15.09.2015

aşk ve kadın

balzac

bir kızın masum ve tekdüze hayatına nefis bir an gelir; o anda güneş ışınları onun ruhunu aydınlatır. bir çiçek düşüncelerini anlatır, yüreğin çarpıntıları beyni iyice ısıtır, düşünceleri belirsiz fikirlere boğar; masum hüznün ve neşeli tatların günü gelir. çocuklar görmeye başlayınca gülümserler. bir kız aşk duygusunu sezdiğinde, çocuğun gülümsediği gibi gülümser. eğer ışık, hayatın ilk aşkıysa, aşk kalbin ışığı olmaz mı?

tüm bahtsız kadınlar birbirlerine benzer, aynı dili konuşur, aynı vericiliği gösterirler, bu vericilik hiçbir şeyleri olmayanların duygularını ve zamanlarını paylaşmalarıyla ilintilidir.

bağlılık konusunda kadınlar erkeklerden çok üstündürler. kadının onaylanmasını önemsediği tek üstünlük; erkeği, bu konuda onu aşmasına karışmadığı için bağışladığı tek niteliktir bu.

bir kız için evlenmek, onu az çok bahtiyar bir şekilde yaşatmayı üzerine alan bir adama kendisini kabul ettirmek demektir, para meselesi de bu taahhütle sağlam kazığa bağlanmış olur. ben dünyayı tanırım: genç kızlar, anneler ve büyük anneler, evlenme bahis mevzu olunca duygu bahsinde ikiyüzlülük ederler. hiçbiri rahat bir hayattan başka bir şey düşünmez. kızına iyi bir koca buldu mu, bir anne nefis bir iş başardığını söyler.

dinsel kurallara göre yetiştirilmiş bilgisiz ve saf genç kızlara göre, aşkın büyülü krallığına ayak bastıkları andan itibaren her şey yalnızca aşktır. kendi ruhlarının yansıttığı bir ışıkla çevrili halde yürürler ve âşıklarını ışınlarlar; onu kendi duygularının ateşinin şaşırtıcı renginde görürler ve ona en zengin düşüncelerini verirler. bir kadının yanlışları hemen hemen her zaman onun iyiliğe inancından, içtenliğe güveninden kaynaklanır.

kadın evde oturur, üzüntüsüyle baş başa kalır; oyalanacak hiçbir şeyi yoktur. içine battığı hüzün boşluğunun derinliklerine dalar ve bu boşluğu dualarının, gözyaşlarının sesiyle doldurur.

bu yazgı aşkta, hüzünle hissetmekte, kendini adamakta her zaman kadınların yaşamlarının teması olacaktır.

14.09.2015

bilinmez

şükrü erbaş

generallerin en iyi dostu düşmanıdır. (rus atasözü)

bir varlığın yazılı tarihi yoksa bu dünyada bir hayatı yoktur.

tarla kuşu, yağmur damlasından dünyayı içsin diye yazarız.

insan denen bilinmeze mektuplar gönderdik biz. üstelik yanıt beklemeden. yaşamak adına başka çaremiz olmadığından; gelecek adına başka çaremiz olmadığından; "insan olmaktan başka" çaremiz olmadığından..

dağıstan'da avarlar, hayatını istediği gibi yaşayamamış insanların mezar taşlarına "100 yaşına kadar yaşadı ama dünyaya gelmedi" diye yazarlarmış. 

huysuz bir kişi için "seyahat, adamı hiç değiştirmedi; gitti geldi ama yine aynı aksi, lanet adam" diyorlar. "gayet tabi" diyor sokrates, "kendisini de beraber götürdü."

günlük hayat bizden, bir ısrar ve vazgeçme bilgisi ister. geçmiş de gelecek de ancak bu bilgiyle bizim olacaktır.

ey acıdan damıtılmış yaşama sevinci; sen ne güzel, ne büyük, ne değerlisin!

hey sevgisiz toplum! kimse kimsenin yerini yaşayamaz. yüreğindeki "süveyda"ya sahip çık. ütopyanı ellerinle kur ve koru. geleceğin olmayacak yoksa.

13.09.2015

62 maket seti

julio cortazar

aptalca oyunlar, hayat.

anlamak çoğaltan bir şeydir.

kadınlar da bekaret deyip dururlar. annen ya da doktorun gibi tanımlarlar onu; bilmezler ki sadece bir türlü bekaretin önemi vardır, ilk gerçek bakıştan hemen önce gelen ve ondan sonra kaybolan bekaret, işte tam o anda bir el bir örtüyü kaldırıp sonunda yapbozun parçalarını bir araya getirir.

gözler, bazılarımızın vazgeçtikleri yegane ellerdir.

bunalıma kapıldın mı gitgide dibe batarsın, sonunda da vatoz gibi yamyassı olursun. hani akvaryumda görmüştük. ama bunaltıya kapıldıysan etrafındaki her şey yükselmeye başlar. mücadele etsen de boşuna, en sonunda bir yaprak gibi yerde kalakalırsın.

derinlerde bir korku vardır; bir ayna, şişman bir müşteri, rasgele açılmış bir kitap, bir kapı aralığından yükselen küf kokusunun yüzüme vurduğu şeyi kabul etmekten kaynaklanır.

sizce gerçekten içimizde iki insan mı barındırıyoruz, sağda ve solda? biri faydalı, öteki faydasız.

günün birinde bir dosta mutlaka anlatman gerekir.

düşünmek faydasızdı; ancak gözünü açtığında son ilmekleri, o da belki, örülüp biten bir rüyayı boş yere hatırlamaya çalışmak gibi; duyumun karşıtı denebilecek bir şeyin içinde hala asılı duran ve belki de belirsizliği ileride tekrarlanabilecek o örgüyü sökmek demekti düşünmek.

bütün anestezistler böyle midir? yüzlere ihtiyacın yoktur bu meslekte. sağlam bir kalbin ve münasip bir masken olması yeter; çünkü bazen yolculuklar tek yönlü oluyor.

