12.12.2013

sana ne yaptılar

attila ilhan


o sabah mı çıkmıştın bir gün önce mi
bir bıçağın ağzında yürür gibiydin
demirlerin soğukluğu soluk dudaklarında
gözlerinde karanlığı dar hücrelerin
seni görür görmez özgürlüğümden utandım
söyle ne içersin çay mı kahve mi
çok değişmişsin birden tanıyamadım

saçların uzundu omuzlarına akardı
gönlümüz şenlenirdi sarışınlığından
onlar mı kestiler sen mi kısalttın
gülerdin içimize aylar doğardı
görünmez dağların arkasından
eski gülümsemeni beyhude aradım
o sabah mı çıkmıştın bir gün önce mi
çok değişmişsin birden tanıyamadım

bir çay içer misin yoksa kahve mi
kibritim yok demek cıgaraya başladın
ellerin de titriyor bir şeyin mi var
böyle bir kız değildin sen eskiden
sana ne yaptılar sana ne yaptılar
kirpiklerin ıslanıyor durup dururken
o sabah mı çıkmıştın bir gün önce mi
çok değişmişsin birden tanıyamadım

11.12.2013

henry miller

haluk erdemol

"benim için kitap insandır ve benim kitabım benim olduğum insandır: aklı karışık, savsak, huzursuz, kösnül, edepsiz, kavgacı, düşünceli, kılı kırk yaran, yalancı, şeytancasına içten ve gerçekçi insan." (henry miller)

alman göçmeni bir ailenin çocuğu olarak 26 aralık 1891'de new york'ta doğan henry miller, brooklyn sokaklarında büyüdü. ailesinin bir dünya görüşü olarak benimsediği "kendini çalışmaya ver ve saygıdeğer bir yaşam sür" ilkesine çocuk yaşlarda karşı çıktı. yapıtlarından birinde, "sokakta doğdum, sokakta büyüdüm; insanların ne olduğunu ancak sokakta anlarsınız." diyecektir.

terzilik yapan babası iyi huylu, geçimli biri olmasına karşın annesi dırdırcı ve hoşnut olmayı bilmeyen bir kadındı. miller'ın annesine karşı beslediği duygular sevgiyle nefret arasında gidip geliyordu. kadınlarla olan ilişkilerindeki gelgitlerde, tek bir kadınla sürekli bir ilişki kuramamasında annesinin payı olduğu kuşkusuzdur. miller'ın kitaplarının özünü onun kadınlarla olan ilişkilerinin trajik öyküsü oluşturur aslında.

"zamansız doğmuş insanlar vardır; ülkesiz, sınıfsız ve geleneksiz doğmuş insanlar vardır. yaşamı tek başına sürdürmeyi seçenler değil tam olarak; sürgünler, gönüllü sürgünler. bunlar her zaman da duygusal değildir; belirli bir şeye ait değildirler yalnızca -yani hiçbir yere ait değildirler."

ürün vermek ve yapıtlarını daha özgür bir ortamda yayımlatmak amacıyla, eski bir arkadaşından aldığı az bir parayla tek başına geldiği paris'te bohem bir yaşam sürdü. bu başıboş günlerinde paris sokaklarında uzun yürüyüşler yapıyor ve nerede olursa orada karnını doyurup konaklıyordu. 

yengeç dönencesi'ni yazarken anais nin ile tanıştı. eşi june, miller'ı ziyaret etmek için paris'e geldiğinde anais nin ile tanıştı ve iki kadın arasında bir ilişki başladı. miller-june-nin arasındaki üçlü ilişki nin'in güncesinden kurgulanan philip kaufman'ın "henry and june" adlı filmine de konu olmuştur. 

"henry mitolojik bir yaratığa benziyor. yazıları ateşli, yıldırım gibi, girift, hain ve tehlikeli. yazdıklarının gücünü, o günahtan arındırıcı, yıkıcı, gözü pek, korkunç gücünü seviyorum. yaşama duyulan hayranlığın, coşkunun, her şeye olan tutkulu ilginin, enerjinin, taşkınlığın, gülüşün ve ansızın patlayan fırtınaların bu tuhaf karışımı aklımı başımdan alıyor. her şey silinip süpürülüyor: ikiyüzlülük, korku, basitlik, yalancılık. içgüdünün ortaya konması bu. birinci tekil kişiyi, gerçek adları kullanıyor; düzenden, biçimden hatta kurmacadan bile nefret ediyor." (anais nin)

1944'te polonya asıllı janina lepska ile üçüncü evliliğini yaptı. bu evlilikten valentine ve tony adlı çocukları oldu. 1953'te evlendiği eve mcclure'den 1962'de ayrıldı. 1967'de, 76 yaşındayken tanışıp aşık olduğu japon kabare şarkıcısı hoki tokuda ile evlendi. 

yaşamının son yıllarını avrupa'yı ve eski dostlarını ziyaret ederek, evinde ziyaretçi kabul ederek, resim yaparak geçiren miller 7 haziran 1980'de yaşama gözlerini yumdu.

"beynindeki kurtları def edemiyorsan karanlıkta vals yapmayı dene."

miller yazılarında yaşam öyküsünü hiç kimsenin yazamayacağını savunmuştu. yazılmasına gerek de yoktur aslında; çünkü yapıtları onun öz yaşam öyküsüdür zaten.

"yaşamım her şeyden daha gerçek ve benim için önemli olduğundan hayal ürünü kişiler ve olaylar aramaya gerek görmedim."

10.12.2013

taşra kızının deliceleri

türkan ildeniz


gözlerim seni görünce güzel
saçlarım senin için uzun
tenim seninle sıcak böyle

sakınmaklar gereksiz bunu yeni anladım
kırıp dikenli telleri geldim yanına

dört tarafımda elle tutulan karanlıktı -bilirsin
raylarca uzuyordu yalnızlığım
körkandil kısır anlayışlara
bir kinim vardı, zamanın eritemeyeceği
bir sancım vardı öylesine belirgin
yokluğun özlü çıbandı sanki
duramadım

duramadım dayanılmaz isteklere
bütün bağlardan kurtulup bir an
gözlerinin büyüsüne geldim
ellerinin ateşine
yak beni

sen uykusun vazgeçilmiyorsun
seni kendim kadar seviyorum
günlerden bir gün duysam da acısını
beni ilk öpenin sen olmasını istiyorum
beni ilk öpenin sen olmasını

piedra ırmağının kıyısında

paulo coelho

dinsel deneyim her şeyden önce, tanrı sevgisinin uygulanmasına dayanır. sevgideyse, kural yoktur. din kitaplarının buyruklarını yerine getirmeye çalışabiliriz, yüreğimizi denetim altına almaya çabalayabiliriz, belirli davranış biçimlerini benimseyebiliriz; ama bütün bunlar bir işe yaramayabilir. her şeye karar veren kendi yüreğimizdir; onun karar verdiği şeyse, artık bizim yasamızdır.

