27.3.19

modernite ve hümanizm

yuval noah harari

modernite şaşırtıcı derecede basit bir anlaşmadır. tüm sözleşmeyi tek bir cümlede özetleyebilirsiniz: insanlar güç karşılığında anlamı terk etmiştir.

modern kültür büyük kozmik bir plana duyulan inancı reddeder. hayattan daha üstün bir dramada yerimiz olmadığı kanısındadır. hayat bir senaryo, bir tiyatro değildir; yönetmeni, yapımcısı ve anlamı da yoktur. bilimsel bilgilerimiz ışığında söyleyebileceğimiz tek şey, evrenin hengameden ibaret ama hiçbir anlam taşımayan amaçsız bir süreç olduğudur. minicik bir gezegendeki kısacık varlığımızla, o veya bu şekilde böbürlenip söylenir, sonra da göçer gideriz.

ortada bir senaryo ve insanların rol alacağı büyük bir trajedi olmadığından, başımıza felaketler de gelse hiçbir güç bizi kurtarıp acılarımıza bir anlam katamıyor. mutlu ya da kötü bir son yok; hatta hiçbir son yok. olaylar birbiri ardına sadece olageliyor. modern dünya bir amaca inanmıyor, sadece nedenleri umursuyor. modernitenin bir sloganı varsa o da şu olmalı: "olur böyle şeyler."

bizi bağlayan bir senaryo ya da amaç yoksa ve "böyle şeyler oluyorsa" insanlar önceden belirlenmiş hiçbir rolle sınırlandırılamaz. dilediğimiz her şeyi yapabiliriz. cehaletimiz dışında hiçbir şey bizi engelleyemez. salgın ve kuraklıkların kozmik bir anlamı yoktur ve ikisini de ortadan kaldırabiliriz. savaşlar daha iyi bir gelecek uğruna katlanmamız gereken kaçınılmaz felaketler değildir. savaşları durdurabiliriz. ölümden sonra bizi bekleyen bir cennet de yoktur ve cenneti dünyada yaratıp birkaç teknik zorluğu aşmayı başarırsak sonsuza dek bu cennette yaşayabiliriz.

anlamdan yoksun bir evrende, güç peşinde, bitmek tükenmek bilmeyen bir koşudur aslında modern yaşam. modern kültür tarihte görülmediği kadar güçlü ve dur durak bilmeden araştırıyor, üretiyor, keşfediyor ve büyüyor; ama aynı zamanda daha önce hiçbir kültürde görülmediği kadar büyük bir varoluş endişesiyle bir türlü rahata kavuşamıyor.

birçok kapitalist, din etiketini taşımaktan hoşlanmayacaktır; gerçi dinler göz önünde bulundurulunca kapitalizm evladır diyebiliriz. ölümden sonra cennet vaat eden diğer dinlerin aksine kapitalizm mucize vaadini bu dünya için verir; hatta zaman zaman sözünü de tutar. kıtlık ve salgınların önüne geçilmesinde büyümeye inanan gayretli kapitalistlerin rolü büyüktür. insanların arasındaki şiddetin azalması, anlayış ve işbirliğinin artması konusunda da kapitalizm övgüyü hak eder.

bu gelişmelerin gerçekleşmesinde başka önemli etmenler de vardır elbette; ancak kapitalizm insanların ekonomiye bakışını değiştirerek küresel barışa inanılmaz katkılar sağlamıştır. eskiden "başkasının kârı benim zararım" diyerek ekonomiyi toplamı sıfır olan bir oyun olarak değerlendiren insanlara, başkasının kârını kendi kârı olarak görebileceği bir kazan-kazan durumu sunmuştur. bu karşılıklı fayda küresel barışı, hristiyanların "komşunu sev" ya da "sana tokat atana öbür yanağını çevir" vaazlarının verildiği yüzyıllardan çok daha ileri bir aşamaya taşımıştır.

