15.05.2009

yukio mişima

zülfü livaneli

çılgınlık derecesinde bir japon milliyetçisi olan yukio mişima, büyük yazarlık yeteneğini önemsemez gibi davranarak hayatını "güneş imparator"a, samuraylar japonyasını canlandırmaya, dövüş sanatlarına, askerliğe, disipline adamış, ülkesinin yozlaşması olarak gördüğü değişimlere karşı mücadele bayrağı açmıştı. yanına epey öğrenci de toplamıştı. bir gün bu öğrencileri alarak bir askeri birliği işgal etti. balkona çıktı, düşüncelerini özetleyen bir söylev verdi ve seppuku yaptı. kimonosunu açarak özel bir bıçakla karnını yavaş yavaş, dikkatli bir biçimde soldan sağa doğru keserek bağırsaklarını dışarı döktü. daha sonra seremoniye katılan en yakın öğrencisi, keskin bir kılıçla yazarın başını uçurdu.

14.05.2009

melez desenler

nilüfer göle

yaşadıklarının, söylediklerinin üzerine düşünme, anlama zahmetli bir iştir. zaman ister, araştırma ister, emek ister, üretme tutkusu ister.

ütopyalar zenginleştiricidir. ancak ütopyalar bilme istencinden koptukça dogmatikleşirler. bilme cesaretinin yerini bilginin siyaset tarafından denetlenmesi alır.

türkiye'nin geleceği küresel ve yerli, liberal ve ahlaklı, seçkinci ama toplumu dışlamayan, bireyci ve dayanışmacı bir toplumsal projenin hayata geçirilmesinde yatmaktadır.

alain touraine: kendinin bilincinde olma tek başına özneyi açığa çıkaramadığı içindir ki bir bireyin içinde öznenin oluşumu, bu kadar sıkı bir şekilde, öteki ile olan ilişkilere bağlıdır. aşk ilişkisi toplumsal belirlenmişlikleri, determinizmleri yok eder ve bireye bir duruma uyum sağlamaktan ziyade, bir aktör olma, o durumu yaratma arzusu verir. özne olarak öteki ile kurulan bu ilişki sayesinde bireyler sosyal sistemlerin işlevsel elemanları olma durumundan çıkarlar, kendilerinin yaratıcıları ve toplumun üreticileri olurlar.

yaşamak

ismet özel


adını "bir gün fazla yaşamak" koyduk
ey merak, ey zafer haykırışı, oğlum
ellerin ve doğurtucu erkin baş döndüren macerası
ey toprağın ve rahmin tükenmez hünerleri
güz ki ancak hainin yüreğini soğutur
bir korkağı mahzun kılar kırlangıç sürüleri
sabırla, kin tutarak
gülen günlere ulaşan sesleri bulduk
adına "yaşamak" diyoruz
"düşmana inat bir gün fazla yaşamak!"

partizanlığım dalaşmak istiyor anla
bu sarsak hırgürüyle dünyanın

yürüyorum
azarlanıyorum fışkıran başaklarla
iki bomba gibi taşıyorum koltuğumdaki bir çift somunu
hurdahaş bir sancıyla geçiyorum badem çiçekleri altından
gözlerim nemli değil
gözlerim namlu

sarp bir güvercin düşüyor yüreğimden
buna dayanmalıyım
ölünce bir partizan gibi ölmeliyim
sabahın kuşluk vaktine savrulan
savrulan savrulan ergen ölüleri gibi
kentin şarkısını söylediğim zaman
yağız bir kımıltı oluyor sesim

merak
bir devrimcinin hazırlığıdır
ve alçacık bir sesle uçar üzerimden
kanser, begonya, ölüm.

13.05.2009

dinginliğin gücü

eckhart tolle

dünyayı kurtaracak ve dönüştürecek olan şey içsel dinginliktir. içsel dinginlikle teması yitirdiğinizde, kendinizle teması yitirirsiniz. kendinizle teması yitirdiğinizde, kendinizi dünyada kaybedersiniz. gerçek benliğiniz ile dinginlik birbirinden ayrılmaz. o sizin asli doğanızdır. dinginlik içinde algıladığınız her şeyle birlik hissedersiniz. her şeyle bir olduğunuzu hissetmek gerçek sevgidir. dinginlik zekanın ta kendisidir; o her formu doğuran bilinçtir. bilgelik dinginlikle birlikte gelir.

gerçek bir ruhsal öğretmenin, sözcüğün geleneksel anlamında, öğreteceği bir şey yoktur; onun size -yeni bilgi, inançlar, ya da ahlaki davranış kuralları olarak- vereceği ya da katacağı bir şey yoktur. böyle bir öğretmenin tek işlevi sizi zaten olduğunuz -ve varlığınızın derinliklerinde zaten bildiğiniz- kimliğin gerçeğinden ayıran şeyden kurtulmanıza yardımcı olmaktır. ruhsal öğretmen, aynı zamanda huzur olan o içsel derinlik boyutunu açığa çıkarmak ve size göstermek için oradadır.

gerçek zeka sessizce iş görür. dinginlik yaratıcılığın ve sorunların çözümlerinin bulunduğu yerdir. 

düşüncelerinizi çok ciddiye almayın. insanların kavramsal hapishanelerine hapsolmaları çok kolaydır. ve garip olan şey şu ki insanlar içinde bulundukları hapishaneyi severler; çünkü o onlara bir güvenlik duygusu ve sahte bir "biliyorum" duygusu verir.

hiçbir şey insanlığa kendi dogmalarından daha fazla ıstırap vermemiştir. her dogmanın er ya da geç çöktüğü doğrudur; çünkü realite eninde sonunda onun yanlış olduğunu ortaya çıkaracaktır; ancak, onun temel yanılgısı olduğu gibi görülmedikçe, onun yerini başka dogmalar alacaktır.