gerçek sevgi, kendini tümüyle vermektir.

bilge kişi, sevdiği için bilgedir. ahmak olana gelince, aşka akıl erdirdiğini ileri sürdüğü için ahmaktır.

mutluluk kimi zaman bir kutsamadır; ama çoğu zaman bir fetihtir. günün o büyülü anı, değişmemize yardım ediyor, bizi düşlerimizin peşinde koşmak için yola koyulmaya itiyor. acı çekeceğiz, zor zamanlar yaşayacağız, ne var ki bunlar geçici, iz bırakmayan dönemler olacaktır. ve daha sonra geriye dönüp gururla ve inançla bakacağız.

insan, tehlikeye atılmayı bilmeli. yaşamın mucizesini ancak, beklemediğimiz şeyler olup bittiğinde gerçekten anlıyoruz.

gözlerinin ta içine bakıldığında kimse yalan söyleyemez, kimse karşısındakinden bir şey saklayamaz.

bunları yapabilirdim: bu cümlenin anlamını hiçbir zaman anlayamayacağız. çünkü yaşamımızın her anında, gerçekleşme olasılığı olan bazı şeyler, sonunda gerçekleşmemiştir. farkına varılmayan büyülü anlar vardır ve sonra, birden, yazgının eli dünyamızı değiştiriverir.

seven insan, önce kendinden geçmeyi, sonra kendini bulmayı özler.

yüreğine söz dinletebilen kişi, dünyayı fethedebilir.

barajlar gibidir aşk; bir zerre suyun sızabileceği bir çatlak bırakırsanız, bu su duvarları yavaş yavaş kemirir ve öyle bir an gelir ki, akıntının gücünü artık kimse denetleyemez. duvarlar yıkılacak olursa, aşk efendi olarak her şeye el koyar; neyi yapabilirim, neyi yapamam, sevdiğim kişiyi yanımda tutabilir miyim, tutamaz mıyım gibi sorular artık boşunadır. aşık olmak, denetimi elinden kaçırmak demektir.

aşktan daha derin hiçbir şey yoktur.

öteki, bana olmayı öğrettikleri; ama ben olmayan kişidir. insanların, yaşlandıklarında açlıktan ölmek istemiyorlarsa, yaşamları boyunca nasıl para kazanmaları gerektiğini düşünmek zorunda olduklarına inanır. ne kadar çok düşünürlerse, o kadar çok plan yaparlar; yaşayan birer varlık olduklarını da, vadeleri dolmak üzereyken anlarlar ancak. o zaman da artık iş işten geçmiştir.

sürüp giden, başarısızlıklardır. bundan kimse paçasını kurtaramaz. insanın, düşlerini gerçekleştirmek adına verdiği savaşımda bazı başarısızlıklara uğraması, ne uğruna savaştığını bilmeden yenilgiye uğramaktan daha iyidir.

yaşamda, sonuna kadar savaş vermeye değen şeyler vardır.

sevmek, uyuşturucu almak gibidir. başlangıçta kendini iyi hissedersin, bütünüyle verirsin. ertesi gün, daha fazlasını istersin. henüz zehirlenmemiş, o duygudan hoşlanmışsındır ve onun üzerindeki egemenliğini sürdürebileceğini sanırsın. sevdiğin kişiyi iki dakika düşünür, sonraki üç saat boyunca unutursun. ama, yavaş yavaş onun varlığına alışır, ona bütünüyle bağımlı hale gelirsin. böylece, onu üç saat düşünüp iki dakika unutmaya başlarsın. yakınında değilse, bağımlılarının uyuşturucu bulamadıkları zaman hissettikleri şeyi hissedersin. uyuşturucu bağımlılarının, gerek duydukları şeyi bulamadıkları zaman hırsızlık yaptıkları, kendilerini aşağıladıkları gibi, aşk için her şeyi yapmaya sen de hazırsındır. işte bu yüzden, seveceğimiz kişi, yanımızda tutabileceğimiz kişi olmalı.

insanı en çok şaşırtan, yine kendisi oluyor.

beklemek insana acı verir. unutmak acı verir. ama ne karar vereceğini bilememek, acıların en büyüğüdür.

bir erkek uğruna acı çekmenin ne anlama geldiğini nasıl açıklamalı? buna olanak yok. insan, işte o zaman cehennemi yaşar; çünkü o acıda soyluluk da, yücelik de yoktur; yıkım vardır, mutsuzluk vardır yalnızca.

ayrılık, yalnızlık, üzüntü anlamına da gelse, aşk her şeye değer.

aşk, kendini sevme ediminin içinde keşfeder.

beklemek. aşk konusunda öğrendiğim ilk ders buydu. gün sürüklenip gitmektedir, binlerce plan yaparsınız, olası tüm diyalogları düşlersiniz, davranışınızı değiştirmeye söz verirsiniz kendi kendinize ve orada öylece beklersiniz, kaygılar içinde, sevdiğiniz insan dönünceye kadar. o geldiğindeyse, ne diyeceğinizi bilemezsiniz. beklemekle geçen o saatler, gerilime dönüşmüş, gerilim korku halini almıştır; korkuysa, duygularınızı belli etmekten utanç duymanıza yol açar.

aşk insana her zaman akılsızca şeyler yaptırır.

insanlar para istifliyor, pahalı yerlere girip çıkıyor ve böylece zengin kişiler olduklarını düşünüyorlar.

aşk her zaman yenidir. yaşamımızda bir kez, iki kez, on kez sevmiş olmamızın önemi yok; kendimizi her zaman bir bilinmezle karşı karşıya buluruz. aşk bizi cennete de, cehenneme de götürebilir; ama her zaman bir yere götürür. onu kabullenmemiz gerekir; çünkü varlığımızı besleyen odur. ondan kaçarsak, gözümüzün önünde meyve dolu dallarıyla duran o ağaca baka baka, elimizi uzatıp istediğimiz meyveyi koparmaya cesaret edemeden açlıktan ölürüz. nerede olursa olsun, aşkı arayıp bulmamız gerekir; bu bize saatlerce, günlerce, haftalarca süren düş kırıklıklarına, üzüntülere mal olsa da. çünkü biz aşkın peşine düştüğümüz anda, o da bizi karşılamaya çıkacaktır. ve bizi kurtaracaktır.

aşk kalıcıdır, değişen yalnızca insanlardır.

başkalarının yaşamını hiçbir zaman yargılayamayız; çünkü insan çektiği acıyı, nelerden vazgeçtiğini yalnız kendisi bilir. bu, insanın iyi yolda olduğunu ve bu yolun tek yol olduğunu düşünmesidir.

bütün aşk öyküleri birbirine benzer.