en büyük bilimsel keşif cehaletin keşfidir. insanlar bir kez dünya hakkında ne kadar az şey bildiklerini fark edince, sonu ilerlemeye çıkan bilimsel yolları aydınlatan bilginin peşinde koşmak için pek çok nedene sahip oldular.

modernite, yarattığı tüm gerginliğe ve karmaşaya rağmen insanların bireysel ve toplumsal düzeyde bu yarıştan kopmaması için çok çalışmak durumundadır. işte bu yüzden en yüce değer olarak büyümeyi yüceltir ve büyüme uğruna her türlü riski göze almamızı ve elimizden gelen fedakarlığı yapmamızı bekler. toplumsal düzeyde hükümetlerin, şirketlerin ve organizasyonların başarılarının büyümeyle ölçülmesi teşvik edilirken, ekonomik dengeden bir lanetmiş gibi uzak durulur.

bireysel olarak sürekli gelirimizi artırmaya, yaşam koşullarımızı iyileştirmeye özendiriliriz. halinizden memnun olsanız bile daha fazlasını istemeniz gerekir. dünün lüksleri bugünün gereklilikleri olur. üç odalı bir evde, tek araba ve bir bilgisayarla gayet iyi yaşayıp giderken, artık beş odalı bir eve, iki arabaya ve ipodlardan, tabletlerden ve akıllı telefonlardan oluşan bir koleksiyona ihtiyacınız vardır. insanları daha fazlasını istediklerine ikna etmekse hiç zor değildir, insanlar kolayca hırsa kapılır. ancak devlet ve kilise gibi toplumsal kurumları yeni bir idealin peşine düşmeye ikna etmek oldukça zordur.

bin yıl boyunca, toplumlar bireysel istekleri kontrol altına alarak bir denge tutturmaya çabalamıştı. insanların kendileri için hep daha fazlasını istedikleri biliniyordu. pasta büyümeyince sosyal uyumu tesis etmenin yolu da bireysel istekleri dizginlemekten geçiyordu. para tutkusu kötüydü.

modernite dünyayı tepetaklak ederek insanları dengenin kaostan daha kötü olduğuna ikna etti. para hırsı büyümeyi besliyordu, büyümenin sağladığı güç iyi ve gerekliydi. modernite insanları daha da fazlasını istemeye özendirdi; böylece nefsine gem vurmaya dair binlerce yıllık öğretiler yerle bir oldu.

serbest piyasa kapitalizmi, sebep olduğu kaygıları büyük ölçüde yatıştırma gücüne sahip olduğu için bu kadar yaygın bir ideoloji haline geldi. kapitalist düşünürler durmadan bize telkin etti: "merak etmeyin her şey yoluna girecek. ekonomi büyüdüğü sürece piyasanın görünmeyen eli her şeyin çaresine bakacak." böylece kimse ne olduğunu, nereye gittiğimizi anlamadan göz açıp kapayıncaya kadar büyüyen, gözü doymayan bu kaotik sistem kutsandı.

komünizm de büyümeye inanıyordu ama bir farkla: kaosu engelleyebileceğini ve devlet planlamasıyla büyümeyi kontrol edebileceğini iddia ediyordu. fakat ilk etapta başarılı olsa da serbest pazar karşısında tutunamadı.

serbest piyasa kapitalizmine sövmek bugünlerde entelektüel çevrelerin gündeminde. dünyamız kapitalizmin hakimiyeti altında olduğuna göre, gelecekte bir kıyamete yol açmadan eksiklikleri tespit etmeli ve anlamaya çalışmalıyız. kapitalizmi eleştirirken faydalarını ve marifetlerini de görmezden gelemeyiz. gelecekte yaşanacak muhtemel ekolojik felaketi saymazsak ve ölçütümüz üretim ve büyümeyse kapitalizmin şu ana dek harikalar yarattığını kabul etmeliyiz.