zihin bir yetersizlik hali içinde bulunur ve bu yüzden daima daha fazlasını ister. siz zihinle özdeşleştiğinizde, çok kolayca sıkılır ve huzursuz olursunuz. can sıkıntısı zihnin daha fazla uyarımın, daha fazla düşünce besininin açlığını çektiğini ve açlığının doyurulmadığını gösterir.

bilgelikten yoksun kurnazlık son derece tehlikeli ve yıkıcıdır.

insanlar kim olduklarını unuttuklarında karışıklık, öfke, depresyon, şiddet ve çatışma ortaya çıkar.

dünyanın gözünde başarılı ya da başarısız olmanız önemlidir. sağlıklı ya da sağlıksız olmanız, eğitim görmeniz ya da görmemeniz önemlidir. zengin ya da yoksul olmanız önemlidir -bu yaşamınızda kesinlikle bir fark yaratır. evet, tüm bunlar nispeten önemlidir, ama mutlak şekilde önemli değildir. bunların hepsinden daha önemli olan bir şey vardır ve bu o kısa-ömürlü varlığın, o kısa-ömürlü kişiselleştirilmiş benlik duygusunun ötesindeki kimliğinizin özünü bulmaktır.

çoğu insanın yaşamını arzu ve korku yönetir.

siz tüm deneyimlerin geçici olduğunu ve dünyanın size kalıcı değere sahip hiçbir şey veremeyeceğini idrak ettiğinizde, teslimiyet çok daha kolay hale gelir. o zaman insanlarla karşılaşmaya, deneyimlere ve faaliyetlere katılmaya devam edersiniz; ama bunları egosal benliğin istekleri ve korkuları olmadan yaparsınız. yani, artık bir durumun, kişinin, yerin ya da olayın size doyum veya mutluluk vermesini talep etmezsiniz. onun geçici ve kusurlu doğasının olmasına izin verirsiniz. ve mucize şu ki, siz artık ondan olanaksız bir şeyi talep etmediğinizde, her durum, kişi, yer ya da olay sadece doyum verici hale gelmez; aynı zamanda daha uyumlu ve dingin de olur.

kabul edilemez olanı kabullenmek bu dünyada en büyük inayet kaynağıdır.

biz insanlar hakkında bir kanıya varmakta, bir sonuca ulaşmakta çok acele ederiz. egosal zihin için diğer insanları etiketlemek, onlara kavramsal bir kimlik vermek, onlar hakkında ahlaki bir yargıda bulunmak doyum vericidir.

ilişkilerinizde istemeyi ve korkmayı aşmak ne kadar harika bir şeydir. sevgi hiçbir şey istemez ve hiçbir şeyden korkmaz.

nesneler alemini benliksiz bir biçimde takdir ettiğinizde, çevrenizdeki dünya zihinle kavrayamayacağınız biçimlerde canlanacaktır.

bir insanla karşılaştığınızda, ne kadar kısa bir süre için olursa olsun, ona tüm dikkatinizi vererek onun varlığını kabul ve tasdik ediyor, onu onurlandırıyor musunuz? yoksa onu amaca ulaştıracak bir araca, sadece bir işleve ya da role mi indirgiyorsunuz?

ölüm yaşamın karşıtı değildir. yaşamın bir karşıtı yoktur. ölümün karşıtı doğumdur. yaşam ölümsüzdür, ebedidir.

bazı insanlar ölmeden hemen önce derin bir biçimde dinginleşir ve -sanki ölmekte olan formun içinden bir şey parlıyormuş gibi- adeta ışık saçarlar.

her kazada ve felakette, çoğunlukla farkında olmadığımız, potansiyel olarak kurtarıcı bir boyut vardır.

her şey birbirine bağlıdır. budistler bunu hep bilmişlerdir ve fizikçiler şimdi bunu doğrulamaktalar. vuku bulan hiçbir şey diğerlerinden ayrı bir olay değildir; o sadece öyle görünür. biz onu daha çok yargıladıkça ve etiketledikçe onu daha çok ayırırız. yaşamın bütünlüğü bizim düşünüşümüzle parçalara ayrılır. yine de, o olayı yaşamın bütünü meydana getirmiştir. o kozmos denen birbirine bağlılık ağının bir parçasıdır. bu şu anlama gelir: her ne olmuşsa, o başka türlü olamazdı.

gerçek özgürlük ve ıstırabın sonu bu anda her ne hissediyor ya da deneyimliyorsanız onu tamamen siz seçmişsiniz gibi yaşamaktır.

eski sokak

behçet necatigil


yıldızlar daima yalnızdır

anla sıkıntımı geç git dost
nedendir sorma
gür bitkiler altında bir benim için akar
alıngan, onurlu
istemez görsünler saklı su

biliyorum saadet
bana dünyada gelmez
ölümü bekliyorum

şu dünyada oturacak o kadar yer yapıldı
kulübeler, evler, hanlar, apartımanlar
bölüşüldü oda oda, bölüşüldü kapı kapı
ama size hiçbir hisse ayrılmadı
duvar dipleri, yangın yerleri halkı
külhanlarda, sarnıçlarda yatanlar

anla sıkıntımı geç git dost
nedendir sorma
gür bitkiler altında bir benim için akar
alıngan, onurlu
istemez görsünler saklı su

gene de hiçkimse kurtulamaz içinde büyüyen
bu korkunç boşluktan, diyorum
kurtarırsa o kurtarır bizi, ne aşklar, ne yaşlanmak
ne avuntular dışarda
dünyada mutluluk adına ne varsa başkaca
evcek, evlerde yaşar yaşarsa

şu dünyada insanca yaşamak da yoksa
ne kalıyor geriye yüzyıllardan

geceleri korkulu yollara gittiniz mi
biz çok şeyi vakit yok pek kısa geçiyoruz
limanda bilinen gemiler oysa açıklardadır
kullanırız bir sözü ama hangi anlamda

asıl şiirler bekler bazı yaşları

bir yerde iyidir yanılmış olmak

güçlü fırtınalarda direkleri kırılmış
gemiler bize sığınır -bulduk sanırız

katlanmak babında
her iyi şair
de biraz peygamberdir

12.05.2009

açıklığa doğru

melih cevdet anday

cennet bize eski mısır'ın armağanıdır. cehennem ise samilerin.