"bir delikanlıyla bir genç kız birbirlerine çılgıncasına aşık olmuşlardı. nişanlanmaya karar verdiler. nişanlılar her zaman birbirlerine armağanlar sunarlar. ama delikanlı yoksuldu; sahip olduğu tek zenginlik, ona dedesinden kalan saatti. sevgilisinin güzel saçlarını düşünerek, ona çok güzel bir gümüş tarak alabilmek için, dedesinden kalan saati satmaya karar verdi. genç kızın da sevdiği erkeğe nişanlılık armağanı alacak parası yoktu. o da, yaşadığı yerin en büyük tüccarına giderek saçlarını sattı. eline geçen parayla da, sevdiği adamın saatine altın bir köstek satın aldı. ve nişanlanacakları gün yeniden buluştuklarında, genç kız ona, sattığı saat için bir köstek armağan etti; delikanlıysa genç kıza, kestirdiği saçlarını taraması için gümüş bir tarak."

9.12.2013

the exorcist

douglas kellner / michael ryan

the exorcist'te film boyunca baş belası bir velet gibi davranan genç kız, şeytan çıkarma ayininin sonunda yatakta ayartıcı bir kadın pozunda oturur ve karras onu, ağlayıp yalvararak yeniden uslu bir küçük kıza dönüşene kadar döver. özellikle son sahne bu noktanın altını çizer niteliktedir. regan yeniden tatlı ve itaatkar bir kız olmuş, masumiyetini geri kazanmıştır. rahiplerden birine gülümser, bakışları rahibin yakalığına kayar, aniden rahibi öper ve kaçarak uzaklaşır. bütün bunlar, babaerkil otoriteye sadakatle teslim olmanın kusursuz bir örneğidir. önceleri o kadar bağımsız ve haddini bilmez olan chris de toparlanmış, yola gelmiştir; artık yeniden şefkatli bir anne olmaya hazırdır. böylece her ikisi de "normal" rollerine dönmüştür; feminizmin ve bağımsız kadın cinselliğinin ruhu def edilmiştir.

the exorcist ve daha sonraki şeytani komplo filmlerinde kendisini gösteren metafizik kötümserlik, o dönemde yavaş yavaş güçlenmeye başlayan evangelist köktendinci hristiyanlık gibi gerici güçlerin dünya görüşünü yeniden üretir. bu filmde yapıldığı gibi evangelizmde de şeytan sık sık feministlere, komünistlere, eşcinsellere ve tek eşli çoğalmanın kutsal düzenini tehdit eden her türlü gerçek toplumsal gruba yansıtılır.

konser

melih cevdet anday

jascha heifetz'in londra'da verdiği bir konsere giden george bernard shaw, evine döndüğünde şu kısa mektubu yazmış sanatçıya:

"azizim bay heifetz,

karım ve ben konserinizle büyülendik. böylesine güzel çalmayı sürdürürseniz genç yaşta öleceğiniz muhakkak. kimse tanrıların kıskançlığını karşılamadan böylesine mükemmel çalamaz. sizden her akşam, yatmadan önce kötü bir şeyler çalmanızı içtenlikle istirham ediyorum."

8.12.2013

çiçeklerin meryem anası

jean genet

gerçeğe benzerlik itiraf edilemez nedenlerin yadsınmasıdır.

soyluluk saygı uyandırıcıdır. insanların en çok eşitlik yanlısı olanı bile, kabul etmek istemese de, bu saygıyla karşı karşıya kalır ve ona boyun eğer. soyluluk karşısında iki tutum olasıdır: alçak gönüllülük ya da büyüklenme. bunların ikisi de, soyluluğun gücünü açıkça kabul etmek demektir.

aşk, kanı kaynayanların yüreğine isa gibi gelir; aynı zamanda sinsice, bir hırsız gibi gelir.

aşk, daha beter tuzaklar kurar. en az soylu olan, en az rastlanılır tuzaklar. rastlantılardan yararlanır.

alexander pope: insana özgü şeylerin hiçliği öyle bir nitelik taşır ki, kendiliğinden var olan varlık dışında, var olmayan şey kadar güzel bir şey yoktur.

çekiciliği düşlerin arı olmayışından kaynaklanan insanüstü güzellik öyle güçlüdür ki, ansızın bizi kendi içine sokar; hem de bu öyle kendiliğinden olur ki, kendimizi ona "sahip olmuş" gibi hissederiz. (sözcüğün iki anlamında: onunla dolu olmak ve dıştan bir görüş içinde onun üstünde olmak anlamında); öylesine salt bir biçimde kendimizi sahip olmuş gibi hissederiz ki, bu salt sahip olma içinde en ufak bir soruna yer yoktur. yılanlar, köpekler gibi kimi hayvanlar bakışlarıyla bizi salt varlıklarının sahibi yaparlar. göz açıp kapayıncaya kadar onları "biliriz" ve o derecede ki, bilenin onlar olduğunu sanırız; bundan da dehşetle karışık bir kaygı duyarız.

casusa benzeyen bir casus kötü bir casustur.

şiir, gerilmiş, bir destekle sağlamlaştırılmış iradenin kimi zaman çok yorucu bir çabasıyla elde edilmiş bir dünya görüşüdür. şiir, iradeye bağlıdır, istemlidir. bir bırakma, duyularla serbest ve bedava giriş gibi bir şey değildir; kösnüllükle karışmaz; ama kösnüllüğe karşı çıkarak, örneğin, cumartesi günleri, odaları temizlemek için koltukları, kırmızı kadife kaplı sandalyeleri, yaldızlı aynaları, mavi masaları çok yakındaki yeşil çayıra çıkardığınızda doğar.

bir başka erkeği düzen bir erkek, iki kez erkektir.

en masum sözcükler, en zararlı olan sözcüklerdir; bunlardan sakınmak gerekir.

herkes, her ne pahasına olursa olsun yazgıdan daha kurnaz olmak ister.

bir insanın büyüklüğü yalnızca yetilerine, zekasına, ne olursa olsun yeteneklerine bağlı değildir: bu büyüklük, aynı zamanda insanı kendilerine dayanak olması için seçen koşullardan oluşur. bir insanın büyük bir yazgısı varsa o insan büyüktür; ama bu büyüklük gözle görülebilir, ölçülebilir türden bir büyüklüktür, dışarıdan görülen görkemdir. içeriden görüldüğünde belki acınacak gibidir; ama o zaman da şiirseldir; eğer şiirin görünürle görünmeyen arasında bir kopma olduğunu kabul ederseniz.

insanda yürek kaldıkça, her şey bitmiş değildir.

7.12.2013

evliliğin sorunu

adam phillips

evliliğin sorunu -aslına bakarsanız esas zevki- ona asla bir macera denemeyecek olmasıdır.

bir çift, işleyecek suç arayan iki suç ortağından oluşur. suç işlemeye en yaklaştıkları durum ise cinselliktir çoğu kez.

