1.2.19

bütün güzel çocuklar şüpheli

umay umay

bir süredir kendimi hissetmiyorum. üstümdeki aşk kalkanlarından sıyrılmış gibiyim. ve şu kalkan, yerde ölü bir at gibi yatıyor. bir tekme vurup atamıyorum. belki artık bedenime bile dar gelir. nedense en çok bir ata yakışıyor bu hüzün.

budistler himalayalar'da internet kafe açmışlar. dünyanın her yeriyle ama hiçbir keşif duygusu taşımadan iletişim kuruyorlar. artık çok uzak yerlerin, asla dokunamayacakları yakınlıkların peşindeler. onlar da bu büyük palavranın parçası oldular. kavramları yeniden tartışmamız gerekecek. rüyaları, kabusları, adaleti, yalnızlığı. ne kadar basitse o kadar çok ve uzun tartışmamız gerekecek.

çünkü aşk akıllıların ve korkakların işi değildir.

bu gece ağlamak ve şiir yazmak yok. dışarıya çok az çıkıyorum. bazen yeni cd'lere bakmak için, bazense umutlandığım bir film için. sokakta hiçbir gerçek tek başına dolaşacak kadar cesur değil. sokaklar ne dediği anlaşılmayan hayallerle dolu. varacakları hiçbir yer yok. zaten bir yer aramıyorlar. o yüzden eğildikleri bir alın yok. ağlamaya utanacakları bir şiir yok.

bu gece yalnızlık yok. seni bekleyen yağmur saksıları dolduruyor. krem kutularına boşaltıyorum yazdıklarımı. rüyalarımda, donmuş nehirlerin üstünden kahkahalar atarak kayıyorum. yalan konuşuyorum. kum saatlerini yakıyorum. biri penceresini açsa kurtulacaksın sanıyorum. ama olmuyor. bütün pencerelerimi açıyorum.ama olmuyor işte. meğer sen bütün davetleri reddetmişsin. meğer sen tüm çırpınışlarıma sırtını dönmüşsün. anladım, çok sevmişsin sokağa küfür gibi çaldığım kırmızıyı.

hayatın suçu diye geçiştirdiğimiz bütün ihanetler biz değil miyiz? sevdiğin resimlerin, sevdiğin kitapların, sevdiğin kadınların düşmanı.

ne zor, yazarak anlatmaya çalışmak sustuklarını.

benim için haykırmak istediğim bir şiirsin. yazamadığım, koklayamadığım, yetişemediğim bir şiir. her aşka bir kırmızı ruj düşer. hapishaneye, duvarlara, kalemlere, iç çekişlere, sana, bana, onlara.

insan hayatını yaşatmak için yirmi cezaevine giren devlet müdahalesinde, geriye göz yaşartıcıların, gaz bombalarının, kendini diri diri yakan mahkumların bedenlerinden yükselen duman ve dayanılmaz koku kaldı. geriye ambulansların önüne oğlunu ya da kızını görmek için atlayan annelerin yine maalesef yanıtsız çığlıkları kaldı. geriye siyah çelenk kravatlar taşıyan bürokratların sözleri kaldı.

şiddet ceza vermiyor. şiddet öldürüyor. toplumun "ölüseviciliğini" destekleyen, körükleyen bir süreç yaşıyoruz. bir kez daha şairlerin kalemi kırılmıştır. bir kez daha cezaevlerinin insanların diri diri yakıldığı, gömüldüğü ya da yaşayan ölü haline getirildiği yerler olduğu ispatlanmıştır. bir kez daha birbirimize sarılamayacağımız mesafeler, duvarlar örülmüştür.

"gül yanlış kokarsa yakaya tuz takılır."

onlar ne sağcı, ne solcu, ne ülkücü, ne sanatçı ne de.. ne de.. yanlışlıkla bir şey olmuşlar. ayaklarının kokusunda bile bu şey var. sıradanlık, ödleklik, kötülük mayasıyla doldurulmuş topluluklar. onlar için komik bir duyguyu ifade etmek bile çok zor. önlerinde ne varsa onunla savaşıyorlar. seçmiyorlar, düşünmüyorlar, elemiyorlar, sevmiyorlar, görmüyorlar. sadece yalan ve yavan olanı estetize ediyorlar. temkinli hayaller kuruyorlar. buna gerçekçilik ismini takmışlar. ama rengi bozuk bir sürahi kadar gerçekler. varlığı dışında hiç bir anlam taşımayan boş vitrin sürahileri..

sadece naylon poşetlerden korkuyorum. naylon suratlı adamlardan, bayat ekmek gibi kokan ama hiç eskimeyen yüzlerden.

jakuzili hayat çiplerinden korkuyorum. yaşı yirmi, ruhu yetmiş olanlardan korkuyorum. ama çok yalnızım, rahatsızım, arızam azdı. olan bitenden uzaktayım. deneyimsizim, plazaları şemsiye gibi kullanıyorum. deneyimsizim, size seks teklifinde bulunuyorum.

her elveda kırık bir merhabadır aslında.

tanrıya son sözümü söyledim, terbiye borcum yok dünyaya.