13.8.11

onlar

şükrü erbaş

onlar, özgürlükleri özenti, ihtiyaç ve olanaksızlıklar içinde iğdiş olmuş; yaşamın, aklına ve bedenine düğümler attığı yenikler, yanlışlar, uçurumda ıslık çalan külhan ve ezikleri toplumun. gecenin dört kol baskını, uykunun terli burgaçlarıyla her gün biraz daha oyulan yataklarından sapsarı yorgunlukla süzülüp onca kalabalık içinde kimseyi görmeden ve kimseye görünmeden, her vitrin, her durak, her köşe başında içlerinde bulutların yangınıyla bir yenilgi imgesi gibi dönerler evlerine. yaşamak bir türlü eşiklerinden geçemedikleri hep aralık duran bir kapıdır onların.

her şey kendilerinin dışında tanımlanmıştır. her şeyin iyisini hep başkaları bilir, başkaları yapar. ne kadar büyük olursa o kadar kolay inanırlar yalana. duruşlarındaki ikircimden anlamak güçtür, kendilerinden olmayanlara gösterdikleri saygı mı, korku mu, alay mı? sahip oldukları her zaman değersiz ve az, sahip olmadıkları yıldızlar kadar uzak ve çoktur. uzaklık onların hasretlerinin adıdır. bulutlar yağmurunu hep onlardan uzağa döker. gökkuşağının hiçbir rengi düşmez üstlerine. elbiselerinin iliklerinden giren rüzgar bir solgunluğu düğmeler bedenlerine. her mevsimden geriye ertelenmiş bir heves, bir soğuk sızı kalır. yalnızlık onlara baba mirası, onlardan çocuklarına biricik armağandır. ve birbirlerine baka baka bir yanlışı büyütüp dururlar.

onlar durmadan sigara içerler, bulanık aynalarda ayışığı ile tarayarak saçlarını. ayakkabılarının topuklarına basarak ezdikleri kimbilir nelerin hıncıdır? omuzlarını bir boşluğa dayayıp gözleriyle ittikleri, zaten dünyanın ellerinden aldıklarıdır. bir küfür gibi geçerler ışıkların ve inceliklerin içinden. yoksulluk hayatın haksızlıkları karşısında hem zayıflıkları hem dayanma gücü veren bir erdemdir. iki kaşları arasında bir kısık deniz feneri yanar, yalnız kendilerinden olanların görebileceği. sevmek dişlerinin arasında bir ıslık, sinema koltuklarında alacakaranlık, bir bulanık fotoğraftır baka baka yıprattıkları. aşkla ekmek arasındaki önceliği öğrenecek bir olanak bulamadan yaşlılığın ve ölümün eşiklerine düşerler.

kapalı konuşmaların ustasıdır onlar. dilleri sokakları kadar işlek, sesleri odaları kadar yüksektir. kesik bir sudur parmakları. yürüyüp gittikleri uzaklık bir ömür çırpındıkları kör bir geçmiştir. güneşin batacağından emindirler; ama güneşin doğacağına güneş doğunca inanırlar. dağlarda ölenlerin olması bir masal gerçeğidir olsa olsa. insanın bir başkası için çırpınması, taşların güneşin yerine geçmesi gibi bir şeydir. bir istiridye bile onlardan dışa dönüktür. güvenmekten geriye, her zaman sapsarı bir incinme kalmıştır. bıyıklarının ucundan sarkan kayıtsızlık biricik karşı koymalarıdır hayata. tanrı ile felek arasında sıkışmış bir dindar, zorunlu bir günahkardırlar. kendilerinden başka tutunacak kimseleri olmadığını onlardan başka herkes bilir. ve onlar birbirlerini küçümseye küçümseye küçük adamları büyütürler binlerce yıldır.

onlar bizim köşe bucak kaçtığımız vicdanlarımızdır. onlar bir gün kendilerini sevmeye başlayınca, ancak o zaman dünyamıza iyilikler, güzellikler gelecektir.