12.09.2015

dua

w.c. fields: dualar avanak, bağnaz, cahil, ilkel ve tembelleri teselli edebilir; fakat bunun, noel baba'dan size yılbaşında bir hediye getirmesini istemekten farkı yoktur.

turgenyev: insan ne konuda dua ediyor olursa olsun, bir mucize dilemektedir. her dua kendisini şuna indirger: "yüce tanrı, iki kere ikinin dört etmemesini sağla."

schopenhauer: "arzularıma kapılmama izin verme" duasının anlamı, "kim olduğumu görmeme izin verme" demektir.

samuel butler: insanların duaları, çocukların oyuncak bebekleri gibidir. kullanışlı ve rahatlatıcı olmadıkları söylenemez; fakat onları ciddiye almak kolay değildir.

ralph waldo emerson: bir insanın duaları isteklerinin eksikliğinden, inancı ise aklının eksikliğinden kaynaklanır.

epikuros: tanrı onların dualarını dinleseydi, sürekli birbirlerinin aleyhine dua ettikleri için, insanların hepsi yok olurdu.

matt groening: din, aptallardan para koparmak için uydurulan bir sürü tuhaf ritüel ve ilahiden başka bir şey değildir. haydi, 40 kez tanrı'ya dua edelim; fakat önce bağış tepsisini dolaştıralım. ve bağış tepsisini dolaştırırken, lütfen yanınızdaki insan sizi izliyormuş gibi bağışta bulunun.

ernst haeckel: gerçeğin ve bilginin soylu kutsallığına ulaşan yollar, anlamsız seremonilerden ve düşünmeden edilen dualardan değil, doğanın ve onun kanunlarının sevgiyle incelenmesinden geçer.

11.09.2015

edebiyat

jacques ranciere

edebiyat, mutlaklığı içinde kendini ortaya koyarak, mimesis'ten ve türlerin ayrışmasından koparak, hakikat söylemi olarak tarihi mümkün hale getirir. yeni bir anlatı yaratarak yapar bunu. zamanların ve şahısların, anlatımın şimdiki zamanına kayışını güvence altına alan bu anlatı, üslup zarafetinin çok ötesine geçen bir şeyin temelini atar. hem halka hem de bilime uygun düşen varoluş biçimini saptar. yoksulların kağıt yığınına hakikat statüsünü edebiyat verir. tarihi mümkün, bilimsel tarihi imkansız kılan durumu -insanın edebi bir hayvan olduğu için sahip olduğu bu talihsiz özelliği- hem baskılar, hem korur hem de kendi araçlarıyla dengeler.

10.09.2015

iyileşme

clarissa pinkola estes

iyileşmeye başlamak için, cılız ve yanlış bir düzelme hissinin kırık bir bacağa iyi geleceğini düşünüp kendinizi kandırmayı bırakın. yaranız konusunda gerçeği söyleyin ve sonra buna uygulanacak çarenin aslına sadık bir portresini çıkarın. en kolay olanına ya da el altındaki en kolay ulaşılabilinenine yapışmayın hemen. doğru ilaç için ısrar edin. onu tanıyacaksınız; çünkü o hayatınızı daha zayıf değil, daha güçlü kılacaktır.

donup kalmak bir kişinin yapabileceği en kötü şeydir. soğukluk, yaratıcılığa, ilişkiye ve bizzat hayata verilen ölüm öpücüğüdür. bazı kadınlar soğuk olmak sanki bir başarıymış gibi davranırlar. oysa bu bir başarı değildir. bu, savunmaya yönelik bir öfke eylemidir.

bir zamanlar zıt olduğumuz harika bir dünyadan sadece haberdar olmuş, onu bir an için hissetmiş ya da düşünü görmüşüzdür, henüz ona temas etmemiş ya da sadece geçici olarak temas etmiş de olabiliriz veya kendimizi onun bir parçası olarak tanımlamayabiliriz; ama onun anısı bize rehberlik eder, hayatımızın geri kalanında bizi ait olduğumuz yere götüren bir fener işlevi görür.

ruhun temel besini nedir? kimi kadınlar için hava, gece, gün ışığı ve ağaçlar zorunludur. kimileri için kelimeler, kağıt ve kitaplar doyum veren biricik şeylerdir. kimileri için renk, biçim, gölge ve kil mutlaktır. kimi kadınlar sıçramalı, eğilmeli ve koşmalıdır; çünkü ruhları dansı arzular. ancak kimileri de sadece ağaç altındaki huzuru özler.

yine de uğraşılması gereken başka bir sorun daha vardır. gelişmenize yardım edemeyenler arasında yıllar geçirmek çetin bir iştir. bir kişinin hayatta kalmasını bilen biri olduğunu söyleyebilmek bir marifettir. birçokları için güç, adın bizzat kendisindedir. ancak bireyleşme sürecinde tehdidin ya da travmanın epey geçmişte kaldığı bir an gelir. işte o an hayatta kalma halinden sonraki evreye geçme, iyileşme ve serpilme zamanıdır.

eğer serpilmeye doğru gitmeden sadece hayatta kalan olmaya devam edersek kendimizi kısıtlarız ve dünyada kendimize ayırdığımız enerji ve gücü yarıdan aza indiririz. hayatta kalan olmaktan o kadar büyük gurur duyulabilir ki, bu durum daha fazla yaratıcı gelişimin önünde bir tehlike haline gelir. kimi zaman insanlar hayatta kalan statünün ötesine devam etmeye korkarlar; çünkü o salt bir statüdür, ayırt edici bir işarettir, bir "buraya ne kahırlı yollardan geldim!" başarısıdır.

hayatta kalmayı, hayatın başyapıtı yapmak yerine birçok rozetten biri olarak kullanmak daha iyidir. insanlar yaşamış oldukları, gerçekten yaşamış ve muzaffer oldukları için güzel hatıralar, madalyalar ve süslemeler almayı hak ederler. tehdit geçtikten sonra da kendimizi hayatımızın en korkunç zamanları sırasında alınan isimlerle adlandırmaya devam edersek, burada potansiyel bir tuzak kendini gösterir. bu durumun kısıtlayıcı bir zihin kurgusu yaratma olasılığı vardır. ruhsal kimliği sadece kötü zamanların kahramanlıkları, kayıpları ve zaferleri üzerinde inşa etmenin bir yararı yoktur. hayatta kalma hali bir kadını kurutulmuş sığır eti kadar sertleştirebilirse de, bir noktadan sonra sadece onunla ittifak kurmak, yeni gelişmeleri ketlemeye başlar.

bir kadın, işe yaradığı zamanlar geride kaldığı halde durmadan "ben hayatta kalmış biriyim." diye ısrar ediyorsa, bizi bekleyen görev açıktır. hayatta kalma arketipine sımsıkı sarılan elini gevşetmeliyiz. yoksa başka bir şey büyüyemez. bunu susuz, gün ışıksız ve besinsiz olmasına karşın cesur ve huysuz küçük bir yaprak üretmeyi beceren, dayanıklı, küçük bir bitkiye benzetiyorum. her şeye rağmen.

ama serpilip gelişmek, artık kötü zamanlar arkada kaldığına göre, kendimize gürleşme, beslenme, ışık alma fırsatları tanımak ve orada dallarımızın gür ve sağlıklı çiçek ve yapraklarla kaplanacağı bir şekilde canlanmak demektir. özgür yaratıklar olarak büyümemiz için kendi kendimize meydan okuyan adlar vermek daha iyidir. serpilip gelişme budur. bizim için amaçlanan budur.