bugün stres dolu ve karmaşık bir dünyada yaşıyor olabiliriz; ancak yıkım ve şiddetle geleceği söylenen kıyamet alametleri henüz belirmedi. daimi büyümenin ve küresel işbirliğinin abartılı vaatleriyse yerine getirilmiş durumda. ara ara ekonomik krizler ve uluslararası savaşlar yaşasak da kapitalizm uzun vadede kıtlığı, salgınları ve savaşları engellemekle kalmadı, onları yenmeyi başardı. binlerce yıl boyunca din adamları insanların bu illetleri kendi başlarına yenemeyeceklerini öne sürdüler. yeni dönemin aktörleri bankacılar, yatırımcılar ve sanayicilerse iki yüzyıl içinde tümünün üstesinden gelmeyi başardılar. sonuç olarak modern sözleşme eşi benzeri görülmemiş bir kudret vaadinde bulundu ve sözünü de tuttu. peki bedeli ne oldu?

modern sözleşme güce karşılık anlamdan vazgeçmemizi istiyor. insanlar bu korkutucu taleple nasıl başa çıkabilir? anlamdan vazgeçmek dünyayı ahlak, güzellik ve merhametten mahrum, karanlık bir yere dönüştürecektir şüphesiz. ancak insanoğlunun bugün sadece hiç olmadığı kadar güçlü değil aynı zamanda bir o kadar da uyum ve işbirliği becerisine sahip olduğu gerçeği de ortadadır.

insanlar bununla nasıl baş ediyor? ahlak, güzellik, hatta merhamet; tanrıların, cennetin ve cehennemin olmadığı bir dünyada nasıl var olacak?

kapitalistler bu soruyu yanıtlarken, her zaman olduğu gibi piyasanın görünmez elini övmekten geri kalmıyor. ne var ki piyasanın eli sadece görünmez değil aynı zamanda kördür de; bu yüzden insan toplumunu tek başına kurtarması mümkün değildir. tek bir ülke pazarı bile bir tür tanrı, kral ya da dini kurum olmadan kendini idame edemez. mahkemeler ve polis dahil olmak üzere her şey satılığa çıktığında güven uçar gider, krediler çarçur olur, işletmeler batar.

peki modern toplumu çökmekten ne kurtardı? insanoğlu aslında arz ve talep kanunu tarafından değil, devrimsel nitelikte yeni bir dinin yükselişiyle kurtuldu: hümanizm.

hümanist devrim ve modern sözleşme, yaşamlarımızı anlamlı kılan büyük kozmik plana duyduğumuz inançtan vazgeçmemiz karşılığında bize güç vaat ediyor.

jean-jacques rousseau yaşamın kurallarını özetler: "bu kuralları yüreğimin derinliklerinde doğa tarafından silinmez harflerle yazılmış olarak buluyorum." der, "yapacağım şey konusunda yalnızca kendimi dinlemeliyim: iyi olduğunu hissettiğim her şey iyidir, kötü olduğunu hissettiğim her şey kötüdür."

hümanizm bir şeyin kötü olarak kabul edilmesi için yalnızca bir insanı kötü hissettirmesinin yeterli olduğunu söyler. cinayet, tanrı bir zamanlar "öldürmeyeceksin" diye buyurduğu için değil; kurbana, ailesine, arkadaşlarına ve tanıdıklarına korkunç acılar çektirdiği için yanlıştır. hırsızlık, kadim bir metin, "çalmayacaksın" yazdığı için değil, sahip olduklarını kaybetmek insana kötü hissettirdiği için kötüdür. bir davranış kimseyi üzmüyorsa hiçbir sorun yaratmayacaktır. aynı kadim kutsal metin, tanrı'nın "herhangi bir canlıya benzeyen put yapmayacaksın" diye buyurduğunu yazar. ama kimseye zarar vermeden küçük heykeller yapmamın nesi günah olabilir?

benzer bir düşünce eşcinsellik tartışmalarına da nüfuz etmiştir. eğer iki yetişkin erkek sevişiyor ve bunu yaparken kimseye zarar vermiyorlarsa bunun ne zararı olabilir ve bu durumu neden yargılamamız gerekir? iki erkeğin arasındaki bu özel meselenin tarafları kişisel duygularıyla seçim yapmakta özgürdürler.

