9.3.19

theo'ya mektuplar

vincent van gogh

gerçekten sevilmeye değer şeyleri sadakatle sevmeyi sürdürebilirse kişi; sevgisini anlamsız, değersiz, önemsiz şeylere ziyan etmezse,  zamanla daha çok ışığa kavuşacak, güçlenecektir.

thomas carlyle: hayatta yapacağı işi bulmuş olan kişi tanrı'nın inayetine kavuşmuştur.

insan belli bir meslek ya da belirli bir zanaatte ne denli erken usta olmaya çalışırsa, mümkün olduğunda bağımsız bir düşünce ve davranış tarzı benimserse, kendi kesin kurallarını ne kadar eksiksiz uygulayabilirse, o kadar sağlam bir karaktere sahip olabilir; bütün bunları yaptı diye dar kafalı olması da gerekmez ayrıca.

sanat ne büyük zenginliklerle dolu! insan gördüklerini unutmadıkça hiçbir zaman verimli düşüncelerden uzak, gerçekten yalnız ya da tek başına kalamaz.

kitaba karşı hemen hemen karşı konulmaz bir tutkum var. hiç durmadan okumak, öğrenmek, kendi kendimi yetiştirmek peynir ekmek kadar kesin bir gereksinim benim için.

insan okumayı öğrenmek zorunda; tıpkı görmeyi, yaşamayı öğrenmek zorunda olduğu gibi.

insanın ruhunda koca bir ateş yanıyor olabilir; ama hiçbir zaman kendi kendisini ısıtamaz onunla. gelip geçenlerse yalnızca bacadan çıkan cılız dumanı görürler ve yollarına devam ederler.

fırtınalı bir denizin ortasındaymış gibi, uzun süre şuraya buraya atılıp savrulmuş bir kişi, er ya da geç ulaşmak istediği yere varır; beş para etmez, hiçbir işte tutunamaz, hiçbir işlev yüklenemez gibi görünen bir insan, sonunda yapabileceği işi bulur; etkin olabileceğini, başlangıçta göründüğünden çok daha değişik olduğunu gösterir.

duygu birliğinin yeniden doğduğu yerde yaşam yeniden başlar.

"herhangi bir kadın, hangi yaşta olursa olsun, sevdiği ve iyi yürekli olduğu takdirde, erkeğe bir anın sonsuzluğunu değil ama, sonsuzluktan bir an verebilir."

sevmek günah mı? sevgiye gereksinme duymak, sevgisiz yaşayamamak günah mı? bence sevgisiz yaşamaktır asıl günahkar ve ahlaksız bir durumu sürdürmek. eğer hayatta bir şeye pişmansam, o da, birtakım mistik ve teolojik meselelere kafamı takıp bir süre insanlardan uzak yaşamakta direnmiş olmamdır.

"her devinimde bir yarar vardır."

sanat söz konusu olduğunda o eski deyiş hep geçerli: dürüstlük en iyi yoldur. ciddi bir etüt üstünde çok uğraşmak, halkın hoşuna gidecek birtakım şıklıklar yapmaktan çok daha iyi.

jean-françois millet: kendimi kötü ifade etmektense hiçbir şey dememeyi yeğlerim.

içinde yaşadığımız dönemde, bu toplumda -zayıfları koruyacağına ayaklar altına alan, zavallı bir kadını, düştü diye daha da ezen bu toplumda- bir kadın tek başına bırakılamaz.

figürde olsun, peyzajda olsun, duygusal bir melankoliyi değil, gerçek ve derin acıyı anlatabilmek isterdim.

"insanların olduklarından başkaymış gibi görünmek istemeleri bana gülünç (anlamsız) geliyor."

yapıtında bir düşünce iletmek bir ressamın görevidir. aynı zamanda, soylu bir şey, büyük bir şey var ki, sonunda solucanlar kemirsin diye verilmemiş insanoğluna.

paul mantz: hayatta belki de en büyük zorluk kadınlardır.

kadınlar düşünce alanında erkekler kadar enerji ve esneklik göstermiyorlarsa da -erkekler irdeleme, uslamlama gibi şeylere daha yatkınlar- bundan dolayı onları suçlamamak gerek; çünkü güçlerinin çok büyük bir bölümünü -bizden çok daha fazlasını- acı çekmeye harcıyorlar. bizden daha çok acı çekiyorlar, bizden daha duyarlılar. aynı şekilde, her zaman düşüncelerimizi anlayamıyorlarsa da, onlara iyi davrandın mı, kimi kez gerçek bir anlama yeteneği çıkıyor ortaya. her zaman değil elbette; gene de, içlerinde bunu başarma hevesi var; bir de, garip bir iyi yüreklilik var kadınlarda bazen.

antik kopya dersinde on erkek figürüne bir kadın figürü düşüyor. çok daha kolay tabii. son derece zor olabilir kadın; ama yaşamda da sanatta da onsuz ne yapardık?

yaşam ne gizemli bir şey; aşk ise o esrarın içinde bir başka gizem. bir anlamda hiçbir zaman aynı kalmıyor; ama meydana gelen değişiklikler gelgit olayında suların alçalıp yükselmesi gibi -yani, denizde gerçek bir değişiklik olmuyor.

