7.2.19

defterler

nilgün marmara

ben yalnızca güneşten utandım, hayatım boyunca.

akıl hastanesinde gidişat üzerine sorgulamada, hastalardan biri "hepiniz bir gün buraya geleceksiniz, gelecek, geleceksin, geleceksiniz, gelecekler." demiş.

ne yazık ki "insan" yok, bir şeyler iletilebilir. sessizliğin bölüşülebileceği insanlar yok burada. kalık, geleneksel, geçerli, çağa uygun yüzeysel amaçlar var ve tüm bunların alegorik temsilcileri gelip bu çölü yurt edinenler.

herkesin melodisi kendinedir ve bunun böyle olduğunu yalnızca gramofon çiçekleri bilir.

mayakovski: ve insan sözcüklerde sevince yürek bir yazı takımı olup çıkıyor.

oyun yazma ya da yapma dışında acıklı bir aynılık her gün her gece. bellek ve imgelem olmasa katlanılmaz bir çoraklık.

gilles deleuze: çöküşümüz yozlaşmamış her yere acıyı, yalnızlığı, suçluluğu, iletişim dramını, içselliğin olanca trajedisini sokuşturmaya çalışmamızla kanıtlanır. büyük kitaplardan şizoid kahkaha ve devrimci sevinç doğar, o sefil özseverliğimizin acıları ya da suçluluğumuzun dehşeti değil.

ingeborg bachmann: tek bir cümle, artık kendisine olan olmuş insana güvence vermeye yeter mi ki? bu dünyadan olmayan bir güvence gerek.

coşkulu, taşkın çocuklar olmak gerek, bu coşkuyu taşkınlığı yazıya geçirmek, bu tamamlanmamış, her an kırılabilir, kopabilir, sökülebilir bağlar ve ağlar içinde azmaktan, azımsamaktan, yetinmemekten, gülmekten başkaca ne zırh kuşanabiliriz? toza, küle, talaşa, köpüğe, çapağa, kuma, kırpıntılara dönüştürülmek isteniyorsak ağaç, dağ, kaya olmayı, atomlarımızı değişik bileşimlerde tamamlamayı düşlemekten başkaca ne var? ama galiba artık çoğu şey uslu uslu "yaramazlaşıyor", her çaba-atılım bir alıntı, bir fragman niteliğini aşamıyor. neyse hayat yine de güzeldir!!!

lev troçki: çölde manzara resmi yapılamaz.

kişilik ve bireysellik nasıl da aykırı geliyor bu insanlara; aramaktan, düşlemekten vazgeçmeyenleri nasıl da kuşkuyla karşılıyorlar, biriciklik özlemini nasıl tiksinç buluyorlar, yaşamla ölümün birbirini tamamlayışını nasıl da görmezden geliyorlar; nasıl bu kadar korkaklar, bu iç açılarının toplamı sonsuz darbe derecesi göt-beyin-phallus üçgenindeki yer değiştirmelerle böyle neyi koruyorlar savunuyorlar?

yaşama güdüsü ne kadar güçlüyse yaratma isteği de o kadar yoğun oluyor.

sen gördün mü hiç ölümü
onu ben gördüm ve çok istedim
bir leke gibi -karanlık-
dünyaya getirdim ben ölümü, kendimle
kendimi istediğim kadar
çok istedim ölümü

bir hayatın yaşanılarak anlaşılmasından önce pek çok başka hayatın yaşanması gerekiyor.

ölüm, yaşayabilmek için sonsuzca kaçındığımız; ama sözcükleri yaşatabilmek için kucak açtığımız..

paul valery: varoluşun saflığı içinde evren küçük bir kusurdur.

tavşan korktuğu için kaçmaz, kaçtığı için korkar.

merkezden uzak olunca bile onun çevresinde sızıp uyumak, ölmek, uyanmak istememek, uyanınca yine insanlara kendine sonsuzca birbirine dönüşen kendi-başkası-kendine saldırmak, merkezi unutamamak, başkasından arınamamak, vazgeçememek, öfke, umarsızlık.. çembere katılamamak, merkezle donanamamak, değirmi dilin sözcükleriyle sarınamamak.. sonra yine, yakın, iiçinde ve göbeğinde olmasa bile, yakın çevresinde unutmak.

kafka insan vücudundaki karanlığı görmüştü yalnızca; ışığı, aydınlığı gözden kaçırmıştı.