hümanist fikirlerin güç kazanmasının eğitim sistemine etkilerine gelince: orta çağda tüm anlam ve otoritenin kaynağı dışsaldı; bu nedenle eğitim itaat duygusunu yerleştirmeye, kutsal metinleri ezberletmeye ve antik gelenekleri öğretmeye odaklanırdı. öğretmenler öğrencilerine bir soru yönelttiğinde öğrencilerin aristoteles, kral süleyman ya da aziz thomas aquinas'ın ne yanıt verdiğini hatırlaması beklenirdi.

modern hümanist eğitim ise öğrencilerin kendi başlarına düşünme becerisine sahip olması gerektiğine inanır. aristoteles, süleyman ve aquinas'ın siyaset, sanat ve ekonomi üzerine görüşlerini bilmek faydalı olsa da anlamın ve otoritenin en yüce kaynağı içimizde olduğundan, bu alanlarda kendi düşüncemizin ne olduğunu bilmek çok daha önemlidir. anaokulu, ilkokul ya da üniversite, hangisinde görev yaparsa yapsın, bir öğretmene ne öğretmeye çalıştığını sorduğunuzda, "çocuklara tarih, kuantum fiziği ya da sanat bilgisi anlatmaya çalışıyorum ama hepsinin ötesinde kendi başına düşünebilmeyi öğretmek istiyorum." diye yanıtlayacaktır. her zaman başarılı olamasa da hümanist eğitimin hedefi budur.

insan toplumları değer yargıları olmadan ayakta kalamazlar. hassasiyetiniz olmayan bir konuyu deneyimleyemezsiniz, tıpkı uzun bir deneyimleme sürecinden geçmeden hassasiyet geliştiremeyeceğiniz gibi.

hümanizm, yaşamı içimizdeki kademeli bir değişim süreci olarak değerlendirir. deneyimler aracılığıyla cehaletten aydınlanmaya doğru ilerleriz. hümanist bir yaşamın en önemli hedefi entelektüel, duygusal ve fiziksel deneyimlerle bilgimizi geliştirmektir. 19. yüzyılın başında modern eğitim sisteminin baş mimarlarından wilhelm von humboldt, varlığımızın amacını "olabildiğince çok deneyimin süzülerek bilgeliğe dönüşmesi" olarak açıklar. ayrıca, "hayatın zirvesi her şeyin tadına bakmaktır." der.

kahramanın her zaman bir şövalye olmasına hiç şaşırmamak gerek. sonuçta bir marangoz ya da köylüden kahramanlık sergilemesini bekleyecek değiliz. buradaki can alıcı nokta kahramanların hiçbir zaman içsel bir değişim göstermemesidir. aşil, arthur, roland ya da lancelot, şövalyeler dünyasının korkusuz savaşçıları olarak maceralara atılmadan önce neyseler hikayenin sonunda da aynıdırlar. öldürdükleri o devler ve kurtardıkları tüm o prensesler şövalyelerin cesaretinin ve azminin bir kanıtıdır ama başlarına gelenlerden yeni hiçbir şey öğrenmezler.

icraatlardan çok duygu ve deneyimlere öncelik veren hümanizm, sanatı da kökünden değiştirir. wordsworth, dostoyevski, dickens ve zola şövalyelerin gözüpek maceralarını çok da umursamazlar; aksine sıradan işçilerin ve ev hanımlarının yaşamlarını betimlerler. kimileri joyce'un ulysses'ini modern edebiyatın içsel yaşama odaklanmasının zirvesi olarak görür. joyce toplamda 260 bin kelimede dublinli stephen dedalus ve leopold bloom'un bir gününü betimler. pek de bir şey yapmazlar halbuki. çok az kişi ulysses'i baştan sona okumuştur.

