımlarla yürür; özel yerine çıkar; boynundaki borusunu düzeltir; kırbacını muayene eder; terbiyeleri eline alır. kulağı kondüktörün çalacağı düdüktedir.

o koca oda kadar araba, öndeki dört hayvanın gayreti ve bu adamın çaba kırbacı ile o yokuşları çıkıp inecektir. bu beş mahluk birbirleriyle o derece uyumludur ki beyinlerinde özel sesler ve işaretlerden oluşan bir çeşit dil peyda olmuştur. icabında kamçının o şakırtılı ucu, açık ve etkili cümleler söyler. dikkat edilse hayvanların da aynen arabacı gibi hareket için öttürülecek düdük sesini bekleyerek kulak kabarttıkları görülür.

düdük ötünce beşi birden gayretle görevlerini yapmaya girişir. geçim derdi, o adamı bu hayvanların idaresi başına geçirmiş. biri sürecek, ötekiler çekecekler. kaderin hikmeti bunları çalışmada müşterek bulunduruyor. ispir; yaşamak, belki birkaç çocuğunu da yaşatmak için kırbacı eline almış, esarete mahkûm hayvanları yürütüyor. ekmek parası tedarikine uğraşıyor. fakat beygirler seyyar bir eve benzeyen o koca arabayı niçin akşama kadar belli bir yere getirip götürdüklerini biliyorlar mı?

bu hayvanları bırakalım da kendimizi düşünelim. başından sonuna kadar bu hayat sıkıntısını niçin çektiğimizi biz biliyor muyuz? varlığımızı yokluğumuzu bütünüyle kuşatan yaratılışın müşkül muammalarından hangi birini halledebiliyoruz? tahammül derecemizi sormaksızın bizi beladan belaya sürükleyen nasibi ispire, zayıf sırtımızdaki hayat yükünü tramvaya benzetirsek bizim de o hayvanlardan hiç farkımız kalmaz.

insanlar bir felakete, bir üzüntüye uğradıkları zaman olanca öfkelerini altlarındaki zayıflardan çıkarmak, güçleri erdiği mahlukatı o hınç ve öfkeyle insafsızca ezmek cibilliyetindedirler.

ispirin dişi, başı ağrıdığı, bir şeye canı sıkıldığı, manevi ve maddi mustarip olduğu günler kaderine karşı olan kızgınlığını beygirlerden çıkarmak ister, o gün kamçıyı fazla vurur. zavallı hayvanlar çekme görevlerini her günkü gayretle yapmaya çalıştıkları halde, o gün dayağı niçin fazla yediklerinin hikmetini anlayamazlar. akıl ve dirayetçe kendinden aşağı gördüğü bazı zatların nasıl olup da talihin izniyle refaha düştüklerinin nedenini de ispir anlayamaz.

ispir beş on dakikalık istirahat arasına nail olduğunda yine bahtiyardır. zavallı biletçi için hiç nefes alacak zaman yoktur. o biçare, tramvay durunca doğru idare şubesine, hesap memurunun karşısına gider. bu hesap ahret hesabından daha zordur; çünkü o ne kadar dakik olursa olsun bir defa sorulacaktır; bu, her gün hem de tekrar tekrar sorulur. çantanın mevcut nakdi satılan biletlerin sayısıyla karşılaştırılacak; bu ince hesap, kontrol memurlarının listeye al, mor, kısacası renk renk kalemlerle yaptıkları denetleme işaretleriyle de tatbik edilecek. ortaya çıkacak eksiği keseden ödemeden başka çare yok.

ispir yalnız idare ettiği hayvanlara meram anlatacak. zavallı biletçi her seferde önce adedini saptama mümkün olmayan garip huylu, meram anlamaz birçok adama söz dinletecek, nefes tüketecek.

* yazarın notu: "alafranga" (şıpsevdi) romanının 1901'deki ilk yayınında sansür buradaki "haşere" ve "mikrop" terimlerinden "hafiyeler" hakkında bir ima kokusu alarak bu ilk kısmı tamamıyla ortadan kaldırmıştı.