9.09.2015

anarşi

elsa morante

tek gerçek devrim anarşidir! anarşi; bu da hiçbir türden, hiç kimsenin, hiç kimse üstünde hiçbir biçimde iktidar kuramayacağı demektir. her kim devrimden ve onunla birlikte iktidardan söz ederse yalancının biridir! sahtekardır! ve her kim kendisi için olsun, başkası için olsun iktidar arzularsa bir tutucudur; proleter bile doğmuş olsa burjuvadır! evet, burjuvadır; çünkü artık iktidar ve kentsoyluluk birbirinden ayrılamaz! ortak yaşam iyice yerleşmiştir! nerede iktidar varsa orada kentsoyluluk büyür; tıpkı lağımlardaki asalaklar gibi.

günümüzde anarşi, her türlü otoriteye, her türlü iktidara, her türlü devlete saldırı demektir, savaş demektir. geleceğin toplumunda anarşi, herhangi bir otoritenin, herhangi bir iktidarın, herhangi bir devletin yeniden kurulmasına karşı savunma, engelleme olacaktır. cafiero!

anarşist toplulukta para yoktur. toprak herkesin olacak, herkes birlikte çalışacak, ürünlerini de doğa yasasına göre eşit olarak paylaşacak. gerçekten de kazançmış, mülkiyetmiş, hiyerarşiymiş, bunların hepsi de doğa dışı yozlaşmışlıklardır, doğada bunlara yer yoktur. çalışmak da, dinlenmek gibi, bir dostluk bayramıdır. aşk, her tür tutuculuk ve bencillikten özgür, masum bir kendini bırakıştır. çocuklar -hepsi de aşktan doğmuş- o toplumda herkesin çocuklarıdır. gerçekte aldatmacanın veya hep fesat peşinde olan yerleşik toplumun birinci düğümü olan aileler yoktur orada. oysa öteki toplulukta soyadı bilinmez; herkes birbirini adıyla çağırır; unvanlara, rütbelere gelince, orada takma burun veya kağıttan kuyruk takmış kadar gülünç bir etki bırakır. orada duygular içten geldiği gibi açığa vurulur; çünkü karşılıklı doğal davranış, yakınlık duymaktır; iktidarın felaket çılgınlığından kurtulmuş olan duyular da sarhoş edici bir sağlık içerisinde, doğa ile birleşmeye yönelirler. orada tat alma da görme de, işitme de, akıl da, hepsi gerçek birleştirici mutluluğa giden basamaklardır.

anarşi dünyanın onurudur, kutsal addır, yeni tarihin üzerine doğmuş gerçek güneştir; pek yakında, önüne geçilmez devrimdir!

8.09.2015

rotterdamlı erasmus

stefan zweig

kendini hiçbir dogmaya adamayan ve hiçbir taraftan yana olmayan özgür ve bağımsız düşünüre, yeryüzünün hiçbir yerinde vatan yoktur.

hiçbir düşünce, tek başına gerçekliğin bütününü oluşturamaz; ama her insan, başlı başına bir gerçektir.

nesnel kişiliklerin kendilerine güvenleri azdır. kendi görüşlerinden kolaylıkla kuşkuya düşerler ve hasımlarının kanıtlarını en azından gözden geçirmeye her zaman hazırdırlar.

kim insanlığın ahlak yolunda ilerlemesine ilişkin umut besleme gücünü yeni bir ideal ile pekiştirmeyi bilirse, kuşağının önderi olur.

herkes, kaderinin hazırladığı trajediyi yaşar.

bütün tutkuların kaderi, günün birinde gevşemektir; her türlü bağnazlığın varabileceği nokta, günün birinde kendi başını yemektir. akıl ise beklemeyi ve direnmeyi bilir. kimi zaman, çevresindekiler sarhoşluk içerisinde tozuttuklarında susmak zorunda kalır. ama kendi sesini duyuracağı günün de geleceğini bilir; çünkü hep gelmiştir.

özgür ve ön yargısız bir kafanın hiç kimseye aldırmaksızın elini değdirdiği her şey, artık çoktan eskimiş tasarımların kafesinde yaşayan bir dünya için yepyeni bir görünüm kazanır. çünkü bağımsız düşünebilen kişi, aynı zamanda başkaları için de en iyi ve en destekleyici biçimde düşünmüş olur.

martin luther: iyi bir işin bilgelik ve sakınganlığın ürünü olması enderdir; ne olacaksa, ayrıntılı bilgi edinme çabasına girişilmeden olmalıdır.

bir sanatçının yaşamında en mutlu rastlantı, içerisinde yeteneklerinin tümünü uyumlu olarak bir araya getirebileceği ve işlemek istediği konuya uyan sanatsal biçimi bulabilmesidir.

sophokles: hayat, ancak anlaşılmadığı takdirde zevklidir.

akıl her zaman yalnızca düzenleyici bir güçtür; ama hiçbir zaman tek başına yaratıcı bir güç değildir; asıl üretici yan, gerçekten de hep bir deliliğin varlığını şart kılar.

cicero: adil olmayan bir barış bile, en haklı savaştan daha iyidir.

erasmus: savaşın en büyük yükü, bu savaşın hiç ilgilendirmediği kişilerin sırtına biner ve savaşta herhangi bir başarı söz konusu olsa bile, taraflardan birinin mutluluğu, öteki tarafın zararı ve yıkımı demektir.

erasmus: her savaştan bir başkası, bir savaştan bir ikincisi doğar.

yön verici güçlerin, yani kaderin ve ölümün insanlara uyarısız yaklaştıkları enderdir. bunlar her defasında yüzü örtülü, sessiz bir haberci gönderirler ve kendisine haberci gönderilen, hemen her zaman yöneltilen esrarlı seslenişi duymazdan gelir.

tarafsız kişi, taraf tutan için her zaman en iyi bayraktır.

erasmus: her zaman gerçeği olduğu gibi söylemek zorunluluğu yoktur. önemli olan, gerçeğin açıklanış biçimidir.

tarafsız olan, her zaman kavgaların en acımasızı ile karşı karşıya kalır.