popüler kültürün temelinde de ilgi odaklarımızdaki bu değişim yatıyor. abd'de survivor televizyon programı, reality şovları bir deliliğe dönüştürmesiyle bilinir; hatta suçlanır. reytingleri altüst ederek en tepeye yerleşen ilk reality şov kabul edilen survivor, bir dergi tarafından gelmiş geçmiş en iyi yüz televizyon programı arasına seçilmiştir. her sezon yirmi katılımcı mayolarıyla uzak bir tropik adaya yerleştirilir, çeşitli mücadelelere katılır ve her bölümde oylamayla içlerinden birini elerler. sona kalan, evine bir milyon dolarla döner.

homeros'un zamanında, roma imparatorluğu'nda ya da orta çağ'da avrupa'da insanlar bu fikri kendilerine oldukça yakın bulup beğenirdi: yirmi kişi mücadeleye girer ancak tek bir kahraman çıkar. homeros'un prensleri, romalı soylular ya da haçlı şövalyeleri survivor izleme hevesiyle ekran başına geçerken, "ne harika!" diye düşünürdü, "akıl almaz maceralar, kıran kırana mücadeleler, görülmemiş kahramanlıklar ve ihanetler göreceğiz. savaşçılar birbirlerini arkadan bıçaklayacak ve vücutlarını sergilemek için kıyasıya yarışacaklar."

ne büyük bir hayal kırıklığı ama! arkadan vurmak ya da vücut sergilemek sadece birer metafor olarak kaldı. yaklaşık birer saatlik her bölümün on beş dakikasını diş macunu, şampuan ya da mısır gevreği reklamları kapladı bile. beş dakikada kim halkadan en fazla hindistan cevizini geçirecek ya da bir dakikada ne kadar böcek yiyebilecek gibi inanılmaz çocukça oyunlara ayrıldı. geri kalan zamandaysa "kahramanlar" duyguları hakkında konuştu. "o bana bunu dedi, şöyle hissettim, böyle etkilendim." gerçek bir haçlı şövalyesi oturup survivor izleseydi, muhtemelen baltasını kaptığı gibi sıkıntıdan ve sinirden televizyonu parçalardı.

savaş meydanlarında melekler uçmaz; bir yıkıntının ucunda sallanan, çürüyen bir cesedin suçlayıcı işaret parmağından başka bir şey yoktur görünürde.

geçmişte avcılar dikkat kesilir ve gözlerini dört açarlardı. ormanda mantar aramak için dolanırken rüzgarı dikkatle içlerine çeker, yerdeki izleri takip ederlerdi. mantar bulduklarında pür dikkat kesilir, tadındaki her ince detayın farkına varmaya çalışarak yenilebilir türleri zehirli olanlardan ayırmaya çalışırlardı.

bugünün varlıklı toplumlarının bu kadar yüksek bir farkındalığa ihtiyaçları yok. süpermarketlere giderek hepsi yetkililer tarafından kontrol edilmiş binlerce farklı yiyecek arasından dilediğimizi satın alabiliyoruz. televizyon karşısında midemize indirdiğimiz italyan pizzasının ya da noodle'ın tadına pek de dikkat etmiyoruz (gıda üreticileri bu kayıtsızlığı kırabilme ihtimalinin peşinde koşarak sürekli yeni tatlar yaratmaya çalışıyor). gelişmiş ulaşım sistemleri sayesinde şehrin öbür ucunda yaşayan arkadaşımızla görüşebiliyoruz. akıllı telefonlarımız aracılığıyla sürekli facebook hesaplarımızı kontrol ettiğimizden arkadaşlıklarımıza tam olarak odaklanamıyor, heyecan verici her şeyin başka yerlerde olup bittiğini düşünüyoruz.

modern insanlık bitmek tükenmek bilmeyen bir "fırsat kaçırma korkusu" tarafından esir alınmış durumda. hiç olmadığı kadar çok seçeneğimiz olmasına rağmen, tercihlerimize odaklanma yeteneğimizi kaybetmiş haldeyiz.