çift olma durumu insanı dehşete düşürebilir; çünkü öteki kişi bu duruma asla gerçekten katılmaz. ya da, daha doğrusu, o da tam aynı şeyi ister; ama başka bir bakış açısından.

kendileri sık sık öyle zannetseler de, insanlar kendilerini güvende hissetmek için değil, tehlikenin ne olduğunu keşfetmek için ilişkiye girerler. sadakatsizliğin insanı hayal kırıklığına uğrattığı yer de budur işte.

eşlerimizi sevmek için kuralların tiryakisi olmamız gerekir.

büyümek hayalî bir uzuv haline gelmektir, âşık olmak bir uzuv edinmektir.

eğer hayata bir başkasının vücudunun parçası olarak başlıyorsanız, bağımsızlığınız bir uzvun koparılmasıdır. çift olmak bize aynı zamanda bir başkası olduğumuzu, biriyle tek parça olduğumuzu hatırlatır, bizi yeniden buna ikna eder. âşık olan ya da yasta olan herkesin bildiği gibi, kibarca ayrılık denilen şey aslında bir uzvun koparılmasıdır.

bizi ailenin içine sokan da aileden koparan da cinselliktir. başka bir deyişle, insanlar saklamak zorunda oldukları şeyi -cinselliklerini- başka bir yerde saklamaları gerektiğinde, ya da başka bir yerde daha iyi gösterebileceklerine inandıklarında evlerini terk ederler.

saklayacak bir şeyiniz yoksa, gidecek bir yeriniz de yoktur. çiftlerin bazen birbirlerine tümüyle dürüst davranmayı istemelerinin nedenlerinden biri de budur.

kişinin eşine yapabileceği en zalimce şey, sadakati becerip kutlamayı becerememektir. ya da, insanlar eşleri tarafından yeterince övülmedikleri ya da en hoşlandıkları biçimde övülmedikleri için başka maceralara atılırlar.

bir ilişkiyi sürdürmek zor değildir; ama bir kutlamayı ilanihaye sürdürmek imkansızdır. uzun alkış kafa karıştırıcı olur.

birbirinden tatmin olan ve birbirine güvenen güvenli çift, iyi hayat kavramımızı oluşturan resimlerden biridir; tıpkı mutsuz çiftin mutluluğun imkânsızlığı duygumuzu temsil etmesi gibi. çocukken hepimiz ana-babalarımızın dramını gözledik, ne çok şeyin buna bağlı olduğunu gördük.

çoğu sadakatsizlik çirkin değildir, yalnızca öyleymiş gibi görünür.

birinin eşine sahip çıkıcı davrandığını söylemek pek doğru değildir, çünkü çiftler daima birbirleridir zaten. işte bu nedenle kimse hiç kimseden gerçekten ayrılmaz. ve elbette bu nedenle, kimse hiçbir zaman tam olarak birlikte değildir.

çoğu insanın ihtiyaç duyduğu fetiş, ilişkinin adından, ilişkinin resmi titrinden ibarettir.

her sadomazoşistin bildiği gibi, hiçbir şey dayanıklılık kadar baştan çıkarıcı değildir. ne kadar çok alırsanız alın işini yapmaya devam eden tek afrodizyak odur.

sevgililerimizin bize kendi erotik hezeyanlarımızı hatırlatmak için birer sufleden, birer ipucundan ibaret olduklarını, başka bir yerle bağlantı kurmamızı sağlayan insanlar olduklarını keşfetmekten korkmamızdandır.

hiçbir zaman yanlış anlaşılmayız; yalnızca zaman zaman istemediğimiz şekilde anlaşılırız. hiçbir zaman sadakatsiz değilizdir; yalnızca zaman zaman istemediğimiz şekilde sadık oluruz.

aslında bir ilişki için çabalıyorsanız, zaten bir şeyler ters gidiyor, bir şeyler eksik demektir.

cinsel ilişkiler çabalamayı sevmeyenler içindir; çünkü çalışmazlar. yalnızca az ya da çok zevk, az ya da çok umut verirler, o kadar.

çift olma durumu, üçüncü şahısların müdahalesine karşı sürekli bir dirençtir.

çift, üçüncü şahıslara karşı direnmeye devam edebilmek için onlara sürekli olarak ihtiyaç duyar. sadık insanlar düşmanı sürekli göz hapsinde tutarlar, ölçüp biçerler. düşman olmasa ne yaparlardı ki birlikte? ne yapacaklarını nasıl bilirlerdi? iki kişiden ancak arkadaş olur, çift üç kişiden oluşur.

tüm erotik hayat peygamberleri yalancı peygamberlerdir, çünkü her çift seksi kendisi için yeniden icat etmek zorundadır. sevişmeyi yaşamaktan ziyade sevişmeyi icat ederler. erotik hayatlarımızda belirsizlik hazdır, sakilliğimiz ise tutku.

çiftlerin birbirleriyle şiddetle rekabet halinde olmaları, kötü saklanan bir sırdır; kesinlikle tanık olmaktan hoşlanmayacağımız bir şey.

aynı şekilde, cinsel sadakatsizliğin - ya da şehvet peşinde koşan çokeşlilerin- olmadığı bir toplum da tehlikeli olabilir. kime hayran kalacaktık o zaman? kime eza edecektik? ne de olsa, üçüncü taraf olmadığında çift, birbirine karşı son derece korumasızdır.

ilişkilerin nasıl olup da yürümediği hakkında yazılanlar, nasıl olup da yürüdüğü hakkında yazılanlardan daha fazladır. uzun süre mutlu bir hayat yaşayan çiftleri tarif etmek için banallik dışında bir dilimiz yok neredeyse. onların bir sırrı olsun isteriz, ya da bize verecek bir şeyleri olsun. ya da bizim onlara verecek bir şeyimiz olsun; kuşkularımız dışında. gizli kalmış hiçbir şeyin olmaması ihtimalinden daha dehşet verici şey yoktur. mutlu bir evlilikten daha büyük bir skandal olamaz.

buddenbrooklar

thomas mann

acı çekerek eğitim görmeyen insan, her zaman çocuk olarak kalır.

hayatta önemli olan, bir şeylerin nasıl söylendiği değil, gerçekten ne kastedildiği ve ne hissedildiğidir.

balık sürüleriyle her gün karşılaşılır; ama her gün balık tutulmaz.

felsefeciler ve edebiyatçılar bir düşünceyi, bir ilkeyi ortadan kaldırınca yavaş yavaş bir kral çıkar ortaya ve bu kral bunu en iyi ve en güzel diye benimseyip ona göre davrandığını sanır. krallar hep böyledir işte! öyle sanıldığı gibi erişilmez insanlar da değildirler; hatta çok sıradan insanlardır, her zaman halkın gerisinde kalırlar.

soylular değersiz kişilerdir.

iyi ve güzel şeyler ağır ağır ve gecikmiş olarak geldiğinde, insanın hayal gücünün hesap edemediği, can sıkıntısı veren sinir bozucu bir sürü ayrıntıyı da beraberinde getirir.

mutluluğun ve yükselişin simgeleri, gözle görülebilen ve elle tutulabilen belirtileri, ancak her şey ters gitmeye ve yıkılmaya başladığında ortaya çıkar.