bütün irade
bir istemektir sadece, istememiz gerektiği için
ve istek, durur iradenin önünde (goethe)

martin luther: prenslerin safında ölen, kutsal bir din savaşçısı olarak cennete gidecek; ötekilerin safında ölenlerin ruhları ise şeytanın olacaktır. bu gibilerini herkes boğmalı, hançerlemeli, açıkça meydan okuyarak ya da tuzağa düşürerek öldürmeli, bu arada bir asiden daha zehirli, zararlı ve şeytani bir varlık olamayacağı düşünülmelidir. eşek sopayla, halk denen güruh ise kaba güçle yola getirilir.

uygarlık

jean-jacques rousseau

uygarlıkla doğmuş olan toplumun kurduğu bütün kurumlar, ilk ereklerinin tersine dönerler.

bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip "burası bana aittir!" diyebilen, buna inanacak kadar saf insanlar bulabilen ilk insan, uygar toplumun gerçek kurucusu oldu. bu sınır kazıklarını söküp atacak ya da hendeği dolduracak, sonra da hemcinslerine "bu sahtekâra kulak vermekten sakınınız! meyvelerin herkese ait olduğunu, toprağın ise kimsenin olmadığını unutursanız mahvolursunuz!" diye haykıracak olan kişi, insan türünü nice suçlardan, nice savaşlardan, nice cinayetlerden, nice yoksulluklardan ve nice korkunç olaylardan esirgemiş olurdu!

insanın ilk duygusu varlığını hissetmesi, ilk özeni de kendi varlığını koruma özeni oldu.

uygarlıktaki her yeni ilerleme, aynı zamanda eşitsizlik yolundaki yeni bir ilerlemedir.

aklın egemenliğini kurmak, aydınlanmış bir azınlığın rolü olacaktır.

7.09.2015

behçet kemal

ülkü tamer

robert kolej'de en sevdiğimiz edebiyat öğretmenimiz behçet kemal çağlar oldu. doğrusu istenirse, pek bir şey öğrenemedik ondan. ama sınıfta hiç değilse biraz edebiyat soluduk.

o dönemde kabataşlı arkadaşlara imrenirdik, öğretmenleri behçet necatigil diye. ama bizim behçet hoca da edebiyatı keyifli bir derse dönüştürmüştü.

anıl meriçelli, spiro kostof ve ben harıl harıl şiir yazardık. hoca bazen alır okurdu yazdıklarımızı. bir keresinde, "bunları yirminci asır dergisindeki köşemde yayımlayacağım." dedi. yüreklerimiz pıtır pıtır, o sayıyı bekledik.

evet, şiirlerimiz yayımlandı. ama behçet hoca hepsini "düzeltmiş", vezinli-kafiyeli yapmış, imzalarımızdan başka neredeyse her şeyi değiştirmişti!

arada yazılı yapardı. ama hiç okumazdı kağıtlarımızı. anıl'a, spiro'ya, bana 10! ötekilere de 7, 8, 9..

arkadaşlardan biri ders yılının ikinci haftasında okuldan ayrıldı. behçet hoca ona 8, 9 vermeyi sürdürüyor. bir baktık, sömestr yazılısından 8 vermiş. bizim arkadaş kim bilir hangi kentte, hangi okulda.. hocaya gittik. "bari sınıfı geçirmeyin, aylar önce okuldan ayrıldı." dedik. "öyle mi?" dedi behçet hoca, not defterini çıkarıp arkadaşın adını karaladı.

bir yazılıda üç sorudan birini yanıtlayamamıştık. hoca ertesi ders geldi, çantasını açıp kağıtları çıkardı. notlarımızı okudu. anıl, spiro ve ben yine 10! "çok güzel yazmışsınız, sınıfta okuyalım." dedi. aman! hadi, biz neyse de, hoca rezil olacak!

hemen ayağa fırladım. "hocam" dedim, "battal gazi nasıl gidiyor?"

dersi kaynatmak istedik mi bunu sorardık hemen: "battal gazi nasıl gidiyor?"

battal gazi destanı üstünde çalışıyordu uzun süredir. bitirdiği bölümleri bize de okuyordu. "hocam, battal gazi nasıl gidiyor?" diye sorduğumuzda her şeyi bırakır, başlardı okumaya.

bizim kağıtları da unutuverdi hemen. battal gazi destanı'ndan yeni bölümler dinledik.

ayda bir kere de bir başka soruyu sorardık: "hocam, niye evlenmediniz?"

her defasında, bu soruyu ömründe ilk kez yanıtlıyormuş gibi, "niye evleneyim?" derdi. "iyi bir kız alsak kıza yazık; kötü bir kız alsak bize yazık!"

öğretmenliği tartışılırdı behçet kemal'in. şairliği haydi haydi tartışılırdı. ama insanın içini ısıtan içtenliği, yakınlığı, hepimizin dünyasına renkler katıyordu.

uykusuzluk

henry miller

ruhtan söz ettiğinde kadın elden gitti demektir.

ilkin kırık bir ayak parmağıydı sorun, sonra kırık bir kaş, en sonunda da kırık bir kalp. ancak insan kalbi çok dayanıklıdır, yok edilemez; kırıldığını ancak belleğinde canlandırabilirsin. asıl tokadı yiyen insanın ruhudur; ama ruh da güçlüdür, istenirse eski canlılığı kazandırılabilir ona.

işin içine aşk girdiğinde hiçbir şey, hiç kimse, hiçbir durum o denli gülünç olamaz. azıyla yetinemediğimiz tek şey aşktır. ve yeterince veremediğimiz de odur.

tanrı mucizelerle ilgilenmez. zaten yaşam uzun süren bir mucizedir. mucize arayışına ancak delicesine aşık olduğunda girersin.

kendinden geçercesine mutlu olmak ve umutsuzluk ruh ikizleridir.

"insanı mutlu eden gülümsemeler vardır ve de öyle gülümsemeler vardır ki deme gitsin."

aşk kapısız ve penceresiz bir hapishane olabilir; insan girip çıkmakta serbesttir; ama hangi beklenti uğruna? şafakla özgürlük de gelebilir, dehşet de. insanın sırtında deli gömleği varsa aklın bir yararı olmaz.

müzik, yüzü olmayan ruhun kahrolası kenar dikişidir.

"elini açık etme! ağırdan al! geri adım at! numara yaparken de numara yap! yüreğin kan ağlasa bile içinden gelen duygulara asla ihanet etme. her zaman, hiçbir şeye aldırmıyormuş gibi davran." işte, aşk acısı çekenlere verilen öğütler.

seviyorsan güvenmelisin; güvenirsen anlayışlı ve bağışlayıcı olursun.

aşka inanabilsen, onun gereklerini yerine getirebilsen mükemmel olur. yalnızca bir ahmak, katıksız bir aptal becerebilir bunu. bir tek o özgürdür derinliklere inmeye ve göklerde fink atmaya. masumiyeti korumaya alır onu. kendisi korunma isteğinde bulunmaz.

en sağlamı her zaman gülümsemek, özellikle incindiğinde, hakarete uğradığında ya da aşağılandığında.

