7.1.19

sıradan delilik öyküleri

charles bukowski

insanı öldüren budur: tekdüzelik.

bazen düzüşmemek yarım yamalak bir düzüşten daha iyidir.

en aptalları en iyi sikilir; çünkü insanda nefret duygusu uyandırırlar.

ruhundan arta fazla bir şey kalmamışsa ve bunun farkındaysan biraz ruhun vardır yine de.

sevmiyorum şiir dinletilerini. çok aptalca buluyorum. çukur kazmak gibi bir şey. hayatta kalma savaşı.

bazı insanlar sürekli bir yerlere gitme ihtiyacındadır. "sinemaya gidelim!" "tekne gezisine çıkalım!" "kerhaneye gidelim!" "hiçbir yere gitmiyorum." derim her seferinde, "bırakın da oturayım şurada."

nefret ederim barlardan. bir süre sonra insanın gırtlağına takılıp kalıyordu barlar. kusmak istiyordunuz. bar müdavimleri eskici dükkanındaki insanlardan farklı değildirler: zamanı ve her şeyi öldürmek için giderler oraya.

"meslek olarak yazarlığı önerir misiniz?" diye sordu genç öğrencilerden biri. "komik olmaya mı çalışıyorsun?" diye sordum ona. "hayır, hayır. ciddiyim. meslek olarak yazarlığı önerir misiniz?" "yazmak seni seçer, sen yazmayı seçmezsin."

bugüne kadar tanıyıp da hoşlandığım bir yazar çıkmadı. hepsi tatsız tuzsuz, boktan herifler.

tanrım, her yer kadın doluydu, yarısından fazlası adamın çükünü kaldırıyordu ve elden bir şey gelmiyordu -bakıyordunuz sadece. kim tasarlamıştı bu korkunç numarayı? ama bir yandan da hepsi birbirine benziyordu, bir papatya tarlası. hangisini seçerdin? hangisi seni seçerdi? önemi yoktu, hüzün vericiydi. seçimler yapıldıktan sonra da zaten yürümezdi, kimse için, dediklerine kulak asmayın siz.

bir garson. göğüslerine, kalçalarına, dudaklarına ve gözlerine baktım. zavallı. ne zavallısı? acınası orospu çocuğunun tekini söğüşlemekten başka bir şey düşünemiyordu muhtemelen.

düğün bitmiş, ortalık daha da soğumuştu. herkes birbirine bakıyordu. insan ırkını asla anlayamayacağım; ama birinin şarlatanı oynaması gerekiyordu. yeşil kravatımı çıkarıp fırlattım. "hey! orospu çocukları! acıkmadınız mı?" masaya gidip peynir atıştırmaya başladım, birkaç kişi yerinden kalkıp bana katıldı. yapacak başka şey yoktu. onları orada bırakıp viski almak için mutfağa gittim.

bir şey için cezalandırılıyordum. tabut mu? her neyse -arabamın kullanılması ya da şarlatanlığım ya da sağdıçlığım.. işlerine yaramazdım artık. insanlık beni hep iğrendirmiştir. onları özellikle iğrenç kılan akraba ilişkileri hastalığıydı, ki buna evlilik, güç değiş tokuşu ve yardımlaşma, mahalleniz, bölgeniz, şehriniz, ülkeniz, devletiniz, milletiniz de dahil. hayvanca korku aptallığı ile vızıldayıp durdukları kurtuluş kovanında herkes birbirinin kıçına yapışmıştı.

eski bir ayyaş her zaman ayağa kalkar, yeter ki zaman tanıyın.

bir adam aya ayak basınca onlar da basmış oluyorlardı. ama açlıktan ölen biri onlardan üç kuruş istemesin -kimlik yok, siktir git, bok kafalı! sivil dolaştıkları zaman tabii ki. bir polisten para isteyen bir aç görülmemiştir henüz. hiç süpheniz olmasın.

yaşlılıkta utanılacak bir şey yoktur, harcanmış yıllarda vardır.

işte o zaman koğusta çorapsız tek adam olduğumu fark ettim. o ayyaş koğuşunda yüz elli kişiydik ve yüz kırk dokuzunun ayağında çorap vardı, çoğu yük trenlerinden inmişlerdi, tek ben çorapsızdım. dibe vurduğunu sanıp bir dip daha olduğunu keşfedebiliyordu insan.

soyundum, kamışı sabunladım, ayak parmaklarımı somyanın yaylarına geçirip tesbih böceği gibi kıvrıldım. aynı şey -iki santim. her şeye sahip olamıyordu insan hayatta. uzanıp tolstoy'un savaş ve barış'ını aldım, ortasından açıp okumaya başladım. değişen bir şey yoktu. hâlâ kötüydü.

sefilhaneler toplumun ıskartaya çıkardığı sefillerden geçilmiyor. yoksullar doktor yokluğundan düşkünler koğuşunda ölüyorlar, cezaevleri öylesine dolu ki mahkumlar yerlerde yatıyorlar, insanları satranç piyonları gibi kullanan toplum yüzünden akıl hastanelerinde boş yatak yok.

korkak, geleceği görebilen insandır; cesur insanın hayal gücü sıfıra yakındır.

