5.6.19

haspa

nabizade nazım

gözünü açtığı zaman vapurun içinde bir sükun ve sükunet hüküm sürmekteydi. pervane muntazaman dönüyor, kuvvetli bir sabah güneşinin parlak huzmeleri kamaranın penceresinden gözlerinin içine giriyordu.

geceki şiddetli sallantıdan rahatsız olan yolcular rahat rahat sabah uykusu çekmekteydiler.

behzat birkaç defa sağına soluna dönmek suretiyle tekrar uykuya niyetlendiyse de muvaffak olamadı. kamara arkadaşını taciz etmek korkusuyla sigara da içemiyordu. bir çeyrek kadar devam eden tahammülü gayete erince kalktı. giyinip tuvaletini de icra eyledikten sonra yukarı güverteye çıktı.

vapur saatte dokuz on mil süratiyle kıbrıs sahilini takip etmekteydi.

deniz durgun, hava sakin, güneş kuvvetli, mevsim ekim, saat sekiz. hafif, fakat biraz serin lodos behzat'ı güverte üzerinde hızlı hızlı yürümeye mecbur etti. hem geziniyor hem de istanbul'u, istanbul'da yolunu bekleyenleri düşünüyordu.

geçici memuriyet ile dört beş aydan beri o sevimli dostlardan ayrı düşmüş, şeria nehri vadilerinde, taberiye gölünün cehennemi iklimi içinde bunalmış kalmıştı. sevgili zevcesi münire'den, mini mini oğlu şevki'den üç dört aydır bir kâğıt parçası bile alamayarak merakından ölüm azapları çekmekteydi.

vapurun şu yavaşlığına kızmakta, mümkün olsa hemen kanatlanıp uçmak istemekteydi.

sürekli bir çıngırak birinci kamara yolcularını sütlü kahveye davet etmekteydi. birinci mevki yolcuları dün akşamdan, yani beyrut'tan beri diğerlerini görüp tanıyamamışlardı. şu sabah kahvesi büyük kısmını bir araya getirmiş oldu.

kaptan sandalyesinin solunda ak sakallı, irice yapılı, genç bünyeli bir efendi oturmaktaydı ki isminin galip bey olduğunu ve yafa'dan istanbul'a dönmeye çalıştığını behzat sonradan öğrendi. galip bey'den başka türk olarak sadece kendisi vardı.

diğer yolcular iki ihtiyar ingiliz ile ticaret seyyahı olduğunu seyahatlerinin ananesiyle anlatıp durmakta olan bir isveçliden ibaretti.

sofrada behzat, galip bey ile sohbete koyuldu. tesadüfe bakınız ki akraba dahi çıktılar. behzat'ın teyzesinin kocası galip bey'in kayınpederinin biraderiymiş. şu tesadüften ikisi de gayet memnun oldular. şimdiye kadar bu yakınlık iki tarafça da meçhuldü.

galip bey hemen kalktı, bir hususi kamarada bulunan zevcesi aliye hanım'ı şu hayırlı tesadüften haberdar eyledi ve karşılık olarak teşekkürler ve selamlar getirdi. ikisi birlikte yukarı salona çıktılar.

bu sırada galip bey'in yanına koşa koşa sevimli bir kız çocuğu geldi. galip bey'in tariflerine göre bu kızcağızın ismi şahinde olup henüz on iki yaşındadır. dünyada tek bir evlatları olduğu için gerek galip gerek aliye bunun meftunudurlar.

şahindecik epeyce tahsil görmüş, terbiyeli, biraz da oynak, afacan bir yavrucaktı. behzat ile galip muhabbeti ilerlettiler. birbirine kendilerinden bahsettiler. galip şimdi elli yaşında olup on sene kadar paris'te bulunmuş ve dört yıldan beri yafa'da bir büyücek memuriyetle istihdam olunmuştu da bazı sebeplerle bu memuriyetten istifa ederek istanbul'a dönüyordu.

behzat ise kırkını geçkin bir şey olup taşralarda birçok memuriyetler verdikten sonra on sene evvel evlenerek istanbul'a yerleşmişse de arada sırada böyle bazı geçici memuriyetler vermekteydi.

galip ile behzat sohbete koyulup gittikleri sırada şahinde güverte üzerinde koşup oynamakta ve bazı bazı bunların yanlarına gelerek laubaliyane konuşup yine gitmekteydi.