6.09.2015

bebek töreni

chantal deltenre

bağırma özlemi çeken birine engel olunursa sonunda konuşamaz hale gelir.

öteki hakkında kafanda kurduğun imgeyi, onu kaybetme tehlikesini göze almadan sevemezsin.

kelimelerle ihtiyatlı olmak gerektiğini çok erken öğrendim.

karanlık, bir taşın kalbinde de evrenin sınırlarında olduğu kadar derindir.

insanın kayıpla yüzleşmesini ve yeni bir ruhla başka bir şeye sarılmasını bir tek felaket sağlar.

yelin kazdığı yerde

yves bonnefoy


denir ki bir tanrı aramıştır
kapalı sular üstünde
yırtıcı kuşun istemesi gibi
uzak avını

ve yinelenen bir bağırışla
ki boğuk, ıssız
yaratmıştır parlayan zamanı
orda dalga kazınır

gece örter gündüzü
çekilir sonra
köpüğü yayılır
buranın taşları üstünde

nedir tanrı
bir tek zamansa yapıtı
yok olmak mı istedi
doğamadığı için

boşunaydı savaşı
yokluğa karşı
attı ağı
o tuttu kılıcı

2
ama kalır şimşek
dünyanın üstünde
bir ırmak geçidinde gibi, arayarak
taştan taşa

acaba güzellik
yalnızca bir düş müydü
gözleri kapalı yüzü mü
ışığın

hayır; çünkü yansıması var
bizde ve yalazdır
ölü odunun suyunda
yıkanan çıplak

coşturduğu gövdedir
bir aynanın
yanan bir ateş gibi, ansızın
taşlar çemberinde

ve anlamlıdır sevinç sözcüğü
ölüme karşın
kazdığı yerde yelin
bu parlak korları

3
yeterliği günlerin
ki giderler şafağa
göz kamaşmalarıyla
gece göğünde

kılıç, ağ
artık yalnızca bir
eldir, usulca sarılan
kısa enseye

ruh, aydınlanmış
bir yüzücü gibidir
atlayan, ansızın
ışığın altına

ve gözleri kapalıdır
bedeni çıplak
ağzı tuzu ister
sözü değil

rose verdet için

andre verdet


güz derelerinin dibine dek aramıştım bu gülüşü
gün batımında guguk kuşu türküleri yıkılıp giderdi ara sıra
kiraz zamanını anımsa
geçerken şimşek gibi çarpan bir ardıçkuşu-anı
bir tüfek patlaması yatırdı beni akşam vakti
parçalanmış bir yürekle havaya 
ve her şey yeniden öyküsüz oluverdi

5.09.2015

person of interest

herkes ikinci bir şansı hak eder.

paranoyak olman, seni birinin öldürmek istemediği anlamına gelmez.

insanlar ender olarak göründükleri gibidir.

bir yalanın içinde yaşamak nasıldır bilirim. uzun süre o şekilde yaşarsan, hiç çıkışın yokmuş gibi hissedersin; ama her zaman vardır.

her insan birileri için önemlidir.

kimse kusursuz değildir.

insanların internet sitelerinde ne diye kişisel bilgilerini girdiklerini hiç anlamamışımdır. cia'de çalışırken işimizi kolaylaştırırdı. makinenin daha fazla bilgiye ihtiyacı vardı. onların sosyal grafiklerine, ilişkilerine. devlet bunun çözümünü yıllardır arıyordu. meğerse herkes gönüllü olmaya pek bir hevesliymiş. bu sayede istedikleri şeyleri çok daha rahat bulabiliyorlar.

amacın sorunu şudur: ne olursa olsun, sonuç her zaman aynı olur.

beyaz yaka suçu, her polis biriminin en son yapılacaklar listesinde yer alır.

çocukların asıl sorunu, büyüyünce nasıl bir birey olacaklarını asla bilmemendir.

değişim kapına ulaştığı zaman uyum sağlamayı bilmelisin.

sizi hayata bağlayan o kişiyi bulduğunuzda bambaşka biri oluverirsiniz. daha iyi biri. ama o kişi sizden alındığında o zaman neye dönüşürsünüz?

suçlular ne kadar zeki olursa olsun bir yerde mutlaka hata yapar. 

en iyi saklanma biçimi, insanların gözünün önüdür.

ölümün kıyısında hepimiz yalnızızdır. orada seni kurtaracak kimse yoktur.

4.09.2015

cehenneme övgü

gündüz vassaf

günümüzde cehennem kendilerine inananların, cennet ise paralı askerlerin mekanıdır.

kötülük, düşmanın özelliklerinden ya da kişiliğinden çok, hepimizin içindeki "düşman" kavramı içinde saklıdır.

tarih bilinci az olan ya da hiç olmayan bir toplumu yönetmek kolaydır. böyle bir toplum eleştirici değildir ve kurulu düzenden kolayca memnuniyet duyar.

totaliter bir toplum, kahramansız olamaz. özgür bir toplum ise kahramanlarla var olamaz.

cinsel roller, cinsel kişilikler salt genetik açıdan belirlenmez. cinselliğimiz bedenimizden çok zihnimizdedir. cinsel kimlik, birbirini dışlayan iki şıktan ibaret bir seçim değildir.

süreçleri yaşamaktansa seçimleri tüketmeyi yeğleriz.

biz gerçeğin kendisiyiz. bırakın oyunlarını oynasınlar. iktidarların en büyük korkusu muhalefet değil, ciddiye alınmamaktır.

orta yaşlılar, daha genç kuşakları denetlemeleri, yaşlılara da katlanmaları gerektiğini düşünürler. gençler, yaşlı birine güvenmez ve inanmazlar. yaşlılar da dünyayı mahvetmekte olan gençlere korku ile bakarlar.

tarih boyunca insanın insan karşı çıkması, bizi özgürlüğe ya da mutluluğa daha çok yaklaştırmış değil. sadece, sömürünün ve baskının biçimini değiştirdi, o kadar.

hangi gömleği ya da eteği seçeceğimizi düşünmekten, yaşamın kendisini düşünmeye pek zaman bulamayız.

yaşamı böylesine özel, böylesine benzersiz kılan şey, her şeyin yalnızca bir kez olması. bunu algılamak, ölümün bilincine varmakla mümkün olabilir ancak. ölümün bilincinde olmayan insan, yaşadığının da bilincinde değildir. 

hepimiz gösterinin bir parçası haline geldik. sahnede olmayan, artık ölmüş demektir; yoktur. yaşamla ilgilenişimiz, onu sahnede gördüğümüz gibi. bizim sahnemizde. bizim tasarladığımız sahnede.

aynı mekanda yenilen, içilen, müzik dinlenen, dans edilen ve kanepelere uzanılıp felsefe tartışılan son roma sempozyumlarından bu yana 2000 küsur yıl geçti.