öğrenci sayılırım hâlâ. hiçbir şeye kapalı değilim, yarı-zenci, anne beyaz, baba zenci, aynı zamanda düştük o boktan ise, ortak bir yan. daha çok sonsuza dek bokun içinde yüzmek istemediğimiz için. her ne kadar bok iyi bir hoca olsa da insanın alabileceği dersler sınırlıydı, sonra boğulup gidiyordunuz bokun içinde.

aslında bütün korkunç gerçek kimsenin elinden hiçbir şey gelmediğiydi - şairler şiir yazamıyorlardı, tamirciler arabaları tamir edemiyorlardı, dişçiler diş çekemiyorlardı, berberler saç kesemiyorlardı, cerrahlar neşterle çuvallıyorlardı, çamaşırhaneler gömleklerini ve çarşaflarını yırtıyor, çoraplarını kaybediyorlardı; ekmeklerden ve fasulyeden diş kıran küçük taşlar çıkıyordu; futbolcular korkaktılar, telefoncular sübyancı; valiler, bakanlar ve başkanlar örümcek ağına yakalanmış sümüklü böceklerin sağduyusuna sahiptiler.

2000 yıllık hristiyanlık, elimizde ne var? çürümekte olan bok yığınını bir arada tutmaya çalışan ekip otosu telsizleri, başka ne? bir ton savaş, hava saldırıları, sokak soyguncuları, bıçaklamalar, o denli kabarık ki kaçıkların sayısı boş verirsin, bırakırsın dolansınlar sokaklarda üniformalı ya da üniformasız.

erken kalkanları bir türlü anlayamamışımdır. sokaklara çıkıp onun bunun kapısını çalar, herkesi uyandırırlar; huzursuzdurlar, duvarları yıkmaya çabalarlar. insanın öğleden önce kalkması için budalanın teki olması gerektiğini düşünüyorum. pijamaların ve ipek sabahlığınla otur, bırak dünya kendi başının çaresine baksın.

bir deli için en kötü şey kendi aklını tahlil etmesidir, karşı tezlerin hepsi palavradır.

sırlarını açmadan mezarı boylayan insanlar vardır. sadece kendini beğenmiş insanlar her soruya bir çuval cevap ve öğütle karşılık verir.

insan, ruhunu anlamayı ısrarla reddeden bir ortamın kurbanıdır.

insanlar aslında orada olmayan bir şeylerin peşinde koşturup duruyorlar. insanın kendi ile yüzleşme korkusundan başka bir şey değil, yalnız kalma korkusu. ben kalabalıktan, bir şeylerin peşinde koşturup duran kalabalıktan korkarım asıl; norman mailer okuyan, beyzbol maçlarına giden, bahçelerini sulayıp ellerinde kürekle toprağa eğilen insanlardan.

hayvanlara aşığım. sorunum insanlarla. hayvanlarla gerçekten bütünleşebiliyorum.

asansörle yukarı çıkıp camlı bölmeye gittim. yüzlerce bebek feryat ediyordu. cam bölmenin gerisinden duyabiliyordum seslerini. sürüp gidiyordu. şu doğum işi. ve ölüm. herkes sırasını savıyordu. yalnız geliyor, yalnız gidiyorduk. ve çoğumuz yalnız, korkulu, yarım hayatlar yaşıyorduk. tarifsiz bir keder kapladı içimi. ölüme mahkum bu hayatları görmek. bu yeni hayatçıkların nefrete, sıkıntıya, nevroza, aptallığa, korkuya, cinayete, hiçliğe dönüşeceklerini bilmek - yaşamda hiç, ölümde hiç.

uzun lafın kısası, insanlar birbirlerini öldürmeye devam edecekler, yeter ki onlara mantıksal bir neden verin.

herkesin kendine göre üstün olduğu bir şey vardır.

pekala, tanrının bütün çocukları gitti. yatağıma döndüm. ölüyordum sadece, kimsenin umurunda değildi, benim bile umurumda değildi, titreme nöbeti geldi yine. ne bulduysam örttüm üstüme, nafile, beynim de üşüyordu - beynin bütün insani serüvenleri bir yutturmacaydı sanki, doğduğum andan itibaren bir grup dolandırıcının arasına düşmüştüm ve dolana dolanmıyor ya da katılmıyorsan ölmüştün, dışardaydın. dolap sıkı sıkıya örülmüştü, yüzyıllardan beri böyleydi ve dikişleri patlatmanın hiçbir yolu yoktu, dikişleri sökmek istemiyordu, fethetmek istemiyordu; shakespeare'in kötü olduğunu, creeley'nin korku olduğunu biliyordu; önemi yoktu, tek istediği küçük bir odaydı, bir başına, bir başına.

bir tek güneş iyiydi; ama yetinmeyi bilmeli insan.