behzat şu mini mini kızdan hoşlanmaya başladı. kız da behzat'tan hoşlanmıştı. yanlarına geldikçe behzat'a öteden beriden sormakta, behzat ise kızcağızın lepiska saçlarını okşamaktaydı. işte bu suretle kisi arasında bir yakınlaşma peyda oldu.

behzat şahinde'ye, "haspa" vasfını pek münasip bulmuş ve bu tabirden şahinde de hoşlanmıştı.

bugün akşama kadar haspa'yla behzat yakınlığı arttırdılar. hele galip ile sıkı fıkı dost oldular. ertesi günü haspa yataktan fırladığı gibi behzat'ı aradı, güverte salonunda buldu. iki dost karşı karşıya oturdular. dereden tepeden konuşmaya başladılar. şahinde uslu akıllı lakırdı söylemekte, behzat dahi karşısında bir büyük kadın bulunuyormuş gibi davranmaktaydı.

behzat, şahinde'nin kendisini göstermeye başlamış olan güzelliğine asıl bugün dikkat etmeye başladı.

bu örtülü güzelliğin üç dört sene sonra ne yaman bir pervasız güzellik olacağını tahmin etmekte ve daha şimdiden o kara kirpiklerinin gölgesi içinde gizli kalan kara gözlerdeki çekiciliğin sıcaklığının pek çok tahammülleri cam gibi eritmeye kifayetini teslim etmekteydi.

behzat artık kendisini haspa ile işgal etmekteydi. fakat bu iştigalden de şüphelenmeye başladı. çünkü haspa'yı birkaç dakika gözden kaybedince arzu etmeye başlamıştı. ertesi sabah adeta şahinde'yi kendisi aramaya mecbur oldu. işte asıl bu mecburiyetin sebebini gönlünden sorduğu zamandı ki kendisinden korkmaya başladı. istanbul'a varabilmek için daha beş gün lazımdı.

bu müddet zarfında ise gönlü pek çok yol alabilecekti. evladı yerindeki bir çocuğun âşığı olmaktan hayâ etmekteydi. fakat gönlünün şimdiki gidişi haspa'ya karşı sevdalı bir yürüyüşten başka bir şey değildi.

behzat bu gidişten endişelenmekte haklıydı. ne olursa olsun gönlünü yolundan çevirmek lazımdı. daha mukaddemede olan tehlikeyi savuşturmak için haspa ile artık ilişkiyi kesmeliydi. halbuki daha ilk tecrübesinde irtibatı kesmenin imkansızlığını değilse bile zorluklarını gördü, anladı.

haspa bir dakika peşini bırakmıyordu ki.. hatta o bıraksa bile behzat'ın gözleri onu aramaktan vazgeçmiyordu. vapur daha ertesi günü sakız'a doğru yaklaşmaktayken behzat'ın gönlü dahi hedefine adeta yaklaşmış sayılabilirdi. behzat hemen kararı verilmek üzere bulunan bu neticeye karşı gönü ayıplama ve aşağılamadan başka hiçbir şeye kadir olamamaktaydı.

halbuki gönlü gemini azıya almış sert başlı bir hayvan gibi delicesine alabildiğine koşmaktaydı. az zaman içinde pek çok mesafe katetmiş, gözüne hiçbir tehlike görünmeyerek gitmekte bulunmuştu. behzat artık gayret dizginlerinin etkisizliğini görünce arzu dizginini tesadüfün idaresine terk ediverdi. yani adeta evladı makamındaki haspa'nın âşığı oldu gitti.

eğer şahinde kalp durumlarını bilen yaşlarda olsaydı babası ve belki büyük babası yerinde olan behzat'ın kendisine karşı gösterdiği âşıkça ve tutkulu durumların farkına varırdı. halbuki haspa henüz bu kadarını idrak edemiyordu. o yalnız behzat'tan hoşlanmış, onun şakalarına, hikâyelerine alışmıştı.

vapur izmir'e vardı. behzat'ın ilk işi karaya çıkıp bir aktarma imkanını araştırmak oldu. fakat iki üç güne kadar istanbul'a vapur olmadığını anladığı gibi galip'in ısrarlarına ve özellikle şahinde'nin ricalarına karşılık yine bu tehlike beşiğinde kalmaya mecbur oldu. güya aktarma vesilesiyle haspa'dan ayrılmakta gönlü için bir kurtuluş çaresi görmekteydi.