hümanizm özgür iradeye ulaşmanın zorluklarından bahsedip durur. kendimizi dinlemeye çalıştığımızda, birbiriyle çatışan seslerin kakofonisi altında ezildiğimizi hissederiz. öyle ki zaman zaman kendi özgün sesimizi duymak bile istemeyiz. ya o ses istenmeyen sırlar, huzursuz talepleri ortaya dökerse diye düşünürüz.

pek çok insan kendisini derinlemesine irdelememek için ciddi bir çaba harcar. hızla yükselen başarılı bir avukat, bir ara verip çocuk sahibi olmasını söyleyen iç sesini dizginler. mutsuz bir evliliğe hapsolmuş bir kadın, evliliğin verdiği güvenlik hissini kaybetmekten korkar. suçluluk duygusuyla tutuşan bir asker, kabuslarında gaddarlıklarının gölgesi tarafından kovalanır. kendi cinselliğine güvenmeyen genç bir adam "ne sen sor ne ben söyleyeyim" kuralıyla hayatına devam eder. bu durumların hiçbirini derinlemesine değerlendirmeyen hümanizm herkese aynı kalıptan çıkmış belli başlı çözümler sunar. hümanizm biraz cesaret etmemizi, bizi korkutsa da içimizdeki sesi dinlememizi, kendimize özgü sesimizi bulmamızı öğütler ve bu sürecin tüm zorluklarına katlanarak talimatlarını dinlememizi söyler.

bir rivayete göre (her iyi hikaye gibi muhtemelen uydurma) mihail gorbaçov can çekişen sovyet ekonomisini diriltebilmek için yardımcılarından birini thatcherizmin inceliklerini araştırması ve kapitalizmin nasıl işlediğini incelemesi için londra'ya gönderir. ev sahibi kapitalistler, sovyetler'den gelen misafirlerini bir şehir turuna çıkararak londra borsası ve londra ekonomi okulu'nda banka yöneticileriyle, girişimcilerle ve profesörlerle görüştürürler. birkaç saat sonra bunalan sovyet uzman: "bir dakika lütfen. bu karmaşık ekonomi teorilerini bir kenara bırakalım. bütün gün londra'da oradan oraya dolaştık ama bir şeyi hâlâ anlayamıyorum. moskova'da ekmek tedarik sisteminde çalışan birbirinden akıllı bir sürü insan var. her şeye rağmen her fırının, her bakkalın önünde uzun kuyruklar oluyor. londra'da milyonlarca insan yaşıyor, o kadar dükkan ve süpermarketin önünden geçtik, bir tane bile ekmek kuyruğu görmedim. lütfen beni londra'nın ekmek tedarikinin sorumlusuyla görüştürün. bu başarının sırrını öğrenmeliyim." ev sahipleri düşünür taşınır ve cevaplar: "hiç kimse londra'nın ekmek tedarikinden sorumlu değil."

geleceğimizi piyasa güçlerine emanet etmek tehlikelidir; çünkü bu güçler insanlığın ortak çıkarları yerine piyasanın çıkarlarını savunacaktır. piyasanın eli, görünmez olduğu kadar kördür, eğer denetimden muaf olursa küresel ısınma tehdidi ya da yapay zekanın tehlike potansiyeli karşısında başarısız olur.

insanlar nadiren daha önce görülmemiş, yepyeni bir değer üretir. en son 18. yüzyılda karşımıza çıkan bu durum, hümanist devrim aracılığıyla özgürlük, eşitlik ve kardeşliğin coşkulu ilkelerini vaaz etmişti. 1789'dan beri sayısız savaşa, devrime ve ayaklanmaya rağmen insanoğlu yeni bir değer yaratabilmeyi başaramadı. takip eden tüm çatışmalar ve mücadelelerse ya bu üç hümanist değer adına ya da tanrı'ya itaat etmek, ulusa hizmet etmek gibi çok daha eski inançlar uğruna veriliyordu. dataizm 1789'dan beri yeni bir değer yaratabilmiş ilk harekettir: bu değer, bilgi edinme özgürlüğüdür.