6.12.2013

hikayem paramparça

emrah serbes

karanlıkta nüfus sayımı şöyle yapılır: yaşayanlar bir sigara yakar.

düşleri gerçek sanmaya başlarsan onlarda kusur da bulmaya başlarsın.

haberler doğru olsaydı onları güzel kadınlara sundurmak zorunda kalmazlardı. televizyon yalanın kalesidir.

mutluluk bir vazgeçiştir ve çok ender rastlanan bir ruh dinginliğidir.

iffetimizi tesadüfen koruyor olmamız iffetli olduğumuz anlamına gelmez. iffetine mikroskopla bakan, orada baştan çıkmaya hazır birini görür.

bir çocuğun, kuş olduğunu düşünmeye hakkı vardır.

maddi bir kayıp olmadan manevi bir yükselişin imkanı yok. yoga kurslarının aylık ücretlerine bakın en basitinden.

hiç kimse yalnızken tam anlamıyla sarhoş olamaz; şahit gerekir sarhoşluk için.

herkes kendi kabusunu görür. bir kabusu kabus yapan şey ondaki aktarılamayan noktalardır. başkasına anlattığın şey kabus değildir artık.

"insanlara gerçekten bakmak istiyorsan, onların sana bakamayacağı bir yere git."

yanlış yolda yürümek doğru yolda beklemekten iyidir.

gerçek yaşama sevincini görmek istiyorsanız mezarlıklara gidin; orada gezinen, ziyarete gelmiş insanların yüzlerine bakın.

insan, zamanını durdurmak istediği yere aittir.

"seni başka türlü ummuştum" diyorsun. "nasıl?" belki de ben hariç herhangi biri gibi. bu da benim hatam. insan içine hiç çıkmayacaktım.

sözcüklerle uğraşan biri evliya olamaz.

bellek böyle namussuz bir orospu çocuğudur işte: sizi üçkağıda getirmek için elinden gelen her şeyi yapar.

bir şeyin kıymetini bilmenin en klasik yolu onu kaybetmektir.

hayatımızın ilk yıllarını unutmamızın asıl nedeni, o yılların utanç verici olmasından.

iskenderiye kütüphanesi yakılmasaydı bugün üniversite eğitimi 10 yıl olurdu.

bir gün öyle bir dil gelişecek ki tek laf etmeye gerek kalmayacak. herkesin yüzünden anlaşılacak ne demek istediği.

şimdiki aklım olsa öyle yapmazdım. ama öyle yapmasaydım da şimdiki aklım olmazdı.

bu dünyada sefaletin dibi yoktur, her zaman daha kötü durumda olan birileri bulunur.

kendimizi özgür zannediyoruz; oysaki sadece ipimizi biraz uzun bırakmışlar. sınırlara gelince fark ediliyor bu. dışarı çıkmak isterken kendini cama vurup duran yarı delirmiş karasinekler gibi.

mutsuz insanları kandırmak zordur.

kendinden bıkmaya başlamak, kişilik sahibi olmaya başlamanın da bir göstergesidir.

eşitlik fikrine en çok aşıkken inanırız; çünkü en çok o zaman ihtiyaç duyarız.

gözlerini saate diktiğinde, saniye çubuğunu değil de akreple yelkovanın ilerleyişini izliyorsan hayallerin boka batmış demektir.

mutlu olmak için bir sürü faktörün bir araya gelmesi gerekir. mutsuzluk için tek neden yeter.

sadece geceleri, yapayalnız ve yalınayakken anlaşılabilecek şeyler var.

kanamak da bir gülüştür yeryüzünde.

5.12.2013

su yazısı

bedirhan toprak



onu boyadım.

bir ormandı galiba burası. ben de işte, bir ağaç. bütün ötekiler
gibi. onun ne vakit geldiği. nasıl yeşerdiği. kaç yaşında olduğu
şimdi. önemli değildi. daha önceleri de öyle. değildi.

o ilk değildi.

niye boyardım ben. yapraksa yaprak. yeşilse yeşil. su. toprak.
hepimize bir. işim yoktu belki başka. çocuk muyum çok. ben.
şimdi mi hep. bilmem bunları. durur boyarım. bunu bilirim bir.

demişken öteki.

seçme şiirler

catullus



kusursuz insan olmaz
ancak görmeyiz eksiğimizi

söyler söylemesine, yalnız yele bir de
akıp giden suya yazılmalı kadın sözü
tutkulu ve tutkun aşığına

ey tatlı dostlar, arkadaşlarım, esen kalın
evinizden birlikte çıkıp yaban ellere
ayrı ayrı dönüyoruz bambaşka yollardan

herkes bir yana, sen bir yana
gözümden sakınırım seni, cancağızım
yaşam sen yaşarken tatlıdır benim için

sevenin tutkusu artar da artar
aldatıla aldatıla böyle
sevecenliği azalırken gitgide

birine iyilik etmek mi, bırak canım sen de
sanma ki yaranabilirsin kimseye
iyilik bilmezlik geçerli her yerde
hiçbir şeye yaramaz iyilik
can sıkar üstelik, zararı da cabası

bir tek çatı yok kıyıda, yalnız bir ada
çıkış kapalı, dalgalar kaplamış denizi
bir tek yol yok kaçacak, bir umut kırıntısı yok
her şeyde bir suskunluk, her yer ıssız
ölüm korkusu seziliyor her şeyde

4.12.2013

kral oidipus

sophokles

adaletsiz krala boyun eğilmez.

sadık bir dostu reddetmek, kendi kendimizi hayatın en aziz bildiğimiz bir parçasından yoksun bırakmaktır.

yersiz de olsa şüphe insanı yaralar.