vapur izmir'den ertesi akşam hareket edeceğinden, bu geceyi ve yarını dışarıda eğlenceyle geçirmekle olsun duygularını yatıştırmaya çare aradı. galip ile birlikte kafe konserlere falanlara başvurdularsa da behzat'ın gözü gönlü hep vapurda, yani haspa'da idi. nihayet gece saat on ikide kendisini vapura attı ama mini mini maşukası çoktan uyumuş gitmişti.

kamara salonunda yarım saat kadar gezindikten ve bir saat kadar da gözleri haspa'nın kamarası kapısına yönelik olarak melul melul oturduktan sonra yatağa girdi.

yatak içindeki vaziyeti tefekküre pek müsait olduğundan halini düşünmeye başladı. yaşı kırkı geçkin, sakalına kır düşmüş, özellikle altı yaşında bir çocuk babası olduğu halde on iki yaşında bir çocuğa divanece gönül vermek hafifliğini yaşının gerekliliği olması lazım gelen metanet ve ağırbaşlılığa ayıp görmekteydi. özellikle neticeyi düşündü: ne olacak? haydi bu muhabbetteki ciddiyet artsın. peki bu muhabbetten ne ümidi olacak? haspa ile muradına ermek mi? heyhat!

yaşın uygunsuzluğunu hesaba katmasa bile o kavuşma için hiç olmazsa üç sene beklemek lazım gelecek. ya o kadar müddet bu sevgi üzerinde sebat ve devam göstermek özellikle her muhabbete sine açan mizacı için mümkün mü? daha iki gün evvel bir ingiliz karısına karşı peyda ettiği hissiyat meydanda duruyor. beklemek de lazım olmasın. ya sevgili zevcesini, elmas oğlunu nasıl feda etmeli?

fakat bu muhabbetten de nasıl geçmeli? haspacığı nasıl unutmalı? işte bu düşünceler zavallı adamda birbiriyle çelişen birçok duygu uyandırdı. bu muğlak meselenin içinden nasıl sıyrılıp çıkacağında şaşırdı kaldı. üzücü düşünceler ve hayaller içinde saat ikiye doğru uyudu gitti.

sabahleyin uyandığı zaman kulaklarını bir elemli gözyaşı tırmaladı. salonda birisi için için ağlamaktaydı. bu hüzünlü sesi haspa'sının sesine pek benzetti. yüreği hopladı. derhal giyinip kendini dışarı attı. gerçekten şahinde salonda piyanonun yanı başındaki koltuğa oturmuş, başını kollarına dayamış ağlamaktaydı. behzat'ın âşıkane ve tutkulu duygular diline toplandı. yüreği kabardı. en nazik, en gönül okşayıcı sözler ile kızcağızı teselliye başladı. bir taraftan da eliyle haspa'nın lepiska saçlarını okşamaktaydı.

"yavrucuğum! seni kim darılttı söyle bana, canın neye sıkıldı? yüzüme baksana. bak dostun geldi. ben geldim. hani her gün çıtı pıtı dil döktüğün dostunu unuttun mu? haydi bakalım. ver elini bana. güverteye çıkalım, hava alalım. birazdan dışarı çıkar seninle birlikte gezeriz dolaşırız. haydi bakayım yüzüme bir gül, hah şöyle."

şahinde, behzat gibi bir dostun şu rahatlatıcı sözlerinden latif bir teselli bulmuştu. behzat'ın bir elini mini mini elleri içine alarak bir müddet yüzüne bakakaldı. bu masumca bakış behzat'ın gönlüne bir heyecan verdi. vücudundan bir titreyiş geçti.

şahinde artık ağlamayı bırakmıştı. âşığına latif bir hande (tebessüm) gösterdi. behzat sendeledi.

gözlerinde biriken yaşlar kendilerini serbest bularak yanağından sakalına doğru tekerleniverdi. behzat bu yaşları göstermemek için başını çevirmek istediyse de onlar kendilerini şahinde'ye göstermiş gitmişti.