ilhan berk: bir ozanın aşktan, eski çağlardan söz etmesi; yalnızlığı, bunaltıyı yeryüzüne yaymak istemesi toplumdan kaçma değil, toplumu anlamaya doğru gitmektir.

hastabakıcılara; ama iyilerine acırım; çünkü iyi hastabakıcılar, hastalarını severler, onlarla dostluk kurarlar; oysa kısa bir süre sonra bu dostluk, bu sevgi bitiverir; hasta ya iyileşir gider ya ölür; gerçekten gönlü sevgi dolu olan o iyi hastabakıcı ise bu sefer yeni bir hastasına bağlanır. durup dinlenmeden, ülke ülke dolaşan gezginler de yeni geldikleri yerde, kısa bir süre için, güzellikler, iyi insanlar tanır, dostluklar kurar, sonra da çekip giderler. gezginlerle hastabakıcılar arasındaki ayrım, birincilerin sevdiklerini bırakması, ikincilerinse sevdiklerince bırakılmasıdır. gezginle hastabakıcıyı birleştirirseniz, kişinin alınyazısı çıkar ortaya.

auerbach: dünyanın kuruluşunda cinnet ve cebir vardır; isa bunlara boyun eğmiştir. dünyayı düzeltmek için parmağınızı bile kıpırdatmaya değmez.

insanın insana koşması, yarattığı en yüce gücüdür insanoğlunun.

suç

marquis de sade

suç birçok gözden sakınır ve hepsinden korkar. güvenliğinin, ancak gizemin karanlığında mümkün olduğunu hissedip ne zaman harekete geçmek istese gölgenin içine saklanır.

olağan kısıtlamaları ihlal etme alışkanlığı kısa süre sonra daha ciddi olanların ihlaline neden olur ve bir kişi hatadan hataya yakın zamanda dünyadaki her ülkede cezalandırılacak ve hangi ülkede yaşıyor olursa olsun dünyadaki her makul insanda korku uyandıracak türden suçlara ulaşır.

dünyada gerçek olan hiçbir şey yoktur; övgü ya da onay hak eden hiçbir şey, ödüllendirilmeye ya da cezalandırılmaya değer hiçbir şey, burada adaletsiz olup beş yüz fersah ötede tümüyle yasalara uygun hiçbir şey yoktur. sözün kısası hiçbir suç gerçek değil, hiçbir iyilik sürekli değildir.

10.05.2009

şiiri düzde kuşatmak

gülten akın

en yalnız kişinin bile söyleyeceğinde başkaları vardır.

kuşku, bilmenin, bildiğini gelecek içinde bir üst düzlemde yeniden üretmenin ilk aracıdır. onsuz, insan düşüncesi gelişemez. kalıplar ve dogmalar içinde donup kalır; yozlaşır, çözülür, dağılır.

ölmüş bir dili diriltmeye çalışmak ya akılsızlığın, ya gerici özlemlerin simgesi olabilir.

insanın yeni olanakları bulması için eskileri tanıması zorunludur. yeniyi kurmak için eski içinden seçilebilir olanlar vardır. tekniklerden alınacaklar vardır eski alan usul usul temizlenir. sonra nitel bir dönüşüm gerçekleşir.

turgut uyar: her insan bir uygunsuzluktur ölü olmadıkça.

iyidir aşırılıkları denemek. sonunda klasik güzelliğe katmak için derlenmiş bir yığın çiçek olacaksa kucakta.

edip cansever: insanın insana verebileceği en değerli şey yalnızlıktır.

"bilinçlilik, niteliğini nesnel yaşam sürecinin belirttiği bir varoluş biçimidir."

yılsonu yoktur, yılbaşı yoktur, doğum günü yoktur, beş yıl yoktur. üç yüz altmış beş gün altı saat on sekiz dakika yoktur. zaman yoktur. bunu şu yaşına dek anlamadıysan, artık kimse anlatamaz sana. gelmişsin, gidiyorsun.

edip cansever: mutluluk, alışılmış bir kötümserliktir.

o zamanlar ben her gün
vapurları karşılamaya giderdim
istasyonlarda dolaşırdım
tren saatlerinde
vaktimi parklarda
caddelerde geçirirdim
ah, nerden bileyim
yeni bir aşktan önce dolaşıldığını
böyle yerlerde (necati cumalı)

bu dünyada bir iş yapan kişi, yaptığı iş ne olursa olsun, onun hesabını da yapabilmelidir. yani bilinçle yapmalıdır her ne yaparsa.

"hiçbir şey yoktan varolmaz, hiçbir şey yok olmaz."

haberin var mı taş duvar
demir kapı, kör pencere
yastığım, ranzam, zincirim
uğruna ölümlere gidip geldiğim
zulamdaki mahzun resim
haberin var mı
görüşmecim yeşil soğan göndermiş
karanfil kokuyor cıgaram
dağlarına bahar gelmiş memleketimin (ahmed arif)

ozan, bir döneminde hayata, ötekinde tarihe, bir başkasında bilime yönelmez. şiir yazmaya başlamadan çok önce, az ya da çok bir birikme, bilgilenme söz konusudur. bilgi gelir, bir bireşim yeni bilgilerle başka bireşimlere ulaşır. ve sürekli bir seçme. sürekli bir değişim ve nitel sıçrama. şiiriniz bu oluşumu izleyebiliyorsa, o da evrilip değişip geleceğe aktarılarak birikiyorsa ozanlığınız diridir. değilse, yoz bir kalıbı sürükleyip götürüyorsunuz demektir. insanın kendi ölüsünü sürükleyip götürmesi kadar saçmadır bu.