özgürlükten korkarız; bizi nereye götüreceği düşüncesi ürkütür bizi. özgürlük, ebediyet ve sonsuzluk duygusundan, zamana bağlı olmamaktan, an'ın tutsağı olmamaktan, o aldatıcı sihirli an'ı bir kurtarıcı gibi görüp beklememekten kaynaklanır. zamanın olmadığı yerde özgürlüğü duyumsayabiliriz ancak.

imam

nihat genç

yusuf'u yeniden tabuta koyup bir evin önüne getirdik, 5-10 erkek saf tutup namaza başladık, taksiciden farlarını yakmasını istedik. hoca dua okudu, cemaat bir yaranın kabuğunu söker gibi "amin" dedi. bitse de gitsek. kırçıl ve çirkin sakallı genç imam: "kısa keseceğim cemaat.." diye başladı. boynumu büktüm, kurşun gibi yere bakıyorum, vücudum titriyor, kasılıp kaldım. genç imam, insanoğluna tanrı'nın ne kadar şantajı ne kadar tehdidi var, sıraladı. sanki cesedin ve bizim boynumuza kara bir bıçak dayar gibi konuşmaya başladı: "hepimiz bu dünyada misafiriz, sordunuz mu kendinize farzlarını yerine getirdik mi, günlerimizi duayla, namazla geçirdik mi?" yusuf'un cesedine çok acıdım. beynim uğuldadı, gözlerim fokurdadı, içimden hocaya küfürü bastım! "utan ulan, allah'tan utan hoca, 6 yaşında çalışmaya başlamış, askerden dönerken ölmüş çocukcağız. kime çalışacağını şaşırmış; patrona mı, allah'a mı, orduya mı, utan! daha neyin hesabını soruyorsun!" kucaklasam şu cesedi koşarak gidip çukuruna bıraksam. "yusufum, hiç tanımadığım çocuk, bu diyarda hiç şansımız yok yusufum" desem. genç imam konuşmaya doymuyor: "şimdi öbür tarafta allah soracak, mezarına karaböcekler, çiyanlar, yılanlar girecek!" ulan neyi soracak rezil herif, senden berbat çiyan mı olur, işte kara bir yılan gibi cesedin başındasın, daha büyük bela mı olur?

sanki hoca, kadavrayı, elinde balta, sakatatlarına ayırıyor: "yediniz, içtiniz, güldünüz, eğlendiniz, sonunda bu dümensiz arabaya bindiniz!" deyip tabutu gösteriyor. bu çocuk ne yedi, bu çocuk nereyi gezdi, şu cümleleri biraz dikkatli kullan, kuran'ı ezberlemişsin, bu hayat bu ezberin neresine sığıyor. çok soğuk ve kalın bir sopayla, 20 yaşında var yok bu imamın ruhlarımıza eziyet etmeye ne hakkı var? hoca değil, bir yankesiciyi yakalamış polis gibi kodes dayağı çekiyor. mezarlık mezarlık değil, kendi pansiyonu, müşteri bedavaya yatmasın diye pazarlık yapıyor. cüceler, cinler ve hocalar, yüzlerce yıl burada pusu kurmuş. biri ölse de gelse, kan fışkırıyor küflü sanduka yeşili gözlerinden. duayla beslenen böcekler gibi hocalar! cümleler zavallı, cıvık, bozuk, yeraltında saklanmış akıl hastanesi gibi. karanlık bir gecede vahşi bir köpekle burun buruna gelmişiz gibi. zavallı yusuf'un cesedi bu çıldırmış zalimliği hak ediyor mu? tüyler ürpertici bir celladın infaz sahnesi gibi, hoca bağırıyor: "hesap vereceksin müslüman, hesap gününü düşün!" hocanın üstüne atılıp gırtlağına yapışacağım, şu yusufçuk neyin hesabını verecek, çizmeli kırbaçlı yedi köy sahibi bir bey mi gömüyorsun, bir kürek mahkumu gibi yaşamış, birazdan çukura atıp hepiniz sıcacık evlerinize döneceksiniz işte. zevk sefahat içinde ağzını ballandırarak şimdi öbür dünyayı anlatmaya başladı. bu köy neden yıkık, bu karanlık neden lanetli? çuval gibi elbise giymiş bu canavarlar, koca köyü koca anadolu'yu ölüm yatağına sıkıştırıp tıkmış. dua bitti, kurtuldum, az daha katil olacaktım.

tirza

arnon grunberg

eğer gidebilecek bir yerin kalmadıysa, o zaman oyun bitmiş ve sen hakikate ermişsin demektir.

elinde bıçakla, bahçedeki bitkileri eşeler gibi geçmişini eşeleyemezsin; yoksa aynı bıçakla günün birinde kendini eşelemeye başlarsın.

bu dünyanın en güzel şeyi kitap değil, çocuklardır.

iyi bir anne baba olmanın sırrı, kendini geri planda tutmakta yatar.

eşler kira ödemezler ama kiracılar gibi, sürekli olarak ev sahipleri ile savaş halindedirler. eş ile kiracının ortak tavrı suçlamadır. tehdittir. yiyip bitirmektir. bütün bunların arkasında hastalıklı bir şekilde bağımlılık yatmaktadır.

zor doğumlarda genellikle güzel, olağanüstü bir şey dünyaya gelir.

meraklılık, zekanın göstergesidir; onun için zeki bir çocuğun anne babası da her zaman uyanık olmalıdır. zeki bir çocuğun varsa, kimin kimi makaraya aldığı belli olmaz.

yaşlanmakta olan bir kadından daha ürkütücü bir şey yoktur.

insan mutluluğun hep sonradan farkına varır.

insan bir şeyden ne kadar çok korkarsa kokusunu o kadar iyi alır. bu, hayvanlar aleminin kanunudur.

kurtuluşu ümit ediyorsan, zincire vurulmuş olman lazım. bazıları için zincir ümit anlamına gelir.

bahaneye ihtiyaç duyanlar, kendilerini kaçınılmaz hatalara karşı yeterince hazırlamamış olanlardır.

gerçeği sabote etmek isteyen bir kişinin sadece bozuk bir hafızaya ihtiyacı vardır. insan kendi geçmişinde, yabancı bir ülkeye yaptığı gibi, keşfe çıkmalıdır.

karşılayacak paran yoksa özgürlük ne ifade eder ki? sadece zenginler özgürdür, onların da hepsi değil.

insan kendi kendini yönetebilmeliydi, aksi takdirde bunu onun yerine başkaları yapardı.

bütün gerçekler can yakar, her yıl daha da artarak insanın canını acıtır.

aşk hiçbir zaman suç olamaz.

neyim ben, diye düşündü, neyim? bir topak mutsuzluk, kemik, et ve beyinden oluşan mutsuzluk.

her şeyi hoş gören, karşı koymayan bir adamın içinde kesinlikle gizli bir gurur vardır. yavaş yavaş ayağa kalkan ve hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam eden birinin duyduğu gurur.