"çingeneye bayrak vermişler, önce babasını asmış."

düz duvara tırmanan bir aklım olsaydı diyorum, hiç durmadan koşuşturan, atlayan zıp zıp bir akıl. her şeyin ötesine berisine sıçrayan akılların havsalaların alamayacağı bir akıl. bu eksiksiz gediksiz kaydeden vücudun, bu anı deposunun tüm koordinatlarını belirleyebilecek, yaşarken sonsuzca, sonsuzca yazabilecek bir akıl.

sylvia plath: every woman adores a fascist, the boot in the face.

"yalnız iki tür insan iyidir, gömülmüşlerle doğmamışlar." (çin atasözü)

uçurumlar var diyorum, insanla insan arasında, kendiyle kendi arasında insanın.

kızıl yapraklar hep bir olup dönüyorlar bir yerlerde, boğazımıza birer düğüm yerleştirmek için, sonra uzaktan uzağa hep bu düğümleri bilmemiz, bildirmemiz, yaşatmamız, öldürmemiz için. konuklarız yani yeryüzünde, gökyüzünde verilmiş yaşam payında.

bu bahçede ölüm! ağaçlar
dolanır boğazımıza ve ürkünç
kuşlar kuyumlarımızı çalarlar
gerdanımızdan

biz niye kendi zamanlarımızı yaşayamıyoruz, niye hep başka zamanlar ve hep başka kendimiz? ne bu ertelenen, bir tansık olma dileğiyle -tansığın olmasını beklemek değil, özün tansığa dönüşmesini ummak- ben'i ve biz'i bir tansık yapmak arzusu? "şimdi'nin karanlığı" daha ne kadar üretilecek? bu karanlıkta beslenen ruh kurtçukları daha ne kadar mal edecek bizleri kendilerine? bu kurtlar içten içe daha ne kadar uluyacaklar? bu görünmez salıncakta daha ne kadar sallanacağız "ay'a dokunmak istiyorum" tümcesini sessiz bir çığlık olarak yineleyerek. bu huzur için çığlıklar ne köpekler toplumunda, kim duyar? çığlıklar neden bu den sessiz? bu balıkhaneler, bu kancalar niye varlar, yüzlerimiz neden yüz, bedenlerimiz niçin balık öyle asılı dururken ve dönerken ağır aksak?

sigmund freud: nerede bir yasak varsa, orada buna neden olan bir arzu, itiraf edilmeyen ve bilinç dışında kalan bir tamah vardır.

kentlerin havaalanlarından çok düşalanlarına gereksinimi var.

marquis de sade: suç, kösnüllüğün temel taşıdır. bizi gerçekte uyaran karşımızdaki zevk nesnesi değil, kötülük düşüncesidir. bir kadınla yatarken zorba olmayı istemeyen kimse erkek değildir.

hayat hep yüzünle seviştik
tersinin hatırı kaldı

ingeborg bachmann: yaşayacak bir niçin'i bulunan, hemen tüm nasıllara dayanabilir.

hayatın neresinden dönülse kârdır!

bir kakül kestim alnıma geri döndürmek için el yazısını garip imlere. yüzüme düşen besleme perçemi çocuk taşkınlığı şimdi, hüznüyle birlikte.

sigmund freud: toplum, artık ortak bir suça, ortaklaşa işlenmiş bir cürme; din, suçluluk duygusuna ve pişmanlığa; ahlak da bir yandan, bu toplumun gereklerine, öbür yandan da suçluluk duygusunun doğurduğu kefaret ödeme ihtiyacına dayanır.

şiir dairesel bir labirentte yeşil merkezden dağılan ana yolları kesen kısa keçi yolları açmaktır; üzerinden kurtlar da aşırır, tilkiler de.. sıçrama, uzun yolları kesmek amacı, çembere ulaşma duygusu ve "hasta olmayan hayvana" duyulan özlemle gerçekleştirilir.

sigmund freud: cinsel ihtiyaç insanları birleştirmez, ayırır.