okumak

alberto manguel

teoloji ve fantastik edebiyat dışında, evrenimizin belli başlı özelliğinin anlam eksikliği ve gözle görülür amaç yoksunluğu olmasından kuşku duyan birkaç kişi ancak çıkar. yine de şaşırtıcı bir iyimserlikle yazı tomarlarından, kitaplardan, bilgisayar yongalarından, ister somut olsun ister sanal ya da başka türlü, dünyaya akıl ve düzen kazandırmak gibi acınası bir çabayla kütüphane raflarından sonra kitaplıklardan toplayabildiğimiz kadar kırpık bilgileri bir araya getirmeyi sürdürürüz; aksine inanmak istesek de uğraşlarımızın başarısızlıkla sonuçlanmaya mahkum olduğunu bile bile.

seneca, önem vermemiz gerekenlerin yalnızca çağdaşlarımızın ve kendi yurttaşlarımızın yazdıkları olduğunu reddediyordu. seneca'ya göre bir kütüphanede gönlümüzün çektiği herhangi bir kitabı seçebiliriz; her okur, diyordu, kendine ait geçmişi yaratabilir. ana-babalarımızı kendimiz seçmediğimiz yollu yaygın kanının aslında gerçek olmadığını belirtmişti; kendi atalarımızı seçme gücümüz vardı. kendi kitaplığına işaret ederek, "işte doğuştan soylu olan aileler" diye yazar. "hangisine mensup olmayı diliyorsanız onu seçin. böyle bir kabullenme size yalnızca ün kazandırmakla kalmaz, aynı zamanda mal mülk kazandırır; üstelik bunu aşağılık veya değersiz bir ruhla kollamanız gerekmez; ne kadar çok insanla paylaşırsanız o kadar büyüyecektir. ölümlülüğünüzü uzatmanın biricik yolu budur, onu ölümsüzlük kılmak değil. bu gerçeği anlayan herkes, insanlığın sınırlarından muaftır."

8.05.2009

lun-yü / konuşmalar

konfüçyüs

bir insan uzağı düşünmezse, yakın bir zamanda kesinlikle üzüntüyle karşılaşacaktır.

bütün gün kafasını iyi şeyler üzerinde çalıştırmayıp da yalnızca yemeği düşünen bir kimseyle anlaşmak güçtür!

geniş bilgisi olmak, sağlam ve içten bir amacı olmak, ciddi olarak araştırma yapmak, derin derin düşünmek: işte erdem bunların içindedir.

düşünmeden öğrenmek, zaman yitirmektir.

doğru olan bir şeyi görmek ama yapamamak, korkaklıktır.

yapılan işler konusunda konuşmak yersizdir. nasıl sonuçlanacağı belli olan işler için gösteri yapmak anlamsızdır. geçmiş şeyleri ayıplamaksa boştur.

insanların yanlışları, sınıflarının özelliğidir.

yüksek bir konumda bulunmadığından dolayı telaşlanma. asıl o konuma uygun olup olmayacağından dolayı endişe et.

iyiliksever kimse kendisini yetiştirirken başkalarını da yetiştirmek ister. kendi bilgisini genişletirken başkalarının bilgisini de geliştirmeye çalışır.

yiyecek pirincim, içecek suyum ve kolumu dayayacak bir yastığım var. bunlarla ben mutluyum. zenginlik, san, onur doğru olmayan bir yolda elde edilirse, bunlar benim için uçan bulutlar gibidir.

halk bir dizgeye uymaya zorlanır; ama onu anlamaya asla zorlanamaz.

hedefine erişemeyecekmiş gibi öğrenmeye çalış. sanki onu yitirecekmiş gibi korku içinde ol.

yaşam konusunda bir bilginiz yokken ölüleri nasıl bilebilirsiniz?

büyüklerle küçükler arasındaki ilişki, yelle otlar arasındaki ilişkiye benzer. yel esince, otlar eğilir.

iyilikseverlik, bütün insanları sevmektir. bilgi, insanları tanımaktır.

iyi bir hükümet, yanında olanları mutlu kılar. uzakta olanları kendisine çeker.

kimi değerli insanlar, yalnızlığa çekiliyorlar.

konuşulacak bir insan olduğunda, onunla konuşamamak, onu yitirmek demektir. konuşulamayacak bir insanla konuşmaksa sözlerin boşuna harcanması demektir. akıllı olan, ne o insanı yitirir, ne de sözleri boşuna harcar.

kendisinden çok, başkalarından az isteyen bir insan kendini kötülüklerden uzak tutar.

kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkalarına yapma!

bütün gün yemek yemedim, bütün gece uyumadım, düşündüm; hiç yararı olmadı. en iyi şey öğrenmektir.

öğretimde sınıf farkı olmamalıdır.

yolları ayrı olan insanlar birbirlerine yardım edemezler.

ülkede doğru ilkeler egemen olduğu zaman, ülke büyük memurların elinde kalmaz.

yüksek sınıfın akıllı, aşağı sınıfın budala insanları vardır ki, bunlar asla değiştirilemezler.

insanlar yaradılışta özdeştirler; ama iş başındayken birbirlerinden farklılaşırlar.

insanlar arasında, genç kızlara ve hizmetçilere nasıl davranılacağını kestirmek, en güç şeydir: onlara yakınlık gösterecek olursanız, alçak gönüllülüklerini yitirirler; uzak duracak olursanız, kızarlar.

küçük insan, yanlışlarını örtmeye çalışır.

hayat

henry miller

"hayat" demiş emerson, "insanın sabahtan akşama kadar düşündüklerinden ibarettir." öyleyse gerçekten, benim hayatım devasa bir bağırsaktan başka bir şey değil. bütün gün yemek hayalleri kurduğum yetmezmiş gibi, geceleri de düşünü görüyorum.