öncü gücün kendini geriye çekmesi, seçkinlerin marjinal pozisyonla yetinmeleri, şirket için ölümcül sonuçlar doğurabilir. asıl kültür, gerçek kültür, rakamların gücüdür, başka bir şey değil. rakamların gücü.

sadece kendini ciddiye alıyordu. cehennem öteki değildi. kendisiydi. cehennem kendi içinde, derinlerdeydi. demir atmıştı, gizleniyordu ve görünmüyordu, canlı canlı ve sıcaktı. kor gibi sıcak.

büyük rus yazarlarını okumaya ne kadar erken başlarsan o kadar iyi olur. nihilizmin özünü genç yaşta alırsan daha sonra yaşamak zorunda kalmazsın.

baş dönmesi, arzu edilmeyen düşüncelerin belirtisidir. gelmemiş olması gereken ve uzaklaştırılamayan düşünceler, bu cehennemdir.

suç işleyen hiç kimse yalnız değildir. nereye giderse gitsin, suç da onunla birlikte gelir.

yemek seçenler zor insanlardır.

kimliğine ilişkin esnek davranabilmelisin. sadece deliler hep oldukları gibi kalırlar.

aletlerle, insanlarla olduğu gibi yavaş yavaş yakınlık kurman gerekir. ne kadar iyi tanırsan yaptırmak istediğini o kadar kolay yaptırırsın.

seks, şahane bir şeydir.

hayatında ilk defa acı ile çaresizlik arasında bir ayrım yapabildiğini düşündü. cansızlık ve neredeyse inme inmiş gibi olmak çaresizlikti; hatta uyuşmak. çaresizlik duygu değil; hatta onun tam tersi, hiçbir şey hissetmiyor olmanın bilincine varmak, duygunun seni bir başına geride bırakarak ellerinden kayıp gitmesi gibiydi.

açlık ve susuzluk el ele gider.

herkes mutsuz. bunun farkına vardığın zaman sorun kalmıyor. mutluluk bir pozdur, bir efsane, partilerde, davetlerde gösterdiğin bir tür kibarlık.

insanlar, hayatlarından bir hikaye oluşturuyorlar. düzeni bu şekilde kuruyorlar. hikaye düzen kurmaya yarıyor. benim oluşturduğum hikaye ise kontrolümden çıkmış bulunuyor.

insan kaybetmeye başlayınca, tutumluluğu da kolayca elden bırakabiliyordu. tutumluluk gereksiz bir kıyafet gibi bir kenara atılabilirdi.

hofmeester kültüre inanmazdı, inançtan söz edilebilirse tabi. kültür nedir? insanın hayatta kalma stratejisi; uyum sağlama ve kendini görünmez hale getirmeye muktedir olması. yoksa buna da mı kültür deniyordu? ne kadar görünmez olunursa o kadar iyiydi. görünmez olan yaralanmazdı.

insanın nihai görevi de zaten bu değil midir? başkalarının onu görmek istedikleri gibi olmak.

yaralanmaz olmak bir erdemdir, insanlar bunu unutmuş görünüyor. hiçbir inancı olmayan kişi yaralanamaz. olaylara yukardan bakabilir. her şeyi olduğu gibi kabul ettiği için tereddüt etmez. yaralanan kişi tereddüde düşer. sen de yaralanamazsın kaisa. sahip olduğun bir şey olmadığı için senden alabilecekleri hiçbir şey yok. sana ne derlerse desinler fark etmez çünkü sen bir hiçsin. hayatına son verseler bile seni yaralayamazlar. aslında sen ölmüş durumdasın.

insanlar sonucu olmayan her şeyi küçük görürler.

sikimdeki kakasını yalarken bütün yüklerimden arınıyordum, bilincim kayboluyor, bu nedenle ne utanç ne de suçluluk duyuyordum. her şeydim ve hiçbir şeydim, tam anlamıyla bir hayvandım. her zaman olmak istediğim ve aslında olduğum gibi bir hayvan. zevkle aşağılama iç içedir. kurtuluş, hastalığımızdan kurtulmamızdır; hastalığımızın iyileşmesi, insancıllığımızdan kurtulmamıza bağlıdır. ve onunla ilgili olan her şeyden, yeniden hep yeni baştan. bu, kurtuluştur. kurtuluş aşağılamaktan geçer.

vurdumduymazlık da bağışlamanın bir yolu olabilir.

bak, buranın ne kadar güzel olduğunu gör. hiç insan yok. sadece kum var. bu çok güzel. işte gerçek güzellik bu, insansız dünya. karanlığı, insanlar oluşturur başka bir şey değil. insanlar karanlığın fay hattıdır, oradan görünen tek ışık canavarın ışığıdır.

3.09.2015

kingsman: the secret service

matthew vaughn

insanı insan yapan edeptir.

ağzında altın kaşıkla doğmamak insanı bir yola sürüyor olabilir; ama o yolda kalmak zorunda değilsin. uyum sağlamaya ve öğrenmeye hazırsan başka bir şeye dönüşebilirsin.

takım elbise, çağdaş beyefendinin zırhıdır. her centilmenin ihtiyacı olan ilk şey, iyi bir takımdır.

bir centilmenin adı gazetede sadece üç kez çıkar: doğduğunda, evlendiğinde ve öldüğünde. centilmenliğin doğduğun zamanki şartlarla hiçbir alakası yoktur. centilmenlik zamanla öğrenilir. centilmen olmanın aksanla da hiçbir ilgisi yoktur. centilmenlik, kendi vücudunla rahat olmak demektir.

iklim değişikliği hepimizi etkileyen bir sorun. karbon emisyonu olayı göz boyamak için ve ne kadar radikal kararlar alsak bile geri dönemeyeceğimiz bir noktadayız. 