şahinde dedi ki:

"siz niye ağlıyorsunuz?"

behzat sükut etti. şahinde latif bir tatlı gülüş daha göstererek dedi ki:

"demek beni bu kadar seviyorsunuz haa? teşekkür ederim dostum. ben de sizi severim."

behzat'ın elini öptü. mini mini elleriyle onun gözyaşlarını kurutmaya uğraşmaktaydı. behzat bu masumca ve çocukça iltifattan pek memnun oldu. küçücük maşukasına bir teşekkür edercesine bakış atfetti. ikisi birden el ele yukarıya çıktılar. bu andan itibaren şahinde'yle behzat'ın dostluğu güçlenmiş oldu.

bugün galip, behzat, şahinde birlikte şehri dolaşmaya çıktılar. çarşıdan bazı şeyler aldılar. galip, şahinde'yle behzat'ın arasında gerçekleşen uyuşmadan memnun olmaktaydı.

akşam oldu. vapur hareket etti. şahinde güverte üzerinde koşup oynamakta, galip'le behzat ise bir sandalye üzerinde tatlı tatlı görüşmekteydi.

behzat ansızın dedi ki:

"benim hatırıma bir şey geliyor."

galip:

"neymiş o?"

behzat biraz tereddüt gösterdi. fakat yine cüretkârane dedi ki:

"haspa'yı istanbul'da bir yatılı mektebe versek."

galip onaylarcasına başını sallayarak dedi ki:

"bu fikir beni de birkaç gündür işgal ediyor. ama hangi mektebe vermeli?"

behzat'ta yine bir tereddüt görüldü. bir türlü cesaret edemiyordu.

yine galip dedi ki:

"siz öyle bir mektep biliyor musunuz?"

behzat tereddüdü bertaraf ederek dedi ki:

"aranan her türlü şarta sahip bir mektep var. talebesi hep islam kızlarından ibaret. fakat ayda bir kere izin.."

behzat'ın asıl tereddüt sebebi olan nokta, burasıydı.

şahinde'yi bu mektebe koymak onun mahrumiyetine alışmak ve böylece aşkından kurtulmak demekti. fakat bir taraftan da bu mahrumiyete birdenbire rıza göstermek de büyük bir cüret sayılırdı.

galip kayıtsızca dedi ki:

"ne zararı var? kızım rahat etsin, tahsil görsün de.."

işe karar verildi. istanbul'a varıldığının haftasında şahinde bu mektebe konulacak.

ertesi gün behzat bu kararı şahinde'ye açtı.

şahinde önceleri bunu bir şaka olarak gördüyse de ciddiyetini anlayınca ağlamaya başladı. hem ağlıyor hem de karardan dolayı behzat'ı suçluyordu.

behzat afacan haspa'yı ikna için çok uğraştı fakat muvaffak olamadı. kızın artık behzat'a güven ve muhabbeti kaybolmuştu. bu andan itibaren behzat'a karşı soğuk bir kayıtsızlık tavrı takındı.

başlangıçta behzat bu dargınlığı geçici bir çocukça kırgınlık telakki ettiyse de hatasını anlamakta gecikmedi. haspa'sı kendisine cidden gücenmişti. çünkü kızcağız serbest serbest gezip oynamaya alışmış olmakla mektep kahırlarına ve hele bir aylık mahpusiyete dayanamayacağını daha behzat kararı açıklamaya başladığı zaman hüküm ve tahmin eylemişti. bu fikri anasına babasına verenin ise behzat olduğunu yine onun ifadesinden anlamıştı.

behzat akşama kadar şahinde'nin hissiyatını eski yerine getirmeye beyhude uğraştı. mümkün değil eski teveccühü, eski iltifatları bulamadı.

damla kadar bir çocuğun teveccüh ve iltifatını hayatı için müjdelerin en büyüğü ve kurtuluş ilacı addetmek derecesindeki aşağılanmayı nefsine yedirememek mertebesine kadar sevk-i zihne muktedir olduğu halde, nefsini o alçalmadan tenzihe bir türlü imkan-ı cesaret bulamamaktaydı.

akşama kadar şahinde'nin peşinde dolaştı. hatta galip'in aracılığına bile müracaat etti. kabil değil afacan haspa mütarekeye bile yanaşmadı. yarın sabahsa birbirlerinden ayrılacaklardı.

behzat bu geceyi bir şiddetli azap içinde geçirdi.

vapur saat üçte istanbul'a varıp fındıklı açıklarında demir attığı zaman behzat hâlâ gözünü kapamamıştı.