hayatını kahramanca sürdürecek ve dünyayı kendi gözünde daha dayanıklı kılacak bir adamım ben. eğer, bir zayıflık ya da rahatlama ya da ihtiyaç anında buharımı, sözcüklerle soğutulmuş kor halinde öfkemi salıyorsam; canım, ister alın, ister almayın.. ama beni rahatsız etmeyin! ben özgür bir adamım ve özgürlüğüme ihtiyacım var. yalnız kalmaya ihtiyacım var. yalnız kalıp utancımı ve umutsuzluğumu sorgulamaya ihtiyacım var. güneş ışığına ve kaldırım taşlarına yanımda kimse olmaksızın ihtiyacım var; konuşmaksızın, kendimle yüz yüze, yüreğimin müziği eşlik etsin bana yeter. ne istiyorsunuz benden? söyleyecek bir şeyim olduğu zaman yazıp yayınlatıyorum zaten. verecek bir şeyim olduğunda, veriyorum. gözetleme merakınızdan iğreniyorum. övgüleriniz beni aşağılıyor. çayınız zehirliyor!

7.05.2009

yatağını ıslatan çocuk

alfred adler

yatağını ıslatmak, gerçekleştirmeyi amaçladığımız eylemlere uygun düşecek duyguları içimizde yaratmada düşlerden nasıl yararlanıldığını gösteren güzel bir örnektir.

yatağını ıslatan çocuklar sık sık düşlerinde yataktan kalkıp tuvalete giderler. buna da yataklarını ıslattıkları için bir özür olarak bakarlar, ne de olsa yataktan kalkıp tuvalete gitmişlerdir, öyleyken yataklarını ıslatmışlarsa ne gelir ellerinden. yatağını ıslatmanın amacı genelde önemsenmek, başkalarını tahakküm altına almak, gece olsun, gündüz olsun çevresindekilerin dikkatini kendi üzerinde toplamaktır. bazen de bir karşı koymanın belirtisi kimliğiyle ortaya çıkan bu alışkanlık, bir savaş ilanının yerini tutar. öyle ya da böyle, yatağını ıslatmanın gerçekten dahiyane bir dışavurum biçimi olduğu görülür; çocuk, ağzıyla konuşmayı bırakıp mesanesiyle konuşmakta, düşüncesini dile getirmede organsal yetersizliğinden sadece bir araç olarak yararlanmaktadır.

yatağını ıslatma olayının aile içinde ne kadar önemsendiğini fark eden bir çocuk büyük bir olasılıkla diretecek, annesinin davranışını bu tür bir eğitime yönelteceği protesto için mükemmel bir fırsat bilecektir.

söylemek istediklerini bu yoldan dile getiren çocuk her zaman bir gerilim durumunda yaşar.

sıklıkla, dikkat ve ilginin biricik odak noktası olma konumunu sonradan yitiren şımartılmış çocukların arasında yer alır. belki ailede ikinci bir çocuk dünyaya gelmiştir de annenin bütün ilgi ve sevgisini kendi üzerinde toplaması güçleşmiştir. bu durumda, hoş bir davranış sayılmamasına karşın, yatağını ıslatarak annesinin yakın ilgisini yeniden ele geçirmeyi amaçlar. yatağını ıslatarak annesine şöyle demek ister adeta: "senin düşündüğün kadar büyümüş değilim henüz. benimle hâlâ ilgilenmen gerekiyor."

daha başka koşullarda ya da bir başka organsal yetersizlikte seçilecek davranış biçimi, kuşkusuz daha değişik olacaktır. annesiyle arasındaki sıcak ilişkiyi sağlamak için, çocuk çıkaracağı seslerden yararlanacaktır belki; huysuzlanacak ya da geceleyin bağıracaktır. bazı çocuklar vardır, geceleri yataklarından kalkıp dolaşır, kötü düşler görür, yataktan düşer, susayıp su isterler. bütün bu dışavurumların arka planındaki psikolojik neden birbirine benzer. seçilecek dışavurum biçimi, kısmen çocuğun organlarının durumuna, kısmen de çevrenin tutumuna bağlıdır.

6.05.2009

sözcükler

jean-paul sartre

yaşamıma tıpkı bitireceğim gibi başladım: kitaplar arasında.

eli açıklık, tıpkı cimrilik ya da ırkçılık gibi, iç yaralarımızı iyileştirmek için kullanılan ve sonunda bizi zehirleyen gizli bir merhemden başka bir şey değildir.

gerçek, çocukların ağzından çıkar.

"kendinizi özletmeyi bilin." diyordu. çok özlediler onu, sonra daha az özlediler ve görmeye görmeye sonunda unuttular.

ölmek bir şey değil, zamanında ölmek gerekir.

köpekler sevmeyi bilir; insanlardan daha şefkatli, daha bağlıdırlar; davranış inceliğine sahiptirler. iyiliği tanımalarına, iyilerle kötüleri birbirinden ayırmaya yarayan şaşmaz bir içgüdüleri vardır.

bütün mucize tanrıçaları ölülerdendir, herkes bilir bunu; bütün çocuklar ölümün aynasıdır.

kuşak çatışmasında çocuklarla yaşlılar çoğunlukla aynı amaç uğrunda birleşir; birinciler mucizeler yaratır, ikincilerse bu mucizeleri çözümler. doğa konuşur, görmüş geçirmişlik de çevirmenlik yapar; yetişkinlere de işi tamamlayıp bağlamak kalır yalnızca.

yaşamımız bir törenler dizisidir ve zamanımızı birbirimizi övgüye boğmakla geçiririz.

hiçbir şey çaresiz değildir ve aslında, hiçbir şey değişmemektedir; yüzeydeki boş kıpırtılar, kaderimiz olan cenaze dinginliğini gözümüzden saklamamalıdır.

