25.05.2009

yorgun savaşçı

kemal tahir

on bir yaşında asker olmak öteki insanlardan ayrılmaktır.

hayvana erkek gibi binen, silahı erkek gibi kullanan kadının kadınlığı nasırlaşır biraz. kendini sevişmenin yeline kapıp koyuveremez.

üniforma, bir yandan insanın kişiliğini ortadan kaldırıyordu ama, öte yandan onu silahlı bir topluluğun güvenilir parçası haline getiriyordu. "asker üşümez, asker acıkmaz, asker yorulmaz." martavalına herkesin inanması da galiba bundandı.

bence evlenme, yıldız barışıklığı işidir. zora hiç gelmez. insanlar birbirlerini kardeş gibi severler de, bakarsınız evliliği yürütemezler.

dostlar yağmaya koyulmakta düşmanlara parmak ısırtır
tanrı bir yerde çöküş belirtisi göstermesin

bir kere dövüşe girdin mi, geri basmayı beceremezsin.

hatırlamıyorum, dolaşık doğrulamadır hukukta.

ata dost gibi bakacaksın, düşman gibi bineceksin.

kapı çalınınca fırladı kaçtı. böyle kaçmalar daha kolay yakalanmak içinmiş.

bu havada kovulan çıkmaz.

orman ne demiş: "şuncacık balta, benim hakkımdan gelemez ama, neyleyim ki sapı benden."

bir gizli örgüt ikiye bölündü mü, gizlisi kalmaz.

bir örgüt, uzun zaman hükümete sırtını dayayarak çalışmaya alıştıysa, çetin zamanda ondan büyük başarılar beklemeyeceksin.

büyük altüst oluşlarda cellatlara gün doğar.

sizin kara kaplı kitabın başında "gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım." yazılıdır. sizin baba yasanız böyle başlar. iri bilgiciniz gökalp ziya mollayı kötülüyorum sanma! onun da suçu yok. bu lafı, başkalarını aldatmak için uydurmadı. çok büyük, çok çıkarlı bir gerçek bulduğuna inanmaktadır bugün bile. kendisi de çünkü ödevini her zaman gözünü kapayarak yapmıştır. meseleleri birbirine karıştırması, sonra da işin içinden çıkamaması bundan.

namık kemal: cihangirane bir devlet çıkardık bir aşiretten

doktor insanların satranç taşları karşısında derin derin düşünceye dalmalarını sevmiyor, buna "tıkanık düşünme" diyordu. satrançta insan düşünme idmanı bile yapamaz. en büyük silahımız olan düşünme gücünün asıl işi, gerçeği bulmak, anlamak, değiştirmektir. satrançta düşünmenin bu çeşidinden kaçarız. onu boşa çalıştırarak, kısa bir zaman için olsa da iyice yorar, asıl ödevinden uzakta tutarız. kaytarmanın en korkuncu, bir kuvveti, asıl işinin üstünde gibi göstererek, onu boşa çalıştırmaktır. bunun en açık örneği de satranç.

imparatorluğa yeni bir dayanak lazımdı. almanlar tam bu sırada turancılık masalını dayadılar. biz de bu masala, denize düşenin usturaya sarıldığı gibi sarıldık. türk’e doğru atılmaktan başka çıkar yol kalmamıştı önümüzde. oradaki türklerin anadolu türküne hiç benzemediğini anladığımız zaman da iş işten geçmişti.

her şey zamanına göre doğrudur. dahası, senin baktığın açıya göre..

zarar karın kardeşidir.

ya devlet başa ya kuzgun leşe

yiğit atlar besledim kara gün için
binip ılgar edemedim ne fayda

deme olmaz olmaz
olmaz olmaz bu dünyada

batıda, ilkçağların kölelik sisteminden bu yana özel mülkiyet kutsal olduğu halde, sizin beş bin yıllık toplum tarihinizde devletten başka kutsal hiçbir şey yoktur. sizde her iş devlete yararlılığıyla değerlendirilir.

bir şeyin tabu olması için anlaşılması değil anlaşılmaması şarttır.

aklında mı doğduğun zamanlar
sen ağlar idin gülerdi alem
bir öyle ömür geçir ki olsun
mevtin sana hande halka matem

ne demiş köroğlu’nun babası: "biz kör olduksa, dünyanın da bakılacak suratı kalmadı ya!"

bozmadım ettiğim büyük yemini
kalbimin içine çizdim resmini
dudağım anıyor hala ismini
ben seni bir türlü unutamadım

bunlar bilek gücünden, usta nişancılıktan, gözü karalılıktan anlar. söz geçirmek isterseniz, yırtıcı hayvan terbiyecisi gibi davranacaksınız. en rezilini bir kere tepelediniz mi, sonra artık kırbacı şaklatmak yeter.

sokak, gittiği yere kadar, bu bayraklarla süslüydü. hangi evlerin türk, hangi evlerin rum olduğunu bir şeylerden seçip ayırmaya çalıştı. rumların artık türklerden korkmadıkları için, bu alacalı bezleri asmaları ne kadar iğrençse, türklerin de korktukları için aynı işi yapmaları, o kadar iğrençti.

ince dudakları inatçı olduğunu, bu inatçılığın kincilikten geldiğini gösteriyordu.

sesinde, az konuşan insanların, kendilerini zorlamadan, sözlerine yükledikleri inandırıcılık vardı.

bir memlekette halkın kahraman anlayışı, eşkıyadan yukarı çıkmamışsa, o memlekette insanların çoğunluğu soyguna biraz yatkın demektir.

bu cellat milleti, ya çok soylu kişilerden çıkar ya da büsbütün ayaktakımından.