çok üzüldü zaman, bir çift hünsa terlikte uzlaştı ve ay çarpmasıyla kendine döndü, uzun bir gece ışığında yitebilir pervanenin utkusuz uçuşu bir cam ağacına yapıştı. gün boyu pinası bir bir kırıldı zamanın, mavi pembeye karıştı, sonra yine ay camına tırmandığında terlikler, üzüntüsü zamana vardı.

ingeborg bachmann: ben, babamın yuvarladığı çığın altında kaldım.

kendilerini ölmeden ceset olarak algılayanlar intiharlarını başkalarının bir vasiyeti gerçekleştireceği gibi gerçekleştirir.

her yüzeyi tahtadan küçücük bir ev içi kızıyım ben şimdi.

ingeborg bachmann: düşünmemi öngördükleri şeyleri de düşünebilmekten tümüyle acizim, bir tarihi, bir işi, bir randevuyu, sabahın altısında mutsuzluğumun sınırsızlığından daha açık ve seçik algıladığım bir şey yok; çünkü asla kesilmek bilmeyen bir acı, hak edilmiş, tüm benliğimi saran bir acı, tüm sinir uçlarına eşit oranda dağıtılmakta, her zaman. çok yorgunum, evet, size söyleyebilirim, çok yorgunum.

"tam ortasında göçtü karakışın
dereler donmuş, neredeyse bomboştu havaalanları
yağan kar bir başka biçime sokmuştu anıtları
cıva düşmüştü ölen günün ağzına
ah, bütün göstergeler birleşiyor işte
öldüğü günün soğuk, karanlık bir gün olduğunda" (w.h. auden)

ingeborg bachmann: çünkü başkalarının buna amanı yok, onlar ülkelerinde oturuyorlar, çalıştıkları, planlar yaptıkları, eyleme giriştikleri ülkelerinde, onlar, yani gerçek anlamda zamanın dışında olanlar; çünkü onlar dilsiz, tüm zamanlarda egemenliklerini sürdürenler, yalnızca dilsiz olanlardır. size korkunç bir sır vereceğim: dil ceza demektir. her şey dile geçmek zorundadır ve her şey suçuna ve bu suçun kapsamına göre, yine dil içinde yitip gitmek zorundadır.

bu parçaları ruhuna bir japon'un ruhu değmiş biri olarak size göndermekle göneniyorum. okuyun, okuyun da anlayın "anlamak" nasıl bir şeydir bu dokusundan bal rengi sonsuz bir acı sızdıran yerküredeki kusurlu varoluşumuzu.

üzerimden trenler, kamyonlar, tırlar ve tüm araçlar geçiyor sana doğru yürürken bu sonsuz evcilik oyununda.

bu ülkede gerçek deli bile yoktur, hepsi sahtekardır.

spinoza: şaka, duygunun mezar yazısıdır.

geçmişin peşine yalnızca düşlerde düşülebilir sanıyorum, uyanınca, bir bir sözcüklere dökünce iç sesiyle, karanlık imgeleri. ve ben de böyle yapıyorum, sanki yüzyıllardır. öyle korkunç bir otoanaliz ki bu artık her şeyi bilmek -megalomani ya da gnostizm değil bu- bir bıkkınlık veriyor, sıyrılmak istiyorum bu iç ve dış kuşatılmışlıktan, anlamlandırmadan, dile getirmeden, dilden götürmeden. olmuyor! herkes sözcüklere doğuyor, içlerinde yaşıyor, onlarla yapılanıyor; ama bunun böyleliğinin ayırdında olmak "gerçek gülünç acı"; insanın kellesini uçurası geliyor. hayali ben'le toplumsal ben arasındaki uçurum sözcüklerin yalnızca araç olarak kullanılmasını terk ettikten sonra gerçekleşiyor, yani bu uçurumun oluşturulmasındaki derin dil etkisi ancak sonra yine dilin trajikomik kullanımıyla dışlaştırılabiliyor, biraz ve belki yaşama o zaman eklemlenebiliyoruz, biraz..

dilsizliğimi, uzam ve insanın eksikliğinin genliğinde öğrendim.

içimdeki tüm çerçöp, kırpıntı, talaş, çapak vb. "dozu arttırın" diye emrediyor ve çok ilaçlar içiyorum. ve her gün nasıl yaşadığıma, yaşayabildiğime, her an, her durumda yine ve yeniden usanmadan bitimsiz şaşırıyorum.

ölürken kahkahamı ona bırakacağım.