"en umutsuzdur en güzel ezgiler." (alfred de musset)

her insanın doğal bir yeri vardır; ne gurur ne de değer belirler bunun yüksekliğini; çocukluk çağı karar verir buna.

iyi baba yoktur; ama erkeklere değil, çürümüş olan babalık bağına kızmak gerekir.

gerçek ile masal aynı şeydir, tutkuyu duyabilmek için oynamak gerekir, insan bir tören yaratığıdır.

yaşam ne denli saçma ise ölüm o denli dayanılmazdır.

derin bile olsa inanç hiçbir zaman tam değildir. hiç durmadan onu desteklemek ya da hiç değilse yıkılmasına engel olmak gerekir.

kültür hiçbir şeyi, hiç kimseyi kurtarmaz, doğrulamaz; ama bir insan ürünüdür. insan orada yansır, kendini bulur; yalnız bu eleştirici ayna verir insana imgesini.

yalnızlık

charles bukowski

insanlar önemsiz. bir sineğe bile işemem onlar için.

yalnızlıkla beslenen biriyim, yalnızlığımı alırsanız yemeğimi ve suyumu almış kadar olursunuz. yalnız kalamadığım her gün gücümden bir şeyler alıp götürür. bununla övünmüyorum ama önemlidir benim için.

sevmem partileri. dans etmeyi bilmem, insanlar beni ürkütür, özellikle partilerde. seksi, neşeli ve zeki olmaya çalışırlar ama değildirler. olamazlar. durmadan çabalamaları durumu daha da dayanılmaz kılar.

samimiyetle söylüyorum: yaşam beni dehşete düşürüyordu. yemek, uyumak ve çıplak dolaşmamak için bir insanın yapmak zorunda olduğu şeyler ürkütücüydü. ben de yatakta kalıp içiyordum. içtiğin zaman dünya yine oradaydı, kaybolmuyordu ama boğazına sarılmıyordu en azından.

evi temizlemeye karar verdim. elektrik süpürgesini çalıştırdım, pencereleri sildim, banyo ve lavaboyu ovdum, mutfak döşemesini cilaladım, örümcekleri ve hamam böceklerini öldürdüm, küllükleri boşaltıp yıkadım, bulaşıkları yıkadım, temiz havlu koyup banyoya tuvalet kağıdı astım. ibneleşmeye başlıyorum diye düşündüm.

bazı işlere girmek kolaydır. bir keresinde bir yere gidip bir iskemleye yığıldığımı ve esnediğimi anımsıyorum. masanın arkasındaki adam, "ne var, ne istiyorsun?" diye sormuştu. "öf, lanet olsun" demiştim, "bir iş istiyorum galiba." "tamam, işe alındın."

sarı taksi şirketi'ne giderken kanser cemiyeti binasının önünden geçtiğimde, hayatta istemediğin bir işe girmeye çalışmaktan daha kötü şeyler de var, diye düşündüm.

düşkünler evi

jean baudrillard

1544 yılı, paris'te ilk düşkünler evinin açıldığı tarihtir. serseriler, deliler, hastalar, toplumun dışladığı ve bir kalıntıya dönüşmüş olan herkes, o sırada henüz yeni doğmuş bulunan toplumsal tarafından bakıma alınmışlardır. bu bakım 19. yüzyılda sosyal yardım, 20. yüzyılda da sosyal sigorta'ya dönüşecektir. toplumsalın gelişmesiyle birlikte doğru orantılı olarak neredeyse toplumsalın bütünü de kalıntılaşmış ve kendisine bir halka daha katılarak boyutları genişletilmiştir. artıklar tüm bir toplumu kapsadığındaysa kusursuz bir toplumsallaşmayla karşı karşıya kalınmaktadır. herkes bunun hem dışında hem de içindedir. herkes hem tümüyle dışlanmış hem de toplumsallaştırılmıştır.

5.05.2009

son mektup

hüseyin inan

babama, anneme, kardeşlerime ve yakın arkadaşlarıma,

söyleyecek fazla söz bulamıyorum.

bir insanın sonunda karşılaşacağı tabii sonuç bildiğiniz sebeplerden dolayı erken karşıma çıktı.

üzüntü ve acınızı tahmin ediyorum.

ilerde durumu çok daha yakından anlayacağınız inancındayım.

metin olunuz.

üzüntü ve acılarınızı unutmaya çalışınız.

bütün varlığımla hepinize kucak dolusu selamlar, sevgiler!..

yazılacak çok şey var, fakat hem mümkün değil, hem de sırası değil.. 

candan selamlar..

4.05.2009

mutluluk yolu

bertrand russell

olağanüstü bir karar verme yetisine sahip kimseler dışında, insanların çoğu, emirler sert olmamak koşuluyla, kendilerine günün her saatinde ne yapacaklarının bildirilmesinden hoşlanırlar.

kendileri için dünyada yapacak hiçbir şey kalmamış olduğu kanısını taşıyan yetenekli gençlere öğüdüm şudur: yazmaya çalışmaktan vazgeçin; bunun yerine yazmamaya çalışın. dünyaya açılın, bir korsan olun, borneo'da bir kral, sovyet rusya'da bir işçi olun; ilkel fizik gereksinimlerin hemen bütün enerjinizi yutacağı bir hayata başlayın.

en iyi romanların hepsinde sıkıcı pasajlar vardır. birinci sayfasından sonuncu sayfasına değin göz kamaştıran bir romanın büyük bir yapıt olmaması çok olasıdır.

yaptığımız şeyler, sandığımız kadar önemli değildir; başarı ya da başarısızlıklarımız da, öyle büyük önem taşımazlar. büyük üzüntüler bile unutulabilir; mutluluğa yaşam boyunca son verecek gibi görünen felaketler, zamanla kabuk bağlar ve acıları hemen hemen duyulmayacak derecede azalır. üstelik bütün bu kişisel düşüncelerin üstünde ve ötesinde bir gerçek var ki, kişi dünyanın çok büyük bir parçası değildir. düşünce ve umutlarını benliğinin üstünde bir şeye yöneltebilen bir kimse, dünyanın sıradan dertlerinde, tam anlamıyla bencil bir kimse için olası olmayan bir huzur bulabilir.