"dünya ve dünyanın ihtirasları geçicidir." (incil)

aşk denilen şey insanların genellikle sandıklarından çok daha derin ve çok yönlüdür.

"doğru olan ne varsa, dürüst olan ne varsa, haklı olan ne varsa, saf olan ne varsa, güzel olan ne varsa ve erdem varsa ve övgü varsa, bunlar üstünde düşün." (incil)

aydınlığı, özgürlüğü ara. yaşamın kötülükleri üstüne fazla derinden kafa yorma.

ah, theo, theo, yavrum, bunu bir başarabilsem! elimi attığım her işin bozulmasından dolayı yaşadığım korkunç bunalımı yenebilsem, kendi kendime yinelediğim, çevreden işittiğim ayıplamaları üstümden atabilsem, gerçek bir gelişmeye ulaştırabilecek fırsatı, gücü bulabilsem ve bulduğum yolda azimle ilerleyebilsem, babam da, ben de tanrı'ya büyük bir şevkle şükredeceğiz.

"ben dünyanın ışığıyım. beni izleyen kişi karanlıklarda yürümeyecek, yaşam ışığına kavuşacaktır." (incil)

tüm içtenliğiyle yaşayan, türlü dertlerle, bin bir düş kırıklığıyla karşılaşan ama bunlardan yıkılmayan, bunlara boyun eğmeyen kişi, işleri her zaman rast gitmiş ve görece bir refah içinde yaşamış kişiden çok daha değerlidir.

gerçekten anlam taşıyan az söz söylemek, kuru gürültüden başka bir şey olmayan, kolay söylendiği kadar yararsız olan bir araba laf etmekten daha iyidir.

theo van gogh: bazen yaşamın içinden nasıl çıkacağımı bilemiyorum.

ilkbahar, taze, körpe yeşil mısır yaprakları ve pembe elma çiçekleridir.
güz, sarı yapraklarla menekşemsi tonların birbirine karşıtlığıdır.
kış, beyaz kar üstüne çizilmiş siyah siluetlerdir.

eskinin büyük ustalarını dikkatle izlerse insan, hepsini de, belirli anlarda gerçekliğin ta içinde bulabiliyor. onların yaratıları olarak adlandırdığımız şeyler gerçek dünyada görülebilir, onların gözleri gibi gözlerle, duyguları gibi duygularla yaklaşırsa insan.

"kışları soğuktan çektiğim acıyı ancak kış mısırları çekebilir."

desen için olsun, renkler için olsun insanlar değil de belirli kurallar ya da ilkeler ya da temel doğrular var ve kişi gerçek bir doğru yakaladı mı ancak bunlara tutunabilir.

gelecek her zaman insanın beklediğinden değişiktir, onun için hiçbir zaman emin olamazsın hiçbir şeyden.

"bir işin iyi yapılmasını istiyorsan kendin yapacaksın." (ingiliz deyişi)

ne kadar çok etkinlik gösterirsek o kadar iyi. başarısız bir şey yapmayı, boş oturup hiçbir iş yapmamaya yeğlerim.

özellikle dikkatimi çeken bir şey var: tüm o akıl dışı resimler atölyede yapılmışlardır.

akademik bir figür ne kadar doğru biçimlendirilmiş olursa olsun, isterse ingres'in elinden çıkmış olsun, temelde çağdaş bir şey yansıtmıyorsa, bir mahremiyeti yoksa, gerçek hareket göstermiyorsa, günümüz resim sanatında yeri yoktur bence.

güzel olan her şey; ama gerçekten güzel olan her şey, aynı zamanda doğrudur da.

her yerde aynı bu: ister kentte ol ister kırsal yörelerde; zamana ayak uydurmak istiyorsan eğer, kadınları mutlaka hesaba katacaksın.

jean richepin: sanat sevgisi gerçek sevgiyi ortadan kaldırır.

kendimi her zaman bir yerlere, bir hedefe doğru yol alan bir yolcu gibi hissediyorum. öyle bir yerin, bir hedefin var olmadığını kendi kendime söylediğimde ise gayet akla yatkın, doğru geliyor bana. böylece hatamı yolun sonunda göreceğim. öyle olsun. o zaman yalnızca sanatların değil, başka her şeyin de düş olduğunu, insanın kişiliğinin hiçliğini anlayacağım. bu kadar çelimsiz ve dayanıksızsak eğer, çok daha iyi bizim için; çünkü o zaman, gelecekteki varlığımızın sınırsız olanaklarına karşı çıkacak bir şey yok demektir.