şahinde'nin kırgınlığından ziyade yarınki mutlak ayrılıktan dehşete düşmekteydi. bu sevgili çocuktan kolay kolay ayrılmak mümkün olmayacak. hele bir kere şahinde yatılı mektebine girdikten sonra ayrılık hasretine alışıncaya kadar ne işkenceler çekeceğini, kim bilir ne tehlikeler, ne felaketler geçireceğini tahmin ve hesap etmekteydi. ya kalbinde bu ayıplanacak sevgiyle karısının ve özellikle evladının yüzüne ne yüzle bakacak! bu hissiyatını açık edecek olursa bundan kim bilir ne feci neticeler çıkacak.

acaba bu muhabbet behzat'ı her ne olursa olsun noktasına kadar sevk edip de şimdi çocuğu addettiği haspa'yı karşısında zevce sıfatıyla görmek arzu ve hatta derecesine kadar cesaret mi bulacak? behzat bu hesaplar ve ihtimallerin her yönünü dikkate alarak mazisini, şu anını, geleceğini şaşırmış kalmıştı.

hesap ile, tahmin ile bu meselelere bir çözüm bulmaktaki aczini görünce herkesin yaptığı gibi o da işi doğal akışına, yani tesadüfün sevkiyatına terk etmeyi uygun gördü. "yarın olsun hayrolsun!" hükmünü yapılacak işin rehberi saydı. aklınca diyordu ki:

"gün doğmadan neler doğar."

saat onu falan geçmişti ki duyguların gücü ağır bir gevşeklik içinde bunalıp kaldı, ıstıraplı bir uykuya daldı gitti.

rüyasında hep haspa ile bugünkü maceraya dair hayaller ile uğraşmaktaydı. kâh şahinde'yle barışıp tatlı tatlı muhabbet ediyor kâh onun şiddetli azarlarını çekiyor, acı sözlerini dinliyordu. hatta bir keresinde şahinde'den mükemmel bir de dayak yedi. bu karışık hayaller arasında da sık sık uyanmakta ve fakat ne uykusundan ne de uyanıklığından haberdar olabilmekteydi.

zavallı behzat!

sabahleyin saat sekizi geçmişti ki behzat gözlerini açtı. hafızasını, gönlünü yokladı. yine efkâr ve hissiyatını eski merkezinde buldu.

vapur geçici demirini almaktaydı. behzat yatağı içinde doğruldu. ayrılık vaktinin gelmekte olduğunu demirin gürültüsünden anlıyordu. vapur kalkıp tophane önüne kadar gelecek ve orada yerleşince ayrılık gerçekleşecekti. kalktı, eşyasını topladı. yüreği kabarmış, bir ağlama istek ve arzusu bastırmıştı. sık sık başını kamaradan çıkarıp salona meraklı bakışlar atmaktaydı. fakat haspa henüz meydanda görünmüyordu.

neden sonra galip göründü. ailesinin hazırlığına yardım etti. bu sırada şahinde de salona çıktı. gayet süslenmiş, masumane güzelliği bu süs içinde daha ziyade parlamıştı.

çatık kaşlı dargın çehresiyle behzat'ı ezip geçtikten sonra merdivenlerden sıçraya sıçraya yukarı güverteye çıktı. behzat bir "ah!" çekmekten kendini alamadı. hemen de gözlerinden yaşlar boşandı. tenha bir köşeye çekilerek büyük korku içinde haylice yaş döktü. bu yaşta şu kadarcık bir çocuğun elinden çektiklerine ağladı. hem ağladı hem de bu ağlayışından utandı.

ayrılık vakti geldi. vapura akrabadan birisi karşılama için gelmişti. özellikle bu adam karşısında her türlü hissiyatını mutlaka boğması ve saklaması gerekiyordu. eşyanın taşınması gürültüsü esnasında nasılsa şahinde'yi bir yerde rast getirebildi. ellerini yakaladı. çocuk kaçmak istediyse de zaptetti. büyük üzüntü ve rica tavrıyla diyebildi ki:

"allahaısmarladık mini mini meleğim! beni hatırından çıkarma. fakat lanet etme."

lepiska saçlarını okşadıktan sonra koyuverdi. haspa kafesten kurtulmuş bülbül gibi kaçtı gitti.