kararsızlık kadar yorucu ve boşuna olan bir şey yoktur.

günah duygusu, daha iyi, daha temiz bir yaşama değil, bunun tam aksine neden olur. bir adamı hem mutsuz yapar hem de ona aşağılık duygusunu aşılar.

can sıkıntısı aslında bir olaylar özlemidir; hem de yalnız hoşa gidecek olaylar değil, bunalım kurbanının bir günü öbüründen ayırt etmesine yardım edecek herhangi bir olay özlemidir. can sıkıntısının aksi ise haz değil, heyecandır.

bilgisizlerin zorbalığından kendini kurtarabilmiş birçok kişi, baskı süresince öyle çetin ve uzun bir savaş vermek zorunda kalmışlardır ki, sonunda gücenmiş ve enerjilerini yitirmişlerdir.

dimağ, kendisine sunulan malzemeyi şaşılacak alaşımlar halinde birleştirme gücü olan garip bir makinedir; ama dış dünyadan malzeme almayınca güçsüzleşir.

insanoğlu durmadan didinir ve madde durmadan hareket halindedir; sonradan gelen, daha önce gidenden hiçbir bakımdan farklı olmadığı halde, yerinde duran bir şey yoktur. bir adam ölür ve mirasçısı onun çabalarının meyvelerini toplar; nehirler denize dökülür; ama sularının orada kalmasına izin verilmemiştir. insanlar ve eşyalar, sonsuz ve amaçsız bir devir içinde doğarlar, ölürler; yıllar boyunca hiçbir ilerleme olmaz, kalıcı bir şey başarılmış değildir. nehirler akıllı olsalardı, yerlerinde kalırlardı. süleyman akıllı olsaydı, meyvelerinin tadını oğlunun çıkaracağı ağaçlar dikmezdi.

alçak gönüllü kişiler, her zaman birlikte bulundukları kişilerden daha parlak başarılar elde edemediklerine inanırlar. bu yüzden hasetçiliğe, haset yoluyla mutsuzluğa ve kötü niyetliliğe çok eğilimli olurlar.

kendi kendine bölünmüş bir kişilik kadar, yalnız mutluluğu değil, yeterliliği de azaltan hiçbir şey yoktur.

geleneksel ahlak o derece bir özgecilik -kendinden başkalarını düşünme- gerektirir ki, çoğu hallerde insan yaradılışının yetenek sınırlarını aşar ve dürüstlükleriyle övünen kişilerin çoğu da, kendilerini, hiçbir zaman ulaşılamayacak olanı elde etmiş sanır. en yüce kişilerin bile büyük çoğunluğunun davranışları, kendilerine çevrik, kendi çıkarları yönünde güdüler taşır.

hiç kimseden, yaşama tarzını başka bir kişi uğruna temelden değiştirip bozması beklenmemelidir. insanların çoğunlukla yakındığı davranışlar, hasta bencilliğin sınırları aşmasına karşı, normal egonun sağlıklı tepkisidir.

kendi kendini aldatmaya dayanan hiçbir gönül doyumu sağlam değildir. gerçek ne kadar tatsız olursa olsun, yüz yüze gelinmeli, alışılmalı ve yaşayışımız ona uydurulmaya çalışılmalıdır.

düşüncenin ilk parıltısı duygunun tatsız çürüyüşü içine gömülürken
dünyanın çekip aldığı gibi verebileceği bir zevk yok (lord byron)

başkaları için duyduğumuz korku, kendimiz için duyduğumuzdan ancak nüans farkıyla üstün bir duygudur. kaldı ki bu duygu, çoğu hallerde, sevilene sahip ve egemen olma isteğini gizlemek için bir bahanedir. sevilenin korkularını uyandırmaktan beklenen şey, ona daha fazla egemen olmaktır. erkeklerin ürkek kadınlardan hoşlanma nedenlerinden biri de budur; çünkü korunan kimseye egemen olunur.

herhangi bir işte ciddi bir başarı, o işin malzemesine karşı duyulan gerçek ilgiye bağlıdır.

en iyi sevgi, insanın eski mutsuzluklardan kaçmak için değil de, yeni mutluluklara kavuşma umuduyla beslediği sevgidir.

"güneş altında yeni bir şey yoktur."

önemli nitelikte bir yapıcı işle uğraşmak kadar kişiyi nefret alışkanlığından kurtarabilecek pek az şey vardır.

"çok bilenin çok derdi olur; bilgiyi artıranın üzüntüsü de artar."

inanılması her gün biraz daha güçleşen şeylere inanmak için harcanan çaba kadar yorucu ve en sonunda usandırıcı hiçbir şey yoktur. böyle bir çaba zorunluluğundan kurtulmaksa güvenilir ve uzun ömürlü bir mutluluğun vazgeçilmez koşuludur.

teselli

pascal

küçücük bir şey teselli eder bizi, küçücük bir şey üzmeye yeter de ondan.

o kadar mağruruz ki herkesin, hatta biz dünyadan geçip gittikten sonra geleceklerin bile bizden haberdar olmasını isteriz ve o kadar kibirliyiz ki etrafımızdaki beş altı kişinin takdiri bizi hoş tutup tatmin etmeye yeter.

hem hakikatten hem de hakikati bize söyleyen insanlardan nefret ettiğimiz doğru değil mi? kendi lehimize bizi aldatanlardan hoşlandığımız ve olduğumuzdan farklı görünerek bu insanlar tarafından takdir edilmek istediğimiz doğru değil mi?

erdemli kalmayı kendi gücümüzle değil, birbirine zıt iki kusurun birbirini dengelemesi sayesinde başarıyoruz. tıpkı iki zıt rüzgâr arasında ayakta kalmak gibi. kusurlardan birini ortadan kaldırın, diğerine sürüklenirsiniz.

bizim tarafımızdan sevilmekten çıkarı olanlar, hoşa gitmediğini bildikleri bir hizmeti vermekten kaçınırlar. nasıl muamele görmek istiyorsak o şekilde muamele ederler bize: hakikatten nefret ederiz, onlar da hakikati gizlerler. övülmeyi severiz, bizi överler. aldatılmayı severiz, aldatırlar.

bizi insanlık durumumuzun mutsuzluğuyla yüz yüze getirecek kolay ve sakin bir hayat değildir peşinde koştuğumuz; savaşın tehlikeleri, vazifenin zorlukları da değildir. asıl aradığımız, bizi halimizi düşünmekten alıkoyacak ve oyalayacak bir koşuşturmadır.

