28.01.2009

hikâye

namık kemal

dil öyle taş kovuğundan yetişen incir ağaçları gibi kendi kendine olgunlaşmaz. yüzyıllarca fikirleri eğitmeye hizmet için ömrünü vermiş birçok edebiyatçı, filozof gerekir ki bir dil düzene, zenginliğe ulaşabilsin.

ayetle ve hikmetle ispatlandığı üzere bütün mahluklar, erkek-dişi olarak çift yaratılmıştır. bundan ötürü evrene muhabbetle bağlıdırlar, dünyayı sevmek fıtratlarında vardır. bunun için insan her şeyden fazla aşka meyleder.

bu sebepten hikâyelerin, tiyatroların içerdiği hikmeti genellikle aşka dair birçok kıssa içine gizlerler. onun için biz de şu aciz eserimizin [intibah] içerdiği yepyeni düşünceyi, hayali bir hikâyeyle sarmalamak istedik.

bundan başka hikâye yazmakta bir görev daha vardır: o da yalnız muhatabı ıslah veya eğlendirmek için eski beğeni tarzı olan yerli yersiz akla, ağza ne gelirse söylemeyi bırakarak insanın doğasını tahlile çalışmaktır.

avrupalılar taklit ederken bir şeyin gerçekten taklide değer olan yerlerini ediyorlar. işte o kabilden olarak kendilerine örnek olması için arap'ın acem'in ve diğer eski dillerin saygın eserlerini tercüme etmişler. mantık ve adaba uygun gördükleri yerlerini örnek almışlar. içlerinde akıl dışı, abartmalı, hiçbir şeye benzemez teşbih görmüşlerse ona uymamışlar; imalı, lastikli sözler gibi zevzeklikleri de makbul tutmamışlardır.

hint'ten batı'ya geçmiş bir hikâyedir: hakikat bir kız imiş. fakat çıplak gezermiş. nereye gittiyse kabul etmemişler. sonunda bir kuyuya saklanmaya mecbur olmuş. hikâye ise dişleri dökülmüş, yüzü buruşmuş, elleri çolak, ayakları paytak, beli kambur, ağzı kokar, burnu akar, gözü kör, kulağı sağır bir kocakarı imiş. fakat yüzünü düzgünler, takma dişler, vücudunu gayet güzel elbiselerle süslediğinden daima görenlerin makbulü olurmuş. sonunda bir gün, hakikate kuyusunda rastlamış. kendi elbisesini ve süslerini vermiş. ondan sonra hakikat de gittiği yerlerde kabul görmeye başlamış.