"sabahleyin dört, öğleyin iki, akşam üç ayakla yürüyen yaratık hangisidir?" insandır; çocukluğunda iki eli, iki ayağıyla yürümeye çalışır, büyüdüğü zaman iki ayağıyla yürür, ihtiyarlığında da bir değneğe dayanır.

en felaketli hadiselerden uğurlu sonuçlar doğabilir.

acıların en acısı kendi kendimize çektiğimizdir. 

son gününü görmeden hiç kimseye mutluluğa ermiş demeyin.

acı yudum

johannes mario simmel

rahat bir vicdan yumuşak bir yastığa benzer.

sanatçı, her şeyi bütün varlığıyla duyan adamdır. august strindberg her gribe yakalandığında vasiyetnamesini yazardı.

somerset maugham: hiç kimse olabildiğinden beş paralık bile daha iyi değildir.

ben hiçbir şeye inanmam. bunu yapan çok az insan vardır. düşünemediler mi ya da düşünmek istemediler mi, inanmak zorunda kalırlar; yoksa yaşayamazlar. tanrı bütün insanlar için bir çözüm yoludur, bir kurtuluştur. sürüyle ve çeşitli görünüşler için tek bir toplam kavramdır tanrı.

her birimiz tek bir insana mutluluk verebilseydik bütün dünya mutlu olurdu.

hiç kimse yüzde yüz aşağılık değildir. her insanın içinde iyi bir şey bulunduğu muhakkak.

aşk uğrunda yapılanlar her zaman soylu ve güzel şeyler değildir; en aşağılık, en ayıp şeyler de yapılır aşk uğruna.

yaşamanın en korkuncu bile en güzel ölümden daha güzeldir.

oyuncular normal insanlar değildirler. sadece yaptıkları iş bile -yazarlarınki de öyledir- ruh doktorunun gözünde bir meydan okumadan başka bir şey olmasa gerek. normal bir insan binlerce tipi ruhunda yaşatabilir mi; binlerce değişik acı, zevk, hırs, tutku ve düşünceyi duyabilir mi; başkasının bulduğu sözleri inançla konuşabilir mi? rol yapan oyuncunun mesleği, onun şizofren olmasını gerektirir.

aydın düşünce korkunun ölümü demektir.

doğu dünyasının kadını duygusal değildir; acılıdır, yas'a eğilimlidir.

ister oyuncunun sahneye çıkmadan önce, ister katilin öldürmeden önce, ister sporcunun büyük sorumluluğundan önceki duygusu olsun; insanoğlunun en eski, en kuvvetli eğilimidir; bilinmeyen karşısında duyulan korku.

"zor anlar karanlık bir kapı gibidir. o kapıdan geçtin mi, daha kuvvetlenerek çıkarsın. ve her şey, her şey daha aydınlanır o zaman."

çağımız insanları, itiraf ettiklerinden ya da sandıklarından daha mutsuz, daha huzursuz, daha tatminsizdirler. albert camus'nün de yazdığı gibi korku çağında yaşıyoruz.

üç aynalı kırk oda

murathan mungan

ne zaman içime biraz fazla baksam, yükseklik korkum depreşir.

saklanmanın en iyi yolu fazla görünmektir. herkes seni gördüğünü sanır, sen de rahat edersin. kasada oturan kız gibi! herkes kasadaki kızı görür; ama kimse tanımaz.

karanlık ve bilinmez bir yere, sizin ilk kez girerken duyduğunuz korku ile, siz karanlıkta uyurken, savunmasızken, bilinmeyen bir yabancı gücün, evinize adım atması karşısında duyulan korku aynı değildir. bu kez korku, sizin göze aldığınız bir serüvenin korkusu değil, gafil avlandığınız bir anın korkusudur.

bazı gerçekler insanlara fazla gelir. ya da bazı insanlara gerçek fazla gelir.

kimi önseziler, gerçeğin bilgisinden daha kesindirler. zulüm kadar kesin.

bazen bir insanın nerede olduğunu ve ne yaptığını bilmek, bütün bir insanlık tarihini bilmekten bile daha önem taşıyabiliyormuş meğer.. dünyanın en önemli sorusu, birinin şu an nerede, nasıl, kimlerle olduğu olabiliyormuş.

unutma, insanlar kandırılmak ister!

kızların masum kalması çok zordur. hepsi beş yaşına kalmadan kadın olurlar. entrika öğrenmek zorundadırlar. fitne fesat öğrenmek zorundadırlar. kadınlık, hayalleri temiz kalmış kızların, içlerinin kirlenmesi demektir.

en güvenilmez hikayeler, aynalara fazla bakanların başından geçer.

zamanları birbirine bağlayan en iyi yol, aynadır; bütün iyi ve sağlam yolculuklara aynanın içinden geçerek çıkılır. her insanın kendine yaptığı ilk yolculuk, ayna yoluyla olmuştur. her genç kız ve kadın, kendini ayna yoluyla keşfeder, ayna yoluyla yeniden şekillendirir ya da değiştirir. herkes kendi yolculuğunun sırrını kendi aynasına sırlar. insan, kendine tuttuğu aynayla yolunu bulur. ayna, yüzümüzün uğultusudur.

dünya, sanki var olmak için değil, kaybolmak için bulunduğumuz bir yer.

güzellik başka gözlere öğretilir, sen "ben güzelim" der gibi durursun hayatta, herkes seni güzel görür; ama sen kendi güzelliğini taşımaktan aciz durursan, herkes şüpheye düşer. güzellik, çeşit çeşittir. kimi güzellikler görülür, kimileri gösterilir, kimileri saklanır, kimileri kabul ettirilir. her şeyden önce sen, kendi güzelliğinin hangisi olduğuna karar vermelisin.

para başlı başına bir ahlaktır.

bir şairin öylesine söylediği bir laf: "biri gelse beni olduğum gibi sevse!" benim için budur aşk.

bütün mesele, hayatın çok çabuk geçtiğini kavramakta yatar. hayat, yalnızca zaman kullanma bilgisidir, başka bir şey değil!

herkes birbirinin çaresizliğinin kapanıdır. birinin vücudu, diğerinin parasını tuzağa düşürür. ya da tersi olur. birinin imkanları, diğerinin hayallerini. herkes birbirinin çaresizliğini kullanır aslında. kapana kıstırdığını sandığının kapanına kısılmış olduğunu anlarsın kimi zaman. inan, hayatın, ders vermeye bile vakti yoktur. "hayat dersi" dedikleri, iş işten geçmeden bunların farkına varmaktır yalnızca. hem unutma, bazen kötü bir yol, insanı, iyi bir sona ulaştırabilir.

zenginler her çeşit suçu, bir tören gibi yaşayabilme lüksüne sahiptirler. belki de bu yüzden, mazi dediğimiz şey, yalnızca zenginlerin geçmişidir. fakirlerin tarihi yoktur. sadece zengin olmuş fakirler, tarihten tarih satın alabilirler.

bir tek iddia bile kaybetsen, insanlar, bütün bir hayatının yalan ve gösteriş olduğunu düşünmeye başlarlar.