2.05.2009

görünmez adam

h.g. wells

her şeyin olabileceği bir yerde ilginç bir şey kalmaz.

korku hikayeleri yazmak, neşeli ve insanı coşturan hikayeler yazmaktan daha kolaydır.

deneyimlerin ötesine geçen büyük ve tuhaf fikirler, genellikle insanların üzerinde küçük ve elle tutulur düşüncelerden daha az etkili olur.

ne kadar iyi eğitimli olsalar da, herkesin içinde birtakım batıl inançlar kalır.

sihir numarasından sonra, fantezi yazarının yapacağı tek iş, geri kalan her şeyi insani ve gerçek tutmaya çalışmaktır. arada sırada can sıkıcı ayrıntıların kullanılması zorunlu ve varsayımla sıkı sıkıya bağlantılı olacaktır. asıl varsayımın dışında fazladan bir fantastik ögenin kullanılması, buluşa güvenilmesi mümkün olmayan bir saçmalık havası verecektir. varsayım bir kere öne sürüldükten sonra, ilgilenilmesi gereken tek şey elde edilen yeni bakış açısından insanların neler hissedebileceklerinin ve neler yapabileceklerinin araştırılması olacaktır. hikaye chamisso'nun peter schlemiel'de yaptığı gibi birkaç kişisel deneyimin sınırları içinde tutulabilir ya da guliver'in gezileri'nde olduğu üzere insanoğlunun kurumlarının ve sınırlamalarının geniş bir eleştirisi olacak şekilde genişletilebilir.

hayal

goethe

yanıtların en ciddisi mezardır.

ruhlarını tümüyle merasime kaptırıp ziyafet sofrasında bir sandalye öteye gidebilmeyi düşlemekten başka bir şeyi yıllarca aklına getirmeyen, yalnızca bunun uğruna çaba harcayanlar nasıl insanlardır?

erkeklerin aklı, ev kadını arar; ama kalbi ve hayal gücü başka özellikler peşindedir.

nedir insan, hep övülen bu yarı tanrı? güçlerinden, tam da en gereken yerde yoksun kalmaz mı? ve sevinç içinde yükseldiği, acılarla yıkıldığı zaman, tam da sonsuzluğun bolluğunda kendini yitirmeyi özlediğinde, o vurdumduymaz ve soğuk bilinçliliğine geri dönmüyor mu hep?

isa bir daha gelse, onu ikinci kez çarmıha gererlerdi.

önemli çağdaş adamlar büyük yıldızlara benzerler; ufukta kaldıkları sürece veya gözden kaybolmadıkları sürece, bu tarz mükemmellikleri kavrama yetisine sahipsek, onları izler, güçlenir ve bilgileniriz.

koyundan çoban, herhalde sürünün hayrına değildir.

mutluluk üzerinde tiksindirici ve üstelik düş görme boyutunda hak iddia etme, bu dünyadaki her şeyi mahvediyor. kendini bundan kurtarabilen ve elindekinden başkasına heves etmeyen, kendine bir yol açabilir.

yaşamın tüm hazları, etrafımızdaki olayların düzenli bir biçimde tekrarına dayanır.

mükemmel olanı tanıyıp onu değersizden ayırmayı öğrenmemize yarayan duyu ve düşünce temrini, insanın sahip olduğu maddi zenginlikten daha değerlidir; çünkü bu tür eğitim sayesinde her türlü iyi şeyden pay alacak duruma geliriz.

inancın ve batıl inancın biçimleri tüm halklarda ve tüm zamanlarda hep aynıdır.

gençlerin, hatta her insanın mutlu yüzeyselliği: yaşamlarının her anında kendilerini mükemmel görebilirler ve ne doğruyu, ne yanlışı, ne yükseği ne alçağı sorarlar; sordukları sadece kendilerine uygun gördükleridir.

kendi yapamadıkları şeyleri oğullarının gerçekleştirdiğini görmek bütün babaların hayalidir.

1.05.2009

1 mayıs

yaşar nezihe


ey işçi
bugün hür yaşamak hakkı seninken
patronlar o hakkı senin almışlar elinden
sayınla edersin de tufeylileri zengin
kalbinde niçin yok ona karşı yine bir kin
rahat yaşıyor, işçi onun emrine münkad
lakin seni fakr etmede günden güne berbad
zenginlere pay verme, yazıktır emeğinden
azm et de esaret bağı kopsun bileğinden
sen boynunu kaldır ki onun boynu bükülsün
bir parça da evlatlarının çehresi gülsün

ey işçi
mayıs birde bu birleşme gününde
bişüphe bugün kalmadı bir mani önünde
baştanbaşa işte koca dünya hareketsiz
yıllarca bu birlikte devam eyleyiniz siz
patron da fakir işçilerin kadrini bilsin
tazim ile, hürmetle sana başlar eğilsin
dün sen çalışırken bu cihan böyle değildi
bak fabrikalar uykuya dalmış gibi şimdi
herkes yaya kaldı, ne tren var, ne tramvay
sen bunları hep kendin için şan ü şeref say
birgün bırakınca işi halk şaşkına döndü
ses kalmadı, her velvele bir mum gibi söndü

sayende saadetlere mazhar beşeriyet
sen olmasan etmezdi teali medeniyet
boynundan esaret bağını parçala, kes, at
kuvvetedir hak, hakkını haksızlara anlat