12.6.18

yoksulluk

jack london

sevgili karnı tok sırtı pek yumuşak insanlar, her gece sizi bekleyen beyaz çarşaflarınız ve havadar odalarınız varken, londra sokaklarında yıldırıcı bir gece geçirmenin nasıl bir eziyet olduğunu size nasıl anlatayım!

inanın, güneşin doğudan yükselmesini beklerken saatler yüz yıl gibi gelir insana. soğuktan titrerken kaslarınızın sızısından ağlayacak gibi olursunuz. yine de hâlâ dayanabildiğinize, hayatta kaldığınıza şaşarsınız. bir banka yatıp yorgun gözlerinizi kapatacak olsanız mutlaka polis gelip sizi uyandıracak ve sert bir sesle, "yürü bakalım" diyecektir.

bankta dinlenebilirsiniz, az sayıda ve birbirinden uzaktır banklar. ama dinlenmek uyumak manasına geliyorsa, yorgun bedeninizi bitimsiz caddeler boyunca sürükleyerek yürüyüp gitmek zorundasınızdır. çaresizlik içinde bir kurnazlık edip ıssız sokaklarda, karanlık geçitlerde uzanmayı deneyecek olsanız, her yerde hazır ve nazır olan polis memuru sizi aynı şekilde yerinizden kaldıracaktır. onun işi sizi kaldırmaktır. erk sahiplerinin yasası, kaldırılmanızı gerektirir.

bir sınıfın üstünlüğü için başka bir sınıfın alçalmışlığı şarttır. işçiler gettoya tıkıldıklarında, bunu izleyen alçalma kaçınılmaz hale gelir. kısa, güdük insanlar yaratılır - efendilerinin neslinden çarpıcı şekilde farklı, takatten, güçten mahrum görünen bir nesildir bu. erkeklerin bedeni, düzgün erkek bedenlerinin karikatürü gibidir. bunların kadınları, çocukları solgun ve kansızdır; gözleri çökmüş, sırtları kamburlaşmış, vücutları erken yaşta şeklini, güzelliğini kaybetmiştir.

bernard shaw'un tabiriyle, "görünüşte ülkenin kahraman ve vatanperver savunucusudur; fakat aslında günde üç öğün yemek, barınak ve giyecek için kendini ateşe atmayı kabul eden talihsiz bir adamdır."

yalnız trafalgar meydanı'nda değil, yürüyüş hattı boyunca her yerde böyleydi -güç, lüzumsuz bir güç. bir sürü adam; muhteşem, seçme adamlar; hayattaki yegâne işlevleri itaat etmek, körlemesine öldürmek, yakıp yıkmak olan insanlar. onların iyi beslenmeleri, iyi giyinmeleri, iyi silahlanmaları ve gemilerle dünyanın öteki ucuna gönderilmeleri için, londra'nın doğu yakası ve tüm ingiltere'nin "doğu yakası" ölesiye çalışıyor, çürüyüp ölüyor.

bir çin atasözü der ki, bir adam tembelce yaşarsa bir diğeri açlıktan ölürmüş. montesquieu de şöyle demiş: "çok sayıda insanın bir tek kişiye elbise dikmek için çalışması yüzünden, bunca insan elbisesiz kalıyor."

biz bilimde yol alırken, şanımız yürürken zamanda, niçin kirlensin çocuk ruhları, bulansın şehir çamuruna? kasvetli sokaklarda, gelişim felç olup kalmış; açlık ve suç yürümüş, taze kızlar sokaklara yığılmış; şurada bir efendi, yorgun biçkiciden hakkını esirgiyor; şu menfur dam altında hem yaşayanlar hem ölüler barınıyor; bir ateş ki sürünüyor hem döşemesinde evin, hem kalabalık ensest divanında, mahallesinde fakirlerin.

devlet adamları bir süredir "ingiltere, uyan artık!" diye bağrışıp duruyor. oysa "ingiltere, beslen artık!" deselerdi, daha sağduyulu bir söz etmiş olurlardı.