beşikteki bir çocuğun gözlerinde, onu uzun süre seyredersen eğer, sonsuzluğu görürsün.

alphonse daudet: üne ulaşmak, keyifle puro içerken, puronun yanan ucunu ağzınıza sokmak gibi bir şeydir.

resim yapmaya yaşamımın oldukça geç bir döneminde başladığım yetmiyormuş gibi, önümde bundan sonra yaşayacak pek uzun yıllar da olmayabilir. böylece, en cahil bir adam gibi yolumu sürdürürken bildiğim tek şey var: birkaç yıl içinde, bir yapıt oluşturabilecek çoklukta işi yapıp bitirmem gerek. serinkanlılıkla ve sükunetle dolu olarak, elimden geldiğince düzenli ve yoğun, olabildiğince özlü ve tutumlu çalışmam, çalışmam gerek. dünyanın beni ilgilendiren tek yanı var: otuz yıl üstünde yaşadığım bu toprağa karşı duyduğum belirli bir borç ve yüklendiğime inandığım bir görev; duyduğum bu şükran borcuna karşılık desen ya da resim olarak birkaç andaç bırakmak istiyorum geride -birtakım sanat akımlarının hoşuna gitmek için değil, gerçek, içten, insancıl duyguları dile getirmek için. işte, yaşamdaki amacım bu.

onu doğrudan doğruya eyleme sürükleyen bir içsel sessizliği olsun: insan ancak bu yolla büyük şeyler başarabilir. neden mi? çünkü "ne olursa olsun" diyen bir duygu vardır içinde.

yaşam yalnızca bir ekme dönemidir, hasat mevsimi yoktur burada.

çoğu kişinin gözünde neyim, kimim ben -bir hiç ya da aksi suratlı, yadırgı bir adam- toplumda doğru dürüst bir yeri olmayan, hiçbir zaman da bir yer bulamayacak olan, kısacası, alçağın alçağı biri. pekala, diyelim ki bunlar doğru, gene de yapıtlarımla, böylesi yadırgı bir adamın, böylesi bir hiçin yüreğinde neler olduğunu dünyaya göstermek isterdim.

kalıcı bir şeyler yapmak istiyorsak eğer, bir köylü kadar çok ve özentisiz çalışmamız gerek.

bir tek konuda seçim yapabilecek durumdayım: iyi ressam olmak ya da kötü ressam olmak. birinci şıkkı seçiyorum. ancak, resmin gereksinmeleri, adamı mahvetmekten çekinmeyen bir metresinkilerden az değil, parasız hiçbir şey yapmanın olanağı olmadığı gibi, hiçbir zaman yeterince para da yok.

hepimiz ölümlüyüz ve var olan tüm hastalıklara açık durumdayız. buraya (akıl hastanesine) geleli neredeyse bir ay oldu. bu süre içinde, başka bir yerde olma isteğini bir kez bile duymadım. yalnızca çalışma isteği her an artıyor. burada kalan öteki kişilerde de belirgin bir istek görmüyorum dışarıda olmak için. belki de bu, dışardaki yaşama hiçbir zaman katılamayacak kadar paramparça olduğumuz duygusundan ileri geliyor.

böyle işte, ben, kendi çalışmalarım için yaşamımı tehlikeye atıyorum, bu çalışma uğruna yarı deli bir insan oldum.

bir ressamın yaşamında en zor şey ölüm değildir belki de. kendi payıma, bu konuda bir şey bilmediğimi kabul ediyorum. ama yıldızlara baktığımda düşlere dalıyorum, tıpkı bir haritada kentleri ve köyleri gösteren siyah noktalara bakarken düşlere daldığım gibi. neden, diye soruyorum kendime, gökte pırıl pırıl parlayan noktalar da fransa haritasındaki kara noktalar kadar ulaşılabilir olmasın? bizi tarascon ya da rouen'a nasıl bir tren götürüyorsa, yıldızlara da ölüm götürür. bu düşüncede kuşkusuz doğru olan bir şey varsa o da şu: yaşadığımız sürece yıldızlara varamayız, nasıl ki öldükten sonra trene binemeyiz, öyle.

dolayısıyla, kolera, böbrek taşları, verem, kanser gibi şeyler göksel ulaşım araçlarıdır gibi geliyor bana. vapur, otobüs, tren türünden yeryüzü ulaşım araçları gibi. yaşlılık yüzünden sessizce ölmek, oraya yürüyerek gitmek gibi bir şey.

şimdi yatacağım artık, saat çok geç oldu. sana iyi geceler ve iyi şanslar diliyorum. ellerini sıkarım. vincent.