"insanoğlu, üstünde yaşadığı ev sahibinin o pamuk ipliğine bağlı faniliğinden haberdar olmakla lanetlenmiş tek virüs." 

virüs kaparsan ateşin çıkar. insan vücudu, virüsü öldürmek için sıcaklığını arttırır çünkü. dünyamız da aynı şekilde çalışıyor; küresel ısınma, çıkan ateş oluyor, insanlık da virüs. gezegenimizi hasta ediyoruz. tek çaremiz, insanların bir kısmını itlaf etmek. nüfusumuzu kendimiz azaltmazsak iki sonuçtan birine varırız: ya ev sahibi virüsü öldürür ya da virüs ev sahibini. her iki durumda da sonuç aynı oluyor: virüs ölür.

2.09.2015

darbe

zülfü livaneli

herhangi bir fransız aydınına pat diye sorsanız: "askeri darbelere karşı mısın?" yanıtı, neredeyse refleks denilecek bir çabuklukla "karşıyım" olacaktır. bir ingiliz, ispanyol, yunan, amerikalı, iskandinav aydınına "siyasi idamlara karşı mısın?" diye sorsanız, hiç tereddütsüz aynı cevabı alırsınız: "karşıyım" çünkü uygar dünyada oluşmuş bulunan "consensus"un temel ögeleridir bunlar. sivil toplumun "olmazsa olmaz" ön koşuludur. ve bir 20. yüzyıl aydınının düşünce namusudur.

aynı soruları türk aydınlarına yöneltseniz, bir bölümünden aynı net yanıtı alabilirsiniz. ama, bir bölümü, sorunuzu bir başka soru ile karşılayacaktır:

soru: "askeri darbelere karşı mısın?"
yanıt: "hangi askeri darbelere?"

soru: siyasi idamlara karşı mısın?"
yanıt: "hangi siyasal idamlara?"

işte bu "hangi" sorusu, çeşitli görüşlerden türk aydınını, uygar dünyanın "aydın" kavramından ayıran ve azgelişmiş ülke kargaşasına iten farktır.

çünkü bazı türk aydınları, belirli koşullarda, askeri darbelerin ve siyasal idamların yararlı olduğunu düşünmektedir. türkiye'nin yakın dönem siyasal yaşamına damgasını vurmuş üç ihtilalin, üçünün de yargılanmasına karşıdırlar. buradaki mantık, 27 mayıs'ın ülkede diktaya yönelmiş baskıcı bir iktidara karşı yapılmış olması ve sonunda türkiye'de bir aydınlanma dönemini başlatmasıdır. oysa 12 mart ve 12 eylül, ülkedeki uyanışa ve ilerlemeye karşı yapılmış, özgürlükleri susturan ihtilallerdir.

gerçekten de 27 mayıs sonunda, türkiye'nin en ilerici anayasası hazırlanmış, ülkedeki kültür yaşamında büyük bir aydınlanma yaşanmış ve şu anda yazan/çizen çok kişinin -ben dahil- yetiştiği bir ortam doğmuştur. diğer iki darbe ise bu özgürlükleri boğmak, işçi hareketlerini bastırmak ve ilerici güçlere darbe indirmek amacına yöneliktir.

bu niteliksel farka rağmen gene de 27 mayıs'ı savunamayacağımız görüşündeyim. çünkü 27 mayıs'la birlikte "kurdun ağzına kan bulaşmıştır." yoksa yıllar yılı askeri müdahale olmadan yaşamayı becerebilmiş bir ülkede, 27 mayıs'ın hemen ardından 22 şubat ve 21 mayıs kalkışmaları nasıl açıklanabilir? bu darbe, daha sonraki 12 mart ve 12 eylül darbelerini de hazırlamıştır. çünkü "meşruiyet" kavramı, yoruma, daha doğrusu güce bağlı hale getirilmiş, her ihtilalde olduğu gibi, başaran haklı olmuş, başaramayan ise asılmıştır.

eğer askeri ihtilallerin tümüne birden karşı çıkmazsak, bizim gibi düşünmeyen bir grubun da kendi askerini getirerek üzerimizde zulüm uygulamasına, felsefi anlamda tutarlı olarak karşı çıkamayız. çünkü mantıksal bütünlüğümüzün doğal sonucu, bizim savunduğumuz ilkelerle bir darbe yapılmasını haklı gösterdiği gibi, bize karşı ilkelerle bir darbe oluşturulmasına da izin vermektedir. bunun sonucu da demokrasi değil, "benim abim seninkini döver" mantığıyla her grubun kendi cuntasını hazırlamasıdır.

karşılıksız aşk

gregory dart

insanın, gururunu inciten kimseleri affetmesi kolay değildir.

çoğu kez aşkın peşine düştüğümüzde ruh halimiz, satın alınacak bir meta aradığımız zamanki ruh halinin tıpatıp aynısıdır; yani bir tüketici gibi davranırız.

aşık olmadığımız için bir neden göstermek zorunda değiliz; ama nedense bunu hep yaparız. bu, başkalarının bize zorla kabul ettirdiği, bizim de kendimizden beklediğimiz, bizi reddetmek zorunda kaldıkları zaman bizden uzaklaşan sevgililerimizden de beklediğimiz bir şeydir. bu gibi konuların açıklaması olmaz; çünkü aşk da dini inanç gibi ne rasyoneldir ne de isteğe tabi. yapabileceğimiz tek şey ya bize sunulan mazeretleri kabul etmek ya da etmemektir.

herkes bir cinsiyet sahibi olmak lanetinden nasibini almıştır. bu, insanların ilk günahıdır. toplumsal cinsiyet kimliklerini kullanma konusunda bazı insanlar çok yaratıcı olabilir; ancak yine de oynamamıza izin verilen rollerin sayısı acınacak kadar yetersizdir.

aşk esasen düşsel bir deneyimdir; arzuların tatmin edilmesinden ziyade genişletilmesini, yayılmasını hedef alan bir deneyim.

ortada alınmaya müsait bir şey varsa o orada elde edilmek için bulunmaktadır.

günümüzün birey kavramı yani bireyin biricikliği, istatistik çağının bir yan ürünüdür; varlığımızın sınıflandırılarak yok edilmesine karşı son umutsuz savunma çabalarımız.

stendhal'in bir arkadaşı bir zamanlar ona şöyle demiş: "bir kadına aşık olduğun zaman kendine şunu sormalısın: bu kadınla ne yapmak istiyorsun?" bu sorunun yanıtı, asla sandığınız kadar aşikar olmayabilir.

çok kolay kazanılan ödülün değeri az bilinir.