ölümlü bir varlık olan insanın, hayattan alacağı en büyük intikam, zamanı en iyi biçimde kullanmayı öğrenmektir. çünkü bu konuda hayat hep hile yapar.

herkes, bir başkası olmak ister aslında. bu yüzden kimse kendisi kalamaz. bütün romanlar, hikayeler, piyesler, filmler bunun içindir; insana bir başkası olma imkanı sunmak için.

yol arkadaşlığı, dünyanın en zor arkadaşlıklarından biridir.

her şey, herkesin içinde olur. sorun, yalnızca görmeyi kabul etmek sorunudur.

herkese, öylesine edilmiş boş bir laf gibi gelir ama, hayat sahiden bir masaldır.

insanlar oyalanırlar, alışırlar, unuturlar.

günler her şeyi solgunlaştırır. acılar diner, anı olurlar bir gün.

bir büyük yazarın dediği gibi, en iyi intikam şekli, kayıtsızlıktır.

bazen insanlar hiç yaşamadıkları şeyleri, diğerlerinden daha iyi gözlerler.

kimse kendini inzivada keşfetmez. insan kendisiyle ancak büyük kalabalıklarda karşılaşır. inzivalarsa dönüşler içindir. kalabalıklarda kendiyle karşılaşıp kaybolanların, yenilenlerin döküm günleri için.

kimse çıktığı yolda kendisi kalmaz. yol insanı başkalaştırır.

bir insanın kendini en iyi hissettiği zamanlar, kendini, başka biriymiş gibi hissettiği zamanlardır. kimse kendini çok fazla kendiymiş gibi hissettiğinde iyi değildir, olamaz.

bir hikayenin nerede bittiğini bilmek önemlidir. insanlar işte bunu bilemezler, hikayenin nerede bittiğini. çoğu zaman bilemezler. bütün yıkımların, mutsuzlukların, üzüntülerin esrarı buradadır. insanların hayatlarını hikayeler yönetir aslında. onlar, kendileri ya da kaderleri yönetir zannederler. kader denilen şey, inandığımız hikayelerin şaşmaz seyridir yalnızca. duydukları, dinledikleri, gördükleri, okudukları, inandıkları hikayelerin şaşmaz seyri.. hayatlarını hikayelere benzetmeye çalıştıkları için mutsuz olurlar. hikayelere inanırlar çünkü. hikayeleri hayatın kendisi zannederler. bütün hayatımız hikayelerle kuşatılmışken, inanmayıp da ne yapsın zavallıcıklar? bütün kutsal kitaplar bile hikayelerle doludur. tanrı yeryüzüne hikaye biçiminde görünmüştür. 

bazı umutlar başka zamanlarındır.

3.12.2013

şehvet

marquis de sade

bırakın kendinizi eugénie; tüm duyularınızla zevk alın; yaşamınızın tek tanrısı o olsun; genç bir kız her şeyini yalnızca zevke kurban etmelidir ve onun gözünde hiçbir şey zevk kadar kutsal olmamalıdır.

yeryüzünün hiçbir bilge halkında şehvetin suç olarak görülmediğini kanıtlamak için ciltlerce eser yazılsa yine de yetmez! şehvetin suç olarak görülmesini hristiyan dalaverecilere borçlu olduğumuzu tüm filozoflar gayet iyi bilirler. bize şehveti yasaklayan rahiplerin haklı gerekçeleri vardı: bu gizli günahların bilinmesinin ve bağışlanmasının tekelini kendilerine tahsis eden bu öğüt, onlara kadınlar üzerinde inanılmaz bir nüfuz sağlıyordu ve kapsamı sınırsız bir şehvet mesleğini onlara sunuyordu. bundan nasıl yararlandıklarını ve eğer imtiyazlarını çaresizce kaybetmemiş olsalardı bunu hala nasıl kötüye kullanacaklarını biliyoruz.

sevimli cins, özgür olacaksınız; doğanın size bir ödev gibi yüklediği tüm zevklerden erkekler gibi siz de yararlanacaksınız; hiçbir zevki kendinizden kısıtlamayın. insanlığın en kutsal bölümüne diğer bölümü prangalar mı dayatmalıdır? hayır, parçalayın bunları, doğanın isteği budur; eğilimlerinizden başka fren, arzularınızdan başka yasa, doğanınkinden başka ahlak tanımayın; sizin güzelliklerinizi solduran ve yüreklerinizdeki tanrısal atılımları esir eden bu barbar önyargılar içinde daha uzun süre acı çekmeyin; siz de bizim gibi özgürsünüz ve venüs dövüşlerinin mesleği bize olduğu gibi size de açıktır; saçma sitemlerden hiç korkmayın; ukalalık ve batıl inanç yok oldu; sizin sevimli sapkınlıklarınız yüzünden yüzünüz kızarmasın artık; mersin dallarıyla ve güllerle taçlandığınızda size vereceğimiz değer, kendinizi verişinizin büyüklüğüyle artacaktır.

her durumda düzüşülür, sevgilim; çünkü bizler düzüşmek için doğduk, düzüşerek doğanın yasalarını yerine getiririz ve doğanın yasalarına aykırı olan tüm insani yasalar ancak küçümsenmeyi hak ederler.

ey şehvetli kızlar, vücutlarınızı elinizden geldiği kadar teslim edin! düzüşün, eğlenin, işin özü bu; ama aşktan titizlikle kaçının! eğlenin; ama asla aşık olmayın. size gereken şey ağlayıp sızlamalarla, hıçkırıklarla, kaş göz işaretleriyle, aşk nameleriyle bitkin düşmek değildir; düzüşmektir, sürekli yeni düzücü bulmak ve bunları değiştirmektir, tek bir kişinin sizi esir etme isteğine özellikle güçlü bir biçimde karşı koymalısınız; çünkü bu kalıcı aşkın hedefi, sizi ona bağlayarak, kendinizi bir başkasına vermenizi engellemektir, bu acımasız bencillik bir süre sonra zevklerinizi öldürür. kadınlar tek bir erkek için yaratılmamıştır: doğa onları tüm erkekler için yaratmıştır. daima fahişe olun, asla aşık değil; aşktan kaçan, zevke tapan kadınlar, yaşam basamaklarında güllerle karşılanırlar yalnızca.

düzüş, tek kelimeyle, düzüş; sen bunun için dünyaya geldin; zevklerine senin güçlerinden ve istençlerinden başka sınır yoktur; yer, zaman ve kişi istisnası yoktur; her saat, her yer, her erkek senin şehvetine hizmet etmelidir.

kadınlar aşırı şehvetlerinin onları nasıl güzelleştirdiğini bilmezler. yaşı ve güzelliği aşağı yukarı benzer iki kadını karşılaştırın, birisi bekar diğeri de hovardaca yaşıyor olsun: bu sonuncunun göz alıcılığının ve körpeliğinin nasıl da baskın çıktığı görülecektir; doğaya uygulanan şiddet, zevklerin kötüye kullanılmasından çok daha fazla tüketir; yatakların bir kadını güzelleştirdiğini bilmeyen kimse yoktur.

şehvetperest olduktan sonra tüm aşırılıklar zevk verir ve bir kadının en iyi yapabildiği şey, bu aşırılıkları mümkün olanın bile ötesinde çoğaltmaktır.

2.12.2013

hayatımı yaşarken

emma goldman

zalimler hayata, neşeye ve güzelliğe düşmandır.

büyük çoğunluk hiçbir şeye sahip değilken bir avuç azınlığın her şeye sahip olması suçtur.

ayna, yalnızca aldanmak isteyenlere yalan söyler.

insanlığın barışa yönelmesi için, despotlara ne bu dünyada ne de öbür dünyada saygı göstermemek gerekir.

iyi insanlar saraylarda değil, daha çok darağaçlarında ölür.

kitleler o kadar uzun bir zamandır cehennemde yaşıyor ki, cennette elleri ayaklarına dolanır. kapıdaki melek de uygunsuz davranışlarından dolayı onları kovar.

hayatta her şey görecedir, insanın gereksinimlerine göre değer kazanır.

insanların çoğu akılsızdır; ama ana-babalar hem akılsız hem kördür. çocuklarının dahi olduğunu sanıp herkesin de bunu kabul etmesini isterler.

onurlu yaşamak zordur ama onurunu koruyarak ölmek daha zordur.

bir cehalet çağında yaşadığımıza inanıyorum; öyle bir cehalet çağı ki, şimdi gerideki karanlık çağlara nasıl bakıyorsak gelecekte dönüp baktığımızda bu çağı da ibretle anacağız.

kendi alanında napolyon olmak, toplumsal savaşta sıra neferi olmaktan iyidir.

hayatım. en yüce doruklarına tırmandığım gibi, en derin dehlizlerine de indim. amansız acılarıyla yoğruldum, gürül gürül akan neşesiyle coştum. kah en koyu umutsuzluklara, kah en ateşli umutlara kapıldım. onu doludizgin yaşadım. bu kadehi son yudumuna kadar içtim.

1.12.2013

istanbul

buket uzuner

büyük ve soylu şehirler kendi efsanelerini yaratırlar. onların efsaneleri dillere destandır; menkıbe ve masalları kuşaklar boyu akar. büyük ve soylu şehirler hakkında ne kadar yazılsa, çizilse asla tamamının anlatılamayışı bu yüzdendir.

ben ki istanbul'um; şehirler şehri, yedi düvelin gözdesi, adı lygos, byzas, antoneinia, yeni roma, constantiniyye, dersaadet, darülsaltanat, darülhilafe, asitane-i aliyye, islambol olan istanbul'um.

ayasofya'dır, aghia sofia'dır, kutsal bilgelik'tir adı, bizans imparatoru justinianus'un da osmanlı imparatoru fatih'in de gözbebeği olmuş görkemli kilisem, mukaddes camim ve büyüleyici müzem; 537 yılından beri nice deprem, yangın ve yağmalara inat gururla ayaktadır.

büyük ve soylu şehirler şaşırmaz, telaşlanmaz ama hatırlar. istanbul'um; bütün semtlerim, mahalle ve sokaklarımın ayrı hikayesi, tarihi ve kendi şahsiyeti vardır. kurtuluş'un eski adı tatavla'ydı. rumlar, ermeni, arnavut ve yahudiler yaşardı orada; hemen kasımpaşalı türklerin yanında. zengin değildi; hiç olmadı ama kozmopolit ve kişilikli bir semtti tatavla. o tantanalı adı aslında atların ahırları "tavla"dan gelmiştir. eskidendi; yıl 1521 mi, 1561 mi, şimdi çıkartamıyorum; beldemi muhteşem kanuni süleyman'ın yönettiği zamanlardı. sultan süleyman, barbaros'un ege adalarından getirdiği 10 bin yunan ile azapkapı tersanelerinde çalışan rumların bu bölgemde oturmasını buyurmuştu. ancak faniler uzun süre barış içinde yan yana kalamaz; itişip kakışmadan duramaz, kurdukları en güzel şeyleri yıkıp bozmak için mutlaka bir sebep bulur, sonra da eskiyi özler, ağlaşır dururlar. yine öyle oldu; şuydu, buydu derken bugün oldu kurtuluş, kayboldu tatavla!

bir zamanlar yeşildi ve köydü, evet yeşilköy'dü burası; hala öyle diyenler var ama çoğunluk burayı artık havalimanının adıyla anıyor. oysa asıl adı ayastefanos'tur. o zamanlar, yıl ya 395 ya da 495, şimdi tam çıkartamıyorum; henüz bizanslı misafirlerim burada yaşarken, ermiş stefanos'un cenazesini buradan roma'ya nakletmekte olan küçük bir gemi, o korkunç fırtınalı gecede bu limana sığınmıştı. bizanslı denizciler benim havam düzelene kadar cenazeyi burada sakladılar; sonradan da hem semtin hem de cenazenin saklandığı kilisenin adı aya stephanos olarak kaldı. çok sonraları, artık türk misafirlerimle yaşarken, yıl ya 1926 ya 27'ydi; ayastefanos'u pek seven ve sık sık ziyaret eden yazar halit ziya uşaklıgil, buraya yeşilköy adını verdi. öyle oldu. bu fanilerin mantığı da fani olduğundan kendi uydurdukları her şeyin adını, kuralını ve sınırlarını değiştirip dururlar.

istanbul'um ben, şehirler şehri; mavinin, yeşilin, menekşe ve sarının, grinin, beyazın ve kırmızının şehriyim. solum avrupa, sağım asya; bir gözüm balkan'dır, öbürü kafkas; bir ayağım akdeniz, diğeri orta doğu. istanbul'um; şehir mobilyalarım, mücevherlerimdir. altın boynuzlu haliç'imin kuzeyinde yer alan en avrupalı, en ele avuca gelmez semtlerimdendir galata. adını, hz. isa'dan 200 yıl kadar önce buraya gelen galyalılardan aldığını söyleyenlere rastladım da rumca "süt" anlamına gelen "galata" sözcüğünü hiç mi duymamış bunlar diye güldüm! yine o zamanlar galata'm yoğun incir ağaçlarıyla doluydu. ah o incir kokusu, ah o ege'den marmara'ya akan, akdeniz'e en çok yakışan incir aroması! incir kokusu muhteşemdir. dünyada başka hiçbir meyve kokusu incir kadar baştan çıkartıcı, iç gıdıklayıcı ve afrodizyak etkili değildir. incir ağacının cennet ağaçlarından sayılması, adem ve havva'nın incir yaprağı giyinmesi bu yüzdendir. bizanslılar "incir bölgesi" anlamına "sykai" derlerdi galata'ya o zamanlar. sonradan rumca öbür taraftaki incir bölgesi anlamına gelen "peran en sykais" dediler; derken incirler yok oldu, geriye kaldı pera.